Yayınlandı: 27.08.2018 00:00
Güncellendi: 24.10.2021 20:54

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR & SÜRGÜNLER

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI : KIBRISLI RUMLAR’IN KIBRISLI TÜRKLER’E UYGULADIĞI SOYKIRIM

LİNK : http://aliduman-ali.blogspot.com/2012/05/kibrisli-rumlarin-kibrisli-turklere.html.

KIBRISLI
RUMLAR’IN KIBRISLI TÜRKLER’E UYGULADIĞI SOYKIRIM

İngilizler 1912-1974 döneminde
Kıbrıs adası üzerindeki egemenliklerini sağlamak amacıyla Rumlar‘ın ENOSIS’i
gerçekleştirmelerine göz yumup Türklere karşı saldırı başlattırdılar.

1912’de
adada yasayan Rumlar Kıbrıs’ın 35 ayrı noktasında Türklere ait is-yerleri camii
ve evleri yakıp yıkmaya insanları katletmeye başladılar.

1952
yılında EOKA adli terör örgütü kuruldu. EOKA sistematik bir biçimde başlattığı
saldırılarda 100 Türk’ü 100 İngiliz vatandaşını öldürerek 30 Türk köyünü yaktı.

1963
yılında EOKA’cılar yeni bir etnik temizleme planını devreye soktular bu
saldırılarda 500 Türk öldürüldü 130 Türk köyü yakıldı 25 bin Türk evlerini terk
etmek zorunda kaldı.


21 Aralık, Kıbrıs Soykırım Günü ;




1963’te , 20 Aralık`ı 21 Aralık`a
bağlayan gece Rum Polisi’nin, Lefkoşa`nın Tahtakale semtinde Türkleri kimlik
kontrolü bahanesiyle durdurup üzerlerine ateş açması sonucunda
Zeki Halil ve Cemaliye Emir Ali isimli iki
Türk şehit oldu.

21
Aralık günü Tahtakale`de toplanan öğrenciler gece meydana gelen olayı protesto
ederken Rum Polisi öğrencilerin üzerine ateş açarak Ahmet Abdülkadir ve Mustafa
Ahmet isimli iki öğrenciyi yaraladı.

24
Aralık 1963 gecesi Kumsal bölgesinde, Kıbrıs Türk Kuvvetler Alayında görevli
Tabip Binbaşı Nihat İlhan`ın evinde karısı ve çocukları öldürüldü.



Türkiye, Garanti Anlaşması
uyarınca, 25 Aralık 1963`te Lefkoşa üzerinde ihtar uçuşu yaparak
saldırıları bir süreliğine durdurmuş; ancak
Türk toplumuna yönelik saldırılar devam etmiştir.




’’ Rum yazar Antonis
Angastiniyotis`
in `Kıbrıslı Türkler`e Karşı Barbarlıklar…

‘’Madalyonun Öteki Yüzü’’` başlığıyla 1974`te
katledilen Muratağa ilkokulu çocuklarına adadığı yazısında
dikkat çekici noktalar
bulunmaktadır :




’’Yalnızlık artık beni
korkutmuyor.

Bir
süreden beri geceleri Muratağa`dan bir yığın çocuk yatağıma çıkar ve birlikte
küçük meseller okuruz.

Onlar
hikâyelerini dünyaya anlattığım için memnun bana gülümserler, ben ise küçük
vücutlarındaki kurşun yaralarını sayamadan ayrıldıkları için hıçkırıklara
boğulurum.

Yaralar
eski olamaz, çünkü uyandığım zaman beyaz çarşafların üzerinde kırmızı lekeler
bulurum. Yaralar eski olamaz, çünkü şimdiye kadar kimse özür dilemiş
değildir.`’’




Kıbrıslı Rum gençlerin çoğunluğu
adayı bölünmeye götüren olaylarla ilgili çok az şey biliyor.

1974`ün trajik olayları, iki toplumun
ayrılmasına yol açan olayları örten muazzam büyüklükte bir perde olarak
kullanıldı.

Okullarımızda
EOKA`nın kahramanlıklarından bahsedildikten sonra 15 yıl atlanarak 1974 ile
devam edilmesi beni her zaman etkilemiştir.

Ya
1960 ile 1974 arasında hiçbir şey olmadı veya kimse olanları tartışmak
istemiyor.

Bu
devrenin olaylarını araştırırken ikinci şıkkın doğru olduğu anlayışına vardım.




Bu araştırmayı yazmaya
başladığımda kuzenim, Yunanistan`da öğrenci olan iki kızıyla ziyaretime geldi
ve 1963-74 olaylarını tartışmaya açtık.

Öğrenci
kızlar hiçbir şey bilmiyordu, annelerinin bildikleri de çok karışıktı.

Tartışmanın
bir yerinde Kıbrıslı Rum liderliğinin bazı hatalarından söz ettim ve bu birden
bire kuzenimdeki milliyetçilik canavarını harekete geçirdi, sözü aldı ve
vurguladı :

`Makarios`un
en büyük hatası , rahat etmemizi sağlamak için tüm Kıbrıslı Türkler’i
öldürmemiş olmasıydı.




Bu yıllar boyunca karıncayı bile
incittiğini görmediğim tatlı ve güzel kadın, birdenbire toplu cinayet
işleyebilecek bir katile dönüştü. Bütün bir ırkın tamamen yok edilmesini talep
ediyordu.

Ona
şöyle dedim: `Yani tüm çocukları okullardan, tüm anaları bebekleriyle ve bütün
erkekleri işlerinden toplamamızı, Mesarya`daki büyük bir çukura götürmemizi ve
katletmemizi mi demek istiyorsun… Bu katillerden yahut mezarı örtecek
buldozerleri kullananlardan biri mi olmak istiyorsun…`




Sessizlik oldu.

Yaptığım
benzetme dediklerini tam olarak anlamasına yardımcı oldu.

Yine
tartışmada sözü ben aldım.

`Bunu
geçmişte Ayvasıl`da, Muratağa`da, Atlılar`da, Taşkent`te denedik, ancak tek
başardığımız çabalarımızın meyvelerini biçmek oldu.`




Çocukluğumuzdan beri bize
Türker`in `barbar köpekler` olduklarını öğrettiler.

Teyzem
bana `Vaftiz olmadıkları için kokarlar` derdi.

İncil`e
göre ise biz çevremizi seven medeni Hıristiyanlarız.

O
zaman niye bizim dinî liderimiz Makarios 1964`te, `Türkiye Kıbrıslı Türkleri
korumak için müdahale ederse kurtaracak bir Kıbrıslı Türk bulmayacak` dedi?….

Yanıt
açıktır.

Kıbrıs`ta
`başka papazın vaazı` diye bir söz vardır.

Bu
bazı durumlarda bizim nefret edebilmemize izin verir.

Bu
kitap bu özel durumların bazıları ile ilgilenecek.




`Kıbrıs meselesi 1974`te başladı,
mesele işgaldir, işgalci askerin adadan çıkması ile mesele halledilir`
edebiyatını yapanlar karşısında Kıbrıslı Türkler, Türk askeri adadan çıktığı
takdirde başlarına gelecek olanları çok iyi bilmektedirler.

Çünkü
Türk askeri gelmeden yaşadıkları 11 yılın acısı, ezgisi hatıralardan
çıkmamıştır.

AB
; Papadopulos`a ;

`Türk
askeri Kıbrıs`a barışı getirmiştir, barışın koruyucusudur, çünkü sen Kıbrıs`ın
tümüne sahip çıkma eylemini sahte Kıbrıs Hükümeti adı altında yürütüp
silahlandıkça Kıbrıs Türklerinin korunmaya ve devletlerini sana karşı koruma
hakları vardır`. demelidir.` ‘’




Rum yazar Antonis
Angastiniyotis`in bu yazısı ;

Kıbrıs`da
yaşananları çok açık bir şekilde ortaya koyması bakımından önemlidir.

Anlatılanlar,
bir toplumun diğer bir topluma bakış açısının açık bir ifadesi, aşırı
milliyetçiliğin çirkin yüzü,

insanlık
adına ise bir utanç belgesi olarak gözükmektedir.




Yakın zamanda Rum toplumu içinde
yapılan bir anket, katılımcıların % 38`inin adadaki Türk toplumuna kesinlikle
tahammül etmediğini ortaya çıkarmıştır.

Bu
anket
gösteriyor
ki; Rum toplumunun büyük bir kesiminin rahat edebilmesini sağlamak için tüm
Kıbrıslı Türklerin adadan sürülmüş veya öldürülmüş olması gerekir.




21 Aralık 1963 gecesi başlayan
olaylar, birkaç Rum`un işlemiş olduğu basit cinayetler değildir.

Adadaki
Türk varlığını yok etmeden tam bir hâkimiyet sağlanamayacağını bilen Rum ve
Yunan yönetimlerinin uygulamaya koydukları adadaki Türk varlığını yok etme
planı, 20 Temmuz 1974`e kadar sürmüştür.

Dünya
kamuoyunun gözleri önünde 11 yıl süren kıyım, bugün Kıbrıs meselesi kapsamı
içinde bile değildir.




Oysa `soykırım` kavramı, 1948
tarihli `BM Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin
Sözleşme` ile tanımlanmıştır. Soykırım, Sözleşmenin 2. maddesinde şu şekilde
ifade edilmektedir:
 `ulusal,
etnik, ırksal ya da dinsel bir grubu toptan ya da onun bir bölümünü yok etmek
niyetiyle:

Grup üyelerinin öldürülmesi, grup üyelerinin
fizik ya da akıl bütünlüğünün ağır biçimde zedelenmesi, grubun fiziksel
varlığının tümü ya da bir bölümü ile yok edilmesi sonucunu verecek yaşam
koşulları içinde tutulması, grup içinde doğumları engelleyecek önlemler
alınması, bir grup çocuğun başka bir gruba zorla geçirilmesi eylemlerinden
herhangi birine başvurulmasını kapsamı içine alır.

Soykırımda
planlı, devlet politikası haline gelmiş eylemler söz konusudur.

`
Kırk beş yıl önce bu gün başlayıp 11 yıl boyunca yüzlerce masum insanın
katledilmesi, Birleşmiş Milletler`in sözleşmesine göre açık bir soykırım olarak
tarih sayfalarında yerini almıştır.

Rum
ve Yunan milliyetçi hükümetleri tarafından ENOSİS`i uygulamak için kurulan EOKA
tedhiş örgütü aracılığı ile bu insanlık suçunun işletildiği açıktır.




Barış, birleşme, uzlaşma
isteyenler gerçekleri görmeli, gerçekçi davranmalıdırlar. Kıbrıs`da yaşanan bu
gerçekler 34 yıldır göz ardı edilmiştir ve edilecektir.

Kıbrıs`da
yaşanan ölümler Türk ve Rum toplumlarının gelecekte ortak bir yaşam sürme
amaçlarını ortadan kaldırmıştır.




Başkalarının şüpheli acılarına
üzülerek `özür` kampanyaları düzenleyenlerin, yakın tarihte tüm dünyanın
gözleri önünde yaşanan bu gerçek `soykırım` için tepkisiz kalmaları
düşündürücüdür.




Mathiati Katliamı : 

208
Türk’ün yaşadığı Lefkoşa’nın Mathiati Köyü’ndeki vahşet.

“(…)
İlk dakikalarda üç Türk ciddi olarak yaralandı.

Türkler
beyaz, küçük evlerinden sokağa fırladıklarında, küfreden ve çığlıklarla gülen
kalabalık, bunları yol boyunca iteklemeye ve tekmelemeye başladı.

Dipçik
darbeleriyle yerlere yıkılan dehşete kapılmış Türkler, sokaklarda
sürüklenirken; kalabalık evlere doluşup, ocaklardan yanan kütükleri çekip perde
ve yatakları yakmaya başladı.

Yıllar
boyunca güneşte kurumuş ahşap çatı kirişlerini önce dumanlar, sonra da ateş
sardı.

Gürültüyle
uyanıp ağlamaya başlayan emzikli bebeleri sıkıca tutmuş, çoğu gecelikli ve
ayakları çıplak olan kadınlar, yürüyebilen ve pantolon veya mavi çizgili
pijamalarının paçalarını tutmuş çocuklarıyla birlikte, yaralılarını sürükleyen
Türkler alevler içindeki sokaklarda itilip kakılıyorlardı.

Rum
gençler histerik bir biçimde evlere ateş ediyor, kısılmış sesleriyle
çılgıncasına bağırıyorlardı.

Ateşler
evlerin bir kısmını bütünüyle kaplamadan gruplar halinde içlerine doluşup eşya
ve tabak-çanağı kırmağa değerli eşyaları kapıp ceplerine doldurmaya başladılar.

Evlerin
gerisinden gelen çılgınca sesler saldırganların dikkatini Türklerin
hayvanlarına çekti.

Ahırlara
doluşup sağlam inekleri, keçi ve koyunları makineli tüfekle taradılar.

Tavukları
havaya atıp, gıdaklar ve çırpınırlarken ateş ediyorlardı ; gövdeleri bir tüy
bulutu halinde parçalanıyordu.

Kalabalık
kana susamış bir çılgınlık içinde bağrışıyordu.

Türkler,
donmuş, açık yol boyunca sürüklenip köyden çıkarıldılar. Azap içinde, tamamıyla
Türklerin oturduğu bir sonraki köyün, Kochatis’in yakınlarında bırakıldılar.

Kochatis
köyünün Türkleri komşularına yardım etmek için evlerinden fırlarken kalabalık
ateş etme, yakma ve yağmalama çılgınlığına devam etmek üzere Mathiati’ye geri
döndü.”

(H.
Scott Gibbons, Peace Without Honour, Ankara 1969, s. 31)

Ayvasıl
Katliamı : Ayvasıl (Ayios Vasilios) köyü katliamı.

“Silah
sesleri duyuldu; tüfek dipçikleri ile kilitli kapıları kırdılar; insanlar
sokaklara sürüklendi.

70 yaşında bir Türk, kırılan ön kapısının
sesiyle uyandı.

Sendeleyerek
yatak odasından çıktığında, bir sürü silahlı gençle karşılaştı. “Çocuğun
var mı?” diye sordular.

Şaşkın
bir biçimde “Evet” dedi.

“Dışarı
gönder” diye emrettiler. 19 ve 17 yaşlarındaki iki oğlu ve 10 yaşındaki
kız torunu aceleyle giyinip, silahlı adamların peşinden dışarı çıktılar.

Çiftlik
duvarının dibine dizildikten sonra, silahlı adamlar tarafından makineli tüfek
ateşiyle öldürüldüler.

Başka
bir evde, 13 yaşında bir erkek çocuk elleri dizlerinin arkasına bağlanıp yere
yıkıldı.

Ev
talan edildi ve talancılar çocuğu tekmeleyip ırzına geçip, sonra da bir
tabancayla başının arkasından vurdular.

O
gece Ayios Vasilios’ta toplam olarak 12 Türk katledildi. Diğerleri toplandı,
itilip kakılarak oradaki Türklerin yanına sığınmak üzere Skylloura yoluna
çıkarıldı.

Gecelikleri,
pijamaları ve çıplak ayaklarıyla soğukta sendeleyerek ilerlemeye başladılar.

Rumlar
karanlıkta arkalarından ateş ediyorlardı.

Silahlı
adamların dikkati Türk evlerine çevrildi.

Evleri
yağmalayıp tahrip ettiler, yorulduklarında da ateşe verdiler.

Aynı
yörede, tek kalmış çiftlik evlerinde dokuz Türk daha öldürüldü.”

(H.
Scott Gibbons, Peace Without Honour, s. 73)

Kumsal
Katliamı :

“Silahlı
adamlar kapıları kırdılar; dipçikleyerek, döverek, yumruklayarak ve küfrederek
Türk evlerine doluştular.

Kumsal’dan
geri çekiliş başladı.

Bir
kere daha, Naziler’in saldırısı altında bozguna uğrayan Avrupa’da olduğu gibi
aileler, şaşırmış, dehşete düşmüş bir halde kulaklarında tüfeklerin gürültüsü
ve makinelilerin takırtısının yankısıyla evlerinden soğuk sokaklara döküldüler.

Kayıp
düşerek, birbirlerine tutunarak koşmaya başladılar.

Sokakta
bir kadının “Allah rızası için birisi yardım etmeyecek mi?” diyen
çığlığı yankılandı.

Kumsal’ın
Türk sakinlerini 159’u o gece kaçamadı.

Banyodaki
dört kişi ve ev sahibesinden başka dört kişi daha o gece öldürüldü.

150’si
rehin alındı. Rehinelerden bir kısmını bir daha gören olmadı.”

(H.
Scott Gibbons, Peace Without Honour, s. 76)

İtalyan
Gazetecinin Gözlemleri : 

Ocak
1964’de Kıbrıs’ta bir İtalyan gazetecinin gözlemleriyse şöyledir :

“Şu
anda Türklerin köylerinden göçlerine şahit oluyoruz.

Rum
terörü acımasız; binlerce kişi evlerini, topraklarını, sürülerini terk ediyor.

Bu
sefer Helenlik laflarının ve Plato’nun bütününü bu barbarca ve kudurmuş
davranışları gizlemesi imkansız Türk köylerinde akşam üstü saat dörtte sokağa
çıkma yasağı yürürlüğe giriyor.

Tehditler,
silah sesleri ve kundakçılık girişimleri karanlık basar basmaz başlıyor.

Ne
kadın, ne de çocuğun gözetilmediği Noel katliamından sonra, herhangi bir
mukavemet imkansız gözüküyor
.”

(Giorgio
Bocca, İl Giorno, 14 Ocak 1964)

Amerikalı
Gazetecinin Gözlemleri : 

Lefkoşe’nin
Ayios Sozomenos köyündeki olaylar hakkında, Time muhabiri Robert Ball’ın
gözlemleri şöyledir:

“En
şiddetli çarpışma, Rumların yumru yumru zeytin ağaçlarının örtüsünden
yararlanarak taarruz ettikleri köyün batı kıyısında olmaktaydı.

Dokuz
Türk’ün sığındığı kerpiç evin bir penceresi bir roketatar mermisiyle uçurulmuş,
ikinci katı da kurşun delikleriyle tam anlamıyla kevgire dönmüştü.

Umutsuzluk
içinde dere yatağına doğru, kaçmaya çalışan bir Türk çoban, kapıdan birkaç adım
ötede vuruldu.

Bir
diğeri ise eline geçirdiği bir yabayla Yunan mevzilerine tek başına, nafile bir
taarruza kalktı, hemen öldürüldü.”

(Robert
Ball, Time, 14 Şubat 1964)

İngiliz
Gazetecinin Gözlemleri :

“Kıbrıs’ın
istilasından sonra yüzlerce Kıbrıslı Türk, Milli Muhafızlarca rehine alınmış,
Türk kadınlarının ırzına geçilmiş, çocuklar cadde ortasında öldürülmüş ve
Limasol’daki Türk mahalleri tamamen yakılmıştı.”

(David
Leigh, The Times, Londra, 23 Temmuz 1974)

Bir
Alman Turistin Gözlemleri :

“Yunanlılar’ın
kasaplığını insan zekası kavrayamaz…

Magosa
etrafındaki köylerde Rum Milli Muhafızları, vahşetin eşsiz örneklerini
gösterdiler.

Türk
evlerine girdiler; acımasızca kadın ve çocuklara mermi sıktılar; birçok Türk’ü,
gırtlağından kestiler;

Türk
kadınlarını toplayarak ırzlarına geçtiler…”

(Almanya’nın
Sesi, 30 Temmuz 1974)

Ezilmiş
Çiçekler’den Alıntı :

“Kıbrıs
Rumları, XX. yüzyılda, çağdışı davranışlar sergileyerek giriştikleri
katliamlarda masum Kıbrıs Türkleri’ni hunharca öldürmekle kalmayıp kazdıkları
çukurlara yarı canlı insanları da doldurmuşlardır.

İşte
gün ışığında mezardaki pek çok insan cesedi Yunan vahşetini Dünya Kamuoyu’na
tanıtıyor.

Toplu
mezarlardan çıkarılan Kıbrıslı masum Türklerin cesetleri, yıllardan beri adada
derebeylik yasalarını uygulayan Rumların, ne derece sefil bir yaratık
olduklarını kanıtlıyordu…”
 

































































































































































































































































































































































































(James Rayner, Ezilmiş Çiçekler,
Lefkoşe 1982, s. 25)