ANALİZ /// PROF. DR. METE GÜNDOĞAN : İklim Kanunu Post Modern Kapitülasyondur !!!!!

PROF. DR. METE GÜNDOĞAN : İklim Kanunu Post Modern Kapitülasyondur !!!!!

İklim Değişimi düzenin değişimidir, kurulu bütün düzenleri yok eder!

Uzun süren toplumsal ve siyasi kargaşalar genellikle devletin çöküşü ile sonlanır. Lakin bu tür kargaşaların uzun sürmesini tetikleyen başka sebepler vardır. Bu sebeplerden biri ‘iklim değişimi’dir. Kırk elli yıl süren bir iklim değişimi ise kurulu bütün düzenleri yok eder.

Buna Anadolu’muzdan Hititleri örnek verebiliriz.

Hititler, Firavunlar dönemi Mısır devletinden sonra dünyanın ikinci güçlü devleti idi. Firavun I.Ramses’i bile karşısına alabilecek kadar büyük bir güce sahipti. Anadolu ve Suriye’nin önemli bir bölümünü içine alarak Fırat ırmağından Ege kıyılarına kadar uzanan büyük bir uygarlık oluşturmuşlardı. Ancak bir süre sonra tarihten silinip gittiler. Hatta unutuldular.

Peki, Hititler neden yok oldu?

Anadolu merkezli bu büyük uygarlığa ilişkin oldukça çok yazılı tabletler var. Bu tabletler yok oluşla ilgili epey bir fikir vermektedir. Bu bilgiler içerisinde iki konu dikkat çekicidir. Biri göçler ve diğeri uzun süren kuraklıktır. Uzun süren kuraklığı iklim krizi olarak tanımlayabiliriz. Göçlerin ana sebeplerinden birinin de iklim krizi olduğunu biliyoruz.

İklim krizi ve buna bağlı göçler, Batı ve Kuzeybatı Anadolu’da ortaya çıkan karmaşa/belirsizlik ortamı, Hitit devletinin ekonomisini olumsuz yönde etkilemişti. Eş zamanlı olarak oluşan toplumsal huzursuzluk, sivil itaatsizlik, siyasi rekabetler, heterojen nüfus yapısı sonuçta devletin dağılmasını mukadder kıldı. Dünyanın süper gücü ortadan kaybolup gitti.

Peki, tüm bunlardan ne çıkarmalıyız?

İşte bu ve benzeri gelişmeler bize, içinde bulunduğumuz küresel iklim krizine farklı bir gözle bakmamız gerektiğini söyler. Bu değişimi iyi takip etmemiz ve sonuçlarını iyi analiz etmemiz gerektiğini söyler. İster “küresel ısınma” deyin isterse de Profesör Zharkova’nın iddia ettiği gibi 2030’a doğru mini bir buzul çağının başlayacağını söyleyin sonuç değişmiyor! İşaret edilen şey aynı. Küresel bir iklim değişimi ile karşı karşıyayız. Elbette buna bağlı olarak düzen de değişecektir.

Hangi Düzen Değişiyor?

Bu iklim değişimi, küresel elitler başta olmak üzere gelişmiş ülkeleri daha çok paniğe sevk ediyor. Çünkü bugün dünyada hâkim olan mevcut ekonomi politik sistem, bunların sistemi olduğu için de bu değişimi kriz olarak tarif etmektedirler. Ne kadar paniğe neden olursa olsun İklim krizi yada iklim değişimi, nasıl isimlendirirseniz isimlendirin, mevcut düzeni komple değiştirecektir. Tabidir ki küresel hâkimiyet tesis etmiş olanlar başlangıçta bir müddet bu değişimi yönetmeye çalışacaklardır. Ancak kısa bir süre sonunda yönetemeyeceklerini kendileri de anlayacaklardır. Hatta kendi ülkelerini bile yönetmekte acze düşebileceklerdir.

Düşünsenize!! halihazırda bile dünya üretim merkezi değişiyor. Batı’dan Doğu’ya kayıyor. Buna bağlı olarak finansal sistem değişmek zorunda. Dünya üretiminin %85’ini yapan Doğu, Batı’nın tesis ettiği finansal sistemi kullanmaya devam etmeyecektir. Hatta BRICS ülkelerinin yeni para çıkarmasını da bu çerçevede mütalaa edebiliriz. Dolar ile Euro, aynı zihniyetin ürünüdür. Bir bakıma kardeştirler. BRICS parası ise Ticari Savaşların bir ürünü olarak gelecektir. Bir savaş aparatı olacaktır.

Bununla birlikte coğrafyalar da değişiyor…

Kuzey ve Güney Kutbundaki buzullar öngörülemeyen bir hızda eriyor. Kuzey Kutbunda buzulların erimesi ile yeni ticari hatlar oluşmaya başladı. Yeni yerleşim alanları ve yeni tarım alanları açılıyor. Tüm bunlarla birlikte yeni hastalıklar da görüyoruz. Sadece insanlarda değil diğer canlılarda da kitlesel göçler oluyor. Kısacası küresel iklim değişimi her toplumu etkiliyor ve etkileyecektir.

Dünya yok olmayacak ancak dünyada yeni bir düzen oluşacaktır. Yeni bir ekonomi politik sistem kurulacaktır. Bugün var olan hâkimlerin hiçbirinin varlıklarını aynı şekilde devam ettireceğini söyleyemeyiz. Bazı devletlerin bile yakın bir zamanda varlığını yitirdiğine şahit olacağız. Bazılarının ise verimsiz topraklarını korumayı veya barındırmayı terk edeceğini göreceğiz.

Mevcut hakimler bu değişimi yönetmek için neler yapıyorlar?

İklim değişikliği, Ozon Tabakasının incelmesi konusu ile birlikte dikkatleri çekmeye başlamıştır. Ozon tabakasının incelmesi ilk kez 1976 yılında Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın Yönetim Konseyi’nde tartışılmaya başlanmıştır. BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 1980’lerin sonunda hükümetler arası konferanslarda uzunca bir süre müzakere edilmiş, 1992 yılında Rio’da gerçekleştirilen Yeryüzü Zirvesi’nde imzaya açılmıştır.

1985 yılında Ozon Tabakasının Korunması için Viyana Sözleşmesi kabul edilmiş ve ozon tabakasını incelten maddelerin kullanımının ve üretiminin kontrol altına alınmasını sağlayacak olan bir protokol üzerinde çalışmalar başlatılmıştır. Bu çalışmalar sonucunda 1987 yılında Ozon Tabakasını İncelten Maddelere İlişkin Montreal Protokolü kabul edilmiştir. Türkiye, Protokole 19 Aralık 1991 tarihinde taraf olmuş ve Protokolün bugüne kadarki tüm değişikliklerini kabul etmiştir.
Aynı şekilde, iklim değişikliği ile mücadele konusunda atılacak adımların netleştirilmesi yönündeki ilk çalışma olarak, 1997 yılında Kyoto Protokolü kabul edilmiş ve 2005 yılında yürürlüğe girmiştir. Kyoto Protokolü ile ilk kez “Karbon Ticareti” gündeme gelmiştir. Bu protokolü imzalayan ülkeler, karbon dioksit ve sera etkisine neden olan gazların salımını azaltmaya veya bunu yapamıyorlarsa karbon ticareti yoluyla haklarını arttırmaya söz vermişlerdir. Protokol, ülkelerin atmosfere saldıkları karbon miktarını 1990 yılındaki düzeylere düşürmelerini gerekli kılmaktadır. Fakat Kyoto Protokolü’nü, bu gazları en çok atmosfere salan gelişmiş ülkelerin birçoğu ya imzalamamış ya da onaylamamışlardır. Onlar sorumluluklarını kabul etmemektedirler.

Türkiye’deki Gelişmeler Nelerdir?

Türkiye’miz ise Kyoto Protokolüne yaklaşımını, zamanın Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun, “Kyoto Protokolü’ne taraf olmayı kabul ve TBMM tarafından onaylanmasının uygun olduğuna” ilişkin beyanı ile netleştirmiştir. 5 Haziran 2008 tarihinde Protokolün imzalanmasına ilişkin tasarı meclise sunulmuştur. Tasarı, 05.02.2009 tarihinde, TBMM Genel Kurulunda 3’e karşı 243 oyla kabul edilerek yasalaşmıştır. 17 Şubat 2009 tarih ve 27144 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak da yürürlüğe girmiştir. Kyoto Protokolü’nün sona erme tarihi olan 2020 sonrası iklim değişikliği rejimini düzenlemek için ise Paris Anlaşması yapılmıştır. Paris Anlaşması, 2020 sonrası süreçte, iklim değişikliği tehlikesine karşı küresel sosyoekonomik dayanıklılığın güçlendirilmesini hedeflemektedir.

12 Aralık 2015 tarihinde kabul edilen ve 4 Kasım 2016 tarihinde yürürlüğe giren Paris Anlaşması, küresel iklim değişikliği ile mücadelede önemli bir dönüm noktasıdır. Türkiye, yeni iklim rejiminde finans ve teknoloji desteklerine erişim talebinin karşılanması kaydıyla 2015 yılında Paris Anlaşmasını kabul etmiş ve 22 Nisan 2016’da anlaşmayı gelişmekte olan ülke olduğunu sözlü olarak dile getirerek imzalamıştır.

Cumhurbaşkanı Sn. Recep Tayyip ERDOĞAN, 21 Eylül 2021 tarihinde Birleşmiş Milletler 76. Genel Kurulunda Paris Anlaşmasını onaylayacağımızı açıklamıştır. 27 Eylül 2021 tarihinde gerçekleşen Kabine Toplantısı’nın ardından “2053 net sıfır emisyon” hedefimiz açıklanmıştır. Bu açıklamaların ardından 2016 yılında imzalamış olduğumuz Paris Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun 7 Ekim 2021 tarihli ve 31621 sayılı Resmî Gazetede yayımlanmıştır.
Türkiye, konu üzerinde çalışmalarını sürdürmüştür.

3 Mayıs 2010 tarihinde Yüksek Planlama Kurulu tarafından onaylanarak Türkiye “İklim Değişikliği Strateji Belgesi 2010-2023” yayınlanmıştır. Strateji Belgesi kapsamında “İklim Değişikliği Eylem Planı 2011-2023” de onaylanarak yayınlanmıştır. Eylemler sektörler bazında maddeler şeklinde sayılmıştır. Bu çerçevede Sınırda Karbon Düzenlemesi Tüzüğü de çıkarılmıştır. Bu ve benzeri daha birçok detaylı çalışmalar yapılmış ve hala da yapılmaktadır.

Post Modern Kapitülasyonlar!

Halihazırda bu değişimi kabul etmeyen, bu sözleşmeleri onaylamayan gelişmiş ülkeler de vardır. Bu ülkeler ise havayı kirletmede başat ülkelerdendir. Sözleşmelerde, Türkiye’nin endüstriyel kalkınmasını olumlu etkileyecek birkaç konu olsa da olumsuz etkileyecek birçok konu vardır.

Ülkemiz, gelişmekte olan bir ülke olduğunu belirtmesine rağmen, maliyetleri karşılayamayacağını bildirmesine rağmen sürekli olarak iklim değişikliği bahanesiyle alınan kararlara uyum konusunda mesafe almakta veya aldırtılmaktadır. Yakın zamanda yaşadığımız Maraş merkezli 11 ilimizi etkileyen depremlerinin maliyetinin dahi nasıl karşılanacağı tam belli değil iken bu konuların ısrarla öne çıkarılması çok manidardır. Adeta görünmeyen bir el, ülkemizi bu mecraya sokup ileri sürmektedir. Bütün bunların halkımız tarafından bilinmesi ve açıkça müzakere edilmesi şarttır.

Aslında, havayı en çok kirletenler en çok sanayileşmiş ülkelerdir. Mevcut kirlilik bir birikimin sonucudur. Öncelikle bu birikime sebep olanların bedel ödemesi gerekirken adeta bu bedel ülkemiz gibi gelişmekte olan ülkelere ödettirilmek istenmektedir. Zaten sanayileşmiş ülkeler, bu konudaki uluslararası toplantılara, bu bedel kendilerine ödettirilmesin diye toplantıları yönlendirmek için katılmaktadırlar. Bu çerçevede, özellikle karbon ticareti konusu ve bu ticarete baz olacak indekslerin oluşumu oldukça çarpıcıdır. Çok yakından takip edilmesi gereken bir konudur.

Sınırda Karbon Düzenlemesi Tüzüğünü ele alalım.

İklim değişikliğine neden olan enerjisi yüksek beş sektör, bu tüzük ile kontrol altına alınacaktır.

Bu beş sektör;

(1) Alüminyum,

(2) Demir-Çelik,

(3) Gübre,

(4) Çimento ve

(5) Elektrik sektörleridir.

Bunlar aynı zamanda kalkınmanın lokomotif sektörleridir. Türkiye’miz için olmazsa olmaz sektörlerdir. Bu sektörlere indeks koyup, indeksi aştığı için cezalandırmaya gitmek demek ülke gelişiminden haraç almak demektir. Diğer bir ifade ile sanayileşmelerini tamamlamış ülkeler diğer ülkelere adeta “sizler de bizim gibi gelişebilirsiniz ancak gelişmenin bedeli olarak yıllık şu kadar ödeme yapacaksınız” demiş olmaktadırlar. Bunlar, post modern kapitülasyonlardır. Bağımsız bir ülkenin asla kabul etmemesi gereken önermelerdir.

Bedel ödeme mekanizmasının, tam tersi olması gerekirken bu şekilde olması veya oldurulması kabul edilebilir bir durum değildir. Havayı kirleterek sanayileşmesini tamamlayan ülkelerin bu olayda bedel ödemesi gerekir. Örneğin şu şekilde bir yaklaşım ile işe başlanılması gerekirdi. Sanayileşmiş ülkelerin bu zamana kadarki salınımları bu indeksler üzerinden hesaplanabilir. Bu hesaplama sonucu, o seviyedeki indeks miktarı karşılıksız bir şekilde gelişmekte olan ülkelere “başlangıç avansı” olarak verilebilir. Böylelikle, gelişmiş ülkelerin bu konu ile ilgili yaklaşımlarının samimiyeti ortaya konulmuş olur. Dahası, ülkemiz bunun gibi çözüm önerilerini şart koşarak çalışmalara da katılabilir. Aksi takdirde hiçbir şekilde, bir nevi kapitülasyonlara sebep olacak çalışmalara katılmamalıdır.

Netice itibarıyla, bugünkü haliyle iklim değişikliği bahanesiyle yapılan çalışmalar, ülkemizin kalkınmasını sabote etme çalışmalarına dönüşmektedir. Bu zihniyetle oluşturulmaya çalışılan indeksler, post modern kapitülasyonlar olarak tebarüz edecektir. Bu ve benzeri sebeplerle Türkiye’nin, iklim değişimi bahanesiyle dayatılan çalışmaları durdurması gerekir. Milli bir muhasebe yapması gerekir. Bu zamana kadar yapılan çalışmaların maliyetini de sanayileşmesini tamamlamış ülkelerden talep etmesi gerekir.

Kaldı ki bu çalışmalara katılmayan, taraf olmayan, onaylamayan önemli bir kesim vardır. Siz bir taraftan kendinizi bağlarken diğer taraftan bu kesim istediği gibi hareket etmektedir. Bu durum bile konu ile ilgili gelişmelerin farklı yorumlanmasını ve yeniden yapılandırılmasını zorunlu kılmaktadır.

İklim değişimi, cari düzeni değiştiriyor.

Cari düzen ise on yıllardır bizi ve bizim gibi ülkeleri ezen düzendir.

Bu değişimin sonucunu iyi öngörmeden kurbanı olmamalıyız.

Allah, aziz milletimizin yardımcısı olsun. Vesselâm

***

Prof. Dr. Mete GÜNDOĞAN