ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI /// Yılmaz Soyyer : Atatürk – Bir Ümmeti Millet Yapma Yolunda Bir Ömür

Yılmaz Soyyer : Atatürk – Bir Ümmeti Millet Yapma Yolunda Bir Ömür

 Yazar: Doç. Dr. A. Yılmaz Soyyer

 Osmanlı Selaniği Atatürk’ün doğduğu dönemde bir tarafıyla Müslüman Türk, diğer tarafıyla alafranga Avrupalı hatta Sefaret Yahudilerinin Avrupalılaşmış kültürlerini rahatça yaşadıkları bir şehirdir. Gümrük mültezimi olan babası Ali Rıza bey oğlunu Avrupalı bir Türk aydını olarak tanınan Şemsi Efendi’nin modern anlayışta açtığı Şemsi Efendi mektebine göndermişti. Halbuki halk arasında molla sıfatıyla tanınan annesi Zübeyde hanım onun medrese tahsili yapmasını, din görevlisi olmasını istemekteydi. Sonuç olarak annesinin değil Mustafa Ali Rıza’nın (Atatürk) da diretmesiyle Ali Rıza Efendi’nin dediği oldu. Kısa süre sonra da Ali Rıza Efendi vefat etti. Artık yaşça da bir miktar büyümüş olan Mustafa bütün hayatını kurgulayacağı Askeri Rüşdiye ve İdadiye devam ederek asker oldu.

Osmanlı modernleşmesi II. Mahmud tarafından kurulan Avrupai okullarla başlamış bulunuyordu. Bunların çoğu askeri okullardı, çünkü o dönemde Avrupaî eğitim karşısında yenildiğimiz kâfirleri yenebilmek için gerek saray gerekse halk tarafından razı olunabilecek kurumlardı. Bu işin bir tarafıydı ama diğer taraftan medreseyi kapatmaya gücü yetmeyen padişahın eğitimde alternatif olarak Avrupaî mektepleri kurması ve halkın da çocuklarını mezun olduklarında daha rahat ve bol kazançlı işler bulunabildikleri bu okullara yollamaları Osmanlı başkenti ve büyük şehirlerinde lâik zihniyetin temellerini oluşturmaya sebep olmuştu. Fransa’ya yönelerek tamamına yakını laiklik taraftarı, hatta seküler bir anlayış benimseyen Jön Türkler bu okullarda batılı yönelişlerine başlamışlardı. Fransız ihtilalini,  Fransız düşünce adamları Jean-Jacques Rousseau’yu, Victor Hugo’yu, Emile Durkheim’i, İngiliz düşünür Hobbes’u, John Stuart Mill ve diğerlerini bu okullarda öğrendiler. Atatürk idadiye başladığında hâlâ Namık Kemal’i okumaktaydı ve bunu kendisinden ileri sınıflardaki arkadaşlarına söyleyince onlarca uyarılmış, Avrup düşünce adamlarının kitaplarıyla tanıştırıldı. Bu arkadaşlaarı onun fransızcasının gelişmesi için de yardımcı oldular. Cumhuriyeti kuran lider olduğunda fikirlerini yürürlüğe koyacağı  Jean-Jacques Rousseau ve Durkheim’in eserleriyle bu mekteplerde tanıştı. Svaş sonrasında o bir Rousseaucuydu. Rousseau’nun “1913’te Türkçeye çevrilmiş” olan “Mukavele-i İçtimaiyye yahud Hukuk-ı Siyasiyye Kavâid-i Esasiyyesi adlı eserini okumuştu ve bu kitaptaki egemenlik anlayışını harfiyen Meclis’teki konuşmasına almıştı. … Atatürk bu çeviriyi Türkiye’nin ölüm kalım savaşı verdiği bir ortamda hatmetmişti. Çankaya’daki nüshanın şerhlerinden bu anlaşılıyordu. ‘Egemenlik gücü basit ve tektir. Bu gücü bölmek yok etmektir’ satırının yanına ‘mühimdir’ notunu koymuş, ‘Egemenlik belli bir nedenle bırakılamayacağı gibi yine aynı nedene dayanarak vekil olarak yürütülemez. Egemenlik kamunun iradesinde içkindir. İrade temsil edilemez. İrade ya kendisinin aynıdır ya da başkadır. İkisinin ortası olamaz’ satırlarının yanına ise ‘kıymetli’ notunu düşmüştü”

İstiklal savaşı öncesinde Sevr anlaşmasının gereğince ülke parçalanırken o kendi zihniyetinde olan arkadaşlarına ve vatan sevgisini müşahede ettiği Türk halkına güveniyordu. Atatürk marksistler gibi teorinin oluşturduğu bir pratiğin ideolojik savunucusu değil tam tersine pratiğin yarattığı teorinin peşinde olan bir uygulamacıydı. Onun hatta o dönem Türk aydınlarının Türkçülükleri bile uygulama temelliydi. Sırpların, Ermenilerin, Rumların, Arnavutların ve Arapların kısacası Türkler dışındaki bütün ekalliyetlerin teori temelli ideolojik uygulamalarına şahit olunca karşı tedbir de denilebilecek bir uygulama manzumesinin peşine düşmüşler; Anadolu ve Rumeli’de elden giden vatan için çareler düşünmek; Kazan, Kırım gibi Rus imparatorluğunca yok edilmekle karşı karşıya olan Türk bölgelerinde Türkçenin çeşitli diyalektlerini konuşan insanların hayatta var olma çırpınışı onları Türkçülüğü yaratma yoluna sokmuştur. Bu zarureti kavrayıncaya kadar uzun yıllar Osmanlıcılık denilen bütün azınlıkların birlikte ve mutlu yaşama hayalini peşinden koşmuşlardır. O dönemlerin en önemli siyasi hareketi İttihat ve Terakki Cemiyetinin ismindeki ilk kavram olan ittihat anasır-ı muhtelifenin ittihadı yani çeşitli unsurların birliği şeklinde anlaşılabilir.

Bu Türkçü çevrenin hem Jöntürk kanadı yani Fransız eğitimi temelli Osmanlı modern mekteplerinde yetişen gençler hem de Kazan ve Kırım’da Rusça çerçevesinde Fransa ve Fransız kültürünü öğrenmiş gençler benzer idealler uğrunda mücadeleyi içselleştirmişlerdir. Hatta Sovyetler birliğinin ilk döneminde Komünist ideolojinin içerisinde yer alan Sultan Galiyev ve Molla Nur Vahidov gibi aydınlar Türkçülükleri sebebiyle Sovyet rejimi tarafından öldürülmüşlerdir.  Yusuf Akçura, Sadri Maksudi gibi Sovyet vatandaşı da olmuş Türk aydınları bu sebeplerden dolayı Türk Ocaklarının fikrî bünyesinde yer almışlardır.

Atatürk bu aydınlarla Türkçülük ve modernizim çerçevesinde aynı kulvarda hareket etmekle birlikte hiçbir zaman Marksist olmamıştır. Bunda, onun marxist devrimin aslında bir Kızıl Rus imparatorluğundan başka bir şey olmadığını görüşü de etkili olmuştur. Onun devletçilik anlayışını Sovyetler temelli sanan çağdaş marksistler de yanılmaktadırlar.

Atatürk diğer müslüman toplulukların Osmanlı devletine bağlılık duymamalarını savaş alanlarında gördüğü için ümmet fikrinin Türk toplumuna yarar sağlamayacağı görüşüne gelmiştir. Bu minval üzre kendisini ümmet zanneden tek toplum olan Türklerden bir millet yaratmaya soyunmuştur. Bu millet, cumhuriyete bağlı, laiklikten yana ve modern bir millet olacaktır.

Atatürk bir millet yaratırken devletçi anlayışa sahiptir. Onun devletçiliğinin temellerinde bir devlet toplumu olan (Devlet-i Aliyye) Osmanlı kökenleri bulunmaktadır. Tanzimatla birlikte sanayileşme adımları atmaya başlayan Osmanlı devleti de ekonomide liberal değil devletçidir. Osmanlı’da ilk sanayileşme dalgası 1830-1840 yılları arasında devlet eliyle başlamıştı. Yeniçeri ocağının kaldırılıp yerine kurulan ordunun eşya ihtiyacı için ve fes kullanımının yaygınlaşması üzerine ilk makineli fabrikalar kurulur. 1835 yılında Feshane buna bağlı olarak da İzmit ve İslimiye’deki Çuha fabrikaları bunların başlıcalarıydı. Bu fabrikaların kuruluşu için Avrupa’dan ilk kez makine ithalatı gerçekleştirildi. Yine ayrıca Batıdan sanayi uzmanı ve teknisyenler getirildi. Tanzimat döneminde bu fabrikaların haricinde Zeytinburnu, Hereke dokuma fabrikaları, Tophane, Beykoz İnceköy porselen fabrikaları gibi birçok fabrika kuruldu. İlk özel teşebbüsün açmış olduğu fabrika ise Bomonti bira fabrikasıdır. Bomonti Bira Fabrikası, adını İstanbul’un en eski semtlerinden birine vermiş olup Osmanlı İmparatorluğu’nda modern bira üretim tekniği ile imalata başlamış olan ilk bira üretim tesisidir. Sahibi, Efes Pilsen’dir.

1839 senesi sonrasında Batı’ya açılma sürecinde, bira Osmanlı’ya üretim safhasında dahil olmuştur. Biranın 1840’ların öncesinde tüketildiği ve üretildiği söylenebilir. 1840’lı yıllarda ise, birahaneler açılmaya başladı. Osmanlı’da bira üretimi 1896 yılında 12.000 hl idi (1.2 milyon litre). Bu oran hızla artmıştır ve 1913-1914 yılları arası 9.9 milyon litreye ulaşmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nde bu rakama ancak 1940’lı yıllarda ulaşılmıştır. İsviçreli Bomonti kardeşler tarafından 1890 senesinde Feriköy’de kurulan fabrika, 1934 yılında Tekel’e geçmiştir.

Cumhuriyet döneminde ise Sınai kurumlarına kredi vermek ve tüm banka işlemlerini yapmak; kurulması ya da genişlemesi için iktisaden yararlı sınai işlere sermayesinin yettiği oranda iştirak ve yardım etmek vb. görevlerle yetkilendirilen Sümerbank kurulmuştur. Mesela Sümerbank çerçevesinde ve Rus teknolojisiyle 1933 yılında kurulan bir fabrika da Kayseri Bez fabrikasıdır. Burada Atatürk kalkınmış bir millet yaratmak istemektedir ve istiklal harbi sonrasında Anadolu’da en çok ihtiyaç duyulan madde kumaş ya da bezdir. Bu fabrikayı yapabilecek hiçbir TC vatandaşı mevcut olmadığından devlet sanayinin öncülüğünü üstlenmiştir. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde bilhassa Prens Sabahaddin beyin görüşleriyle aydınla özel teşebbüsten haberdardılar ancak savaşlar sonrasında tamamen yıkılmış haldeki Türkiye’de büyük sermaye sahibi tek unsur devlettir.  “Cahit Kayra 1923-1950 Devletçilik Altın Yıllar, Tarihçi kitabevi” adlı kitabında Cahit Kayra, bu ilk sanayileşme dönemini anlatmaktadır. Atatürk bu faaliyetlerinde ilkin çıplak olmayan bir millet oluşturmak istemiştir. Bu ilk fabrikaların kuruluş yerleri tekstil malzemesi olan pamuğun bulunduğu yerler olduğu kadar, modernleşmesi hedeflenen yerlerdir de. Çünkü Kayseri hem çok muhafazakar, hem de pamuğun bulunduğu bir yöredir. Bilhassa kadın işçiler de fabrikalarda çalışmaya başlayarak Türk modernleşmesine katkı sunmuşlardır. Zira para kazanan kadın, kadın erkek eşitliğinin teminine güç sahibidir. Konya Ereğli bez fabrikasının kuruluşu sonrasında da benzer özellikler gelişmiştir. Tarafımızdan bizzat müşahede edilen bu süreç (1960 sonrası) Ereğli’yi kadın giyim-kuşamında modern bir kent haline getirmiştir. Bu değişim ve gelişme sayesinde Anadolu’da pek çok ilde lise yokken Ereğli’de 1947 yılında açılan bir lise bulunmaktaydı. Ereğli bağlı bulunduğu Konya’nın muhafazakarlığının aksine son zamanlara kadar modern bir şehir kimliğindeydi.

Atatürk’ün oluşturmak istediği yeni millet daha ziyade bu fabrikaların açıldığı yörelerde ortaya çıkmıştır. Bunlar, Ankara Fişek Fabrikası (1924), Gölcük Tersanesi (1924), Eskişehir Hava Tamirhanesi (1925), Alpullu Şeker Fabrikası (1926), Uşak Şeker Fabrikası (1926), Kırıkkale Mühimmat Fabrikası (1926), Bünyan Dokuma Fabrikası (1927), Eskişehir Kiremit Fabrikası (1927), Kırıkkale Elektrik Santrali ve Çelik Fabrikası (1928), Ankara Çimento Fabrikası (1928), Ankara Havagazı Fabrikası (1929), İstanbul Otomobil Montaj Fabrikası (1929), Kayaş Kapsül Fabrikası (1930), Nuri Killigil Tabanca, Havan ve Mühimmat Fabrikası (1930), Eskişehir Şeker Fabrikası (1934), Turhal Şeker Fabrikaları (1934), Konya Ereğli Bez Fabrikası (1934), Bakırköy Bez Fabrikası (1934), İzmit Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası (1934), Zonguldak Kömür Yıkama Fabrikası (1934), Keçiborlu Kükürt Fabrikası (1934), Isparta Gül Yağı Fabrikası (1934), Kayseri Bez Fabrikası (1934), İzmit Kağıt ve Karton Fabrikası (1934), Nazilli Basma Fabrikası (1935), Bursa Merinos Fabrikası (1935), Gemlik Suni İpek Fabrikası (1935), Nuri Demirağ Uçak Fabrikası (1936), Malatya Sigara Fabrikası (1936), Karabük Demir Çelik Fabrikası (1937), Sivas Çimento Fabrikası (1938) şeklindedir.