Yayınlandı: 24.08.2017 00:00
Henüz güncellenmedi

DERİN DEVLET & İSTİHBARAT SERVİSLERİ

DERİN DEVLET DOSYASI /// SELİN BOSTANCI : Derin Devlet ve Zihin Kontrolü  —  Hrant Dink Cinayeti

Derin Devlet ve Zihin Kontrolü — Hrant
Dink Cinayeti

MK Ultra projesi ismini duymuşsunuzdur. Duymayanlar için
kısaca özet geçmek gerekirse, Nazi Almanyasından itibaren deneylerle birlikte
keşfedilmeye başlanmış, ardından yavaş yavaş hayatımıza girmiş, insandan
itaatkar bir robot yaratma yani zihin kontrol projesi olarak geçmektedir.
Direkt olarak bir bireyin emirleri yerine getirmesi sağlanabilirken, kitlelerin
de toplu halde hareketleri takip edilip, yönlendirilebilir.

Tüm diğer mantık çerçevemizin üzerine aşan konular gibi
bu da beynimizin kulağımıza komplo teorisi ya da saçmalık gibi gelmesini tercih
ettiği fakat son derece ciddi konularımızdan birisidir.

MK Ultra projesi ile ilgili insanları ikna etmeye
çalışacak bir yazı hazırlamıyorum, aksine bu tarz olaylara zaten içten bir
inanç duyan kimselere çok kısa ve üstü kapalı konuşacağım. Yine de ikna olmak
isteyenler için 1970lere doğru projenin CIA tarafından kabul edildiğini, hatta
1974 yılında New York Times’da ölümlerin ve deneydeki hataların haber olmasının
üzerine CIA’in açıklama yaparak özür dileyerek projeyi sonlandırdığı, hatta
proje sırasında ölmüş olan kişilerin ailelerine para yardımı yapacağını
açıklamış olduğunu söylemek isterim. Fakat denilenin aksine proje
sonlandırılmamış, ismi değiştirilmiştir. Devamı niteliğinde olan diğer projeyi
ise Monarch Project olarak araştırabilirsiniz.

MK Ultra, Josef Mengele’nin yöneticiliğinde, insan
beyninin elektromanyetik işleyişini travmalar yaratarak (ki bu travmalar büyük
işkenceler içermektedir) tıpkı bir bilgisayar programı gibi kırdıktan sonra,
hipnoz, uyuşturucu maddeler, elektromanyetik dalgalar, ya da kum tanesinden
bile ufak çipler gibi dış etkenleri kullanılarak, travmaların ardından
sıfırlanmış olan beyinden istenilen özelliklere uygun yepyeni bir birey
yaratılmasına, ve bu bireylerin de TV’den, radyo dalgalarından ya da herhangi
bir bireyden şifreli kelimeler şeklinde aldığı çeşitli mesajlar ile harekete
geçerek istenilen eylemi istenilen zamanda gerçekleştirecek saatli bombalar
şeklinde yeniden programlandığını söyleyebiliriz.

Tarihe baktığımızda bu beyin yıkama durumları arasında
göze en çok çarpan olay John F. Kennedy suikastıdır. Bununla ilgili Discovery
Channel’in yapmış olduğu bir belgesel bile vardır. İzlemek isteyenler buradan bakabilir.
Elbette Discovery gibi bir kanalın CIA’in süper gizli belgelerini ortaya
çıkaracağını iddia etmiyorum fakat belgesel boyunca özellikle Kennedy
suikastını gerçekleştiren katil zanlısı Sirhan Sirhan’ın roportajına,
suratındaki şaşkınlığa, suikastla ilgili hiçbir şey hatırlamadığına dair
iddialarına bakıp kendi kararınızı verebilirsiniz. Ayrıca Sirhan Sirhan’ın
Pakistanlı olması Amerika’nın her zaman en sevdiği Müslümandan korkun
politikasına da cuk oturması sebebiyle benim gözümde Sirhan’ı harika bir piyon
yapmaktadır.

Peki bu zihin kontrolü dediğimiz şey yalnızca bizden
çoook uzakta CIA tarafından, Amerikalar’da gerçekleşiyor ve biz tamamiyle
sıcacık güzel ve güvenli yuvamızda bu tür saçma olaylardan frekanslardan uzakta
huzur içinde mi yaşıyoruz? Tabi ki de hayır. Ne denli büyük mevzular hakkında
bahsettiğimi kendim bile bilmiyorum, yalnızca okuduklarımın ve daha önemlisi
hissettiklerimin ışığında ki bunun buz dağının görünen kısmının bile küçücük
bir parçası olduğunun farkındayım, bir şeyler paylaşmak istiyorum.














Bu konuyu araştırırken ve özellikle de Sirhan’ın
röportajını izlerken kendi ülkemi düşündüğüm an aklıma tek bir isim geldi;
Hrant Dink.

Bana kalırsa ülkemizde denenmiş ya da zaten
yapılmakta olan zihin kontrol deneklerinden birisi de Hrant Dink’in katil
zanlısı Ogün Samasttır.

Ergenekon soruşturmasının başlatılabilmesi için Ermeni
sorununun biraz kaşınması, Hrant Dink’in ise öldürülmesi gerekiyordu. Bir
şekilde belki düşük iradeli olduğu için, belki benim aklıma gelmeyen bazı
sebeplerden ötürü Ogün Samast seçildi, ifadesinde söylediğine göre Yasin
isminde bir simit satıcısı ile cinayetten bir süre önce okul kapısında
tanışarak arkadaş oldu. Yasin yavaşça Ogün’ün içine Hrant nefreti ekti,
ardından merak etme tüm emniyet bizim arkamızda diyerek onu cebine tıkıştırdığı
400 TL ve bir de silah ile cinayete gönderdi. Peki kim bu gökten bir anda inen,
arkasına emniyeti almış Yasin abimiz? Nasıl oldu da bu kadar kolay birini
öldürmeye ikna etti ve ondan da önemlisi nereden çıktı?

Kennedy tetikçisi Sirhan’ın da dediği gibi Ogün Samast
da cinayeti işlediği sırada hiçbir şey hissetmediğini, daha sonrasında da
pişmanlık duymadığını belirtmiştir.

Ogün Samast’ın babası oğlunu kendi elleriyle polise
ihbar etmiş, oğlumun hayatını çaldılar, derin devlet oğluma kendi elleriyle
Hrant’ı öldürttü gibi açıklamalar da yapmıştır.








Ogün Samast’ın yakalandıktan sonra fotoğrafının
çekilmeye çalışıldığı sırada kaydedilen videoda Ogün Samast’ı kahramanlaştırmak
ve ikilik yaratarak Ermeni/Milliyetçi iç karışıklığı yaratılmak istendiği için
olsa gerek son derece amatörce “dur şu yazıyı da güzelce ortalayalım şöyle”
sözleri ile eline tutuşturulmuş Türk bayrağı ile kafası üzerinde “vatan toprağı
kutsaldır kaderine terk edilemez” yazısı ile zerre tepkisiz, boş gözlerle
etrafa bakan bir kahraman (?) Ogün Samast. Peki bu tiyatro nedir yani, arkadan
şapkanı çıkar, bayrağı salla emirlerini verenler kimler? Neden adamın yanında
iki ayrı grup polis memuru yakalamış gibi fotoğraf çekiliyor?

Fakat her şeyden öte çok beni etkileyen Ogün
Samast’ın cezaevindeyken yazmış olduğu aşağıdaki paragraflar oldu.

“Peki beni bu sürece
getirenler nerede, kim onlar? “Damarlarımda cahillik aktığı ilk gençlik
yıllarında ben nereden bilirdim Agos Gazetesi’ni, nereden tanırdım Hrant
Dink’i, Ermeni nedir, tarih nedir, hiç bilmezdim. Ortaokul mezunu yurdun
çocuklarından bir tanesiydim. Benim de hayallerim vardı. Deniz kenarında gün
batımını melisa düşleri eşliğinde karşılamak, yarimin karşısında terlemekti
hayallerim. Dıştan açılan mavi çelik kapı, içten açılan demir parmaklıklı
pencere, bir avuç gökyüzünü hapseden çelik teller eşliğinde yalnızlığın bile
yalnız olduğu demir duvarları hayal etmiyordum. Ta ki eski sabıkalı, Yasin’in
bana internetten gösterdiği manşetler ve okuttuğu yazılarla bana baskı
oluşturarak beni sürüklediği kin ve nefret girdabında kaybolmamla başladı
olaylar. Yaşarken tuz katmazlar aşına, methiyeler düzerler mezar taşına diyor
Ziya Paşa, ‘vatan haini, utanmaz Ermeni’ diye manşetleri ben mi attım? Adamın
yazdığı yazının bir bölümünü cımbızla alıp provokatörlük yapan ben miydim? Bu
manşetler ve bu yazılar yüzünden mahkeme köşelerinde Dink’i ve Orhan Pamuk’u
süründüren halkımızın önüne bunlar ‘vatan haini, devlet düşmanı, bizi küfreden
bizi aşağılayan, bölmeye çalışanlar işte bunlar’ diye hedef gösteren ben
miydim? Televizyon tartışmalarında parmaklarını sallayarak yok mu bunları
vuracak vatan evladı diye içindeki nefreti kusan ben miydim? O manşetler
atılmasaydı, Emin Çölaşan o yazıyı cımbızla çekip yazmasaydı bunların hiçbir
yaşanır mıydı? Bunlar bilmezler mi yurdumdaki cahil ve milli duyguları
kullanılmaya bu kadar açık olan gençlerimizden birinin bir kötülük yapacağını?
Bilirler amaç da o zaten. Benim yaşımda 10 genci okutun o manşetleri, gösterin
o yazıları, arkadan eski bir sabıkalı korkutsun gaza getirsin tümü benim
yaptığımı yapar. Yapmadı mı ne çabuk unutuyoruz. Ben kurban oldum başkaları
olmasın. Ben buradayım, bunları yazanlar nerelerde? Beni teşvik eden Emin
Çölaşan nerede? Bu manşetleri atan gazetelerin yönetici ağabeyleri nerede?
Bugün yalılarında Petrus Şarabı içip ruhlarındaki gestapoların onlara
gösterdiği yeni hedef ve kurbanlarını arıyorlar. Emin Çölaşan’dan, bu
manşetlerini atanlardan şikayetçiyim ‘Hrant için, adalet için’ diye bağıranlar
bu sesimi duyun. O manşetleri döviz yapın onları taşıyın. Ben üzerime düşeni
yaptım gözümdeki çöpü çıkarttım. Siz de çıkartın ifadelerimde söylüyorum. Onu
gördüm vurmaktan vazgeçtim. İki yumruk atacaktım, aklıma Yasin geldi korktum,
aklıma o manşetler, o yazılar geldi, ne yaptığımı dahi hatırlayamayacak hale
geldim. Bugün olsa tartışırdım, konuşurdum, belki de ben haklı çıkardım. Ama o
yazılar olmasaydı, bu yaşananlarda olmayacaktı. Özgür basın o günlerdeki
manşetlerini bir hatırlayın, bir hatırlatın neden suskunsunuz. ‘Güvercin’ diye
manşet atanlar değil miydi, vatan haini diye manşet atanlar. ‘Hepimiz
Ermeniyiz’ diye döviz taşıyanlar o yazıları yazanlar değil miydi? Kin ve
düşmanlığın kazanına odun taşıyanlar, bunları yazacak yok mu, bunları
yargılayacak yok mu. ‘kral çıplak evet kral çıplak diyor’ bu çocuk. Bu
manşetleri atanları, yazılan yazanları araştıracak yok mu? Asıl suçlu onlar,
ben masumum. O mazlum, ben cezamı çekiyorum, ama o yazıyı yazan, o manşetleri
atanlar asıl siz suçlusunuz. Er ya da geç ışık sizi aydınlatacak ve bu
gizlendiğiniz karanlıktan çıkacaksınız”.

 

Suç işlerken 17 yaşında
olması sebebiyle Çocuk Mahkemesinde yargılandı ve 22 yıl 10 ay hapis cezası
aldı.

Ne olursa olsun, ister süper ışınlı,
deneyli, denekli, ister sadece medya ile, eğitim sistemi ile, sokaklardaki
billboardlar ya da yediğimiz içtiğimiz onlarca şeyin içindeki zehirlerle olsun.
Manipüle ediliyoruz, yönlendiriliyoruz, itaatkarlaştırılıyoruz. Boyun
eğdiriliyoruz, günü geldiğinde çocuklarına heyecanla çip taktırmak için sıraya
girecek binlerce anne babayı şimdiden görebiliyorum. Yukarıdaki hikayelerde
başrol olmamamızın nedeni belki çok çok minik bir irade fazlalığıdır o kadar.
Fakat biz o irade fazlalığı ile şımarırken arkada göremediğimiz o kadar büyük
bir senaryo dönmekte ki, başrolün de en başında olduğumuzu anlayana kadar neler
olacak göreceğiz kim bilir. Kötülük içimizde, düşündüğümüzden çooook içimizde.
Ama korkacak bir şey yok. Yalnızca gözümüzü açacağız o kadar. Her geçen gün
biraz daha farkında olacağız.

Okuduğunuz için çok teşekkür ederim,












Sevgiyle,