Kuzey Irak’ta Etnik Çatışma Planı Var mı?
DOSYASI
SETA Strateji Araştırmaları Direktörü Hasan B. Yalçın, Kuzey Irak’ın etnik
unsurlarının bölgenin şekillendirilmesi üzerindeki etkisi üzerine
değerlendirmelerde bulundu.
SETA Strateji Araştırmaları Direktörü Hasan
B. Yalçın, A Haber ekranlarında yayınlanan Kadraj programında Kuzey Irak’ın
etnik unsurlarının bölgenin şekillendirilmesi üzerindeki etkisi hakkında
değerlendirmelerde bulundu. Sistemi çökmüş bir ülkenin içerisinde nüfus
yoğunluğu gibi kavramların manipüle edilmiş kavramlar olduğunu dile getiren
Yalçın, 2003’ten beri Kuzey Irak’ta Kürdistan Bağımsız yönetimi veya otonom
bölgesi yaratılmaya yönelik çabaların zaten bu bölgede Kürt nüfusunun
yoğunlukta olmasıyla ilişkilendirildiğini ifade etti. Suriye’de belirli bir
coğrafyada çok yoğun bir Arap nüfusu olmasına rağmen başka bir yönetimin ele
geçirebildiğini söyleyen Yalçın, bölgelerdeki devletlerin demografiyle ya da
referandumla belirlenmediğini bölgelerin güçlü olanın zayıfı yönlendirilmesiyle
şekillendiğini belirtti.
ABD
Türkiye’nin Ağırlığını Azaltmaya Çalışıyor DOSYASI
SETA
Strateji Araştırmacısı Talha Köse Türkiye-ABD ilişkileri ve ABD’de açılan
davalar üzerine değerlendirmelerde bulundu.
SETA Strateji Araştırmacısı Talha Köse TRT
Haber ekranlarında yayınlanan Değişen Türkiye programında Türkiye-ABD
ilişkileri ve ABD’de açılan davalar üzerine değerlendirmelerde bulundu. ABD’nin
Türkiye’nin ağırlığını azaltmaya çalıştığını söyleyen Köse, ABD’nin Türkiye’ye
alan açtırmamaya çalıştığını ve Ortadoğu’da meydana gelen boşluğun doldurulması
konusunda Türkiye’nin önünü kesmeye çalıştığını belirtti. ABD’nin daha önce diğer
liderlere yapmaya çalıştığı gibi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı da kendi sözünden
çıkmayan bir aktör haline getirmeye çalıştığını söyleyen Köse, yaşanan
krizlerde Türkiye’nin aktif rol almasını istemediklerini ve ortaya çıkan
senaryoyu kabullenmesini istediklerinin altını çizdi.
Erdoğan’ın Körfez
Turu ve Türkiye’nin Merkezi Rolü DOSYASI
Körfez’de
gelinen noktada taraflardan beklenen karşılıklı adımlar atarak krizi
yumuşatmalarıdır. Bu açıdan Erdoğan’ın Suudi Arabistan’a atfettiği rol önemli.
Bu hafta başında Cumhurbaşkanı
Recep Tayyip Erdoğan, beraberindeki heyetle iki günlük bir Körfez ziyareti
düzenledi. Ziyaret kapsamında Suudi Arabistan, Kuveyt ve Katar’a yönelik
gerçekleşen ziyaretin Irak, Suriye ve terörle mücadele gibi bölgesel konularla
ilgili çözüm yolları aramanın yanında iki temel amaca matuf olduğu
söylenebilir. Birincisi Körfez krizinin çözümüne yönelik çaba sarf etmek;
ikincisi ise Türkiye’nin özellikle son dönemde Körfez ülkeleriyle gelişen
ilişkileri, güvenlik ve ekonomi alanlarında elde ettiği çıkarlarını korumaktır.
Aslında bu iki hedef birbiri ile doğrudan ilintilidir ve krizin başından
itibaren Türkiye bu hedeflere ulaşmak için oldukça tutarlı ve sonuç alıcı bir
strateji izlemiştir. Bu durum Türkiye’nin yalnızca kriz anlarında oynayabileceği
arabuluculuk rolüne değil; aynı zamanda bölgesel düzeyde sahip olduğu merkezi
role de işaret etmektedir. Bu ziyaret, İsrail’in Mescid-i Aksa’yı ibadete
kapattığı bir döneme denk gelmiş olması dolasıyla ayrıca önemlidir. İsrail’in,
en büyük avantajının İslam dünyası içindeki ihtilafların olduğu düşünüldüğünde
Türkiye’nin oynadığı arabulucu ve birleştirici rolün önemi daha da görünür hale
gelmektedir.
KÖRFEZ KRİZİ VE TÜRKİYE
Katar ile diğer Körfez ülkeleri
arasında başlayan siyasi kriz neredeyse iki ayını doldurdu. 5 Haziran’da
Katar’a yaptırım kararlarının açıklanması ile gündeme oturan krizin şu ana
kadar üç aşamadan geçtiği söylenebilir. Birincisi, 23 Mayıs ile 5 Haziran’a
kadar geçen süre içinde krizin ısındığı ilk aşamadır. 23 Mayıs’ta Emir’e ait
olduğu iddia edilen ve “İran’a yönelik düşmanca politikaların yanlış olduğuna”
yönelik ifadeleri içeren ses kayıtlarının Katar Haber Ajansından yayınlanması
bu krizin başlangıcıydı. Katar’ın bir siber saldırı altında olduğunu ve bu
sözlerin gerçeği yansıtmadığına yönelik açıklamaları Suud ve müttefiklerini
yatıştırmaya yetmedi.
5 Haziran’da Katar’a yönelik ağır
suçlamaların eşliğinde bir yaptırım paketinin uygulamaya koymasıyla krizin
ikinci aşamasına geçilmiş oldu. Bu yaptırımlar aslında savaş zamanı uygulanan
ablukalardan farksızdı, çünkü alınan tedbirler yalnızca Katar yönetimine
yönelik değildi, Katar vatandaşlarının günlük hayatını etkilemeye yönelik,
temel gıda ve ilaçlara erişimini zorlaştıran bir niteliğe sahipti. Türkiye bu
noktada devreye girmiş ve bir yandan ablukanın hafifletilmesi öte yandan krizin
çözümü için çaba sarf etmiştir. Türkiye’den Katar’a yapılan acil gıda ve ilaç
ihracatları ablukanın hafifletilmesinde oldukça kritik bir rol oynamıştır.
Ayrıca kamuoyuna açıklanmış görüşmeler ve arka kapı diplomasisi ile kriz
yatıştırılmaya çalışılmıştır. Bu ihracatlar ve krize yönelik yapılan
açıklamalar dolayısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümet krizin bir tarafı
olmakla suçlandı. Katar’da kurulacak askeri üssün hem fiziksel hem de yasal
düzlemdeki hazırlıklarının hızlı bir şekilde tamamlanarak Türkiye’den askeri
personel, mühimmat ve malzeme taşınması ise Türkiye’nin krizin içine
sürüklenmesi olarak yorumlandı. Halbuki Türkiye’nin bütün süreç boyunca
takındığı tavır Katar’ın köşeye sıkışmışlık hissine kapılmasını önlemiş ve
radikal bir pozisyona sürüklenmesinin önüne geçmiştir. Katar’ın bu olası tavrı
krizin daha da tırmanmasından başka bir sonuç doğurmayacaktı. Ayrıca Suudi
Arabistan ve müttefiklerinin ilk talep listesini oluşturan 13 maddenin içinde
Katar’daki Türkiye askeri üssünün kapatılması talebi de yer alıyordu. Daha
sonra altı maddeye düşürülen listenin içinde yer almaması, Türkiye’nin kriz
sürecinde doğru bir strateji izlediğinin önemli bir göstergesidir.
Erdoğan’ın ziyareti sırasında ve
sonrasında yapılan görüşmeler ve açıklamalardan elde edilen ipuçları, krizin
üçüncü aşamaya mı gittiği, bir başka deyişle krizin yumuşama sürecine doğru mu
evirildiği sorusunu gündeme getiriyor. Körfez turu kapsamındaki ülkeler, krizin
muhatabı iki ülke ve arabulucu konumundaki Kuveyt’in olması başlı başına bir
gösterge. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ziyaretin son durağı olan Doha’da Katar
Emiri Şeyh Temim bin Hamad el Sani ile görüşmesinin ardından Cumhurbaşkanlığı
Sözcüsü İbrahim Kalın, görüşmeler sonucunda “Krizin müzakere ve diyalog yoluyla
çözümü için mevcut girişimlerin devam ettirilmesi hususunda muhataplarıyla
mutabık kalınmış olduğu” yönünde açıklamada bulundu. Ziyaret sonucunda
düzenlediği basın toplantısında Erdoğan, güven ortamının özellikle uluslararası
boyut söz konusu olduğunda daha zor olduğunu ve daha fazla zaman gerektirdiğini
ifade etmiş fakat güven ikliminin yaratılmasında bu ziyaretin kritik bir role
sahip olduğunu dile getirmiştir. Bu ifadeler Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın krizin
çözümü veya en azından gerginlik ortamının yumuşaması noktasında ümitli
olduğuna işaret ediyor. Katar yönetiminin hem bu ziyaret boyunca yapılan
görüşmeler hem de kriz sürecinin bütününde taşıdığı soğukkanlı tavır da dikkat
çekici.
SUUD’A ATFEDİLEN ROL
Bu noktadan sonra taraflardan
beklenen karşılıklı adımlar atarak krizi yumuşatmaktır. Bu süreç elbette ki
kolay olmayacaktır. Erdoğan’ın bu açıdan Suudi Arabistan’a atfettiği rol
önemli. Hem ülke bazında Suudi Arabistan’ı Körfez’in ağabeyi olarak nitelemesi
hem de Kral Selman’dan bahsederken “hadimül harameyn el-şerifeyn” vurgusu
yapması, Kral Selman’dan yana sahip olduğu beklentiyi gösteriyor. Dolayısıyla
krizin temel aktörlerinden biri olan BAE’yi de ikna etmek ya da yatıştırmak
Kral Selman’a düşüyor. İki ülke arasında İran konusundaki benzer tavır ve
ittifakın derecesi düşünüldüğünde meselenin halli bu kadar kolay değil. Ancak
Suudi Arabistan ve BAE arasında bu anlamda görüş farklılıklarının olabilme
ihtimalini de dikkate almak gerekir. Geçtiğimiz hafta Amerikan basınına
yansıyan haberler bu açıdan önemli. ABD’li istihbaratçılara dayandırılan
haberlere göre BAE, Katar resmi medya ajansı QNA’ya siber saldırı
düzenlenmesine ve dolayısıyla krizin ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Bu
iddianın doğruluk derecesini bilmek mümkün olmasa da ilk bakışta krizin başında
Katar’ın ilk savunmasını doğrulamakta ve BAE’yi savunma pozisyonuna
çekmektedir. Yine İsrail Dışişleri Bakanlığının Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın
açıklamalarına karşı “Osmanlı dönemi bitti” şeklindeki kaba açıklamasının bir
benzerinin BAE’den gelmesi dikkat çekici. Bu tavırlar BAE’yi açığa düşürecek
niteliğe sahip olmakla kalmayıp, Suudi Arabistan’ın İslam dünyasındaki imajına
gölge düşürme potansiyeline sahip. Bu örnekler çoğaldıkça Suudi Arabistan’ı
BAE’nin yönlendirdiği gibi bir algı oluşmaktadır ki, bu durum Suud yönetimi
açısından kabul edilebilir değil.
Mısır’da yaşanan darbe, Körfez
ülkeleri arasındaki ayrışmanın somut krizlere dönüştüğü bir milat
niteliğindeydi. Son üç yıllık serencamın ardından son krizle birlikte Körfez
ülkeleri bir yol ayrımına geldi. Bu noktada gelenekselleşmiş anlamıyla bir
Körfez ittifakından ya da işbirliğinden bahsetmek mümkün değil. Aksine bu
ülkeler arasında bir güvensizlik atmosferi hakim. Bu krizden gerekli dersler
alınmadığı takdirde, güvensizlik düşmanlığa dönüşebilir. Dahası bu atmosferin
Katar karşısındaki koalisyonun içine sirayet etmesi de uzak bir ihtimal değil.
Ayrıca ABD’nin ikircikli tavrının bu kriz sürecinde oynadığı rol göz önünde
bulundurulmalı. Türkiye, ABD’nin aksine kendi çıkarlarını Körfez ülkelerinin
işbirliği ekseninde görmekte ve buna göre hareket etmektedir. Dolayısıyla
Türkiye açısından bakıldığında ise krizin başından itibaren takınılan tavrın
hem krizi yatıştırma hem de çıkarlarını koruma hedefi ile geliştirildiği ve
Erdoğan’ın Körfez turunun da bu amaçlara yönelik gerçekleştiği söylenebilir.
Amerika İçin
Ekonomik Kazanç Siyasal Kayıp DOSYASI
Trump
yönetimini tahkim edebilmiş değil. Böyle olunca Trump’ın kendine has bir dış
politika üretmesi imkânsız hale geliyor. Obama’nın sahneye sürdüğü siyaset
değişmiyor.
Trump dönemi Amerikan dış
politikasının ve güvenlik stratejisinin ne yöne evrileceğini uzun süredir merak
ediyoruz. Fakat konuyla ilgili sorular kısa sürede cevap bulacak
gibi görünmüyor.
Trump bırakın dış politika ve
güvenlik stratejisi alanlarını kontrol altına almayı kendini bile garanti
altına alabilmiş değil.
İç
siyasette çalkantılar devam ediyor. FBI başkanı ile yaşadığı
kriz ve medya ile yaşadığı atışmalar devam
ediyor. Amerikan müesses nizamı Trump’a farklı açılardan yüklenirken,
o da kendisini koruma güdüsüyle konuşuyor ve davranıyor.
İktidarı devralmasının
üzerinden yarım yıla yakın bir süre geçti.
Ama Trump yönetimini
tahkim edebilmiş değil.
Böyle olunca Trump’ın kendine has
bir dış politika üretmesi imkânsız hale geliyor. Obama’nın sahneye sürdüğü
siyaset değişmiyor. Bürokratik alışkanlıklar bir önceki dönemi yeniden
üretiyor.
Dikkat edilecek olursa
Trump’ın yaptığı müdahaleler kesik kesik ve sonuç üretmeyen dış
politika davranışları halinde gösteriyor kendini. Aslında buna
bir politika demek bile doğru değil. Çoğunlukla anlık tepkiler ve rol
kapma çabası halinde ortaya çıkıyor. Esed rejiminin kimyasal
silah kullanımında olduğu gibi Amerika ani bir cevap verebilir ama
bunun devamında ne olacağına dair bir planı yok.
O nedenle böylesi bir olayın
ardından Amerika her yöne kayabilirdi. Ancak muhtemelen bugünlerde
Trump hükümeti Esed rejimi ile yaşadığı bu olayı hatırlamıyor
bile. Bu konu masaya bile gelmiyor.
Veya aslında Körfez ülkeleri
kendi aralarında bir gerilim yaşıyor. Trump sanki bu süreci kendi başlatmış
gibi mesajlar yayıyor. Dış politikada o kadar etkisiz ve bu
konulardan o kadar habersiz ki, umutsuzca kendini etkin bir aktör
olarak sunma gayretine giriyor. Obama döneminden kalma silah
anlaşmalarını kendi kurgulamış gibi yapıyor. Katar’a uygulanan yaptırımların
terörle mücadele için uygulandığını sanıyor.
Tabii ki Ortadoğu’da böylesi
bir boşluktan faydalanmak isteyen tonlarca aktör bulabilirsiniz.
Bunun şu sıralar en parlayan
örneği Suudi Arabistan. Alelacele Körfez’de bir hegemonya arayışının
peşine düştü. Sadece Katar’ı değil kendini ve tüm bölge dengelerini üzecek gibi
görünüyor. Sonuçta olan yine Ortadoğu ülkelerine oluyor.
Bütün bu süreçten Amerika’nın çok
zararlı çıkmadığını düşünebilirsiniz.
Her kim ne yaparsa yapsın
Ortadoğu ülkelerinin zarar gördüğü çok açık. Ve hatta bu durumdan
Amerika’nın karlı çıktığını bile iddia edilebilir.
Suud’a da Katar’a da aynı anda
silah satabilen Amerika’nın zarar ettiğini kim söyleyebilir ki. Çok kolay
değil.
Fakat biraz daha yakından
bakarsanız meselenin o kadar basit olmadığını görürsünüz. Büyük
devletler tabii ki ekonomik kazançlarını önemseyebilir. Fakat
ekonomik kazanç için güç ve güvenliği feda etmez. Eğer Amerika
Körfez’den para kazanırken Körfez’deki siyasi gücünü ve diplomatik nüfuzunu
yitiriyorsa, o zaman ortada bir zarar var demektir.
Gerçekten de öyle oluyor. Amerika
karlı anlaşmalar yaparmış gibi görünürken, istikrarsızlık üretmesi bir kenara
kendisi için daha vahim sonuçlar doğuracak güç boşluklarına neden oluyor.
Suriye’de olduğu gibi Rusya yavaş yavaş Irak meselesine de dâhil olmaya
başlamıştı. Şimdi son olarak Körfez işlerine de karıştığına şahit oluyoruz. Hem
Bahreyn Kral’ı hem de Katar Emiri arkası arkasına Putin ile görüştüler.
Amerika’nın boşalttığı bu alanlara girmek için fırsat kollayan Rusya bunu
değerlendirecektir. Sonrasında ne olur bilinmez ama Amerika kendisi için hiç de
hayati olmayan ekonomik kazançlar için bölgesel üstünlüğünü yitirme ihtimaliyle
karşı karşıya kalabilir.
Suriye Savaşı Uzun
Olacak DOSYASI
Karşımızdaki
bir yıpratma savaşıdır. Vekiller üzerinden yürütülen bir yıpratma savaşı.
Tarafların savaş enerjisi tükenene kadar devam eder.
Bunu ilk kez söylemiyorum.
Defalarca söyledim. Zaman zaman
tekrar edeceğim. Suriye’de savaş bitmiyor.
Maalesef bu böyle. Çok
hoşlandığımız bir durum değil.
Kanayan bir yaranın kanamaya
devam etmesi çok can sıkıcı.
İnsanların canlarına mallarına
zarar vermeye devam ediyor.
Tüm bölgede istikrarsızlık, göç
ve terörün kaynağı haline geldi. Tüm bölge için ciddi huzursuzluk üretiyor.
Fakat siyaseten ve güç dengeleri açısından baktığımızda bu karamsar öngörüyü
yapmak zorundayız. Bu nedenle kimse Suriye ile ilgili hesap yaparken üç günden
beş güne hesap yapmasın.
Kazandık ve kaybettik demesin.
PYD silah aldı. Biz mahvolduk bittik de dememek lazım. Fırat Kalkanı yaptık biz
bu işi bitirdik kazandık dememek lazım. Tabii ki her adımda kazanılan ve
kaybedilenler nihai sonucu belirleyecek ama daha bu hamur çok su götürür.
Burada kartlar tekrar tekrar karılacak. Taraflar değişecek. Böyle olunca da
nefesini en idareli biçimde kullanan tarafın kazançlı çıkacağını
söyleyebiliriz. Bu bir yüz metre yarışı falan değil. Tam aksine çok uzun
soluklu ve can yakıcı bir maraton.
Savaş başladığı günden bu yana
aynı kavramı kullanıyorum. Karşımızdaki bir yıpratma savaşıdır. Vekiller
üzerinden yürütülen bir yıpratma savaşı. Tarafların savaş enerjisi tükenene
kadar devam eder. Birinci Sünya Savaşı tam böylesi bir savaştı. Taraflar
birbirlerini hergün tüketirken birgün kazanma hevesini hiç bırakmadılar.
Halbuki cepheler kilitlenmişti. Kimse hareket edemiyordu.
Bir tarafın dengeyi bozduğu yerde
ertesi gün tekrar denge kurulabiliyordu. Aynı çaresizlik tekrar tekrar ortaya
çıksa da savaşın tarafları kazanma umudunu hiç yitirmediler. Kayıplar ağır ağır
olduğundan çok önemsemediler. Yavaş yavaş tükendiler. Sadece Almanya, Osmanlı
ve Avusturya Macaristan mı tükendi? İngiltere ve Fransa bir daha bellerini
doğrultamadı ve büyük sömürge imparatorlukları yavaş yavaş çöktü.
Dönüp arkaya baktıklarında üç ay
içinde biter dedikleri savaş beş yıl sürmüş ve milyonlarca insan yaşamına ve
ekonomik kayba neden olmuştu.
Aynı şey daha küçük ölçekli
olmakla beraber Suriye’de oluyor. Taraflar birbirini tüketiyor. Bunda aslan
payı bölge dışı aktörlerdedir. Bölgesel dinamikleri bilerek alt üst eden
Amerika ve Rusya tüm dengeyi bozuyor. Çözümsüzlük üretiyor.
Rusya korkularına teslim olduğu
için girdi şimdi aç gözlülüğünden daha da ileri savruluyor. Amerika bilerek
çözümsüzlüğü üretmek istedi şimdi o da yeni Trump döneminde savrulacağının
işaretlerini veriyor.
Sözüm ona eski siyaset devam
ediyor. Amerika PYD’ye destek veriyor.
Rakka’yı temizleyeceklermiş.
Rakka temizlendiğinde ne olacak? Buna cevap veren bir strateji yok ortada. Bu
hedef kaybıydı. Hedefin savrulmasıydı. Şimdi Trump döneminde görüyoruz ki
yöntem de savrulmaya başladı. Amerika birkaç gün önce rejime ait bir savaş
uçağını da vurdu. Amerikan kamuoyunda bunun nedeni tartışılıyor. Hadi rejim
kimyasal silah kullandığında Amerika füzelerle vurdu diyelim. Şimdi ne oldu? Birçok
uzman bunun cevabını veremiyor. Hatta CENTCOM kendisi bile cevap verememiş.
Nefsi müdafa demiş. Ne demek bu
şimdi?
Altı yıldır nefsi müdafa şimdi mi
akıllarına gelmiş. Tabii ki öyle değil.
Peki nasıl? Yıpratma savaşı kendi
kuralları çerçeveside ilerlediğinden tarafların korkularını ve hedeflerini
teslim alıyor ve yönetir hale geliyor.
PYD ve Amerika ortaklığı çok
kristalize olduğundan ve fazla güçlendiğinden Ruslar daha önce Türkiye’den
rahatsız olurken şimdi Amerika’dan rahatsız olmaya başlar. Onlar Amerikan
tarafına taciz uçuşu yapar. Karşı taraf ise Türkiye aradan çıkınca artık
Rusya’nın ilerlemesinden rahatsız olmaya başlar.
Yani dengeler değişince taraflar
da değişmeye başlar. Asıl klasik çekişme yaşanır. Bu nedenle uzun süredir günün
sonunda Amerika ile Rusya’nın bir şekilde karşı karşıya gelebileceğini
söylüyorum. Bu nedenle daha bu işin sonuna gelmedik diyorum. Türkiye’nin Fırat
Kalkanı sayesinde bir ayağı orada olduğu müddetçe güvenliği sağlam görünüyor.
Bundan böyle mümkün olduğunca diğer tarafların kozlarını paylaşmasını
bekleyebilir.
Aman Dikkat !
Sermayemizi Batırmaya Çalışıyorlar DOSYASI
Yaşanan
onca sarsıntıya, maruz kalınan onca saldırıya rağmen hâlâ uykusundan
uyanamayanlar var. Sayıları da hiç az değil. Gördükleri rüyaların tadına varmaya
çalışıyorlar. Postmodern rüyalar…
“En büyük komplo, komplosuzluktur”
diye bir söz işitmiştim geçmişte. İtiraf edeyim, o vakitler pek de itibar
etmemiştim bu söze. Hatta o günlerde “komplocu düşünce”yi yeren bir TV programı
bile yapmıştım.
Yanılmışım. Yanılmışız. Şu son 4-5
yılda hem ülkemizde, hem çevremizde yaşadıklarımız “en büyük komplo,
komplosuzluktur” sözünü haklı çıkardı. Bugün anlıyoruz ki bu memleketin
entelektüelleri uzun süre derin bir uykuya yatmış.
Ne güzel oyalamışlar bizi. Yaşanan onca
sarsıntıya, maruz kalınan onca saldırıya rağmen hâlâ uykusundan uyanamayanlar
var. Sayıları da hiç az değil. Gördükleri rüyaların tadına varmaya
çalışıyorlar. Postmodern rüyalar…
Çevrelerinde olan biteni
göremiyorlar. “Komplocu düşünme”yi sorunsallaştırırken, karşılarında gün gibi
duran komploları görmezden geliyorlar. Gizli örgütler, uluslararası
müdahaleler, savaş baronları, istihbarat savaşları… Bugünün gerçeği bunlar.
Siyaseti özgür bireylerin tercih
süreci, uluslararası ilişkileri bağımsız ulus- devletlerin münasebetleri olarak
okuyanlar yanılmaya devam ediyorlar. Gerçek hayatta karşılığı olmayan, bir
vakitler ezber ettikleri kavramlarla, siyaseten doğrucu kalıplarla Türkiye’ye
yön vermeye çalışıyorlar. Kendilerini her daim yargıç olarak görüyorlar.
Biteviye yargılıyorlar…
Bu zihniyet içinde olanların
Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı “yıpratma savaşı”nı anlamaları ne kadar
mümkün? Ya da FETÖ’nün, DEAŞ’ın, PKK’nın dış mihrakların oyun planları içindeki
yerini kavramaları? FETÖ’yü kullananlarla DEAŞ’ı kullananlar, hatta her iki
örgütün önünü açanlar aynı aktörler. PKK’ya alan açanlar da…
İslam dünyasını parçalama, yüz yıl
öncesindekinden daha ağır bir ikinci bölünme dalgası yaratma dürtüsüyle hareket
eden bir öteki var karşımızda. Evet bize düşmanlık yapan bir öteki!
Bu düşman uzun yıllardır “akıllı güç”
kullanıyor. Yeri geldiğinde “yumuşak güç” unsurlarını devreye sokuyor, yeri
geldiğinde “sert güç” unsurlarını. Uzun yıllar Türkiye’nin büyük bir kolaylıkla
kuşatılabilmesi, kendi çıkarlarıyla ilişkili olmayan politikalara mahkûm
edilebilmesi bu ülkenin elitlerinin bir türlü doyamadığı o ölüm uykusuyla
ilişkili. Tam da bu nedenle bu ülkenin elitleri yıllar yılı bir ölüm kalım
savaşı verdiklerini fark edemediler. Mücadelenin en sert şekilde sürdüğü dönemlerde
bile mücadelenin varlığını inkâr ettiler.
1. Tayyip Erdoğan, bu ölüm uykusundaki
elitlerin sayıklamalarını yok saydı. Her şeyden önce milleti kavganın,
mücadelenin varlığına ikna etti. Bu mücadelenin bir istiklal mücadelesi
olduğunu gözler önüne serdi.
Şimdi çetin bir mücadele içinde
olduğumuzu biliyoruz. Çevremizdeki çemberin daraltılmaya çalışıldığının
farkındayız. Fakat elimizdeki imkânların da bilincindeyiz. İki yüz yıl önce
gasp edilmeye çalışılan ve şu anda elimize geçen imkânlardan bahsediyorum. Devlet-
millet birlikteliği bu ülkenin şu andaki en önemli sermayesi.
Bize düşmanlık yapanlar bu sermayeyi
elimizden almak için her türlü komploya başvuruyorlar, başvuracaklar. Terör
örgütleri ve gayrı milli işbirlikçi unsurlar ne yazık ki hâlâ en kullanışlı araçlar.
FETÖ’nün ve gayrı milli unsurların işbirliğiyle yargıda karşı karşıya
kaldığımız kumpaslar devlet- millet birlikteliğini ortadan kaldırmak için
tezgâhlanmış operasyonlar. En son Bülent Arınç’ın damadı Ekrem Yeter’in
tutuklanması ve serbest bırakılması hadiselerinde bu tezgâhı en somut şekilde
görmüş olduk. Birileri, “15 Temmuz ruhu”nun sembolize ettiği devlet- millet
birlikteliğini ortadan kaldırmak için yoğun gayret içinde. Aman dikkat. Bu
operasyonlara karşı daha sert tedbirlerin alınması ve devlet- millet
birlikteliğine zarar verecek girişimlerin bertaraf edilmesi gerekiyor…
Trump Nereye
Savrulacak ? DOSYASI
Trump
patlamaya hazır bomba. Her an herkesin üzerine sıçrayabilir. Her konuda bir şey
söylüyor. Ufak denemeler yapıyor. Fakat bu adımlar henüz kendini bağlayacak
nitelikte değil.
Seçildiği günden beri hep aynı şeyi
söylüyorum. Bakmayın Trump’ın ne dediğine. Ne yapacağını kendi de bilmiyor.
Belli bir dış politika doktrini çerçevesinde hareket etmeyecek. Krizlerin
içinde savrulup gidecek.
Vereceği bir reaksiyon tüm başkanlık
döneminin temelini oluşturacak.
Böyle olduğuna dair işaretleri Suriye
meselesinde almıştık. Kendisi için öncelikli olduğunu düşünmediği Suriye’de
Obama politikalarına müdahil olmadı. Bir anlamda oradaki bürokratların günlük
işleyişine bıraktı kendisini. Fakat kitle imha silahlarının kullanımında olduğu
gibi ani reaksiyonlar verdi. Ama önü arkası pek olmayan ve planlanmamış
reaksiyonlardı bunlar.
Hatta Suriye rejimi 59 tomahawk
füzesiyle vurulduktan sonra Trump oldukça tuhaf açıklamalar yaptı. Kızının
kitle imha silahı kullanımından çok etkilendiğini söyledi. Sanki saldırının
amacı kızını memnun etmekmiş gibi sundu.
Belki böylesi saçma bir nedene
dayanmıyordu. Belki bu kadar basit değildi. Ama iyi bir planlamanın ürünü
olmadığı da ortada.
Yine aynı Trump İran’a karşı bir
cephe açma heveslisi olduğunu sürekli gösterirken, bu yolda anlamlı bir adım
attığını söylemek mümkün değil. Bunu nasıl yapacağına ve İran’a karşı bu
eylemler sonrasında ne elde etmek istediğine ve bunu yaparken ne tür araç ve
yöntemler kullanacağına dair hiçbir fikrimiz yok. Bu da muhtemelen gündemin
içerisinde şekillenecek.
Çin’e karşı da durum farklı değil.
Trump iktidara gelmeden ve geldikten
sonra hep Çin’i hedefe koydu.
Amerika’nın öncelikle Çin’in
yükselişini engellemesi gerektiğini söyledi. Fakat bu alanda da adım attığını
söyleyemeyiz.
Bir anda Kuzey Kore meselesi patlak
verdi fakat Trump o konuda da takipçi olmadığını gösterdi.
Son Katar krizi aynı savrukluğu bir
kez daha gözler önüne serdi.
Trump, Suudi Arabistan ziyaretini
gerçekleştirdi ve oldukça hacimli anlaşmalara imza attı. Kriz hemen bunun
ardından patlak verince acaba Trump’ın rolü var mıdır sorusu etrafta dolaştı.
Trump kendince bunu fırsata
dönüştürme çabasına girişti. Birden bir tweetle gündemin ortasına düşüverdi.
“Ortadoğu ziyaretim boyunca
aşırılıkçı ideolojinin desteğini sordum. Ortadoğu liderleri hep Katar’ı işaret
etti” deyiverdi. Aklı sıra bu Körfez krizinden kendine bir liderlik
çıkartacaktı. Aklı sıra sonuç alan dış politika kurgusu yaptığına dair bir
görüntü verecekti.
Hâlbuki az çok bu işlerle ilgisi
olanlar Katar’ın Amerika siyasetindeki yerini bilir. Katar Amerika için tüm
Ortadoğu operasyonlarının merkezi halindedir. Bu nedenle Amerika yeni bir plan
yapmadan Katar’ı böyle hedefe oturtmaz.
Fakat muhtemelen Trump Katar’ı
haritada bile gösteremeyeceğinden söylediği sözün ne anlama geldiğini de
bilmiyordu. CENTCOM’un komuta merkezinin Katar’da olduğunu bilen Pentagon ve
Tillerson hemen tevil etme gayretine giriştiler. Ama zırva tevil götürmez.
Trump cehaletinin kendine verdiği özgüvenle Katar’ı suçlayıcı bir iki mesaj
daha atıverdi.
Fakat buna rağmen perde arkasında
birileri Trump’ı sakinleştirmiş ve susmaya ikna etmiş gibi görünüyor.
Böylelikle Trump’ın Körfez’deki en
yakın Amerikan müttefiklerinden birine karşı savrulması engellenmiş oldu. Ama
Trump patlamaya hazır bomba. Her an herkesin üzerine sıçrayabilir.
Her konuda bir şey söylüyor. Ufak
denemeler yapıyor. Fakat bu adımlar henüz kendini bağlayacak nitelikte değil.
Eğer o aşamaya geçerse Trump’ın
savrulması tamamlanır ve politikası netleşir. Bunun için biraz daha bekleyip
göreceğiz.
DAEŞ Sonrasının
Kavgası Yaklaşıyor DOSYASI
DEAŞ
ile mücadelede öne çıkan strateji hem Musul ve Rakka’nın düşürülmesi hem de
Suriye- Irak bağlantısının koparılmasıydı. Bu hedefe yaklaşıldıkça rakip
güçlerin Deyr ez Zor’u ele geçirme kavgası büyüyor.
Manchester ve Kabil’deki bombalı
saldırılarla geniş bir operasyon alanı olduğunu gösteren DEAŞ, Irak ve
Suriye’de her geçen gün kan kaybediyor. “Hilafeti” kurduğu iddiasında olduğu
topraklardan sökülüp atılacağı artık aşikâr. Yine de yerini alacak rakiplerin
mücadelesi arasında ömrünü uzatmaya çalışıyor.
Nitekim Rusya Dışişleri Bakanı
Lavrov’un SDG-YPG ile DEAŞ’ın anlaştığı yönündeki açıklaması önemliydi. Lavrov,
YPG’nin açtığı koridorla Palmira’ya geçen DEAŞ militanlarının Rus uçaklarınca
vurulduğunu duyurdu. YPG bu anlaşma ile Rakka’yı daha az maliyetle ele
geçirmeyi hedefliyor. DEAŞ ise militanlarını güneye, Hama ve Humus’a doğru
yönlendirme isteğinde. Palmira yakınındaki tepeleri ve barajı ele geçiren Esed
birlikleri ise Deyr ez Zor’a doğru ilerliyor. Güneye kayacak DEAŞ
militanlarının rejim güçlerine zorluk çıkarmasını istemeyen Rusya da kaçan
militanları vurdu.
***
Rusya-Esed cenahı halen Suriye
sınırına ulaşmış olan İran destekli Irak Haşdi Şaabileri ile sınırda buluşma
niyetinde. Nitekim Haşdi Şaabi sözcüsü Kerim el Nuri bu pazartesi günü “Suriye
sınırına ulaştıklarını ve Suriye rejimi yanında DEAŞ ile savaşmaya hazır olduklarını”
açıkladı.
Bu arada ABD, 18 Mayıs’ta el Tanf
ilçesinde Esed’in konvoyunu vurarak güneyde, Ürdün sınırındaki muhalifleri
koruyacağını gösterdiğine göre tek ilerleme rotası olarak Deyr ez Zor geriye
kalıyor. Böylece Musul ve Rakka operasyonlarında sona doğru gidilirken
Suriye-Irak sınırındaki asıl (ABD, Rusya, İran) ve vekil güçler (Esed rejimi-
Haşdi Şaabi ve YPG) arasındaki kapışma kızışıyor.
***
Hatırlayalım, DEAŞ ile mücadelede öne
çıkan strateji hem Musul ve Rakka’nın düşürülmesi hem de Suriye- Irak
bağlantısının koparılmasıydı. Bu hedefe yaklaşıldıkça rakip güçlerin Deyr ez
Zor’u ele geçirme kavgası büyüyor. Deyr ez Zor’un merkezini elinde tutan Esed
güçlerinin sınırda Irak Haşdi Şaabi’si ile buluşması İran’ın Şii koridorunu
tamamlaması anlamına gelecek. Bunun İran’ı çevrelemeyi istediğini söyleyen
ABD’yi rahatsız edeceği malum.
İran’ın Irak- Suriye- Lübnan hattında
bir koridor oluşturması Hem İsrail hem de Körfez’i korkutan bir senaryo.
Dolayısıyla Deyr- ez Zor’un kaderi sadece DEAŞ’ın Suriye’deki son kalesiyle
ilgili değil. Suriye iç savaşına müdahil bütün güçleri (ABD, Rusya, İran ve
Türkiye) yakından ilgilendiriyor.
***
ABD’nin “Şii koridorunu” engellemek
için sahip olduğu aparatlardan PKKYPG’yi kullanmak isteyeceği düşünülebilir.
Nitekim son dönemde ABD’nin PKK’nın İran kolu PJAK’ı da harekete geçirdiği
konuşuluyor. 28 Mayıs akşamı Hakkâri sınırına yakın bir bölgede PJAK’la İran
güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmada iki İran subayının öldürülmesi bu
yeni gidişatın
habercisi olabilir. Eğer bu yeni
durum ABD’nin politikasının bir parçasına dönecekse PKK, türevleriyle birlikte
(YPG ve PJAK) İran-Esed ile ciddi bir gerilim-çatışma dönemine girmeyi
kabullenmek zorunda kalacak demektir.
***
Ancak ABD’nin PKK’yı İran’a karşı
kullanma taktiğinin İran’ın vekillerini (Esed ve Haşdi Şaabi) durdurabilmesi
pek mümkün görünmüyor. Kaldı ki YPG, Suriye’nin kuzeyindeki kantonlarını Esed
rejimi ve İran’ın dolaylı desteğine borçlu. Türkiye ile zaten savaşta olan
PKK-YPG’nin bir de İran ile çatışmaya girmesi çok zor bir ihtimal.
ABD’nin silahlandırma konusundaki
aşırı desteğine rağmen YPG bütün bu yükleri taşıyamayacak bir aktör. Bu sebeple
Trump’ın hem YPG’yi kullanma hem de İran’ı çevreleme politikaları ciddi
revizyonlara ihtiyaç hissediyor. Aksi takdirde dönemsel başarısız taktikler
olarak anılmaya mahkûm.
NATO Zirvesinden Ne
Çıktı ? DOSYASI
Amerika,
kendi kıtasına çekildikçe NATO üyeleri arasındaki sorunların sayısı da artış
gösterecektir.
Pek bir şey çıkmadı. Çıkacakmış
gibi de görünmüyor. NATO üyesi ülkeler arasında gerilimlere son veren bir zirve
olmadı. Aksine, Amerika-Almanya ve Türkiye- Almanya gibi üyeler arasındaki
gerilimlerin adı konuldu.
Bu toplantıdan sonra Merkel,
Almanya’nın kendi başının çaresine bakması gerektiği fikrini açıkladı. Zira
Trump’tan beklediği yakınlığı bir türlü göremiyor.
Gerçi Trump normalleşme eğilimine
girdi.
NATO’ya dair tavrında ciddi bir
düzelme olduğu söylenebilir.
Artık “Demode bir kurumdur” gibi
laflar etmiyor. Ancak başta Almanya olmak üzere diğer üyelerin aidatlarını
yatırması konusunda ısrarcı olacağını gösteriyor.
Normal şartlar altında bunlar
aşılabilir konulardır. NATO’nun tarihi boyunca bu maliyet paylaşımı meselesi
çokça tartışılmıştır. Konuya dair belli başlı bir akademik literatür bile var.
Neden Amerika’nın büyük payı ödediği neden diğer üyelerin ödemekten
kaçınabildikleri uzun uzun tartışılmıştır. Fakat tüm bu tartışmalara rağmen
NATO’da böyle bir teamül doğmuş ve herkes Amerika’nın asıl yüklenici olması
gerektiğini düşünür hale gelmiştir.
NATO bir güvenlik kurumudur. Evet
ciddi maliyetleri vardır. Ve bu masrafların bir şekilde paylaşılması
gerekebilir. Ama güvenlik söz konusu olduğunda Amerika çoğunlukla bu maliyet
meselelerini göz ardı etmek zorunda kalır. NATO’daki ortaklarıyla olan eşitsiz
ilişkisi nedeniyle bunun da doğal olduğu düşünülür. Çünkü NATO, artık
Amerika’nın Sovyetler’e karşı kurduğu bir blok olmaktan ziyade Amerikan
merkezli dünya sisteminin devamı için kullanılan bir örgüt haline dönüştü.
Genişledikçe genişledi. Sanki Amerikan hegemonyasını dünyaya uzatmanın ana
ekseni oldu. Alan dışı operasyonlara başladı. Küreselleşme eğilimine girdi.
Vizyon yeniledi. Tüm bu süre zarfında küçük ortaklar Amerikan güvenlik
şemsiyesinin altında az masrafla çok işler görmenin rahatlığını yaşadılar. Bu
tür dönemlerde Amerikan tarafı da sorun etmedi masrafları. Çünkü hegemonik bir
rol oynamanın maliyeti vardır. Diğer üyelerle bir ‘Al-ver’ ilişkisiydi bu.
Lider rolünü oynayan masrafa da katlanır.
Fakat Amerika, son beş yıldır
değişim talep ediyor. Masraflardan kaçınmanın peşinde. Dünyanın jandarması gibi
görmek istemiyor kendini. Bu da NATO üyeleri arasında tartışmalara neden
oluyor.
NATO gibi bir kurumun var
olabilmesi ve ilerleyebilmesi lider konumundaki aktörün kapasitesiyle mümkün
olur. Amerika doksanlarda bu rolü oynadığı ve bu maliyete katlandığı sürece
NATO işlerlik kazanıyordu. Üyeleri arasındaki gerilimler göz ardı edilebiliyor
ve kolayca çözülüyordu.
Amerika, kendi kıtasına
çekildikçe NATO üyeleri arasındaki sorunların sayısı da artış gösterecektir.
İngiltere kendisinin Amerika ile
olan ilişkisini NATO’yu aşan bir ortaklık olarak gördüğü için güvendiği başka
unsurlar var. Ama Amerika’nın bu tavrı sürdüğü müddetçe İngiltere de açıkta
kalabilir.
Almanya, zaten bu gelişmelerden
en başta etkilenen ülke olarak görünüyor.
Büyük ekonomik geliri var fakat
ordusu yok. Güvende değil. Ordu kurmak istiyor ama çekingen. Fransa ve
İngiltere’yi provoke etmekten korkuyor. Almanya’nın silahlanması Fransa ve
Rusya’yı tetikler.
Yani Amerikan çekilmesinin
Ortadoğu’da neden olduğu ve Türkiye’nin beş yıldır yaşadığu güvensizlik
hissinin şimdi Avrupa’da da doğurduğunu görebiliriz.
Bu açıdan bakıldığında NATO
üyeleri arasındaki gerginlik çok daha anlamlı hale gelir ve tedavi edilmesinin
kolay olmadığı ortaya çıkar. İşte bu yüzden zirve NATO’nun sorunlarını çözmedi.
Dahası AB krizini de tetiklemesi çok yüksek ihtimal. AB’yi var eden NATO
çöküşünün de kaynağı olabilir.
Alman Yayılmacılığı
mı ? DOSYASI
Avrupa’nın
en güçlü ekonomisi tabii ki bir ordu kurabilir. Ancak böylesi adımlar atması
tüm Avrupa siyasetinin dengelerini alt üst etmek anlamına gelir.
Merkel’in yaptığı açıklamalar
yenilir yutulur cinsten değil. “Artık kendi başımızın çaresine bakmalıyız ve
kendi kaderimizi kendimiz belirlemeliyiz” dedi.
Trump ile Washinton’da yaptığı
görüşme bir ilk olmuştu Merkel için.
Oldukça soğuk karşılanmıştı.
Trump’la yaşadıkları tokalaşma krizi diplomasi tarihinde eşine az raslanır
cinstendi. Zaten Trump iktidara gelmeden önce de Almanya gibi NATO müttefiki
ülkelerin Amerika’nın sırtından geçinmeyi bırakmaları yönünde açıklamalar
yapıyordu.
Her ne kadar artık “NATO modası
geçmiş bir örgüttür” iddiasını kenara bırakmış olsa da, Trump Almanya’yı
sıkıştırmaya devam edecek. Başta Almanya olmak üzere NATO üyesi ülkelere
maliyetleri paylaşma konusunda baskı yapacak.
Almanya için bedava güvenlik
günleri son buluyor. Ne demek bu?
Almanya İkinci Dünya Savaşı’ndan
beri Amerikan işgali altındaydı. Amerika tarafından korunmaktaydı. Amerikan
güvenlik şemsiyesi sayesinde güvenlik kurumlarına ve araçlarına yatırım yapmak
zorunda kalmayan Almanya ekonomik güçlenmesini sürdürüyor ve özellikle Soğuk
Savaş sonrasında AB içinde ekonomik yayılmasını sürüdüyordu.
Şimdi Trump o şemsiyeyi
kaldırıyor.
Merkel ise alelacale cevap
veriyor.
“Başımızın çaresi bakarız” diyor.
Yani Almanya artık kendi güvenliğini kendi sağlamalı diyor.
İşte burası son derece hassas bir
mesele. Almanya’nın kendi güvenliğini sağlaması ancak iki yolla olabilir.
Birincisi Almanya bir AB ordusu için bastırabilir ve NATO’ya dayanmak yerine
AB’yi NATO’nun alternatifi haline sokmak isteyebilir. Mümkün mü? Neredeyse
imkansız. Neden? Çünkü AB ordusu en iyi dönemlerde bile kimsenin yanaşmadığı
bir fikir olarak kaldı. Şimdi Brexit gibi kopuşları tetikleyen derin bir krizin
içindeki AB ordu fikrini gündeme bile getiremez.
Avrupa ordusu AB ve Almanya için
bir ihtiyaç diyebilirsiniz. Fakat ihtiyaç duymak mümkün demek değildir. Çok
ihtiyacınız olur fakat ordu kurabilecek kapasiteniz yoktur ve kuramazsınız.
Bölünmenin eşiğinde olan AB’de ordu falan kurulamaz.
İkinci seçenek ise Almanya’nın o
zaman ben kendi ordumu kuruyorum demesidir. Ve aslında Merkel lafı biraz oraya
getirmeye çalışıyor. Mümkün mü peki? Almanya silahlanabilir mi? Yeniden ordu
kurabilir mi? Eğer bütün çevre şartlarını göz ardı ederse neden olmasın?
Avrupa’nın en güçlü ekonomisi
tabii ki bir ordu kurabilir. Ancak böylesi adımlar atması tüm Avrupa
siyasetinin dengelerini alt üst etmek anlamına gelir. Silahlanmış bir Almanya
öncelikle Fransa’yı, Rusya’yı ve İngiltere’yi rahatsız eder.
Belki de Merkel’in kafasının
içindeki budur. Belki de Trump’ın tavrını silahlanma için meşruiyet kaynağı
olarak göstermek istiyor olabilir. Zira Almanya AB’yi uzun süredir kendi lehine
kullanıyor. Yunanistan krizinden bu yana Almanya adım adım Avrupa Birliği’ni
kendine bağımlı bir ekonomik birlik haline getirecek adımlar atıyor. Avrupa
Birliği projesi Almanya’nın ekonomik yayılma prrojesine dönüştü desek çok
yanlış olmaz. Almanya artık kendini sadece ekonomik değil siyasi ve askeri bir
aktör yapacak olan bu adımı atmakta kararlı gibi.
Bunun sonuçları ise malum.
Avrupa’da bir Almanya sorunu
doğar.
Alman yayılmacılığı hissi doğar.
Bu yayılmacılık tepki çeker. Halbuki Almanya doksanlardan bu yana Avrupa’da
yayılmacılık korkusu yaratmamaya özen gösteriyordu. Ama şimdi biraz frenleri
boşalmış gibi. Tuhaf bir acelecilik ve uzlaşmaz bir sertlik dikkat çekiyor.
Bunun en iyi örneklerinden biri de Türkiye ile olan ilişkilerinde bulunabilir.
Türkiye’ye yönelik üstü kapalı bir savaş yürütüyor. Çeşitli yollardan
ambargolar uygulamaya gayret ediyor. Fakat görünen o ki, Almanya böylesi
yayılmacı ve revizyonist bir tavır benimsedikçe İngiltere ve Türkiye gibi
ülkeleri birbirine yakınlaştırmanın yanında Fransa’yı bile kendinden uzaklaştırabilir.
ABD İçin ‘Karar
Anı’ DOSYASI
2011’den
bu yana Ortadoğu’dan çekilen ve Suriye gibi olaylarda çözümsüzlüğü bir yöntem
olarak benimseyen ABD’nin bu tavrı, çok ülkenin canını acıttı. Müttefiklerinin
hepsi bundan zararlar gördü.
– 2011’den bu yana Ortadoğu’dan
çekilen ve Suriye gibi olaylarda çözümsüzlüğü bir yöntem olarak benimseyen
ABD’nin bu tavrı, çok ülkenin canını acıttı. Klasik müttefiklerinin hepsi
bundan zararlar gördü. Ama sonuçları Türkiye için çok daha ağır oldu.
– Bugün ABD’nin bir Ortadoğu
siyaseti yok, Amerikalı bürokratların Obama döneminden kalma küçük bürokratik
hedefleri var. Obama gitti ama bürokratları görevde. CENTCOM ve Pentagon,
siyasi iradenin yokluğunda, askeri hedeflerden başını kaldıramıyor.
– Trump’ın almak zorunda olduğu
karar şu: Kendi dış politikasını mı kuracak, yoksa savunma bürokrasisinin dar
çıkarlarına mı hapsolacak?
İSTANBUL – HASAN BASRİ YALÇIN
ABD ve Türkiye yaklaşık
yetmiş yıldır müttefik. Adına zaman zaman ‘stratejik ilişki’ dedik, zaman zaman
‘model ortaklık’. Bu uzun süre zarfında inişler çıkışlar oldu. Ama bugün
geldiğimiz noktada, yetmiş yılın en derin iki krizinden biri yaşanıyor. İlki
altmışlı yıllarda yaşanmıştı. Amerikan Başkanı Lyndon Johnson Kıbrıs meselesi
üzerine İnönü’ye bir mektup göndermiş ve Türkiye’yi tehdit etmişti. Eğer
Kıbrıs’ta başına buyruk hareket ederseniz biz de Türkiye’yi Sovyetler’e karşı
koruma sorumluluğumuzu göz ardı ederiz demişti. O dönem gerilen ilişkilerin
tekrar düzelmesi seksenli yılları bulmuştu. Doksanlarda Çekiç Güç meselesi
yüzünden Türk-Amerikan ilişkilerinde sorun yaşansa da, bugün yaşanan
kadar derin bir kriz haline dönüşmemişti.
2011’den bu
yana Ortadoğu’dan çekilen ve Suriye gibi olaylarda çözümsüzlüğü bir yöntem
olarak benimseyen ABD’nin bu tavrı, çok ülkenin canını acıttı.
Klasik müttefiklerinin hepsi bundan zararlar gördü. Ama sonuçları
Türkiye için çok daha ağır oldu: Güney sınırları istikrarsızlaştı. İki komşusu
iç savaşa ve vekâlet savaşlarına sürüklendi. Buralarda doğan terör örgütleri
Türkiye’ye saldırdı. Ankara her ne kadar müttefiki ABD’yi Ortadoğu’da bir düzen
kurmaya ve bu karmaşa ile mücadeleye ikna etmeye çalıştıysa da, ABD bunu göz
ardı etmenin bir yolunu hep buldu. Çünkü Obama yönetimi başından beri,
müttefiklerinin zarar görmesini kendi kârı olarak bildi.
Hâlbuki Obama yönetimi, Bush
sonrasında Ortadoğu’da bayraklarla karşılanmıştı. Barış ve istikrar için büyük
bir şans olarak görülmüştü. Obama hiçbir şey yapmadan Nobel Barış ödülü
almıştı. Beklenti yüksekti. Yumuşak ve yapıcı konuşuyordu çünkü. Mısır’da ve
Türkiye’de yaptığı konuşmalarda barış sözü veriyor, içselleştirici bir dil
kullanıyordu. Fakat öyle olmadı; Obama’nın Ortadoğu’ya verdiği zarar ve mâl
olduğu can kaybı Bush dönemini de geçti.
Eğer sadece iç savaşlar olsa
belki bu kadar can sıkıcı olmazdı, ama bu savaşlar maalesef birer vekâlet
savaşı haline dönüştü. İran ve Rusya’nın zaten bu tür bir mücadele yürüttüğünü
biliyorduk ama benzer bir yöntemi ABD kendi müttefiklerine karşı benimseyince
işler değişti. Obama Türkmen ve Arap muhaliflere karşı Rusya’yı, Türkiye’ye
karşı da PYD’yi vekil tayin etti. Rusya Halep’e kadar yürürken ve ABD’nin
destek veriyormuş gibi göründüğü muhalifleri vururken, Obama yönetimi bunları
görmezden geldi. Türkiye’ye karşı ise PYD’yi bir kaldıraç olarak kullandı.
Bugün herkes soruyor, ABD bu
savaşta neden PYD’yi tercih etti diye. Aslında cevap basit: ABD PYD’yi
stratejik anlamda çözümsüzlüğün sürdürülmesinde en kullanışlı aktör olarak
gördüğü için tercih etti. Asıl amaç, bir tarafın tek başına Suriye iç savaşında
galip gelmesini engellemek. Suriye’deki Kürt nüfus, bugün PYD işgali altında
olan bölgede dahi yüzde yirmilik azınlığa karşılık gelir. Eğer aynı Amerikan
desteği, çoğunluk olan Araplara verilmiş olsaydı, Araplar tek başına bütün coğrafyayı
sorunsuzca kontrol edebilir ve güçlendiğinde ABD’den de bağımsız hareket
edebilirdi. Fakat nüfusu bu coğrafyayı Amerikan desteği olmadan kontrol etmekte
yetersiz olan PYD, her halükarda ABD’ye bağımlı kalacaktır. Aslında PYD ABD
tarafından en az iddialı grup olduğu için tercih edilmiştir.
PYD havadan çok yoğun Amerikan
desteği aldı; silahlandırıldı; eğitim verildi. Yapılan tahminlere göre 40 bin
civarında bir güce ulaştı. İlk başlarda PYD’ye verilen destek bir denge
mekanizmasının parçası gibi kurgulanmıştı. Türkiye ve ÖSO’ya karşı bir kaldıraç
haline getirilmek istenmişti. Özellikle Türkiye-Rusya arasındaki gerilim
yükseldiği andan itibaren, PYD kendisine yayılmak için oldukça uygun bir ortam
buldu. Amerikalıların bile beklentisinin üzerine çıktı. Böyle olunca
Amerikalılar PYD’yi Rakka yürüyüşünde bir kara gücü olarak sunmaya ve
desteklerini artırmaya karar verdiler.
Bugün Amerikan tarafından gelen
açıklamalara bakarsanız, ABD PYD’yi desteklemektedir, çünkü ‘Rakka’ya
yürüyebilecek tek güç onlardır’. Böyle bir iddiayı üretmeye çalışabilirsiniz,
fakat Suriye’deki süreci az buçuk izlemiş kimseler için bu iddianın inandırıcı
hiçbir tarafı yoktur. Sözüm ona ABD PYD’yi desteklemeye Kobani sonrasında karar
vermiş. Öncelikle şunu söylemek lazım: ABD Kobani’den önce de PYD’ye destek
veriyordu. Hatta hatırlayın, Türkiye üzerine son derece ağır bir baskı
kurulmuştu o tarihlerde. Hâlbuki Türkiye PYD’yi bir ulusal güvenlik sorunu
olarak görüyordu. Ama Amerikalılar Türkiye’nin PYD’ye yardım etmesini
istiyordu. Ne için? Bildiğimiz hiçbir mantıklı gerekçe yok. Türkiye sadece
DEAŞ’tan değil, kendi sınırlarına yakın tüm terör örgütlerinden tehdit hisseden
bir ülke. Ama Amerikalı dostlarımız Türkiye’nin onların önceliklerine göre
hareket ederek, kırk yıldır çatıştığı bir terör örgütü ile beraber hareket
etmesini talep ediyordu. Bunun savunulur bir tarafı yoktu. Fakat Türkiye’nin
üzerinde öylesine yoğun baskılar kuruldu ki bugün bile hatırlayınca hayretler
içinde kalıyoruz. Birileri Türkiye’nin DEAŞ’ı desteklediği iddiasını bile açık
açık seslendirdi. Türkiye’nin DEAŞ’tan petrol aldığı yalanı tüm uluslararası
kamuoyunda yayıldı. Fakat nedense aynı Türkiye, DEAŞ’ın terör saldırılarına
uğramasına rağmen, müttefikleri tarafından yalnız bırakıldı.
Ama Ankara yılmadı. Müttefiklerine
sürekli yeni ve makul tekliflerle gitti. Güvenli bölge bunlardan biriydi. Fakat
Amerikalılar bu teklifi sürekli göz ardı etti. Ciddiye bile almadı. Suriye’den
Türkiye’ye göçmen akını ve terör saldırıları olurken üç maymunu oynadı. Uçuşa
yasak bölge ilan etmekten özellikle kaçındı. Kitle imha silahlarının
kullanılmış olmasını bile göz ardı etti. Sonra eğit-donat programı gündeme
geldi. Sözüm ona Suriyeli muhalif gruplar eğitilecekti. Amerikan yönetimi işi
sürekli yokuşa sürdü. Her savaşçıyı ‘cihatçılık’la suçladı. İpe un serdi. Aylar
yılları kovaladı, doğru düzgün bir kuvvet eğitilemedi. Günün sonunda ABD’nin,
eğit-donatı bir oyalama taktiği olarak benimsediği ortaya çıktı.
Diğer yandan PYD Amerikan
desteğiyle sürekli ilerledi. Nedense PYD güneydeki DEAŞ’a doğru değil,
batıya doğru ilerledi. Rakka’ya gitmek yerine, Fırat’ın batısına geçmeye
çalıştı. Türkiye sert uyarılarda bulunduğunda, Münbiç’in Rakka yolunda
stratejik konuma sahip bir merkez olduğu iddiası seslendirildi. Suriye
haritasına şöyle kabaca bakan hiç kimse, Münbiç’in Rakka için gerekli bir ön
basamak olduğu saçmalığına inanmaz. Münbiç’in tek değeri, Afrin’i diğer PYD
işgalindeki bölgeyle birleştirebilecek olmasıdır. Diyelim ki gerçekten öyle;
Münbiç Rakka için gerekli. Tel Rıfat da mı öyle? Fırat Kalkanı sırasında PYD
sürekli buradan Münbiç’e doğru birleşmeye çalışırken, DEAŞ’la savaşmayı mı
düşünüyordu? Tabii ki hayır. Bunların asıl hedefi Türkiye’nin güneye doğru
inmesini engellemek ve PYD’nin batıya doğru gitmesini sağlamaktı.
Şimdilerde Amerikalılar Rakka’dan
başka bir şey görmez oldu. Sanki Rakka temizlenirse DEAŞ bitecekmiş gibi
konuşuyorlar. Hâlbuki azıcık geçmişe baksalar, şehir temizlemekle terörün
bitmeyeceğini ve savaşın kazanılamayacağını görecekler. Kabil temizlendi; terör
Bağdat’a gitti. Bağdat temizlendi; terör Tikrit ve Felluce’ye gitti. Oralar
temizlendiğinde ise Rakka’ya gitti. Rakka sonrası da muhakkak başka bir yere
gidecek.
Bölge dinamiklerini göz ardı eden
ve bir şehre odaklanan tüm bu operasyonlar, günün sonunda etki üretmekte
başarısız oldu. Ama ABD’nin Ortadoğu siyaseti yok. Amerikalı bürokratların
Obama döneminden kalma küçük bürokratik hedefleri var. Obama gitti ama
bürokratları görevde. CENTCOM ve Pentagon, siyasi iradenin yokluğunda, askeri
hedeflerden başını kaldıramıyor. Trump kapsamlı bir güvenlik ve dış politika
stratejisine sahip olamadığı için, bir Suriye stratejisi de yok. Bu nedenle de
Obama’nın bürokratları bildiğini okuyor. ABD’yi siyasal hedefi olmayan bir
mücadelenin içine sokuyorlar.
Türkiye’nin Trump’a dair bir
beklentisi vardı. En azından yeni bir sayfa açılabilirdi. Bütün konular yeniden
ele alınabilirdi. Ancak Trump’ın imzaladığı PYD’ye destek kararı, bu
müzakerenin önünü kapatacak gibi. Cumhurbaşkanı Erdoğan diplomasiye son bir
şans vererek gezisini iptal etmedi. Kendisinin Trump ile görüşmesini engellemek
isteyen tüm odaklara rağmen, Washington ziyaretini yapacağını söyledi. Şimdi bu
işe bir nokta konulacak. Amerikan siyaseti karar verecek, tercih yapacak.
Amerikalılar diyor ki, Rakka’ya
gidebilecek tek güç PYD. Hayır tabii ki doğru değil. Türkiye açık bir biçimde
ABD’ye teklif etti: Madem öyle, bırakın teröre destek vermeyi; beraber
yürüyelim Rakka’ya. Düzenli ordularla girelim. Türkiye’nin desteği PYD’den daha
mı azdır? Türkiye’ye rağmen Suriye’de çözüm bulunabilir mi? PYD tek başına bu
coğrafyayı tutabilir mi? Sünni Araplar kabul edecek mi? Bunlar PYD bölgesine
saldırmayacak mı? Türkiye dışarıda bırakılacak olursa, PYD güneye doğru güvenle
ilerleyebilir mi? İlerlese bile Rakka’yı temizlemek yetecek mi? Rakka böyle
temizlenebilecek mi? Musul bile bu kadar adam yutarken, Rakka kolay olur mu?
Beş bin Amerikan askeri on bine çıkar mı? Daha da artar mı? Amerikan askerleri
ölmeye başlarsa, doğru düzgün bir operasyon başlatılmadığı için Rakka bir
bataklığa dönüşür mü? Sonra ABD o zaman Türkiye’den işbirliği talebinde bulunur
mu? Türkiye bu talebe olumlu yanıt verir mi? Erdoğan bu soruların hepsini
Trump’a soracak ve kendi açısından cevaplarını da verecek. Sonra karar
Trump’ın: Kendi dış politikasını mı kuracak, yoksa savunma bürokrasisinin dar
çıkarlarına mı hapsolacak? Hep beraber göreceğiz.
Amerika Tercih
Yapmak Zorunda DOSYASI
Türkiye
Trump’tan müttefiklik hukukuna uygun hareket etmesini ve CENTCOM’un PYD’ye
verdiği desteği kesmesini isteyecek. Karşılığında Türkiye’nin dostluğunu
önerecek. Eğer kabul görmezse kendi yolunu çizmek zorunda kalacağını
söyleyecek.
19 Mayıs Trump-Erdoğan
görüşmesinden ne çıkacağı herkesin merak konusu. Hem Türk Amerikan
ilişkilerinin önümüzdeki dönem için seyri belirlenecek hem de Suriye ve PYD
konusu ele alınacak. PYD konusunda Amerika’nın nihai kararı Türk Amerikan
ilişkilerinin de gidişatını belirleyecek demek daha doğru. Artık kritik bir
dönemece girildi.
Türkiye çok rahatsız.
Amerika’ya son durumu anlatacak.
Trump’ın bir seçim yapmasını
isteyecek.
Zira bu mesele artık kabak tadı
verdi.
CENTCOM’un başına buyruk tavrı
askeri bir operasyonun gereği olmaktan çıktı Amerika’ya siyasal bir pozisyon
belirler hale geldi. Türkiye Trump’tan müttefiklik hukukuna uygun hareket
etmesini ve CENTCOM’un PYD’ye verdiği desteği kesmesini isteyecek. Karşılığında
Türkiye’nin dostluğunu önerecek. Eğer kabul görmezse kendi yolunu çizmek
zorunda kalacağını söyleyecek. Bu yol çok zahmetli ve tehlikeli olabilir. Ama
artık bazı adımların atılması gerekiyor.
Öncelikle şunu söyleyelim.
Ben görüşmeden büyük sürpriz
beklemiyorum. Trump’ın siyaseten güçlü ve dönüştürücü kararlar alabilecek gücü
ve cesareti halen yok. Maalesef yok. Suriye gibi bir alanda risk alıp yeni bir
stratejiyle ortaya çıkma ihtimali biraz olayların akışına bağımlı olacak.
Kimyasal silah olayında olduğu
gibi tetikleyici olaylara ihtiyaç var. Yoksa Trump durduk yere yeni angajmanlar
başlatmaktan kaçınacaktır.
Mümkün olduğunca Türkiye’yi idare
etmek ve geçiştirmek isteyecektir. Zaten Amerika’daki genel hava hep aynı. “Biz
size PKK’ya karşı destek verelim ama siz PYD’ye ses etmeyin.” Böylelikle
Türkiye’yi de küstürmemiş olacaklar.
PYD en az maliyetli aktör ama
Türkiye de bölgesel istikrar için Amerika’nın olmazsa olmazlarından. Meseleyi
sadece Rakka’nın temizlenmesi ve DEAŞ’la mücadeleye indirgerseniz, PYD’yi
önemli görebilirsiniz, CENTCOM gibi. Ama daha geniş bir açıdan asıl meselenin
Ortadoğu olduğunu görürseniz o zaman Türkiye’yi kaybetmeyi göze alamazsınız.
CENTCOM’un gözü şuan Rakka’dan
başka bir şey göremeyecek kadar bürokratik körlük içinde. Ama siyasetçi daha
geniş bir açı tutturmak zorunda.
Bu esnada Türkiye Amerika’ya bir
taşla iki kuş vuramayacağını göstermeli. Ve Trump’ı tercih yapmaya zorlamalı.
Bu ziyaretin bence en önemli konusu
Amerika’yı böylesi bir tercihe itmektir. Eğer Türkiye’nin beklentileri
karşılanırsa ne ala, olmazsa o zaman artık Türkiye başka bir yol tutturacaktır.
Bunları söylerken maliyetinin ne
olduğunu unutmuş değilim. Aksine çok iyi biliyorum Amerika ile böylesi bir
durumda karşı karşıya gelmenin her türlü sonucunu düşünüyorum. Ama aynı zamanda
PYD’ye razı olmanın maliyetini de hesaplıyorum. Türkiye PYD’ye razı olursa, her
halükarda kaybeder.
Kenarında kurulan terör devleti
Türkiye’nin on yıllarına ve yüzyıllarına mal olur. Yani sonuç şimdiden belli.
Türkiye’nin bekası böyle
korunamaz.
Öbür seçeneğin sonucu bu kadar
kaçınılmaz değil. Yani Türkiye PYD’yi vurursa bekası için hala mücadele şansı
var demektir. PYD’yi biraz vurursunuz biraz durursunuz. ABD ile biraz karşı
karşıya gelirsiniz biraz müzakere edersiniz. Hala manevra alanı vardır.
Teslim olmak yerine bu riskli
fakat muhtemel siyaseti tercih edebilirsiniz.
Ve aslında tercih etmek
zorundasınız.
Türkiye eğer PYD’ye razı olursa
bu iş zaten bitmiş olacak. Böyle bir durumda Türkiye tüm iddialarını yitirir.
Ama kurtuluş savaşı verirse riskli de olsa kazanma şansı her zaman var.
Hadi en kötüsü olsun. Amerika ile
doğrudan karşı karşıya gelelim. Ne olacak? Amerika Suriye’de savaşmaktan
kaçındığı için kullandığı PYD’yi korumak uğruna Türkiye’ye mi savaş açacak?
Tabii ki hayır. Eğer öyle olsa
bile bazen devletler varlıklarını korumak için bu tür mücadeleleri göze alır.
Aksi ölümü kabullenmek olur. Bazı kritik dönemeçler vardır. Onlardan
birindeyiz. Bazen tüm dünyaya karşı ulusal varlık mücadelesi verilir. Kurtuluş
savaşı yapılır. Manda ve himaye reddedilir. Ölümden öte köy yok denir. Ölümden
korkup sıtmaya razı olunmaz..
Resim Netleşiyor
DOSYASI
Amerika
atacağı her adımda Rusya’nın Suriye içerisindeki askeri varlığını dikkate almak
zorunda. Bu da Trump’ın ağır hareket etmesine neden oluyor.
16 Nisan üzerinden
tartışmalar devam ediyor. Referandumdan çıkan sonuçlar yorumlanıyor. Çeşitli
araştırmalar yayımlanıyor. Bu araştırmalarda seçmen davranışlarına dair akıl
yürütülüyor. Ben bu tartışmaların sonlandırılması gerektiğini düşünüyorum.
Zira olan oldu. Biten bitti.
Kendi şahsına münhasır bu
referandumdan anlamsız ve gereksiz sonuçlar çıkarıp geleceğe dair hesaplar
yapmak çok akıllıca değil. Artık daha ziyade yeni şartların neler olduğunu ve
Türkiye’yi nasıl şekillendireceğini görmek gerek.
Türkiye bir yandan kendisi
dönüşüyor. Bir yandan da dönüşen dünyaya ayak uydurmayı deneyecek.
Uzun süredir bazı kritik
eşiklerde ortaya çıkacak sonuçları bekliyorduk önümüzü görmek için. Bunun
Türkiye ayağı büyük oranda sonuçlandı. Cumhurbaşkanlığı sistem
dönüşümü sağlandı. Tam aynı dönemde dünya siyasetinde de önemli
dönüşümlerin olduğunu düşünüyoruz. Uzun süredir bir boşluk vardı. Obama
siyasetinin bıraktığı bir boşluktu bu. Suriye ve benzeri kriz alanlarında
tıkanmalar sürüyordu.
Zaten Obama’nın neredeyse son iki
yılı çatışmasız bir miras bırakma çabasıyla geçmişti. Özellikle Ortadoğu
serbest salınıma düşmüştü.
Trump seçildiğinde dış politikada
nasıl bir pozisyon alacağı bilinmiyordu.
Ayrıca iç siyasetteki karmaşık
ortam nedeniyle kısa vadede dış politikaya eğilemeyecek gibi görünüyordu. Sonra
birden ortalık hareketlenmeye başladı.
Esed’in kimyasal silah
kullanımından sonra Amerika ilk defa Esed yönetimine saldırdı. Esed’in görevden
uzaklaştırılmasına dair bağlayıcı ifadeler kullanıldı. O zamana kadar Trump’ın
böylesi müdahaleci bir pozisyona geçebileceğine çok az kişi inanıyordu.
Hemen sonrasında Amerika bu
kez Kuzey Kore ile bir gerilime başladı.
Amerika’nın dış politika
davranış kalıpları da ortaya çıktı. Bu ve benzeri adımlar
atılmaya devam ederse Amerika’nın müdahaleci bir
yöntem benimseyeceğini öngörebiliriz.
Zaten ortalık hemen
hareketlenmeye başladı. Yakın dönemde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önemli
diplomatik görüşmelerine tanıklık edeceğiz. Amerika ve Rusya başta olmak üzere
Hindistan ve Çin gibi ülke liderleriyle yapılacak temaslarda nabız
tutulacak. Fakat bunlardan en önemlisi tabii ki, Amerika
ve Rusya ile yapılacak görüşmelerdir.
Ve yine en öncelikli konu başlığı
Suriye’dir.
Şimdilik Türkiye’nin Suriye
stratejisi “bekle gör” yöntemine dayanıyor.
Amerikan yaklaşımına göre bu da
yeniden şekillenecek.
Suriye öyle ya da böyle siyaseten
daha fazla önem kazanmaya başlayacaktır. Ortam gergin ve sıcak çatışma devam
ediyor. Amerikan uçaklarının keşif operasyonları artıyor.
Hatta Esed’in kendi uçaklarını
Rus üslerine kaydırdığı haberleri basına sızıyor.
İşte burası Amerika için sıkıntı
verici. Amerika atacağı her adımda Rusya’nın Suriye içerisindeki askeri
varlığını dikkate almak zorunda.
Bu da Trump’ın ağır
hareket etmesine neden oluyor. Rusya ile ne yapacağını
bilmiyor. Esed gidecek demek iddialı bir söylem.
Amerika Rusya’yı buna
zorlayabilir ama bunun marjinal faydasının ne olacağı ciddi soru işaretleri
barındırıyor. Öte taraftan Rakka operasyonu öncelikli mi olacak yoksa Suriye’ye
bütüncül bir yaklaşım mı benimsenecek? Veya Rakka operasyonu
öncelikli olursa bunun ortakları kimler olacak? Artık bunları
daha net bir biçimde konuşacağız. Şimdilik bakacak olursanız Amerika sadece
Rakka temelli bir siyasetten Suriye temelli bir siyasete doğru geçiyor. Belki
de şimdiye kadar yaptığımız tartışmaların birçoğu boşa çıkabilir. Amerika PYD
ile mi Rakka’ya gidecek sorusu gidebilir.
Yerine Amerika bütün Suriye’de
bir geniş koalisyon kurar mı ve Türkiye bunun neresinde olur gibi sorularla
karşılaşabiliriz.
Güvenlik Yöntemi
DOSYASI
Devletler
istikrar istemelerine rağmen saldırgan yöntemler tercih ediyor.
İki gündür büyük güçlerin son dönemde
ne tür stratejiler belirlediklerini ele alıyorum. Konuyu yeni yayımlanan
“Ulusal Güvenlik Stratejileri” başlıklı kitabımdan aktarıyorum. Öncelikle güvenlikten ne
anladıklarını ele aldık. Sonra neyi güvenlik tehdidi olarak gördüklerini
değerlendirdik. Görünen o ki, bu devletler istikrarsızlığı en öncelikli tehdit
olarak değerlendiriyor. Şimdi de güvenlik elde etmek için ne tür yöntemler
takip etmeyi düşündüklerine bakalım. Bir devletin güvenliği meselesi gündeme
geldiğimizde hepimiz bunun bir savunma meselesi olduğunu düşünürüz. Halbuki
güvenlik sağlamanın tek yolu savunma değildir. Ve aslında tarihte çoğunlukla
devletler kendilerini korumak için “en iyi savunmanın saldırı” olduğunu
düşünmüş bu nedenle de saldırgan güvenlik yöntemleri tercih etmiştir.
Bizim de ele aldığımız beş ülkenin
aldıkları güvenlik tedbirlerine bakacak olursak, neredeyse bütünüyle saldırgan
güvenlik yöntemlerini tercih ettiklerini görüyoruz. İstikrar gibi son derece
savunmacı ve statükocu bir amaca sahip olmalarına rağmen bunu saldırgan
yöntemlerle elde edebileceklerini düşünüyorlar.
Mesela Bush dönemi Amerika terörle
mücadeleyi terörü kaynağında vurmak, terör üreten toplumları ve devletleri
dönüşürmek, hatta demokratikleştirmek, hatta bunlardan örnekler yaratmak, ve
bunun için de önleyici ve boşa çıkartıcı erken saldırılar yapmak gerektiğini düşünüyor.
Bunun sonucunu Irak ve Afganistan’da gördük. Buna karşın Obama’nın daha pasif
bir tutum takınmış olmasını daha savunmacı bir yöntem seçti diye
okuyabilirsiniz. Ama bu yanlış bir okumadır.
Obama’nın pasifliği savunmacı değil
saldırgan bir yöntemdi.
Obama “mevzilenme” diye isimlendirilen
yöntemle Suriye gibi çatışma alanlarında dostu düşmana karşı savaştırarak
kendisi kenarda beklemeyi seçti. Bu çatışma bölgelerinde ülkeler biribirleriyle
mücadele ederken zayıflayacağı için Amerika hiçbir şey yapmadan güçlenecekti.
İşte bu yüzden Obama’nın yöntemi Bush’tan daha saldırgan bir yöntemdi.
Amerika’ya tasarruf yaptırarak Amerika’nın gücünü artırma yöntemi izlendi.
İngiltere’nin iki ulusal güvenlik
belgesi de saldırgan. Erken istihbarat toplamak, istikrarsızlığı kaynağında
vurmak, uzaklarda askeri müdahale yapmak, erken harekete geçmek, kapasite inşa
etmek gibi hep saldırgan yöntemler benimsemiş. İngiltere’nin kendini savunması değil, uzak
coğrafyalarda uluslararası müdahalelerin bir parçası ve öncüsü olması gerektiği
fikri ön plana çıkıyor.
Fransa her iki belgesinde de beş
yöntem sayıyor. Bu beş yöntemin içinde savunma ibaresi bir kere bile geçmiyor. Beşi de saldırganlık
içeriyor. Önleyicilik, müdahalecilik, NATO’nun aktif bir biçimde kullanılması
gibi saldırgan ifadeler güvenlik planlamasını şekillendiriyor. Fransa’da
saldırgan yöntemler öylesine öncelikli hale geliyor ki, “Savunma Koleji”nin adı
bile “Savaş Koleji” olarak değişiyor.
Rusya da saldıganlık içeren önleyici
tedbirler, kapasite inşası ve gücün merkezileştirmesi kavramlarını öne
çıkarıyor. Askeri alandan, sağlık hizmetlerine, kültürel değerlerden çevre
duyarlılığına, bilimsel ve teknolojik gelişmeden ekonomik büyümeye neredeyse
her alanda kapasite inşa etmek isteyen Rusya aynı zamanda gücü merkezileştirmek
ve Rusya’yı dönüştürmek gibi eğilimler gösteriyor.
Çin de aynı şekilde. Kendi büyümesinin
dikkat çekmesinden ve erken bir dengelemeye uğramaktan korkmasına rağmen aktif
savunma gibi saldırganlığı ön plana çıkaran bir kavram tercih ediyor. Uzaklara müdahale edebilecek
esnek bir kara ordusu, uzak denizlerde operayon gerçekleştirebilecek bir
donanma, hava indirme yapabilecek bir hava gücü istiyor. Görünen o ki Çin de kendi sınırlarını savunmanın
peşinde değil. O da saldırgan bri müdahalecilik peşinde.
Kısaca söylemek gerekirse devletler
istikrar istemelerine rağmen saldırgan yöntemler tercih ediyor. Üç gündür
incelediğimiz örnekerden çıkan sonuç budur. Şimdi Türkiye meselesine dönebilir.
Böylesi bir dünyada Türkiye’nin stratejisinin temelleri neler olabilir onu da
haftaya tartışalım.
Avrupa’nın Krizi
DOSYASI
AB’nin
krizi Obama döneminin bir sonucudur. AB’nin nereye doğru gideceğini belirleyen
şey de Trump siyaseti olacak.
Hollanda ile yaşanan diplomatik gerilim nedeniyle
Avrupa’da artan ırkçılık ve yabancı düşmanlığı gündeme geldi. Herkes
yükselmekte olan milliyetçi dalganın Avrupa Birliği’nin sonu olacağı konusunu
dile getiriyor. Bence bu anlatım hatalı. Milliyetçi dalga yükseldiği için AB
kriz yaşayacak demek doğru değil. Aksine AB
krize girdiği için milliyetçi dalga yükseliyor. Yani milliyetçilik sebep
değil sonuç. Asıl sebep AB’nin içine düştüğü kriz. Bazıları AB’yi demokrasi ve
insan haklarının beşiği falan zannediyor. Evet işler iyi giderken demokrasi ve
insan haklarına AB ülkelerinde değer verildiğini söylemek mümkündür.
Fakat bu değerlerin AB kimliğinin ayrılmaz parçası olmadığı
ortaya çıkıyor.
AB demokrasi ve insan haklarını yaygınlaştırmaya
çalışan bir aktör değildir hiçbir zaman da olmadı. Bu değerleri hep araç olarak
kullandı. AB’nin kurulmasına ve gelişmesine neden olan da bu değerler değildi. Dolayısıyla
AB bugün bu değerlerin hilafına davranıyor diye üzülmek hiç anlamlı değil.
Bilmek gerekir ki, AB bu değerleri çok hızlı biçimde çiğner. Yabancı düşmanlığına
girişiverir. Milliyetçilik yükselir.
Fakat milliyetçilik bir boşlukta yükselmedi. AB krize girdiği için yükseldi.
Peki bu kriz neden doğdu? Krizin doğuşunu ancak uluslararası sistemle
açıklayabiliriz. AB’nin krizi Obama döneminin bir sonucudur.
Obama siyaseti dünyadan Amerikan gücünü çektiğinde bütün
bölgeleri iç çekişmelere itti. Ortadoğu bunun ilk patladığı alan olmuştu.
Amerika Irak’tan çekilip Suriye’ye müdahil olmaktan kaçındığında diğer tüm
bölge ülkeleri güvenlik endişelerine kapıldılar.
Birbirlerinden tehdit hissetmeye başladılar. Sonuç Suriye ve
diğer çekişme alanları. Ortadoğu’da bölgesel bir istikrarsızlık hüküm sürmeye
başladı.
Aynı şey bugün Avrupa’da aynı nedenle ortaya
çıkıyor. Süreç başladı. Avrupa Birliği’ni
ellili yıllarda var eden Amerika’nın Almanya’daki işgali ve Soğuk Savaş boyunca
Avrupa’ya sağladığı güvenlik şemsiyesiydi.
Kendilerini Amerikan koruması altında bulan Avrupalı
devletler güvende olduklarından AB projesi gerçekleşme şansı yakaladı. Şimdi
Amerikan gücü dünyadan çekilince Avrupa Birliği süreci tersine doğru işlemeye
başladı. Bu süreç devam edecek olursa, İkinci Dünya Savaşı öncesi duruma kadar
ilerleyebilir.
İkinci Dünya Savaşı öncesinde artan
milliyetçiliğin nedeni de Amerikan gücünün dünyadan çekişmiş olmasıydı. Şimdi
yine aynı durum yaşanıyor. Böylesi bir süreçte AB öncelikle yabancı
düşmanlığına başlar. İkinci Dünya Savaşı öncesi Yahudi düşmanlığında olduğu
gibi. Avrupa dışı aktörlere karşı bir siyaset doğar. Bu nedenle Avrupalı
ülkelerde Türk ve Müslüman karşıtlığı artış gösteriyor. Bir sonraki adım ise
Avrupalı ülkeler arasında artacak olan ötekileştirmedir.
O zaman Fransa ve Almanya, İtalya ve Fransa gibi ülke
çiftleri ve karşıtlıklar ortaya çıkabilir. Yakında tarihi
Alman Fransız gerilimi yeniden doğarsa kimse şaşırmasın. Aslında AB’nin nereye doğru gideceğini belirleyen şey
de Trump siyaseti olacak. Trump eğer Amerikan gücünü tekrar dünyaya
yönlendirirse ve örneğin Ukrayna’da ve Gürcistan’da Rusya ile karşı karşıya
gelirse o zaman AB bu krizi atlatabilir. İçinden geçtiğimiz günler altmışlı ve
yetmişli yıllardaki gibi geçici krizler olarak hatırlanır. Ve AB tekrar
yayılmaya başlayabilir veya en azından istikrara kavuşur veya içselleştirici
bir tavır tekrar takınabilir.