Moïse Tchando KEREKOU : İşbirliği Alanında Afrika Deneyimleri
İşbirliği alanında Afrika deneyimleri kolonyal döneme kadar
uzanır ve AKÇT’yi kuran Roma Anlaşması’nı (1957) önceler. Doğu Afrika Devletler
Topluluğu ve Batı Afrika Gümrük Birliği Afrika’daki ilk anlaşmalardır (Sawani
2005, 56). Ancak gerçekten Afrika kökenli ve Afrika anlayışına dayalı
işbirliği, 1963’te Afrika Birliği Örgütü’nün (ABÖ) kurulmasıyla
gerçekleşmiştir. Bu, kıtadaki işbirliğinin ilk aşamasıdır. Uzun bir sürecin
başlangıcıdır.
1. Afrika Birliği Örgütü
33 yeni bağımsız devletten oluşan Afrika Birliği Örgütü, 25 Mayıs 1963’te
kurulmuştur. Örgütün kuruluşunun başlangıcında iki bakış açısı birbiriyle karşı
karşıya gelmiştir. Bir yanda, bir an önce Afrika Birleşik Devletleri’nin
kurulmasını isteyen Gana’nın eski devlet başkanı Kwam Nkrumah tarafından
yönetilen kamp bulunmaktaydı. Diğer yanda ise, Afrika’nın birliğinin yavaş
yavaş ve aşamalı olarak kurulmasından yana olan bir başka grup bulunmaktaydı.
Bu ikinci bakış açısı eski Tanganika’dan (bugünkü Tanzanya) merhum Mwalimu
Julius Nyerere ve Fildişi Sahili’nin eski cumhurbaşkanı merhum Félix Houphouët
Boigny tarafından sürdürülmekteydi. Nkrumah’ın görüşü, Afrika Birleşik
Devletleri yerine Nyerere’nin yaklaşımını onaylayan bir örgütü yeğleyen devlet
başkanları tarafından pek destek bulmadı. Bu tutumun arkasında Afrika
devletlerinin her birinin önce kendi bölgelerinde birleşmeye başlaması, sonra
kıta ölçeğinde birleşmesi gerektiği inancı yatmaktaydı. Bu görüş, o zamanlar
federalist yaklaşım konusunda kararsız ve bu yaklaşıma karşı olan devlet
başkanları tarafından daha çok destek buldu; yeni elde ettikleri otorite ve
egemenliklerinden vazgeçmeleri söz konusu değildi. Birleşmeler ve aktivitelerle
geçen yıllardan sonra aktör ve karar alıcılar, bu birlikteliğin her bir üye
devletin ciddi sayıdaki ihtiyacına yanıt verecek güçte olması için çok geniş
olduğunu kabul etme noktasına geldiler. Bunun ardından, kıtanın büyük
bölümünün, ciddi bir güçlükle karşılaşmadan, üye devletlerin en azından ortak
bir kimlik unsuru taşıdığı büyük bölgelere bölünüp paylaştırılması fikri doğdu
(Clapham 1996, 117). Böylece Nyerere’nin yöntemi ve bölgesel örgütler doğmuş
oldu.
2. Bölgesel Ekonomik
Topluluk (BET)
BET’in kuruluşu, Afrika işbirliğinde ikinci aşamayı ifade eder. 1980’de Lagos
Eylem Planı ve Lagos Nihai Senedi’nin onaylanmasıyla BET de onaylanmıştır.
Gerçekten her bir bölgede bölgeselleşmenin doğması sonucu bu ikinci aşamanın
ortaya çıkmasıyla işbirliğinin devreye girdiği söylenebilir. Bu, kıtanın
1963’ten beri süren entegrasyon çabalarında önemli ve belirleyici bir dönüm
noktasıdır. 1963’te atılan adımların üstü siyasi meselelerle ciddi ölçüde
örtülmüşken 1980’lerde ekonomik boyutun öne çıktığı bambaşka bir durumla karşı
karşıya kalınmıştır. Lagos Nihai Senedi’nde Afrikalı yöneticiler, aralarında
kurulacak bir anlaşmayla 2000’e kadar kıtanın ekonomik kalkınmasını, sosyal ve
ekonomik entegrasyonunu sağlayacak bir Afrika Ekonomik Kurulu’nu (AEK) taahhüt etmişlerdir.
(Sawani 2005, 12). Tasarlanan anlaşma on yıl kadarsonra, 1991’de, Abuja
Anlaşması adıyla bilinen AEK’in kuruluşuyla hayata geçirilmiştir.
Anlaşmanın en yenilikçi yanı, Afrika ortak para birimi oluşturmaya ve özellikle
Afrika Merkez Bankası, Panafrika Parlamentosu (PP) gibi AEK kurumlarını
hazırlamaya çağrıda bulunmasıydı. Böylece her ana bölge, kendi beklentilerine
en iyi yanıtı verebilecek bölgesel örgütlenmeler hazırladı. Bugün Afrika’da
farklı anlayışlarda, farklı biçim ve güçte, farklı amaçlarda toplam 14 tane
bölgesel entegrasyon anlaşması bulunmaktadır (Nyirabu 2004, 22). Günümüzde
mevcut olan ve AfB tarafından tanınan 5 adet temel bölgesel örgüt vardır.
Bunlar 5 üye ile Arap Magrip Birliği (AMB), 20 üyeden oluşan Doğu ve Güney
Afrika Ortak Pazarı, 10 üyeden oluşan Orta Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu
(OADET), 15 üyesi bulunan Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (BADET) ve
14 üyesi bulunan Güney Afrika Kalkınma Topluluğu’dur.
3. Afrika Birliği
Abuja Anlaşması ve çeşitli reformlar kıta ölçeğinde, Afrika’ya özgü entegrasyon
modeli konusunda bir tartışma başlatmıştır. Bu arada kıtada, üstesinden
gelinmesi gereken pek çok sorun vardı ve ABÖ, entegrasyon dinamiği yaratmayı
başaramamaktaydı. Entegrasyon kötü durumdaydı ve kıtanın tamamı gitgide
küreselleşmenin etkileriyle karşılaşmaktaydı ki bu da aktörleri yeni çözüm
alanları aramaya itti. Bu anlayış içerisinde Devlet ve Hükümet Başkanları
Konferansı’nda, Abuja Anlaşması’yla ortaya çıkan süreci hızlandırmak için
1999’da, Sirte’de onaylanan bir deklarasyon aracılığıyla AfB’nin kurulmasına
karar verilmiştir. AfB’nin kuruluşu mevcut entegrasyon sürecinin üçüncü
aşamasını ifade eder. Bu son aşama, en önemli olanıdır çünkü devlet başkanları
söylem düzeyinden daha çok eyleme; basit bir işbirliği anlayışından Avrupa gibi
güçlü bir topluluk anlayışına geçmiştir. Bir yıl sonra 2000’de, Lome’de (Togo),
AfB’nin Kurucu Anlaşması (KA) onaylanmış ve üç yıl sonra 2002’de de AfB,
Durban’da (Güney Afrika) kurulmuştur. Abuja Anlaşması’nın ortaya konmasıyla
hızlanan entegrasyon süreci, Birlik’te yeni gereklilikler doğurmuştur. Aslında,
AfB için kurumsal bir çerçeve, dolayısıyla yeni kurumların kurulması şeklinde
yeni bir aşamayı gerekli kılmıştır. AfB’nin KA’sı, selefi ABÖ Şartı’na göre
farklı olan temel değişiklikler barındırmaktadır. Öncelikle ekonomik birleşme,
sonra basit bir işbirliğinden ziyade bir topluluğun kurulmasındaki ısrarıyla
AfB, ABÖ ile arasına net bir ayrım koyar. Ayrıca KA’da entegrasyonun kurumsal
temelleri açık bir biçimde belirtilmiştir. Dört temel organı8 bulunan ABÖ’nün
aksine yeni AfB, üç tanesi finansal olan 9 kurumla donatılmıştır. Dahası,
AfB’de sivil toplumun rolü; Panafrika Parlamentosu’nun ve Afrika Kalkınması
için Yeni Ortaklık (AKYO), Afrika’da Güvenlik, İstikrar, Kalkınma ve İşbirliği
Konferansı (AGİKİK), bir sivil toplum forumu olan ESKK gibi diğer organların
kurulmasıyla oldukça değişmiştir. Son olarak AfB’nin KA’sı; demokrasi,
yönetişim, insan hakları gibi kimi sorunlara vurgu yapmış ve üyelerinin riayet
etmesi için gerekli mekanizmalar öngörmüştür (Magliveras ve Naldi 2002, 423).
4. İşbirliğinin
Değerlendirilmesi
İşbirliği uğrunda gösterilen övülmeye layık çabalara rağmen, kıtada gerçek bir
entegrasyon için gerekli koşullar sağlamamaktadır. Siyasi düzeyde, silahlı çatışma
ve iç savaşlar başarısızlığın temel kaynakları olarak sıralanmıştır. Örneğin
Afrika’nın Batısında bölgeselleşme süreci, Burkina Faso’nun aktif şekilde
katıldığı Fildişi Sahili kriziyle sarsılmıştır. Liberya’da iç savaşla geçen on
beş yılı, Gine’deki, Gabon’daki, Moritanya’daki, Madagaskar’daki, Nijerya’daki
vs. yeni ajitasyonları kıta ölçeğinde ve uluslararası ölçekte kaygı uyandıran
durumlar olarak sayabiliriz. Afrika’nın Kuzeyinde, Batı Sahra’nın egemenliği
üzerindeki anlaşmazlık iki büyük ulusu, Fas ev Cezayir’i ayaklandırmıştır.
Diğerlerinin yanı sıra bu da AMB’nin başarısızlığının bir nedenidir. Orta
Afrika’da durum daha da ürkütücüdür. Özellikle DKC’deki savaş sadece Ruanda’yı,
Uganda’yı, Burundi’yi, Angola’yı, Namibya’yı değil, bu savaşa o veya bu şekilde
aktif olarak katılmış olan Orta Afrika Cumhuriyeti, Tanzanya, Güney Afrika ve
Zimbabve gibi diğer komşuları da etkilemiştir (Sawani 2005, 162). Orta
Afrika’nın hemen yanında Büyük Göller bölgesinde Tanzanya, Ruanda, DKC’nin
Doğu’su gerçek bir silah ticareti kavşağı oluşturmaktadır. Afrika Boynuzu’nda
barış perspektifi daha da zayıftır. Somali, 1991’de iç savaşın tırmanışından
beri, bir devlet olarak değerlendirilememektedir. Etiyopya ve Eritre’de daha
yeni girişilmiş bölgeselleşme sürecine çok zarar veren tekrarlanan çatışmalar
olmaktadır. Sudan, Etiyopya, Kenya ve Uganda arasında hâlâ çatışma sinyalleri
bulunmakta ve Darfur’da süren kriz, entegrasyon sürecini tahmin edilenden daha
zor hale getirmektedir. Afrika’nın Güneyinde, Angola’daki askeri ve iç savaş,
Güney Afrika, Namibya, Zimbabve’de olduğu gibi komşu ülkeler ve çok uluslu
şirketler üzerindeki etkileri nedeniyle bölgeyi tamamen
istikrarsızlaştırmıştır. Lesoto, Mozambik, Tanzanya gibi diğer ülkelerde de
kabul görmeyen yönetimler nedeniyle sivil anlaşmazlıklar olagelmektedir. Bu
çatışmalar, yeni AfB için ortadan kaldırılması gereken durumlardır. Dolayısıyla
kıtada barışın sağlanması, AfB için ulaşılması gereken en önemli amaçtır.
Başarıya ulaşılamamasının sıkça ifade edilen diğer bir olası açıklaması da
Afrika içinde ticaretin gelişme potansiyelinin bulunmamasıdır (Bach, 1999, 29).
Afrika içi ticaretteki düşük seviye sadece gümrük vergilerinden ya da daha
genel olarak gümrük sınırlarından değil, aynı zamanda altyapı yokluğundan
kaynaklanmaktadır. Uluslararası seviyede bile Afrika zayıf bir paya
sahiptir; dünya ticaretinin yaklaşık %2’sini oluşturmaktadır. İki ya da
çok yanlı siyasetlerini sürdürdükçe devletler kendi çıkarlarını daha uzunca
süre sağlamca savunamayacaktır. Afrika içi ticaret AfB’nin karşılaştığı önemli
meseledir. AfB’nin kurumsal modeli, barışı sağlayamadığı ve ticaret seviyesini
yükseltemediği için ciddi şekilde tehlike altındadır.
D. Afrika
Devletlerinin Tarihi
Afrikalı devletlerin kökenini gözden geçirmek, balkanlaşma sürecini ve
sonrasında modern Afrika devletlerinin oluşumunu anlamak için önemlidir.
Böylece kıtada ve modern Afrika devletlerinin siyasetinde sürmekte olan kritik
durumun kökenini anlamak kolaylaşacaktır. Afrika devletleri zayıftır çünkü
kolonyal güçlerin bir icadı olduğundan gerçek anlamda egemen değildir. Günümüz
Afrika devletleri gerçekten de kıtanın Fransa, İngiltere, Portekiz, İtalya,
İspanya, Belçika ve Almanya’dan oluşan eski süper güçleri tarafından
paylaşılmasıyla ortaya çıkmıştır. Bu güçler toprakları, kendi çıkarlarına yanıt
verecek ve kendi iştahlarını doyuracak şekilde keyfi olarak bölmüştür.
Örneğin, büyük Bakongo bölgesi; Fransız Kongosu, Belçika Kongosu ve Portekiz
Angolası olarak paylaşılmıştır. Somali ise Büyük Britanya, İtalya ve Fransa arasında
bölüşülmüştür (Meredith 2005, 1). Paylaşımlar; hiçbir ortak tarihi, kültürü,
dili ve dini olmayan çok sayıda farklı grubu birleştiren yeni sınırlar
oluşturmuştur. Örneğin Nijerya, bugün, 250’den fazla etnik-dilsel grubu
barındırmaktadır. Belçika Kongosu’nda resmi görevliler tarafından 6000 şeflik
tanımlanmıştır (Meredith 2005, 2). Yine de ilk sömürgelilerin, yasaların ve
oturmuş kurumların yokluğundan ötürü kesinlikle bir gecikme işareti olarak
algıladıkları devletsiz toplumlar bulduğu doğrudur. Bununla birlikte yerli
kabileler; bazı adetler, egemenler ve içinde geliştikleri çevreyle uyumlu
haldeki siyasi örgütlerin himayesi altında bulunmuştur. Tahmin edilebileceği
gibi tarihte, kıtanın Kuzeyinden Güneyine, Doğusundan Batısına, tamamında
işgalcilere kaşı verilmiş birçok örgütlü direniş mücadelesi bulunmaktadır. Bu
direniş hareketleri, gelişmiş olsun ya da olmasın belli bir tür siyasi sistemin
varlığının canlı göstergesidir. Kolonyal hakimiyet, bu sistemleri sürdürmek ve
güçlendirmek bir yana, onları geometrik figürlere ve yeni topraklara
ayrıştırmıştır.
Çizilen yeni sınırlar, kolonyalizm öncesi toplumsal ilişkilere hâkim olan soy
ve akrabalık duygusunu zayıflatamamış aksine kültürü, etnisiteyi ve
kabileciliği vurgulayarak bu duyguların güçlenmesini sağlamıştır. Kolonyal
hâkimiyet, yerli örgütlerin yapısını istediği şekilde parçalamakta başarısız
olmuştur. Süper güçler, idari manipülasyon yöntemleri ve sonrasındaki siyasi
ayrımlarıyla (ki bu Ruanda soykırımının sebeplerinden biri olmuştur) bölünmenin
temellerini atmış ve kabilesel aidiyet duygusunu güçlendirmiştir. Halkların
taleplerini karşılamakta, temel kamu hizmetlerini sağlamakta, yurttaşların
hayatını güvence altına almakta ve azınlıkları korumaktaki yetersizlik,
güvenlik arayışındaki insanı doğal olarak yalnızca klanına bağlanmaya iten sürü
içgüdüsünü pekiştirmiştir.
Tarihin tekerrürden ibaret olduğu kabul edilir çünkü günümüzde de bu olgu
tekrarlanmaktadır. Devletler güvenlik gibi temel ihtiyaçları
karşılayamadığında, aynı Somali ve Ruanda’da olduğu gibi yurttaşlar kendilerini
güvende hissetmek için kendi kabilelerine yönelirler. Bu, Afrika siyasetinin ve
toplumunun bir gerçeğidir. “Yarı devlet” terimi, maalesef bu gerçeği
göstermektedir. İşte böylece modern Afrika devletlerinin kırılgan olduğu savı
kanıtlanmaktadır. Bu devletler gerçekten birbirinden ayrı kabilelerin, “ulus”
değil, sadece bir “devlet” kurarak birleşmesidir. Otuz yıldan daha uzun bir
süre boyunca Batı bölgesinde Nijerya siyasetine hükmetmiş olan Yoruba lider
Obafemi Awolowo şöyle yazmakta tamamen haklıdır: “Nijerya bir ulus değil sadece
bir coğrafi ifadedir. “İngiliz”, “Gallerli” ya da “Fransız”’ın ifade ettiği
anlamda bir “Nijeryalı”dan söz edilemez. “Nijeryalı” sözü Nijerya sınırları
içinde yaşayanlarla yaşamayanları birbirinden ayırmak için kullanılan basit bir
adlandırmadır” (Meredith 2005, 8). Protektora boyunca, Nijerya’da idareyi
kolaylaştırmak için üç bölge (Batı, Doğu ve Kuzey) kurulmuştur. Bu bölgelerde,
mevcut kabilelerin konsolidasyonu ve yenilerinin kurulmasıyla etnik aidiyet
havası çok yüksek bir noktaya ulaşmıştır. Bu, kaynaklardan yararlanmak,
kazançlı koalisyonlar kurmak ve hayatta kalmak için kolonyal otoriteler
üzerinde baskı oluşturacak mantıklı bir araçtan başka bir şey değildir. Bundan
ötürü önceleri sadece tutarsız ilişkilerle yetinen grupların bile şimdi
kabileler olarak birleşmesinde şaşılacak bir şey yoktur. Güçlü bir etnik
zihniyetle donanmış kabilelerin konsolidasyonu ve yenilerinin kurulması, idari
amaçları olan geniş birlikteliklere ihtiyaç duyan Britanyalı kolonyal
otoriteler tarafından desteklenmiştir. Böylelikle bağımsızlığın başında ilk
Nijerya Cumhuriyeti, üç farklı etnik-dinsel grubun hâkimiyeti altına girmiştir.
Bunlar Kuzey’de ülkenin nüfusunun yüzde otuzunu oluşturan Hausa Fulaniler,
Batı’da yüzde yirmiyi oluşturan Yorubalar ve Doğu’da nüfusun yüzde on yedisini
oluşturan Ibolar’dır (Thomson 2000, 66). Anayasa’nın bu siyasi gerçeğin hesaba
katmaktan ve üç bölgeli federal bir sistem oluşturmaktan başka seçeneği yoktu.
Bundan itibaren Nijerya, üç bölge arasındaki çatışmalar ve federal hükümetle
kabileler arasındaki sürtüşmeler gibi tekrarlanan etno-politik krizlerle
evrilmiştir. 1967’den 1970’e kadar süren Biafra Batı eyaletinin ayrılık savaşı,
iki milyon kişinin ölümüne yol açmıştır. Siyasi istikrarsızlık, farklı askeri
darbeler, bölgeler arasındaki gergin hava ve Kuzey’de artan İslami kökten
dincilik Nijerya tarihinde göze çarpan olgulardan sadece birkaçıdır.
Nijerya, balkanlaşmaya maruz kalan tek devlet değildir. Bir başka yarı devlet
olan Somali de Afrika’daki balkanlaşmadan o derece etkilenmiştir ki yıkılma
noktasına gelmiştir. Doğuştan Somalili olan etnik grup Afrika Boynuzu’ndaki en
homojen gruptur çünkü ortak bir dile, kırsal adet ve geleneklere dayalı ortak
bir kültüre sahip olduğu gibi İslam dinine derin bir bağlılığı da
paylaşmaktadır (Meredith 2005, 464). Kolonyal hâkimiyet boyunca Somalili etnik
grup, emperyalist paylaşımın ardından beş kolonyal devlet arasında
parçalanmıştır. Fransızlar, Kızıl Deniz’in güney girişinde yer alan Cibuti limanını
çevreleyen kapalı bir iç toprak olan Somali’nin Fransız kıyısını işgal
etmiştir; İtalyanlar, bugün başkent olan Mogadişu da dâhil Somali’nin İtalyan
kolonisine yerleşmiştir. Geri kalan topluluklar, Güney’de Kenya’nın İngiliz
kolonisi sınırları içine ve Etiyopya İmparatorluğu’nun Batı’sına katılmıştır.
1. Dünya Savaşı’nda Britanya hükümeti, Almanya’ya karşı verilen savaş sırasında
İtalya’nın kendisiyle yaptığı ittifakı ödüllendirmek adına İtalya ile Doğu
Afrika’daki kendi protektorasının 94.050 kilometre karesini İtalya Somalisi’ne
aktaran bir anlaşma imzalamıştır (Thomson 2000, 23). 1924’te Jubaland
bırakılmış ve Somalili önemli bir topluluk göç ettirilmiştir. Bu etnik gruptan
geriye kalan Somalilier ise Kenya toprağında yaşamaya devam etmişlerdir. 1960’ta
bağımsızlık sırasında İngiliz Somalisi ile İtalya Somalisi, Somali
Cumhuriyeti’ni kurmak üzere birleşmiştir. Yeni cumhuriyet, topluluklarının ve
topraklarının bütünlüğünü, dolayısıyla Kuzey Kenya eyaletinin tamamını
istemiştir. Bu zaman boyunca, Kenya sınırları içindeki Somali topluluğunun bir
kısmı bağımsız Kenya hükümetine kalmıştır. Sınır anlaşmazlığının ve iki yeni
bağımsız devlet arasındaki savaşın kökeninde işte bu yatmaktadır. Kenya ve
Somali arasındaki ilişkilerde 1967’den bu yana iyileşmeler ve savaşın sona
ermesiyle ilişkilerde yavaş yavaş normalleşme olsa da, Kenya’da hala, Kenya
hükümetinden çok sınırın diğer tarafındaki yakın akrabalarına siyasi bağlılık
duyan çok sayıda Somalili’nin yaşıyor olması gerçeği yerli yerinde durmaktadır.
Bu krizin, siyasi parçalanma ve köktenci grupların varlığı nedeniyle zaten
tehlikede olan Somali’nin siyasi istikrarı üzerinde büyük etkileri vardır.
Somali devletinin çöküşü, Afrika devletlerinin kuruluşunun bu bölgede egemen
olan toplumsal bölünmenin gösterdiği üzere yerel özelliklerin hesaba
katılmadan, emperyalizmin isteklerine, çıkarlarına ve aktörlerine göre
tasarlandığını gösterir. Nijerya ve Somali örnekleri süper güçlerin, önceden
heterojen olan kabileleri birleştirerek (Nijerya) ve önceden homojen olanları
ayırarak (Somali) Afrikalıların doğal ve yatay toplumsal bölünmesini yeni dikey
bir bölünmeyle9 değiştirmek şeklindeki kötü niyetini göstermektedir. DKC iç
savaşı ve Fildişi Sahili topraklarının Kuzeyli isyancılar ve sadık Güney ordusu
arasında yakın zaman önceki bölünmesi gibi krizlerin de kökeninde, kolonyal
rejimden kalan miras bulunmaktadır. Nijerya ve Somali örneklerinden, modern
Afrika devletlerinin entegrasyondan çok etnik kökenli birlikteliklere dayalı
parçalanmalara meyilli olduğu sonucunu çıkarmak önemlidir.
Birliği sürdürmek ve çöküşü önlemek için ulusal kimlik lehine gösterilen övgüye
layık pek çok çabaya rağmen genel eğilim, kabilesel birleşmeler ve mevcut
ulusal birliklerle sistemlerin parçalanması yönündedir. Kabilecilik
milliyetçiliğe, milliyetçilikse bölgeselleşme ve entegrasyona karşı koymaktadır.
Devletler ulusal birliklerini sürdürmek adına etniklik gruplarla mücadele
ettikçe farkına bile varmadan entegrasyonun genel amacını gölgelemiştir. Aynı
zamanda bir dizi dış baskı, ulusal taleplerin yükselmesi ve devletlerin bunları
karşılamaktaki yetersizliği kolektif bir stratejiyi, başka bir deyişle ekonomik
bölgeselleşme ve siyasi entegrasyonu gerekli kılmaktadır.
İşte bu nedenle Afrika’da entegrasyon hem bir gereklilik, hem de zorlu bir sorun
ve ikilemdir.