Memleketin istikbali hakkında haklı olarak endişe eden tüm
vatandaşların gönlünü ferahlatacak bir yazı.
Memleket şimdi neyse eskiden de oydu. Eskisiyle ne olduysa şimdisiyle de farklı
olmayacaktır. Eski tas eski hamam, bu memlekette olacak anca bu kadar, bizler
nasıl hayatta kaldıysak, çocuklarımız, torunlarımızda aynen öyle hayatta
kalacak ne eksigi ile ne fazlası ile. Bir kediden kaplan çıkaramazsın, bir
kaplanı da kedi yapamazsın.
O TABUTTA YATAN BİR BEBEK DEĞİL ! UNUTTURULMAYA
ÇALIŞILAN GÖZÜKARA BİR PAŞA…
2 Mart 1949 tarihinde İstanbul korkunç bir patlamayla
sarsılır.
İki gün boyunca devam eden bu şiddetli patlamalarda,
Sütlüce sahilindeki bir bina neredeyse tamamen havaya uçar. Havaya uçan bu
bina, bir silah fabrikasıydı. Sahibi de Osmanlı İmparatorluğu’nun son
zamanlarının en güçlü adamı, Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver
Paşa’nın öz kardeşi, Kafkas İslam Ordusu Komutanı, Bakü Fatihi Nuri Killigil
Paşadır…
TBMM’de bazı milletvekilleri hükümete soru önergesi
vererek, “bu fabrikanın nasıl ve kimlerce havaya uçurulduğunun”
açıklanmasını ister. Ve 23 Mart’ta kapalı celsede zamanın Başbakan kürsüye
gelerek açıklamalarda bulunur; ne anlattığıysa artık, kayıtlara devlet sırrı
olarak girer!
Patlamadan sonra Nuri Paşa’nın yanmış birkaç parça el,
ayak ve giysisi bulunur ancak. Ve bunlar bir tabuta konarak toprağa verilir.
Resimde gördüğünüz minik tabutta yatan büyük, idealist ve gözükara bir paşadır.
Fabrika? Bir daha açılmamak üzere yanmış, kül
olmuştur. Üretilen tabancalardan biri, Nuri Paşa’nın varislerince Harbiye
Askeri Müzesi’ne teslim edilir; bir gün yolunuz düşerse silahı orada
görebilirsiniz.
Nuri Demirağ’ın öncülük ettiği uçak sanayinin ardından
savunma sanayimizin temel taşı da un-ufak edilip toprağa gömülmüştür artık. Yıl
1949. Henüz Menderes iktidara gelmemiştir. Bu müteşebbis iki Nuri; Killigil ve
Demirağ resmi tarihçe, millete unutturuldu. Yerine kim mi kondu? Nuri Alço
vbleri…
Peki bu Nuri Killigil Paşa Kimdir?
Türk savunma sanayisinin temellerini atan, itilmiş, horlanmış ve
unutulmuş, unutturulmuş bir kahraman: Nuri Killigil Paşa…
Gözü kara bir subay, idealist bir memleket sevdalısı. 1911-1912 yıllarında
Trablusgarp’ta İtalyan işgaline karşı savaştı. Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna
doğru, henüz 29 yaşındayken Kafkas İslam Ordusu Komutanı olarak, Ermenilerin ve
Rusların işgalindeki Bakü’yü kurtardı. Bu zaferden sonra Azerbaycanlılar
tarafından adına destanlar yazıldı, şarkılar bestelendi ve “Bakü Fatihi” olarak
tanınmaya başladı. Fakat henüz bir buçuk ay sonra 0smanlı İmparatorluğu’nun
Mondros Anlaşması’nı imzalayıp yenilgiyi kabul etmesi üzerine birliklerini
Azerbaycan’dan çekmek zorunda kaldı.
Ateşkes ile birlikte İngilizlerin baskısıyla bütün
komutanlar İstanbul’a çağrıldı. Payitahta gelir gelmez polisler tarafından
tutuklandı ve Batum’a gönderilerek hapsedildi. 1919 yılında halkın da
yardımıyla hapisten kaçtı. Erzurum’a giderek milli mücadeleye katıldı. Erzurum
ve Kars’ta silah ve cephanelerin bakımı için bir atölye kurdu. Fakat bu sırada
Mustafa Kemal’e darbe yapacak dedikoduları çıktı, bölgeden uzaklaştırılırdı ve
Almanya’ya gitmek zorunda kaldı. Killigil, Almanya’da yaşadığı süre zarfında da
Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile beraber çalışarak, özellikle ordunun hafif
silah ve mühimmat tedariki yönünde çalışmalar yaptı. Yurda döndüğünde devlet
kurulmuş ve emekliye sevk edilmişti.
1925 yılında Atatürk’ün imzasıyla Yarbay rütbesiyle
emekliliği onaylandı. 1929’da devlet tarafından İstiklal Madalyası’na layık
görüldü.
Nuri Paşa Artık asker değildir ve yeni bir iş yapması
gerekiyordu. Siyasete girmedi, ticarete atılmayı düşündü. Gençliğinden beri
silah üretmek en büyük hayaliydi. Teknik bilgisi olmamasına rağmen, içinde hep
bir şeyler icat etme arzusu vardı.
1933’te Zeytinburnu’nda döküm, seramik, soba yapmak
üzere bir tesis kurdu. Resmi olarak bu tip madeni eşyalar üretiliyor olarak
görünse de asıl üretimi, Millî Savunma Bakanlığı’nın verdiği izinle yapılan
tabanca, tüfek, gaz maskesi ve hatta havan topu mermisi gibi askeri malzemeler
üzerine idi. İlk büyük işi; Atatürk’ün kararnamesiyle 1934’te, Yavuz Gemisi
topları için gerekli olan kanat emniyetli tapaların üretimi oldu. Daha sonra
dağ topları için 24 bin tapa ve Heinkel uçaklarının bomba yapımı gibi işleri de
almıştı.
Daha sonra fabrikasını iyice genişletti ve Sütlüce’de
ikinci fabrikasını açtı. Türkiye’nin ilk özel savunma sanayi şirketi olan bu
fabrika, ülkenin silah endüstrisindeki mihenk taşı oldu. 400 tezgah ve 500 işçi
çalışıyor, tamamen yerli silah ve mühimmatlar üretiliyor, bu mühimmatlar da
Türkiye Cumhuriyeti’nin yanı sıra birçok devlete satılıyordu.
Sütlüce’deki bu silah ve mühimmat fabrikasında,
çizimini bizzat kendi yaptığı, kendi adını verdiği ve patenti kendisine ait
olan Nuri Killigil Tabancası’nı üretti. Yarı otomatik ve 9 milimetre çapındaki
bu ilk yerli ve milli tabancamız o yıllarda dünyanın en iyi silahları arasında
gösteriliyordu. (Silah bugün Harbiye Askeri Müzesi’nde sergilenmekte, yolunuz
düşerse orada görebilirsiniz.)
Hayatı silahlarla geçmiş, gerçek bir silahşor olan
Nuri Paşa’nın; askerlik hayatında silahları yalnızca kullanmakla kalmadığını,
üzerinde kafa yorarak sürekli gelişme ve yenilik arayışında olduğunu, kısa süre
içerisinde ortaya koyduğu başarılı eserlerden anlayabiliyoruz.
Killigil Tabancası’na baktığımızda; silahın kabza kapağındaki
incelik, şarjör tünelinin altındaki detay, üst kapağın zarafeti hemen
dikkatimizi çekiyor ve bu harika tasarım, onun ne kadar titiz, işini iyi yapan
bir silah tasarımcısı olduğunu bize gösteriyor.
Nuri Killigil’in bu başarıları, Türkiye’nin milli ve yerli bir savunma sanayisi
olmasını istemeyenleri rahatsız etti. Bir süre sonra Killigil, baskılardan
dolayı fabrikasında silah üretilmeyeceğini açıkladı. Fakat üretim gizlice devam
ediyordu.
1949 yılına gelindiğinde… O günlerde yeni kurulmuş
olan İsrail’le savaş halindeki Mısır’dan beş bin tabanca, Suriye’den de iki bin
havan topu siparişi geldi. Siparişleri yetiştirmek için fabrikada gece gündüz
çalışılıyordu. Bu sırada BM Güvenlik Konseyi, Suriye ve Mısır’a silah ambargosu
koydu. Fakat, Paşa bu karara rağmen ambargoyu delerek sevkiyata devam etti. Bu
sevkiyat İsrail’in ve İsrail ile iyi ilişkiler kurmaya çalışan hükümetin, o
dönemki menfaatlerine hiç uygun değildi.
1949 yılının 2 Mart’ında Sütlüce’deki fabrikada fail-i
meçhul (olmayan) patlamalar meydana geldi. Nuri Killigil Paşa, mühendis ve
işçileriyle, on binlerce top ve havan mermisiyle birlikte bir anda yok edildi.
Ceset parçaları fabrikanın her yerine saçılmıştı. Kaç kişinin can verdiği tespit
edilemedi ve 27 kişi gibi temsili bir sayı kayda geçildi. Günlerce aranmasına
rağmen Nuri Paşa’nın cesedine ait hiçbir şey bulunamadı ve sembolik olarak boş
bir tabut defnedildi.
20 gün sonra cesedinin ana gövdesi Haliç’te su üzerine
çıkınca bulundu. Ailesi tekrardan cenaze töreni yaparak, cenaze namazının
kılınmasını istedi. Fakat hükümetinin baskılarından korkan dönemin müftüsü
tarafından “sadece bir ceset parçası için cenaze namazı kılınmaz” diye fetva
verildi.
Halk arasındaki iddialara göre; 1949 yılının hükümeti,
İsrail siyaseti gereği Nuri Killigil’in cenazesine de tavır almıştı. 24 Mart
1949 tarihinde cenaze namazı kılınmadan, işçi arkadaşlarının yanına, Nuri
Killigil Fabrikası Şehitliği’ne hak etmediği şekilde defnedildi.
Kafkas İslam Ordusu Komutanı olarak şanlı zaferler
kazanmış bir savaş kahramanı, Azerbaycan Türklerini, Rus-Ermeni zulmünden
kurtaran “Bakü Fatihi”, Türkiye’nin ilk yerli ve milli silah üreticisi, savunma
sanayinin kurucusu, ömrünü memleketine adamış bu müslüman Türk evladına bir
cenaze namazı bile çok görülmüştü.
Yıllarca Edirnekapı’daki mezarına da gereken değer
gösterilmedi, yeri bile unut(tur)uldu. Ancak 2016 yılında, yazar Atilla Onat
tarafından mezar tespit edildi, İstanbul Büyük Şehir Belediyesince onarıldı. Ve
vefatından tam 67 yıl sonra cenaze namazı arkadaşlarıyla birlikte yattığı
şehitlikte, bir avuç bilen ve sevenleri tarafından kılındı.
Ülkemiz’de son derece vahim geçen bu yıllarda,
“uçak sanayinin” ardından “savunma sanayimiz” de toprağa
gömülmüş oldu.
Nuri Killigil Silah ve Mühimmat Fabrikası üretimine
devam etseydi bugün savunma sanayimiz hangi seviyelerdeydi? Nuri Demirağ uçak
sanayinde destek görse veya önü kesilmeseydi ekonomimiz şu anda ne durumda
olurdu diye düşünmeden edemiyoruz.
Ömürleri boyunca kendilerinden çok ülkeleri için
çalışan bu aziz insanlara vefa borcu olarak bizlere düşen; onları iyi anlayıp,
değerlendirmek, emanetlerine sahip çıkmak, onların kaldıkları yoldan devam
etmektir. Ve onları unutturanları asla unutmamaktır. Vatan savunması için
Trablusgarp’tan Bakü’ye birçok toprakta korkusuzca savaşan bir kahraman olduğu
gibi, bir mühendislik dehası da olan bu büyük değerimizin ruhu şad, mekânı
cennet olsun. Allah gani gani rahmet eylesin.
Yazıyı, Nuri Paşa önderliğindeki Kafkas İslam
Ordusu’nun Bakü’yü düşman işgalinden kurtarması şerefine yazılmış, Nuri Paşa
Zafer Marşı’nın bir bölümüyle sonlandırıyorum;
“Nuri Paşa at belinde, Türkiye’den Kars’tan
gelir.
Azerbaycan diye diye, yenilmeyen aslan gelir.
Dalgalanan Türk Bayrağı, istiklalden haber verir.
İslam’ın şanlı tarihine, zaman er oğlu er verir.”
Kafkasya/ Dağıstan’dan 1867 lerde sürgün gelen
atalarım Kafkasya’yı kurtaran bu kahraman Paşa’nın adını büyük dedeme verirler
ve ben de “NURİ” ismini dedemden miras olarak alırım. Geleneği ve
direnişi yaşatma adına “ŞAMİL” adını bende ilk oğluma verdim.
Diğer adaşım, milli uçak sanayinin kahramanlarından
Nuri Demirağ’ın başına gelenleri de artık siz okuyun.
Sonuç olarak;
Aşağıdaki resme iyi bakınız. Resimde gördüğünüz tabutta
koca imparatorluğun koca paşasının parçalanarak küçültülmüş artakalan
parçalarıdır. Yani biz…
Alın size unutturulan muhteşem bir tarihten bir kesit
daha…
Tarih diye yıllârdır
resmî tarih palavralarını okuttular bize? Çanakkale ve Kurtuluş şavaşından
kaçarak Paris ve Viyana kafelerinde sürten, ittihatçı ve Jöntürk artığı,
paşaların savaş kaçkını, korkak ve hain çocuklarını, edebiyat, siyaset ve tarih
kitaplarımızda yeni yetişen nesillere kahraman diye yutturdular. Baskı ve
aldatmacayla bir neslin ruhunu çalarak mankurtlaştırdılar… Az kaldı az,
millet hepsini öğrenecek… Gerçeklerin üstündeki sır perdesi aralanacak...
O TABUTTA YATAN BİR
BEBEK DEĞİL ! UNUTTURULMAYA ÇALIŞILAN GÖZÜKARA BİR PAŞA