Yayınlandı: 08.08.2018 00:00
Güncellendi: 16.08.2022 00:36

TERÖRLE MÜCADELE & ŞEHİTLERİMİZ ve GAZİLERİMİZ

TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI /// DR. MEHMET H. SAĞLAM : YÖK, FETÖCÜLERİ KORUYOR MU ??

ÖZEL BÜRO NOTU : MEHMET SAĞLAM
BEYİN ANALİZİ GENEL HATLARI İLE DOĞRU BİR KONUYA İŞARET EDİYOR. HER NE KADAR İLAHİYATÇI
İHSAN ELİAÇIK HAKKINDA SÖYLEDİKLERİNE KATILMASAKTA FETÖ İLE MÜCADELEDE TÜM
KURUMLARIN ETKİN BİR MÜCADELE SERGİLEMESİ GEREKİR. Kİ KRİPTO FETÖCÜLER DE
DEŞİFRE EDİLEBİLSİN.

DR. MEHMET H. SAĞLAM : YÖK, FETÖCÜLERİ KORUYOR MU ??

FETÖ
yargılamaları başladı. Hatta birçoğunda hükümler verilmeye de başlandı. Bu
davalarda sanıkların neredeyse tamamı birbirine benzer savunmalar yapıyor:
“Görmedim, duymadım, bilmiyorum.”

Elinde silahla ateş edenler bile:
“görüntüdeki kişi ben değilim” tarzında gülünç açıklamalarda bulunuyor.
Hemen her gün pişkinliğin ahlâksızlığın, şerefsizliğin ve kanı bozukluğun yeni
bir çeşidine tanıklık ediyoruz. Müthiş bir laubalilik ve örgüt liderine sadakat
durumuyla karşı karşıyayız. Herkes sonuna kadar direniyor ve Fethullah Gülen
hakkında tek bir laf etmiyor. Bunun nedeni aslında “TELKİN, TAHT VE TAVUS”
prensibiyle beyinlerinin yıkanmış ve ”mankurtlaşmış” olmalarından
kaynaklanıyor.

70’li yılların ilk yarısında
Irak’ta ortaya çıkan Kesnizani ve Pakistan’da örgütlenen Muhammed
Tahir el-Kadiri
yapılanması ile aynı yıllarda Türkiye’de ortaya çıkan Muhammed
Fethullah Gülen
yapılanmasının ilke ve prensipleri birbirinin birebir
aynısıdır. Bu üç adam arasında o kadar benzerlikler vardır ki şaşar kalırsınız.

Öncelikle her üçünün de ismi “Muhammed”
ile başlar.

Her üçünün de herhangi bir din
bilgisi ve ilahiyat kökeni bulunmamaktadır.

Her üçünde de çocuk ve gençlerin
beynini törpülemede kullanılan ışık evleri, nur evleri, tekke ve dergâhlar
vardır.

Her üçü de “imanlı nesiller
yetiştirme”
yalanıyla kendine inanan kişilerden “himmet” adı altında para
toplar.

Her üçünün de dershaneleri,
eğitim kurumları, okul ve üniversiteleri vardır.

Her üçünün de sivil toplum
kuruluşları, vakıf ve dernekleri vardır.

Her üçü de devlet kademesinde
gizlice örgütlenmiştir.

Her üçü de kendi ülkelerinde
yargı, emniyet, ordu ve istihbarat kurumları başta olmak üzere devletin tüm
stratejik kurumlarını ele geçirmişlerdir.

Her üçünün de zihin yıkama
modeli; “Telkin”, “Taht” ve “Tavus” prensibi üzerine kurulmuştur.

Telkin-Taht
ve Tavus Prensibi Nedir?

“Telkin” sürecinde; tarikat mensupları, profesyonel kişilerce örgüt
evlerinde tertip edilen özel sohbet toplantılarında Şeyh Efendi’ye karşı
koşulsuz saygı duymaya kodlanır. Küçük yaştaki genç zihinlere şeyh efendinin
veya hocaefendinin ne kadar büyük bir zat olduğu, Peygamber Efendimiz ile
iletişim halinde olduğu, her şeyi gördüğü, duyduğu ve bildiği defalarca ama
defalarca anlatılır. İzleme ve dinlemeler neticesinde elde edilen ve sadece
çocuğun ailesi ve kendisince bilinen bazı bilgiler, sanki Şeyh efendinin
kerametiymiş gibi pazarlanır. Herhangi bir dersten sınava girecek çocuğun eline
sınavda çıkacak sorular tutuşturulur ve “Hocaefendimiz dün akşam rüyasında
Peygamber efendimiz ile görüşmüş! Peygamber efendimiz sınavda şu sorular
çıkacak diyerek Hocaefendiye bu soruları göstermiş!” hikayesi uydurulur. Sınava
giren çocuk soruların birebir aynı olduğunu görünce ve bu olay sürekli olarak
tekrarlanınca dünyevi bir varlık olarak gördüğü Hocaefendiyi, uhrevi bir
kişilik olan Mesih-Peygamber mertebesindeki “Muhterem Hocaefendi” olarak
görmeye başlar.

“Taht” safhasında müritlere, Allah adına “taht” ikramı yapılır. İşsiz
güçsüz insanlara devlet kademesinde belli bir komisyon karşılığında iş teklif
edilirken, hali hazırda devlet memuru olanlara da makamda yükselecekleri vaat
edilir.

“Tavus” safhasında ise, büyünün, ezoterik anlatımların, kehanet ve
kerametlerin yolu açılır. Müritlerin rüyalarına giren “Peygamber” hikâyeleri,
Şeyh efendinin Allah ve Peygamber ile sürekli görüştüğüne yönelik anlatılar ve
çağdaş hipnoz yöntemleri kullanılarak müritler adeta uyuşturulur ve kelimenin
tam anlamıyla; zihinleri kontrol altına alınan ve her istenileni sorgusuzca
yerine getiren birer “mankurt” sürüsüne dönüştürülür.

Türk devlet
tarihinin en büyük travmasını yaşıyoruz.

2238 yıllık Türk devlet tarihinin
hemen her evresinde hainlere rastlamak mümkün. Bunlar asla tükenmez ve
tükenmeyecek de. Ancak bu kadar çok hainin topluca hareket ettiğine bizler 15
Temmuz 2016 günü ilk defa şahit olduk.

Saddam’ı devirmek için onlarca
yüzlerce darbe, isyan ve kalkışma yapılmıştı. Ancak hiç birisi Kesnizani kadar
sessiz ve derinden gelip, bu kadar etkili ve yıkıcı olmadı. Kesnizani’nin
arkasındaki güç MOSSAD ve CIA idi. FETÖ’nün arkasındaki güçler ise hiç şüphesiz
daha karmaşık ve profesyonel bir yapı.

Yabancı istihbarat kuruluşları,
Türkiye yıkılmadığı ve parçalanmadığı takdirde bu coğrafyada yeni bir Lozan
Anlaşması imzalatamayacaklarını çok iyi biliyorlar.

Bugün Suriye’de, Irak’ta,
Mısır’da, Afganistan ve diğer tüm İslâm ülkelerinde yaşanan olaylar, aslında
Türkiye’yi dize getirmek için tezgâhlanan büyük oyuna da hizmet ediyor.

Türk tarihinin gelmiş geçmiş en
büyük ihanet hadisesine imza atanlar şimdilerde yargılanıyor. Bazı mahkemelerce
çeşitli cezalar verilmeye de başlandı. Fethullah Gülen yapılanmasına mensup
olup bu devleti yıkmaya teşebbüs edenlere verilen cezalar ne olursa olsun
içimizi asla serinletmeyecek.

Bu örgütle şu veya bu şekilde
ilgisi olanların, maddi ve manevi destek verenlerin iki üç sene sonra elini
kolunu sallaya sallaya aramızda dolaşmaya başladıklarını ise büyük bir üzüntü
ile göreceğiz.

Telefonlarında By-Lock yüklü
şahısların, hapis bile yatmadan üç beş ay cezayla kurtulacaklarına ise adım
gibi eminim.

FETÖ ile mücadele konusunda bazı
televizyon kanallarında yapılan tartışmaları izliyor ve ilahiyatçıların konu
hakkındaki düşüncelerini analiz etmeye çalışıyorum. TV ekranlarında boy
gösteren ilahiyatçıları görünce, Fetullah Gülen nâm şeytanın, neden bu kadar
güçlendiğini ve kendisine nasıl eleman devşirdiğini şimdi çok daha iyi
anlıyorum.

Maalesef oldukça yetersiz ve
kapasitesiz bir ilahiyatçı kitlesiyle karşı karşıyayız. Bu kanaate nasıl
vardığımı size izah etmek istiyorum;,

Bir TV programında profesör
ünvanlı ilahiyatçıya moderatör soruyor; “Hocam bu yapının mensuplarının
Fetullah Gülen’den kopması için ne söyleyebilirsiniz?”
Hoca da sanki müthiş
bir keşifte bulunmuş gibi büyük bir ciddiyetle cevap veriyor; “Bu adamın
peşinden gidenler şirk içindedir”.

Verilen cevap o kadar basit ve o
kadar sığ ki moderatör bile isyan ediyor ve : “ben sizden daha keskin
öneriler beklerdim”
diyor.

Fetullah Gülen’in kıçından
çıkardığı dona sahip olmak, ağzını sildiği pis peçeteyi kapmak ve tabağındaki
yemek artıklarını kapışmak için dizinin dibinde aç köpekler gibi bekleyen
moronların, bu adamı Peygamber gibi gördüğünü halâ anlamıyor musunuz? Cemaat
mensuplarını bu kadar çapsız bir açıklama ile bu sapık yapının elinden
kurtarmak asla mümkün olmaz.

Eğer FETÖ mensuplarını bu
meczuptan koparmak tek bir cümle ile mümkün olabilseydi, Cumhurbaşkanı başta
olmak üzere pek çok etkili ve yetkili zevat meydanlara çıkıp bu cümleyi söyler
ve insanlarda “A-a! Meğer biz şirk içindeymişiz” deyip Gülen
yapılanmasını terk ederdi. Demek ki “şirk içindesiniz” demekle insanlar ikna
olmuyor.

Peki ne
yapmak lazım?

Öncelikle Fetullah Gülen
gerçeğini dinsel açıdan değil, toplum sosyolojisini ve birey psikolojisini göz
önüne alarak incelemek ve sorgulamak gerekiyor.

İslâmiyeti bir araç olarak
kullanan din istismarcılarından Türk halkını kurtarmak gerekiyor.

Milattan önce 384-322 yılları
arasında yaşayan Aristo ile milattan sonra 1332-1406 yılları arasında yaşayan
İbn Haldun arasındaki ilişkiyi biliyor musunuz?

Aristo’nun mantığı düz ve
kesindir. Bir şey ya temizdir ya da pis, ya yumuşaktır ya sert, ya siyahtır ya
da beyaz. İbn Haldun ise olayları mantık süzgecinden geçirip esnekleştirir. İbn
Haldun’a göre bir şey az kirli, kirli, çok kirli, aşırı kirli olabilir. Yine
aynı şekilde bir şey yumuşak, az yumuşak, çok yumuşak, aşırı yumuşak olabilir.
İki bilim insanı arasındaki en büyük mantıksal farklılık işte budur.

Bugün çoğumuzun evinde var olan
TV, radyo, fırın, çamaşır makinesi, cep telefonu ve sair bütün elektrikli ve
elektronik eşyaların açma kapama düğmesi Aristo’nun eseridir. Fakat örneğin
çamaşır makinelerindeki çeşitlik yıkama modları, radyo, TV ve cep telefonu ve
elektronik eşyalardaki ses, renk ve ışık ayarları, arabaların klima ve vites
atlama sistemlerinin mucidi ise İbn Haldun’dur.

Şimdi “vites” ile İbn Haldun’un
ne alâkası var diyebilirsiniz. Ancak eğer araçlar Aristo mantığına göre
yapılsaydı ya çalışır ya çalışmazdı, ya gider ya gitmezdi, ya hızlı gider ya da
yavaş giderdi. Halbuki İbn Haldun, bir aracın yavaş, biraz hızlı, hızlı, çok
hızlı veya aşırı hızlı gidebileceği mantığını kurmuştur. Bugün modern dünyada
kullanılan her türlü ayar, ölçme, kontrol ve otomasyon sistemlerinin “babası”
işte bu nedenle İbn Haldun’dur.

Kişiye göre din tarifi olmaz. Din,
kat’i kurallar silsilesidir. Dinin kural ve kaideleri zaman ve mekâna göre de
değişmez. Yani haram haramdır, helâl de helâl. Haram ile helâlin arası olmaz.
Örneğin birini haksız yere öldürmek günahtır. Buna göre Kur’an ve din ile
ilgili konularda Aristo mantığı geçerlidir diyebiliriz.

Bizdeki bazı hacı hocalar ve
profesör ünvanlı ilahiyatçılar, dinin temel kaide ve kurallarında maalesef İbn
Haldun mantığını uyguluyor. İslam dinine yönelik en büyük bilgi çarpıtması ise
sosyal medyada ve TV kanallarında yapılıyor.

Kanalın birinde; yanmaz kefen,
cinselliği arttıran okunmuş su ve şişelenmiş sakal-ı şerif suyu pazarlayan bir
din simsarı, bir elinde Kur’an diğer elinde kredi kartı tutarak kendisine
inananları söğüşlerken, diğer kanalda kendini “Profesör” olarak tanıtan bir
başka zat-ı muhterem, din-siyaset ve ticaret üçgeninde kendisine inanan
eblehleri kandırmakla meşgul.

Bir başka “Profesör” titli
şarlatan, evinin sürekli olarak “çiş” koktuğunu ileri süren telefondaki
izleyiciye, “evinize cin ve şeytan musallat olmuş” diye telkinde
bulunabiliyor.

Bir başka TV kanalında “abdestsiz
olarak tutabileceğiniz jelatinli Kur’an-ı Kerim”
reklamı yapılıyor.

Kendisini antikapitalist
ilahiyatçı olarak tanımlayan İhsan Eliaçık isimli bir kripto ajan-provokatör ise
“Kur’an, kutsal kitap değildir” diye açıklama yapıp, dini açıdan
“eşcinsel evlilik” yapılmasında herhangi bir beis olmadığını savunabiliyor.

Şimdi soruyorum: Fetullah Gülen’e
inanan insanları, bu ilahiyatçıların ikna edebileceğine gerçekten inanabiliyor
musunuz?

Fetullah Gülen şizofren ve meczup
olabilir ama en azından ikna noktasında Türkiye’deki birçok ilahiyatçıyı arka
cebinden çıkartır.

Fetullah Gülen, Türk halkı
nezdinde artık fakir çocuklara kol kanat geren, onlara yurt ve barınma imkânı
sağlayan, okutan ve işe yerleştiren bir figür olmaktan çıkmıştır. Karşımızda
Müslümanlıkla uzaktan yakından ilgisi olmayan, “Ilımlı İslâm” tanımlamasının
arkasına sığınıp, tamamen farklı bir din yaratmayı kafasına koymuş saplantılı
bir kişilik bulunmaktadır.

Artık şu çok açık ve net şekilde
ortaya çıkmıştır; bu adam Türkiye ve Türki Cumhuriyetler başta olmak üzere,
İslâm dünyasının bütününde ayrışma yaratmak amacıyla Batılılarca kurgulanmış
bir figürdür. Bu adamın İslâm diniyle ve Müslümanlıkla uzaktan yakından ilgisi
bulunmamaktadır.

İslamiyet’te ne böyle bir inanç
sistemi, ne de böyle bir uygulama yoktur. Bu, din değildir.

Geçmişte sömürgeciliğin öncü
kuvveti olarak Doğu ülkelerinde Hıristiyan misyoner okullarını kullanan
Batılılar, artık bu okulları Müslümanlara açtırıp, finansmanını da “imanlı
nesiller yetiştirme” uğruna Müslümanların bizzat kendisine yaptırıyor. Bu okullarda,
küresel elite hizmet edecek zihnen ve fikren “iğdişleşmiş” köleler
yetiştirildiğinin en bariz örneği; Muhammed Tahir el Kadri (Pakistan), Muhammed
Kesnizani (Irak) ve Fetullah Gülen yapılanmasının “mankurtlaşmış” müritleridir.

Pakistan’ın FETÖ’sü olan Tahir-ül
Kadri
’den talimat alan Anayasa Mahkemesi üyeleri bundan bir yıl kadar önce
Pakistan Başbakanı Navaz Şerif’i bizdeki 17/25 Aralık yargı ve emniyet
darbesine benzer bir operasyonla ve eften püften bahanelerle öncelikle Başbakanlıktan
indirdi ardında da geçen hafta 10 yıl hapis cezasına çarptırıp cezaevine attı.
Son yapılan genel seçimlerde iktidara gelen İmran Han ise Türkiye’deki Kılıçdaroğlu’nun
adeta benzeri ve bu partinin milletvekillerinin neredeyse tamamı Tahir-ül
Kadri’
nin müritleri. Maalesef Pakistan’da operasyon tamamlanmıştır.

Irak’ın 
FETÖ’sü olan Muhammed Kesnizani ise muhteşem bir organizatördür.

Irak’ın 33 yıllık lideri Saddam
Hüseyin
, 2003’deki Amerikan askeri işgali sırasında ülkeyi sırtından
hançerleyen Kesnizani tarikatı ve müritlerince devrildi. Kesnizani mensupları,
devletin tüm kritik kurumlarına, maliye, milli eğitim, ordu, emniyet,
istihbarat başta olmak üzere sarayın tüm kılcal damarlarına yıllar içinde
sızmışlardı. Saddam’ın karısı Sacide, kardeşleri Vatban ve
Barzan ile oğlu Udaybile müritler arasındaydı. Devletin kilit
noktalarında bulunup bu tarikata katılma konusunda tereddüt edenler ya ortadan
kaldırılıyor ya da MOSSAD ve CIA’nın yeşil dolarları ile ikna ediliyordu. Saddam’ın
en güvendiği adamlardan biri olan İbrahim İzzet El Duri de Kesnizani
tarikatı mensubuydu.

Saddam bu durumu fark ettiğinde iş işten çoktan geçmişti. 1990’lı
yıllarda başlayan devlet kademelerine sızma hareketi, 2000’li yılların başında
artık tamamlanmıştı. Amerikan işgal güçleri 2003 yılında Basra’dan Bağdat’a
doğru ilerlerken, Şeyh Muhammed Kesnizani, “Amerikan askerlerine
direnmemeleri”
hususunda müritlerine fetvalar veriyor, onların sanıldığı
kadar tehlikeli olmadığını söylüyordu. Onun bu telkinleri sayesinde, ülkenin
bağımsızlığı için savaşması gereken generaller, beyaz bayrakları havaya
kaldırarak Amerikan işgaline göz yumdu.

İşgal sonrasında, ABD ve
dolayısıyla Kesnizani ile işbirliği yapmayan onbinlerce bilim adamı,
araştırmacı, fikir insanı, cemaat önderi, doktor, hakim, savcı, avukat,
gazeteci, mühendis, teknisyen, bürokrat ve memur öldürüldü. Bunların kimileri
kurşunlanarak, kimileri ise işkenceyle ortadan kaldırıldı. Devlet arşivleri,
kütüphaneler, müzeler, tapu ve nüfus kayıtları başta olmak üzere devletin tüm arşivleri
imha edildi, Irak’ın insan, kültür ve tarih hafızası yok olup gitti.

Sonuç? Üçe bölünen ve birleşmesi
artık mümkün görünmeyen Sünni Irak, Şii Irak ve Kürt Irak…

“Işık evleri”ndeki sohbet toplantılarında insanların Fetullah Gülen’e
karşı koşulsuzca kodlanmaları, bu kişilere mevki ve makamda yükselecekleri
hususunda teminatlar verilmesi ve son olarak gerek 17/25 Aralık 2013 gerekse 15
Temmuz 2016 darbesinde yaşandığı üzere kendilerinden istenileni sorgusuzca
yerine getirmeleri, Hasan Sabbah’ın Alamut kalesinin burçlarından
atlayan fedailerinin yaptıklarıyla birebir aynı değil midir?

Prof. Önder Aytaç nâm bir müşrik “Hocaefendi bize şah damarımızdan daha
yakındır. O yaptıklarımızı görür, duyar ve bilir”
şeklinde bir tweet atmadı
mı? Sadece bu cümle bile Gülen’in kendi mensuplarınca -haşa- Allah’a şerik
olarak görüldüğünü ispat etmiyor mu?

Kâf suresinin 16’ncı ayetinde; “And
olsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu
biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız”
demiyor mu?

Liderlerini “Allah” olarak gören
bir cemaatin mensuplarını, “şirk” gibi çok basit üç beş kelimeyle hiç kimse
inandıkları yoldan çeviremez.

Bu arada “PROFESÖR” ünvanlı nice
ilâhiyatçımızın yıllar boyu sadece gevezelik yaptığını, mevcut bilgileriyle
İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nın İslâm kürsüsünde tuvalet temizlikçisi bile
olamayacaklarını, İngilizlerin ve yabancı istihbarat kuruluşlarının Kur’an-ı
Kerim başta olmak üzere İslâm coğrafyasında kaleme alınan bütün hadis
kitaplarını satır satır okuyup Müslümanlar arasına fitne sokmak için gece
gündüz çalıştıklarını da özellikle ifade etmek isterim.

Kendisi de bir “deist” olan ve
İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin kurucusu olan Prof. Yaşar Nuri
Öztürk
’ün yetiştirdiği öğrenciler sizce ne olur? 1700’lü yıllarda
İngiltere’de kendini göstermeye başlayan Deizm‘e göre; “Allah vardır ancak
din denilen bir şey yoktur“
. Dinleri reddettiği için; peygamberler, kutsal
kitaplar, cennet ve cehennem, melek ve şeytan gibi kavramların hiçbirinin deizm
inancında yeri yoktur. 

Maalesef bu tarz kişilerce kaleme
alınan tüm kitap ve Kur’an meallerinin tamamı sakattır.

Tekkelerde, ocaklarda, ışık ve
nur evlerinde beyni yıkanan mankurtlar sürüsünün 15 Temmuz darbesinde
yaptıkları ortadayken, İslâm’ı ayaklar altına alan bu tür cemaat
yapılanmalarına devletin göz yumması inanılır gibi değil.

1903 yılında “İncil ve Salib” isimli
muhteşem eserini kaleme alan Abdulehad Davud, bu kitabında çok güzel bir
konuya temas eder ve Sâmi dillere hâkim olamayan kişilerin Kur’an-ı Kerim’i
layıkı veçhile meal edemeyeceğini savunur.

Sâmi (Semitik) diller,
Ortadoğu’da yaygın olan antik dillerin çoğunu ihtiva eder. Arabca, Arâmice,
İbranice, Fenikece ve Akkadca dilleri Sâmi dil ailesi grubundandır.

Arabca, Farsça, İbranice,
Fenikece, Aramca, Süryanice, Keldanice, İngilizce, Fransızca, Almanca, Yunanca,
Latince ve Türkçe bilen Abdulehad Davud gibi İslam alimlerini
yetiştiremediğimiz sürece, bölüm başına 10-15 bin dolar para alıp, TV
ekranlarında efsane, safsata ve masal anlatıp, salya sümük ağlayarak milleti
söğüşleyen din simsarlarından daha çok çekeriz.

Velhasılı kelâm; İslâm’ı vıcık vıcık
eden bu tür “din-dışı” kişilerin ve yapıların ortadan kaldırılması için,
İslâmiyet konusunda en azından kendi ülkemizde oldukça radikal adımlar atmak
zorundayız.

Piyasadaki rengârenk Kur’an
meallerinin behemahal incelenip gerekenlerin imha edilmesi gerekiyor. Çünkü
tıpkı hadislerde olduğu gibi bazı Kur’an-ı Kerim meallerinde de akıl almaz
tahrifatlar vardır. Bu çok tehlikeli bir gidişin habercisidir.

Cumhurbaşkanlığı bünyesinde yerli
ve yabancı uzmanlardan oluşturulacak filoloji, teoloji, sosyoloji ve diğer
bilim dallarına ait uzmanlardan oluşturulacak bir komisyon vasıtasıyla ekmel
bir Kur’an meali yazıp, ortalıkta dolaşan din simsarlarını temizlemenin vakti
gelmiştir.

Yoksa ne
olur biliyor musunuz?

Yeni Fetullahlar, yeni
Alparslanlar, yeni Adnanlar ve Ahmetler, Süleymanlar ve Mahmutlar çıkıp, çok
sayıda tarikat, mezhep ve cemaat kurup önümüzdeki yıllarda başımızı ağrıttıkça
ağrıtırlar.

Bay-bayan müritlerine çıplak
halde namaz kıldıran, kıçı başı ortada kedicikleriyle karşılıklı göbek atan ve
kendini “Mesih” olarak isimlendiren Adnan Oktar meczuplar da cabası.

Diyanet İşleri Başkanlığı’na
gelince, bu kurumda “tuz kokmuştur”.  Hiçbir faydalı iş üretemeyen, İslam
dinine zerre kadar katkısı olmayan, doğru dürüst bir Türkçe Kur’an meali bile
çıkartamayan, Müslüman ahaliyi sapık Kadiyanilerin, Selefilerin, Bahailerin ve
Fetullahçıların insafına terk eden bu kurum hakkında söylenecek tek bir kelime
bile bulamıyorum.

Sosyal medyada yaşananlardan
habersiz, din dışı yapıların ellerini kollarını sallayarak Türkiye’de
rahatlıkla cirit attığı bir başka dönem herhalde olmamıştır.

O kadar işinin arasında Sayın
Cumhurbaşkanına bu konuda da görev düşüyor: Diyanet’e el atmasının zamanı
gelmiştir.

İslam dini konusunda saçma sapan
açıklamalarda bulunan ilahiyatçıların açıklamalarından, Türkiye’nin hızla
Selefileştiğini, İsrailiyatın yaygınlaştığını ve din-dışı yapıların
etkinliğinin arttığını anlamıyor musunuz?

Tehlike çok
büyük!

Fakat bence çok daha önemli bir
tehlike var ki bunu hiç göz ardı etmemek gerekiyor.

Fethullah Gülen denilen vatan haininin tertip ettiği darbe girişiminin üzerinden
2 yıl geçti. FETÖ mensubu olduğu gerekçesiyle onbinlerce kişi kamudan
uzaklaştırıldı. Devlet top yekûn teyakkuz halinde.

Birçok kurumda işten çıkarmalar,
görevden el çektirme işlemleri yapılıyor ancak şu ana kadar bu işlemlerin
dışında kalan iki tane kurum var. Bunlardan bir tanesi; kurulduğu günden bu
yana Türkiye’yi muasır medeniyetler seviyesine çıkartan YÖK içerisindeki
yapılanmalar, diğeri ise FETÖ mensuplarını devletin tüm kurumlarına büyük bir
başarıyla yerleştiren ÖSYM.

Bu iki kurum yönetimsel gücünü
Anayasa’dan alıyor ve hiç kimseye hesap vermek zorunda değil. Bağımsız ve özerk
bir yapıya sahipler. 1980 sonrasında Yükseköğretim sistemini koordine etmek
amacıyla kurulan YÖK’ün bu konuda ne denli başarısız olduğu ortada. 15 Temmuz
sonrasında yayımlanan ilk OHAL kararnamesinde kapatılmasına karar verilen 15
vakıf üniversitesinin kuruluşuna herhalde uzaylılar karar vermedi.

Peki bu üniversiteler kurulurken,
yapılanırken, cemaatçi rektör, dekan ve öğretim elemanları atanırken YÖK
üyelerinin aklı neredeydi?

Sayıları on binlere ulaşan
cemaatçi hoca tayfasına unvan dağıtımını kimler yaptı?

Doçentlik sınav jürilerini
belirleyen Üniversitelerarası Kurul üyelerini kimler belirledi?

Yakalanan her FETÖ mensubu bülbül
gibi ötüyor ve sınav sorularının kendilerine önceden verildiğini söylüyor. Peki
bu soruları kimler hazırlıyor, kimler belirliyor, soru kitapçıklarını kimler
hazırlayıp basıyor, sınav binalarının güvenliğini kimler sağlıyor, kitapçıkları
kimler taşıyor, soruların başında kimler nöbet tutuyor, optik okuyuculara
kimler yerleştiriyor? Cevaplandırılması gereken o kadar çok soru var ki nereden
başlayacağımızı bilemiyoruz.

Şu ana kadar devletin hemen her
kurumundan onbinlerce kişi örgüt üyeliğinden dolayı uzaklaştırılırken, YÖK ve
ÖSYM’de uzaklaştırılanların sayısı bir elin parmakları kadar bile değil.

Meğer YÖK ve
ÖSYM o kadar temiz kurumlarmış ki haberimiz yokmuş!

Devletin hemen her kurumuna
binlerce on binlerce cemaat mensubunun sızmasına ve yerleşmesine imkân sağlayan
kurumların başında hiç şüphesiz ÖSYM ve YÖK geliyor.

Bu kurumlar içerisindeki FETÖ
yapılanmaları tasfiye edilmediği takdirde, bu örgüt mensupları bugün boşaltılan
devlet kurumlarına bir iki sene sonra tekrardan yerleşecektir.

Türkiye genelinde FETÖ ile gerçek
anlamda mücadele eden kamu görevlisi sayısı ise inanın çok fazla değil. Bugün
Türk üniversitelerinde yaklaşık 150 bin akademisyen görev yapıyor. FETÖ
mensuplarının devletin hemen her kuruma ortalama %30 oranında sızdığı bir
gerçek. Doğrusal bir orantılama yapıldığı takdirde üniversitelerde görev yapan
150 bin akademisyenden 45 bininin FETÖ mensubu olması kuvvetle muhtemeldir ki
bu rakam inanın hiç de abartılı bir rakam değildir.

Şimdi sizlere bir soru soruyorum:
“15 Temmuz darbesinden sonra üniversitelerden uzaklaştırılan akademisyen
sayısı ne kadardır?

Cevap veriyorum; sadece ve sadece
6000 kişi!

Peki geri kalan 39 bin FETÖ
mensubu akademisyen bozması nerede?

FETÖ ile mücadele eden devlet
üniversiteleri içerisinde YILDIZ TEKNİK ÜNİVERSİTESİ, İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ,
GAZİ ÜNİVERSİTESİ ilk sıralarda geliyor. Diğer birçok üniversite yöneticisi ise
“ne şiş yansın ne kebap” misali bu konuda çok fazla taraf olmamayı
yeğliyor.

Yıldız Teknik Üniversitesi’nin
toplam akademisyen sayısı yaklaşık 900 kişi. Bugüne kadar FETÖ ile iltisakı
tespit edilip ilişiği kesilen kişi sayısı ise yaklaşık 200 kişi. Bu hesaba göre
YILDIZ TEKNİK ÜNİVERSİTESİ’nde terör örgütü mensubu oldukları gerekçesiyle
uzaklaştırılan kişilerin toplam öğretim üyesine oranı % 22 oluyor ki, bu kadar
yüksek bir oranı başka hiçbir devlet üniversitesinde görebilmek mümkün değil.

Yıldız Teknik Üniversitesi’nden
bu kadar yüksek oranda FETÖ mensubunun ihraç edilmesi, FETÖ mensuplarının bu
üniversitede yoğunlaşmış olmasından kaynaklanmıyor, aksine üniversite
yönetiminin bu yapıyla etkin mücadelesinden kaynaklanıyor. Yıldız Teknik
Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. BAHRİ ŞAHİN’in ve üniversite eski genel
sekreteri Prof. Dr. Yavuz Erişen ile beraber görev yapan birkaç kişilik ekibin
bu konuda ki gayret ve çabası asla küçümsenemez.

Kuyruğu sıkışan FETÖ
mensuplarının kendilerini temize çıkartabilmek ve Fetullah Gülen denilen vatan
hainini incitmemek için bizzat en yakınlarına, akrabalarına ve hatta ana
babalarına bile iftira attıklarına mahkemelerde şahit oluyoruz.

Şimdiki moda ise FETÖ ile etkin
mücadele eden kişilere çamur atmak. Komşusuyla anlaşmazlık yaşayan, eşine
kızan, ortağını kıskanan, üstündeki kişinin ayağını kaydırmak isteyen, hemen
herkes kalemi eline alıyor ve başlıyor BİMER’e CİMER’e şikayet mektubu yazmaya.
Bu tür mektupları okuyan bazı yetkililer ise “mal bulmuş mağribi” gibi ve sırf
“bir şeyler yapıyor havası verebilmek” için başlıyorlar komisyonlar kurmaya,
müfettişler görevlendirmeye. Olayın altına üstüne, sağına soluna, içine dışına
bakan yok. Büyük resme bakmayı beceremeyen ve resmin küçük noktasına takılıp
kalan sözüm ona bazı kişilerin hazırladığı inceleme raporlarıyla FETÖ ile etkin
mücadele veren bir çok kişi harcandı. Eskiden FETÖ’cüleri tespit etmek çok
kolaydı. Hatta “badem bıyıkları” ile kendilerini üç kilometreden belli
ediyorlardı. Ancak şimdilerde bu kişilerin tamamı “bukalemun” gibi kılıktan
kılığa girdiği için ayırt edebilmek mümkün değil.

Bakın göreceksiniz bu ahlaksızlar
tayfası FETÖ ile mücadele eden ne kadar kişi varsa hepsine iftira atacak ve hatta
aslında bu kişilerin FETÖ mensubu olduğu yaygarasını kopartacak.

Ama hiç önemli değil. “Âyinesi
işdir kişinin, lâfa bakılmaz.”

Herkesin yaptığı ortada.

Cumhurbaşkanının yerinde olsam
Yıldız Teknik Üniversitesi’nde %22 oranında FETÖ temizliği yapan Rektör Prof.
Dr. BAHRİ ŞAHİN’e ve ekibine madalya verir, onları gözüm gibi korurum.

Dr. Mehmet H. SAĞLAM




















































































































































































































































































































































































































LİNK : https://www.mehmethakansaglam.com.tr/makaleler/sayin-cumhurbaskaninin-goremedikleri-ve-bir-rektorun-lik-basarisi-6306.html