Yayınlandı: 11.08.2018 00:00
Güncellendi: 24.10.2021 16:28

KITALAR & BÖLGELER : GÜNEY & KUZEY (LATİN) AMERİKA

LATİN AMERİKA DOSYASI /// CEMAL TUNÇDEMİR : Venezuela nasıl intihar etti ?

CEMAL
TUNÇDEMİR




30 Mart 2017

Çok değil 10 yıl
öncesine kadar, Latin Amerika solu için Venezuela bir başarı öyküsüydü. Bugün,
orta gelirli bir ülkenin ancak çok ciddi bir savaşla yaşayabileceği düzeyde bir
sosyal ve ekonomik çöküntünün girdabında. 30 milyon nüfuslu ülke, sadece dünyanın
en kötü ekonomik görünümüne değil, Batı Yarımküredeki en ciddi insani krize de
sahne oluyor. Sadece 2016 yılında ekonomi yüzde 19 daha küçüldü. Bu küçülme
oranı ülke bir savaşta bile olsa vahim bir oran olurdu. Venezuela bir savaşta
bile değil. Enflasyon yüzde 700’lerde. En temel ilaçlar bile bulunamıyor. Bütün
dünyada yıllar önce yok olmaya yüz tutan difteri hastalığı Venezuela’da yeniden
başgösterdi. Sıtma ve kolera salgınları hızla artıyor. Ve bunlara karşı
koyabilecek bir sağlık sistemi yok. Yakın yıllara kadar Venezuela hükümeti, en
yoksul mahallelere bile hastane açmakla övünüyordu. Şimdi bu hastanelere yolu
düşen yoksullar, orada yiyecekleri yemeği, sargı bezini, yara bantını vs
kendileri evlerinden götürmek zorunda.

Ülkenin gıda stokları
tükenmiş durumda. Marketlerin rafları boş. Ülkedeki tek bolluk kuyruklarda.
Ekmek ve temel gıda maddelerini alabilmek için bile saatlerce bazen günlerce
kuyruklarda beklemek gerekiyor. Sık sık yağma olayları yaşanıyor. Venezuela
parası ‘bolivar’ın hiçbir değeri yok. Teraziyle tartılarak miktarının tespit
edilmesi sık rastlanan bir görüntü. Çıkan isyanları ve her türlü protestoyu
hükümet şiddetli şekilde bastırmaya çalışıyor. BM’ye göre Venezuela şu anda
dünyada en fazla şiddet yaşanan ülkelerden biri. Bir zamanlar Güney Amerika’nın
cazibe merkezi olan Caracas’ta kimse akşam karanlığı çöktükten sonra mecbur
olmadıkça dışarı çıkmıyor. Çeteler tarafından ilan edilmiş gayriresmi sokağa
çıkma yasağı var. Caracas, dünyada cinayet oranı en yüksek şehirlerden birine
dönüşmüş durumda.

Peki ne oldu da böyle
oldu? Venezuela’nın parası olmadığı için mi? Hayır. Venezuela, dünyanın en
büyük petrol rezervine sahip ülkesi. Yerin altında Suudi Arabistanınkinden bile
fazla petrolü var. Son 15 yılda sadece petrolden 1 trilyon dolardan fazla
gelir elde etti. Elbette ki son yıllarda petrol fiyatlarındaki düşüşün gelirde
azalmaya yol açtığı bir gerçek. Ancak Venezuela’da olan biteni bununla
açıklamak mümkün değil. Daha, ham petrol varil fiyatının 100 doların üzerinde
seyrettiği 2014 yılında bile Venezuela’da temel ihtiyaç ürünlerinde kıtlıklar
başlamıştı. Gerçek şu ki Venezuela yıllardır kötü politikalar ve berbat
kararlarla yönetiliyor ve halk da bu kötü politika ve kararları, günü kurtaran
küçük menfaatleri karşılığında sürekli ödüllendirdi. Halk, ülkesini nasıl bir
felakete sürüklediğini farkettiğinde ise artık çok geçti.

Devletin kasası başkanın kumbarası

Hugo Chavez, 1998’de ilk
kez aday olup ‘petrolün parasını ülkenin yöneticilerine ve bir avuç zengine
değil halka yedireceğim’ dediğinde bu, yolsuzluklardan bıkmış yoksul halkın
kulağına müzik gibi geldi. Yüzde 56 oy ile devlet başkanı seçildi. İlk
yıllarında ılımlı merkez sol politikalar yürüttü. Farklı politik kesimlerden
isimleri de çeşitli görevlere atadı. Yabancı yatırımcıları ülkesine yatırıma
davet etti. Fakat gücü arttıkça kendisine başka bir rota çizmeye başladı. 2005
yılında ‘21’nci yüzyıl sosyalizmi’ adını taktığı ve ‘Chavismo (Çavizm)’ diye
anılan yönetim felsefesini ilk kez açıkladı. Aslında tam bir sosyalizm de
değildi bu. Özel şirketler ekonomik faaliyetin büyük kısmını yürütüyordu ama bu
özel şirketler, devletten tamamen bağımsız değildi. Birçoğunun arkasında Chavez
ve adamları vardı.

Chavez, Ulusal Kalkınma Fonunu (FONDEN) kurdu ve bu
kamu şirketinin bünyesinde topladığı hiçbir şeffaflığı olmayan fonlarla,
ülkenin milyarlarca dolarlık gelirinin nasıl harcanacağının tek belirleyicisi
oldu. FONDEN 11 yıl önce kurulduktan sonra petrolden gelen milyarlarca doları,
semt havuzu inşaatlarından, Rus savaş jetleri almaya kadar, sadece Chavez’in
kişisel onayına dayanan ve hiçbir parlamento denetiminden geçmeyen yüzlerce
projeye akıtmaya başladı. Öyle ki, sosyalist yönetimin 2008 krizinde batacak
Wall Street ikonu Lehman Brothers’a bile önemli oranda para yatırdığı sonradan
ortaya çıkacaktı. Fon, 2012 yılında ülkenin tüm kamusal yatırım harcamalarının
yarısını yapar hale gelecek kadar büyüdü. Sadece 2005-2012 arasında en az 100
milyar dolardan fazla parayı hiçbir ekonomik getirisi olmayan, çoğu yarı inşaat
olarak kalan ölü yatırımlara gömdü. Fonden’in toplamda ne kadar para
harcadığını bilmek ise mümkün değil. Muhalifler bu fona, tek bir imza ile
milyar dolarları istediği yere aktarıp kimseye hesap vermek zorunda olmaması
nedeniyle, ‘Chavez’in kumbarası’ adını taktı.

 

Ülkenin parası üzerinde
kendinden önceki hiçbir devlet başkanının sahip olmadığı bu denetimsiz yetkiyi
seçimlerde bir avantaja dönüştürdü. Paradan küçük bir bölümü, daha önce hiç
yatırım görmemiş varoşlara ve kırsal kesimlere akıttı. Ancak istihdam yaratıcı
kalıcı çözümler getiren yatırımlar olarak değil. Doğrudan azar azar nakit para
dağıtma üzerine kurulu bir sistem. Bundan dolayı ‘Chavez’in rüşvet fonu’ da
deniyor. Elbette, yoksul bölgelere bugüne kadar görülmemiş hastane ve okul gibi
tesisler de yapıldı. Art arda açılışı yapılan bu binalardan dolayı, sadece
muhalifler değil tarafsız analistler bile 2010’lu yıllarda bugünleri haber
verdiğinde Venezuela halkının büyük bölümü doğal olarak onlara inanmıyordu.
FONDEN’in kurduğu hastanelerden birinde tedavi olurken 2012’de Reuters’e
konuşan 58 yaşında bir Venezuelalı, ‘Chavez’in
ülkenin parasını çarçur ettiği bir yalan. Gerçek olsaydı böyle hastanelerimiz
olabilir miydi?
’ diye tepki gösteriyordu örneğin…

Petrol, 1990’ların
sonunda bile Venezuela’nın toplam ihracat gelirinin yüzde 80’inden azını
oluştururken bugün yüzde 96’sına ulaşmış durumda. 2010’a kadar petrol parası
akarken fark edilmeyen bu sorun, ham petrol fiyatı ciddi oranda düşünce
günyüzüne çıktı. Ülke hiçbir şey üretmiyordu neredeyse herşeyini ithal
ediyordu. Hiçbir ekonomi bilgisi olmayan Maduro döneminde kriz daha da
belirginleşti. Örneğin, yoksulların alım gücünü korumak iddiasıyla birçok
perakende ürüne tavan fiyat zorunluluğu getirildi. Fiyat etiketleri, yoksullara
uygun bir düzeyde kaldı. Ama tabii ki bu bir seraptı. Raflarda hükümetin
belirlediği düşük fiyat etiketleri yer aldı ama malların kendisi kayboldu.
Tuvalet kağıdından temel gıda maddelerine kadar her şey, tezgah altında kara
borsada satılıyor artık. Venezuela, 2017 ilk çeyreği itibarı ile yüzde
700’lerdeki oranıyla dünyanın en yüksek enflasyonunu yaşıyor. Hükümet, işlerini
yürütebilmek için durmadan karşılıksız para basıyor. Bunun sonucu olarak da
Venezuela parası son iki yılda yüzde 93 değer kaybetti. İnsanlar parayı sırt
çantasında taşıyor.

Hükümette tek bir
ekonomist bakan bile yok. Maduro’nun ekonominin başına atadığı bakan, ‘enflasyon diye bir olgunun varlığını bile
kabul etmiyor
’. Doğal olarak bu bakana göre para basmanın
enflasyonu azdırması söz konusu değil. Ülkenin acil krediye ihtiyacı var ancak
dünyada hiçbir kurum ve ülke, yüksek riskten dolayı Venezuela’ya kredi
vermiyor. 60 milyar dolara yakın borçlanılan Çin de artık sadece ülkenin
petrol zenginliği üzerinde uzun vadeli önemli imtiyazlar karşılığında yeni
kredi verebileceğini belirtiyor.

Devlette tek başlılık felaket getirdi

Venezuela’yı bugüne
taşıyan en önemli nedenlerden biri ise Chavez’in çeşitli anayasa değişiklikleri
ve referandumlarla aşama aşama pekiştirdiği tek adam rejimi oldu. 2004 yılında
yüksek yargıyı da tamamen denetimi altına aldıktan sonra Venezuela devletinde
yargısal denetim ve kuvvetler ayrılığı fiilen ortadan kalktı. Bunun yerine
sadece Chavez’e sadık son derece politize bir yargı oluşturuldu. Hükümetin
istemediği kararları alan yargıçlar ya tutuklandı veya tasfiye edildi.

Muhalefet liderleri ve
aktivistler değişik suçlamalarla hapsettirildi. Medya için, devletin
yüksek makamlarına saygısızlığı kriminal suç haline getiren yasalar çıkarıldı.
Muhalif medya baskılarla tasfiye edildi. Gazeteler, televizyonlar el
değiştirdi. Bugün ülkedeki bütün televizyonlar ve gazeteler ya doğrudan ya da
dolaylı olarak Maduro hükümetine bağlı.

Venezuela halkı ülkenin
ve paralarının çok kötü yönetildiğini günlük yaşamında farkedip bir şey yapması
gerektiğini anladığında artık geçti. Mevcut rejimdeki son demokratik
fırsat olan 2015 Aralık ayındaki seçimlerde parlamentonun üçte ikisini
muhalefet kazandı. Bu kağıt üstünde rejimin 16 yıllık iktidarını bitirdi. Ama
uygulamada böyle olmadı. Görevi biten eski parlamento, yeni milletvekilleri
göreve başlamadan alelacele meclisin, merkez bankası üzerindeki denetim
yetkisini kaldırdı. Yüksek Mahkemenin görev süresi bitmeye az kalmış 12
üyesinin yerine yenilerini seçerek muhaliflerin bu koltuklara atama yapması da
engelledi. Yüksek Mahkeme, muhaliflerin çoğunluk olduğu parlamentonun geçirdiği
yasaların çoğunu iptal ediyor. Meclisin devlet başkanlığı seçimi için
referandum kararını Maduro’nun kontrolündeki Yüksek Seçim Kurulu iptal
etti. Öyle ki, Maduro her yıl Parlamento’ya hitaben yaptığı ‘Birliğin Durumu’
konuşmasını bu yıl parlamento yerine kendi kuklası Yüksek Mahkeme’ye yaptı.

Hergün yaşanan yağma
veya isyan olaylarına yayın yasağı getirildi. Maduro ve medyası, ülkeye karşı
ekonomik savaş başlatıldığını iddia ediyor. ABD’nin Venezuela rejimine husumeti
ve Amerikan medyasının bazı abartılı yalan haberleri de Maduro’nun bu
propagandasına kendi tabanında destek bulmasına yardım ediyor. Her basit
tepkiye, her basit eleştiriye, en masum protestoya bile kolayca  ‘devlete
komplo’, ‘darbe girişimi’, ‘karşı devrim’ yaftası vuruluyor. Ülke
hapishanelerinde 10 bine yakın siyasi mahkum var. Bunların en ünlüsü Maduro’ya
karşı başkan adayı olacakken tutuklanan eski belediye başkanı Leopoldo López.
76 muhalif belediye başkanından 33’ü yargılanıyor.

Yolsuzluk bitecekti, ama sistemleşti

Chavez ilk kez seçildiği 1998’de üç vaatte bulunmuştu: Yeni bir anayasa
yapılacak, yolsuzluk yok edilecek ve yoksullukla mücadele edilecekti. Ancak
Chavez, keyfiliği önündeki engel bırakmamak için her türlü bağımsız denetim
mekanizmasını kaldırdıkça yolsuzluk ve suçlar bireysel olmaktan çıktı
sistematik hale geldi. Kendisine sadık olanların yaptıkları yolsuzlukları
görmezden gelerek onları ödüllendirdi. Transparency International’e göre
artık dünyanın en yolsuz sekizinci ülkesi konumunda. Oysa 2000’lerin
başında bile Venezuela, Şili’den sonra Latin dünyasının en şeffaf ülkesi
konumundaydı. Muhaliflerin iddiasına göre hükümetin bazı üyelerinin 2003
yılından beri sadece gıda ithalatından kazandıkları kişisel haksız kazancın
miktarı 200 milyar doları geçmiş durumda. Rejimin dayanaklarından olan ordunun
komutanları, gıda dağıtımı ordu kontrolünde olduğu için bugünkü gıda
kıtlığından da en fazla kar edenler konumunda. Chavez’e göre daha zayıf bir
lider olan Maduro, komutanların desteğini kaybetmemek için bu yolsuz işleyişe
müdahale etmiyor. Chavez döneminde bir ara bakanlık da yapan devrimci
aktivist Roland Denis2015 Haziran ayındaki bir röportajında, yolsuzluğun
bireysel olmaktan çıktığı, ve devlet içinde yüzlerce küçük mafya örgütlenmesi
oluştuğu itirafında bulunacaktı. Röportajında mafyatik oluşumların olduğu resmi
kurumları isim isim açıklayan Denis, sadece kur dalgalanmasından Venezuela’nın
kaybının 300 milyar dolar olduğunu ve yolsuzluğun neden olduğu kaynak kaybının
ise bunun çok daha fazlası olduğunu söylüyordu.

 

Bugün bütün anketlere
göre halkın en az üçte ikisi Maduro’nun görevden derhal ayrılmasını istiyor.
Maduro’nun normal bir seçimde kazanma şansı artık kesinlikle yok. O yüzden
seçime gidemiyor, muhalefetin kontrolündeki parlamentoyu ise fiilen devre dışı
bırakageldi. Tamamı Maduro’ya sadık adamlarından oluşan Yüksek Mahkeme, 15
aydır bu parlamentonun aldığı her kararı, çıkardığı her yasayı iptal ediyor.

Ve nihayet Venezuela
halkı Perşembe sabahı uyandığında bu göstermelik demokrasinin de sona erdiğini
gösteren ve ‘diktatörlüğün resmileşmesi yolunda’ yeni bir sürprizle karşılaştı.
Üyelerini Devlet Başkanı Maduro’nun atadığı Venezuela Yüksek Mahkemesi Çarşamba
gecesi aldığı bir kararla, 2015 seçiminde Amazon eyaletinden seçilen üç
milletvekilinin usulsüzce seçildiği iddiasıyla, konu yargıda çözülünceye kadar
parlamentonun bütün yetkilerini üstüne aldı. Oysa söz konusu üç milletvekili
oylamalara bile katılmıyordu. Maduro artık ‘’yasal’’ olarak da ülkedeki tek
güç. Bir başka diktatör Alberto Fujimori’nin Peru’da 1992 yılında Peru
Kongresini dağıtmasından beri ilk kez bir Güney Amerika ülkesinde devlet
erklerinden biri tamamen askıya alınmış oldu. Maduro artık yalnız olduğunu da
biliyor. Çünkü Amerika Kıtası Devletleri Organizasyonu OAS bile geçtiğimi hafta
Venezuela’nın ihracı istemiyle toplandı. Ancak şimdilik, Maduro’nun seçimleri
ertelemesini ve muhalifleri kitlesel şekilde tutuklama politikasını
eleştirmekle yetindi. Buna karşılık Maduro, OAS’ı Venezuela’da darbe
hazırlığıyla suçladı. Nitekim, OAS zirvesinin başlamasından birkaç saat önce
Venezuela Yüksek Mahkemesi milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldırmanın ve
anti-Maduro milletvekillerinin, özel mahkemelerde vatana ihanetle
yargılanmasının yolunu açtı.

7-8 yıl öncesine kadar
Güney Amerika’da herkesin gidip yaşamak istediği bir ülkeydi Venezuela. Bugün
Kolombiya, Orta Amerika, ABD ve diğer bölge ülkeleri Venezuela’yı terk eden
göçmen akınına uğruyor.  Ülkeyi terk etmek isteyen Venezuelalıları hiç
akıllarına gelmeyecek bir engel daha bekliyor; Pasaport yokluğu. Venezuela’nın
sıfırı tüketmiş hükümeti, para olmadığı için pasaport basacak ekipmanı ve
malzemeyi ithal edemiyor. Başvuran yüzbinlerce kişi pasaport alamadığı için
ülkeyi terk edemiyor. 11 pasaport makinesinden çalışır düzeyde sadece iki
tanesi kaldı. Onların bastığı pasaportlar da Kimlik ve Göçmen Dairesi (SAIME) memurlarınca
karaborsada tanesi 500 dolara satılıyor. Yani bir Venezuelalı memurun bugünkü
aylığının 45 katı fiyatına.

Venezuela, 16 yıldır
aşama aşama inşa edilen bir çabayla ağır ağır intihar eden bir ülke
görünümünde. Nefret bir politik strateji. Komplo teorileri hemen her sorunun
tek resmi açıklaması. Hukuk, adaletin değil rejimin hükümranlığının aracı.
Devletin her köşesinden yolsuzluk ve organize suç, toplumun her köşesinden
yoksulluk ve sefalet akıyor. En masum itirazlar, protestolar bile güvenlik kuvvetlerinin
sert şiddeti ile bastırılıyor.

Güney Amerika’nın büyük
bölümünü İspanyol emperyalizminden özgürleştiren Simon Bolivar, ‘’yönetenler, en duymak istemeyecekleri
gerçekleri bile dinleyebilmeli
’’ diyordu. Bolivar’ı ilham kaynağı
olarak gören ve kendisini ‘Bolivarian devrim’ olarak tanıtan Venezuela
yönetiminin, duymak istediklerinden başkasını dinlemeye tahammülü
yok. Bu yüzden de, geleceğe umudunu yitirmemek bile rejim karşıtı politik
bir aktivizm görülebiliyor.

2015 yılında polis,
Daniel Yabrudy adlı bir muhalif aktivist ile arkadaşlarını, Caracas’taki bir
süpermarketin önünde kuyrukta bekleyenlere kahve ve su ikram ederken gözaltına
aldı. Polise göre suçları büyüktü. Çünkü bardakların üzerine şöyle yazmışlardı:


















































Buna asla alışmayın! Daha iyi yaşamamız
mümkün
’.