Prof. Dr. Tülay
Özüerman : YA ÇIKACAĞIZ !! YA ÇIKACAĞIZ !!
Son süreçte Türkiye’nin
sürüklendiği yerden çıkışı üzerine okuduğum teoriler umut ışığı olacak yerde,
denenmiş formüller üzerinden şablon çıkış haritası olmaktan öte değil.
Kendisini aydın olarak tanımlayanların kendilerinden kabul ettikleri ile dar
bir alana sıkışarak atışmalar yapacakları lükslerinin hiç kalmadığı bir Türkiye
var artık. Dayanışma, birliktelik diyenlerin kendi aralarında birlik hala
yoksa, CHP’deki iç karışıklığı önce bu ezberde takılıp kalmada sorgulamak
gerek. İçindeki kişilere kızıp, kurumu karalamak, kurum için çaba göstermiş ve
bugünlere kadar taşınmasında emeği olanlara büyük haksızlık. Kişileri
eleştirebiliriz ancak, kişiler yüzünden kurumların alaşağı edilmesi yanlış.
Kişi odaklı düşünmeye alışmış ve kurum bilinci oluşmamış bir kültürde, takılıp
kaldığımız yer oluyor kişiler ve kişi kişi kaybediliyor kurumlar. Kabul edelim
ki, günümüzde katışıksız kurum kalmadı. Yeni bir kurum diye kolları
sıvadığınızda bu yeni kurumun katışıksız olacağını düşünmek iyi niyetin çok
ötesinde olur.
Tüm bunları düşündüren, ADD’nin dernek olmaktan çıkıp partileşmesi
üzerine yürütülen tartışmalar oldu. Türkiye’de eskilerin “devlet nizamı”
dedikleri bozuldu. Devletin düzeni, kurumları alt üst edildi. Resmi tarih
bilincimizin yerine, al bu senin tarihin denilerek yeni bir tarih yazılıyor
gözümüzün önünde. Siyasal partileri demokrasinin vazgeçilmez unsuru diye
tanımlayan anayasaya karşın, iktidara konuşlanan parti aracılığı ile
demokrasinin tüm kurumları işlemez hale getiriliyor. Halihazırdaki
partilerin yapıları aynı olsa da, demokrasilerdeki işlevlerinden farklı
formatta olduklarını görüp kabullenmek gerek. Yeni bir partinin yeni bir soluk
olmak yerine, yerleşmek isteyen düzene destek olacağını ve zaten “eski” diye
tabir edilen sistem partilerinin tasfiye edildiklerini ve son kalenin CHP
olduğunu anlatmaya çalışıyorum.
Partilerde, kendine partideki yerleri üzerinden statü elde etmek
isteyenler hep olmuştur ama günümüzde, “partili” tabir edilen, “parti kimliği”
ile partiye ideolojisi ile bağlı olanlar dışlanıp, partide olanlar çoğalmakta.
Parti kimliği için çaba gösterenlerin giderek yabancılaşmalarını sağlayan bir
dönüşüm bu. AKP’nin kapatılan, ya da parti başkan ve yöneticilerini kendi
yanına çekmek sureti ile eriterek boşalttığı muhalefet alanını görmezden
gelemeyiz.
Muhalefet etme refleksleri kırılan bir toplumun sadece partilerin
başkan ve sözcülerinin söylemlerinden ibaret itiraz alanı sadece toplumu teskin
etmeye yöneliktir. Siyaset yapma alanı daraltılarak yok edilmiş bir toplumda
partilerin siyasal sıfatı, siyaset yapma çeşitliliğinden çok, siyasal olarak
tanı(mla)dığımız kurumlar ve sorunlar üzerinde konuşuyor olmaları nedeniyledir.
Tek parti hegemonyası altında uydulaş(tırıl)an yapılardan köklü dönüşüm gücü
beklemek hayalcilikten ötedir. Hele kendilerini dönüştürecek güçleri
kalmamışsa. İktidardaki parti de bu tanımın dışında değildir. Tek kişi
üzerinden örgütleşmiş ve kolonlarını eriyen muhalif partilere dayamış bir
konjontürel yapının çok güçlü olduğu söylenemez. Konjonktürle gelen
konjonktürle gide(bili)r.
Türkiye’de temel sorun yeni bir siyasal partinin kurulması mıdır
gerçekten? Sağda kurulan İyi Parti deneyimine kurucularının bir bir
istifalarına ve parti başkanı gitsin propagandasını başlatmalarına bakınca;
parti içi ilişkiler hakkında kültürel birikimimizi tahlil edebiliriz. Sağın
kültürü ve solun kültürü diye bir ayrım olmaksızın, o gitsin bu gelsin
tartışmasının, partinin hedef, ilke, kuruluş amaçları ve hedef kitlesini
büyütmekten daha önde geldiği ve partilerin başkancı yapıları değişmeden
süreğen olacağı bir kehanet değildir.
ADD’nin partileşmesi üzerine düşünmek bile yanlıştır. Muhalefeti
partiler üzerinden görünür ve güçlü kılmak için güçlü bir örgütlü toplumsal
muhalefete gereksinim vardır. Boşluğu sadece siyaset zemininde doldurmak mümkün
değildir. Toplumun dibinden gelen bir itme ile partilerin gerçek işlevlerini
yeniden var etmek gibi bir gereklilik var ortada. Sadece partilerin sayısını
çoğaltmak üzerinden demokrasiyi var edeceğimiz sanısını sürdürmek bir diğer
önemli açmaz. Çok partili siyasal yaşama geçiş sürecimizi bu nedenle
demokrasiye geçmek olarak tanımlamak doğru değildir. Çok partili sisteme geçtik
ama partilerin yarattıkları sıkıntılarla demokrasiyi işletecek ve
kalıcılaştıracak kurumsallaşmayı tamamlayamadık. Başlı başına kitap konusu olan
bu cümleyi burada bırakarak, parti çoğaltma hastalığımızdan sıyrılmayı
öneriyorum. İlk ivedi iş bu. Bu seçeneği ayıkladıktan sonra, toplumun
düşüncelerini korkusuzca açıklayabildikleri, karşı seslerin yükseldiği
platformlar için örgütlü zeminlerin yeniden çalışır hale getirilmesi çabaları
başlatılmalıdır. Demokrasi çok parti, tek ses değildir; çok sesliliktir. ADD’yi
partiye çevirmek toplumda tek sesli yapıya güç vermenin ötesine geçmez. Hatta
bırakın partileşmeyi; sadece ADD değil, tüm kitle örgütlenmelerinde siyaset
için bu kurumların basamak yapılması geleneğine son verilmelidir. Dernekler,
sendikalar aracılığı ile başkanların siyasete taşınmasından ne dernekçilik
fayda gördü, ne de sendikacılık.
Aklı başında birileri gerçeğin notalarına dokunduğunda işine
gelmeyenlerin kıvırttıkları yer de diyebilirsiniz; siyaset denilen zemine
kendilerini taşımak için kurumlara zarar verenleri atlayıp, çıkış için reçete
yazmayı. Her kurum kendi mantığı içinde işletilmeli ve siyaset yapmak isteyen
doğrudan siyaset içinde çaba göstermeli. Elbette bunun için önce siyaset
yapılacak zemini yeniden inşa etmek gerekecek. Kimsenin göremediği, ya da
görmek istemediği… diye de eklemek gerek.
Partilerle ilgili, ilk kez 1989’da akademik kariyerimin başlarında
bir eserimde yer verdiğim ve daha önce çeşitli vesilelerle yazılarımda
değindiğim bir deyişi yinelemeliyim. George Vedel’in ünlü sözüdür: Demokrasi
siyasal partiler olmaksızın yaşayamaz, siyasal partiler yüzünden ölebilir de!.. Bugünlerin
uyarısını tek bir cümle ile yapmış olmak da diyebilirsiniz!… Bugün artık uyarı
olmaktan çıkıp özete dönüştüğü gerçeğini atlamadan!..
Bir anımsatmayı da artık sıkça duyduğumuz ve yastık altında
tutulan varlıklarınız üzerinden dillendirilen “yerli ve milli” olma şuuru için
yapmak isterim. TC olarak herhalde yerli ve milli konusunda en son dik
duruşumuzu, 1 Mart tezkeresi ile gösterdik. O tezkerenin tutanaklarının neden
açıklanmadığı ve Meclis’te görüşülmesi sürecinde Deniz Baykal’ın
söylediklerinin neden yayımlanmadığı konusu CHP’nin gündeminden hiç
düşmemeli(ydi)…
Kurultay da kurultay diyerek örtülen ne çok gerçeğimiz var…
Başka partiye ne hacet? CHP silkelenip kendine gelse ve
gerçeklerin peşine düşse yetecek.
İşte bu silkelemeyi yapacak bir toplumsal muhalefet gerek; bu
fasit daireden ya çıkacağız, ya çıkacağız!… Başka yolu yok!…