TARİH & TARİHİ ESERLER & ARKEOLOJİ & NOSTALJİ DÜNYASI

TARİH /// Tayfun ÇAVUŞOĞLU : Enver Paşa – Babıali Baskını – Başarısız Karşı Darbe Girişimi

Tayfun ÇAVUŞOĞLU : Enver Paşa – Babıali Baskını –
Başarısız Karşı Darbe Girişimi

Osmanlı Devleti’nin
1. Dünya Savaşı’na girişi konusunda, hemen tüm kaynaklar Enver Paşa’nın
yarattığı oldu-bittiye işaret ediyor. Osmanlı’nın savaşa girişinin ardından
yeni cepheler açılıyor, zaten zor durumdaki Osmanlı, hiç değilse eski
kayıplarının bir bölümünü telafi etmeye çalışıyor. Birçok kaynak, 1. Dünya Savaşı’na
giden yolu birkaç cümleyle özetleme yoluna gidiyor. Konuyu detaylandırarak,
merak edilen noktaları aydınlatmaya çalışacağız.[1]

Osmanlı’nın 1.
Dünya Savaşı’na girmesiyle sonuçlanan süreç, aslında 1. ve 2. Balkan
savaşlarının uzantısı halinde gelişen olayların getirdiği bir sonuçtan
ibarettir.

1911 yılının son
aylarıyla 1912’nin başında Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ Balkan
İttifakı’nı kurdu. Bu aşamada Rusya ve İngiltere de aracı roller üstlendi.
Bulgar komitacıları ağustos ayında bazı terör olayları yarattı, eylülde ise
artık savaş kaçınılmaz görünüyordu. Islahat konusunda Babıâli hükümetlerinin
verdiği ödünler fayda sağlamıyordu.

30 Eylül’de Balkan
devletleri, 1 Ekim’de ise Osmanlı seferberlik ilan etti. 13 Ekim’de müttefikler
Osmanlı’dan taleplerini açıkladı.

1. Vilayetler özerk
olacak, başlarına Belçikalı ya da İsviçreli valiler atanacaktı.

2. Hıristiyanlar
askerliklerini kendi vilayetlerinde, Hıristiyan subayların komutası altında
yapacaklardı. Bu subaylar yetiştirilinceye kadar Hıristiyanlar askerlikten muaf
tutulacaktı.

3. Yerel yasama
meclisleri kurulacaktı.

4. Islahatın
gözetimine büyük devletlerle birlikte Balkan devletleri de katılacaktı.

5. Islahat 6 ay
içinde yürürlüğe girecek, Osmanlı seferberliği tek yanlı olarak sona
erdirecekti.[2]

Osmanlı hükümetinin
bu taleplere olumlu cevap vermesi, kamuoyunda ateşli milliyetçi rüzgârların
yoğunlaştığı da dikkate alınırsa, neredeyse imkânsızdı.

9 Ekim1912’de önce
Balkan devletlerinin en küçüğü olan Karadağ, 17 Ekim’de Bulgaristan ve
Sırbistan savaş ilan etti. Savaş patladı. Balkanlar’daki Türk orduları daha ilk
hamlede ikiye bölündü. Ardı ardına yapılan meydan muharebelerinin hepsinde
Osmanlı ordusu ağır yenilgiye uğradı.  Garp ordusu, 23-24 Ekim’de
Komanova’da Sırplara yenildi, Manastır’a çekildi. 8 Kasım’da Yunan ordusu
Selanik’e girdi. Yunan donanması, son Osmanlı adalarını ele geçirdi.

Doğu Trakya ordusu
da hazırlıksızdı ve ilk taarruz karşısında Bulgarlara yenildi, Vize-Burgaz
üzerine çekildi. 29 Ekim’de Lüleburgaz muharebesinde bir kez daha yenildi.
Bulgar ordusu, İstanbul’un savunma hattı olan Çatalca ve Gelibolu yarımadasını
tutan Bolayır hattına kadar geldi. 18 Kasım’da Manastır muharebesi durumu
perçinledi.

Kuşatma altındaki
Yanya Yunanlara, İşkodra Karadağlılara, Edirne ise Bulgarlara direnmeye
çalışıyordu.

Balkan Savaşı’nda
Trakya’da, Lüleburgaz harp sahasında gördüklerini anlatan Matin gazetesi
başyazarı Stefan Losannes’in yazdıklarından bir bölüm, Türk ordusunun içinde
bulunduğu durumu anlatıyor:

…Lüleburgaz harbi
dört gündür devam ediyordu. Bu dört gün zarfında Türk Ordusu Başkumandanı
[Trakya Şark Ordusu Komutanı] Abdullah [Kölemen] Paşa umumi karargâhı olan
Sakız Köyü’nde küçük bir evde kapanmış kalmıştı.

29 Ekim akşamı
Daily Telegraph gazetesinin harp muhabiri Ashmead Bartlett, uzun gezileri
sırasında kendisini orada tesadüfen buldu. Başkumandan açlıktan ölüyordu. Emir
subayları evin fakir bahçesindeki toprağı adeta tırnaklarıyla kazarak bir iki
mısır kökü çıkarmaya çalışıyorlardı. Bu kökleri bir parça unla bulamaç gibi
pişiriyorlardı. İşte bir orduya kumanda eden zatın yiyeceği bundan ibaretti…

Bartlett acıdı,
yanlarındaki birkaç kutu konserveyi verdi. Üç gün mütemadiyen paşayı besledi.
Abdullah Paşa, ‘Siz olmasaydınız ayakta duramayacaktım’ demiştir.

Osmanlı Ordusu
Başkumandanı yiyecek bulamadığı gibi haber de alamıyordu. Denilebilir ki,
harbin devam ettiği dört gün zarfında ne olup ne bittiğini hiç haber
alamamıştır. Ordusunun sağ kanadı nerede? Bunu ancak biliyordu. Ama bu feci
mücadelenin hiçbir safhasını öğrenememiş, hiçbir anında emir vererek müdahale
edememiştir. Harp cephesi 50 km’yi buluyordu. Bu harp hattı ile bağlanmak için
Abdullah Paşa’nın elinde ne telgraf, ne telsiz, ne muharebe telefonu, ne
otomobil, ne uçak, ne bir şey vardı. Hattâ yaverlerini dörtnala koşturacak bir
şoseye bile malik değildi.

Başkumandana haber
getirmek için ateş hattına gönderilen birkaç süvari ya bir şey görmemiş ya da
dönmemişlerdi. Abdullah Paşa, sol kanadının çekildiğini, sağ kanatta Mahmut
Muhtar Paşa’nın olağanüstü bir cesaretle dayandığını ise ancak sezgi suretiyle
biliyordu. Nihayet 31 Ekim sabahı atına binerek birkaç km ilerledi. Ama ilk
kaçaklara rast gelip, sol kanadın bozulduğunu kesin olarak anlayınca,
dayanmakta olan merkez ve sağ kanatlara da çekilme emri verdi. Hâlbuki merkezde
Şevket Turgut Paşa dayanıyordu ve taarruza geçmek üzere idi. Sağ kanadı da
yerindeydi. Abdullah Paşa neden sonra verdiği emrin yanlışlığını anlayarak onun
aksine emir gönderdi ama iş işten geçmişti. İkinci Kolordu dört günden beri
harp içinde idi. 24 saattir hiçbir şey yememişti. Hemen yüz geri etti ve
askerler, arkadaşlarının cesetleriyle örtülmüş çamurlu tarlalar boyunca
çekilmeye başladılar. Bir daha da bir savunma hattı kuramadılar. 31 Ekim akşamı
Osmanlı ordusu adeta bir sel gibi geriye akıyordu. Ordu namına ovada, çeşitli
yollardan, yolsuz bölgelerden Çatalca’ya doğru akıp giden kaçak dalgalarından
başka bir şey kalmamıştı.

Topçular toplarını,
cephane sandıklarını bırakıyorlardı. Mekkâreciler hayvanlarını terk ediyor
yahut biraz et yemek için kendi hayvanlarını öldürüyorlardı. Piyadeler
tüfeklerini atıyorlardı. Ama Bulgar ordusu da bitkindi. İlk müsademede
süvarilerini kaybetmişler, son savaşta da en son ihtiyatlarını ateşe
sokmuşlardı. Ellerinde bir tabur bile taze asker yoktu. Bunun için Türk
ordusunun kalıntıları hiçbir saldırıya uğramadan o ovalarda başıboş dolaşmış,
gerilemişlerdi. Yalnız bir gece içinde yüz bin kişinin felaketi, bozgunluğu
üstüne en meşum, en korkunç bir hayal kanatlarını germişti: Açlık…

Daha garibi, bozgun
haberini İstanbul, Londra’dan, Paris’ten daha sonra alabildi. İstanbul’da bu
harbe ait resmi tebliğ ancak 4 Kasım sabahı, yani dört gün sonra yayımlandı.[3]

Çekilen Osmanlı
ordusunu, geriden ikinci bir dalga takip etmektedir: Göçmenler…

Sırp, Karadağ,
Bulgar ve Yunan askerlerinin işgal ettiği yerlerde katliamlar başlamıştır.
Öldürülen, asılan, parçalanan Müslümanlardan geri kalanlar çoluk çocuk, geriye,
İstanbul’a doğru akmaktadır.

Prof. Dr. Sina
Akşin de bu ağır yenilginin nedenlerini sorgularken, Osmanlı’nın silah ve
teçhizat bakımından karşısındakilerden çok da geri olmadığının altını çiziyor
ve acı gerçeğe işaret ediyor:

…Öyle
anlaşılıyor ki, iletişim ve ikmal bakımından, sevk ve idare (komutanlık)
bakımından, savaş azmi bakımından onlar üstündü. Yenilginin baş sorumlusu
Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Nazım Paşa’ydı.

Tabii
genel, siyasi sorumluluk Nazım’ı o mevkiye getiren Ahmet Muhtar ve Kamil
paşalarındır. Şu bakımdan da sorumludurlar ki, böyle bir ölüm kalım
mücadelesinde bile İttihat ve Terakki’ye karşı kavgadan vazgeçilmemiş, bir
ulusal birlik havası yaratılamamıştır.
[4]

 29 Ekim’de Ahmet Muhtar Paşa istifa ettirildi, Kamil
Paşa sadrazam oldu. Osmanlı Devleti büyük devletlerden mütareke konusunda
istediği yardımı alamayınca, doğrudan Bulgar Kralı’na başvurdu.

Çatalca hattına
yüklenen Bulgarlar, kesin sonuç alamayacaklarını anlayınca mütarekeye razı
oldu.

16 Aralık’ta
toplanan Londra Konferansı’nda Balkan devletleri Tekirdağ’ın doğusundan geçen
bir hattı takiben bu hattın doğusu ve Gelibolu yarımadası dışında bütün
Rumeli’nin ve Ege adalarının kendilerine verilmesini istediler. Taleplere
Edirne vilayeti ve Girit adası da dâhildi. Edirne ve Girit konusundaki
anlaşmazlık nedeniyle görüşmeler 6 Ocak 1913’te yarıda kaldı. Büyük devletlerin
Londra büyükelçileri hemen bir araya geldi.

17 Ocak’ta İstanbul
hükümetine ortak bir nota vererek Edirne’den ve adalardan vazgeçilmesini
istediler. Bu arada büyük devletler Ege adalarını da Yunanlara bırakmıştı.

Mebusan Meclisi
dağıtılmış olduğundan, kararın sorumluluğunu paylaşmak üzere geleneksel
yöntemle devletin ileri gelenlerinden oluşturulacak bir Şura-yı Saltanat’a
danışma kararı alındı. 22 Ocak’ta sarayda toplanan bu şurada, Kamil Paşa Edirne
ve İstanbul’un kuşatılmış olduğunu, savaş ya da barışa karar vermek gerektiğini
söyledi. Ezici bir çoğunluk “barış” dedi. Bu karar net olarak Edirne’nin
gözden çıkarılması
 demekti.

Babıâli Baskını

Ortalık böylesine
karışıkken, hemen ertesi gün İttihat ve Terakki, Babıâli baskınıadı verilen
darbeyle iktidarı ele geçirdi…

23 Ocak 1913 günü
İttihatçılar Edirne için sloganlar atarak Babıâli ’ye yürüdü. Şevket Süreyya
Aydemir bu sahneyi, “…Aslında 30-40 kişilik bir İttihatçı grubunun,
başlarında beyaz bir ata bindirilen Enver Bey olduğu halde başardıkları bu
baskın, yakın tarihimizin heyecan verici bir olayı olarak daima hatırlanacaktır”
[5] cümlesiyle anlatır.

Babıâli baskınının
ilk anlarında bazı mukavemetler oldu. Sadaret Yaveri Yarbay Nafiz Bey odasından
fırlayınca vuruldu, sonra Harbiye Nazırı’nın yaveri Tevfik Bey aynı akıbete
uğradı. Bakanlar Kurulu toplantısından dışarı fırlayan Harbiye Nazırı Nazım
Paşa, “Siz beni aldattınız” diye çıkışırken,
İttihatçı silahşor Yakup Cemil’in tabancasından çıkan kurşunla yere serildi.
Söylentiye göre İttihat ve Terakki Nazım Paşa’nın desteğini kendisini sadrazam
yapma vaadiyle elde etmişti.

Enver Bey, yanına
birkaç silahşor alarak doğrudan Bakanlar Kurulu toplantısının yapıldığı salona
daldı. Diğer nazırlar (bakanlar) sağa sola kaçıştığından, masasında tek başına
oturmakta olan ihtiyar Sadrazam Kamil Paşa’nın önünde ve odanın tam ortasında esas
duruşta selam verdi, “Millet sizi istemiyor, istifanızı yazınız”[6] dedi.

Sadrazam Kamil Paşa
direnmedi, istifasını yazdı. Enver Bey, yazıyı alıp derhal padişaha götürerek,
sadarete Mahmut Şevket Paşa’nın atanmasını sağladı.

Babıâli baskını,
Avrupa’da çok olumsuz karşılandı. Balkan devletleri 28 Ocak’ta Londra
Konferansı’na son verildiğini duyurdu. 30 Ocak’ta ise Bulgarlar, 3 gün sonra
süresi bitecek mütarekeye son verildiğini açıkladı:

Mahmut Şevket Paşa
hükümeti, 30 Ocak’ta büyük devletlerin notasına cevap verdi. Edirne’nin
Osmanlı’nın ikinci başkenti ve bir Müslüman kenti olduğu hatırlatılıyor, kentin
Meriç’in sağ kıyısındaki topraklarının verilebileceği, adaların kaderinin de,
Anadolu’nun savunma ihtiyaçları gözetilerek Batılı devletlerin kararına
bırakılabileceği belirtiliyordu. Ama Osmanlı hükümetinin Batılıları şaşkınlığa
uğratacak talepleri de vardı. Osmanlı hükümeti, gümrük bağımsızlığı, ticarette
eşitlik, Osmanlı’da oturan yabancıların vergiyle yükümlü tutulmaları, ilk
etapta gümrük vergilerinin yüzde 4 artırılması, yabancı postanelerin ve genel
olarak kapitülasyonların kaldırılması isteniyordu. İşte bunun için Avrupa
İttihat ve Terakki’ye illet oluyordu. Türklerin Rumeli’den büyük ölçüde
kovulması, Edirne’nin Osmanlı’dan alınması söz konusuyken, onlar kalkıp bir de
iktisadi bağımsızlık istiyorlardı.[7]

Bulgarlar savaşı
yeniden başlattı. Yeni hükümet durumdan umutsuzdu, para da yoktu. Başkomutan
Vekili Ahmet İzzet Paşa, genç subayların ısrarı üzerine Bolayır’da bir harekât
yapmaya karar verdi. Gelibolu yarımadasında bulunan Mürettep Kolordu taarruza
geçerken, 10. Kolordu da Şarköy’e, Bulgarların gerisine denizden çıkarma
yapacaktı. Böylece Bulgarlar iki ateş arasında kalacaklardı. Mürettep Kolordu,
kararlaştırıldığı gibi 8 Şubat’ta taarruza geçtiği halde, 10. kolordu’nun çıkarması
gecikti, ancak akşam vakti gerçekleşebildi. Böylece Bulgarlar önce birinci
sonra da ikinci hareketi durdurabildi.

Mürettep
Kolordu’nun kurmay başkanı Ali Fethi Bey idi, kurmay heyetinde arkadaşı Mustafa
Kemal Bey de harekât şube müdürü olarak bulunuyordu. 10. Kolordu’nun kurmay
başkanı ise Enver Bey’di. Başarısızlık karşısında iki kolordunun birbirini
eleştirmesi, kurmay heyetlerindeki Enver Bey’le Ali Fethi Bey ve Mustafa Kemal
Bey arasında karşılıklı suçlamaya dönüştü.

Dr. Rıza Nur’un
doğruluğu çok tartışılan anılarını esas alan Kadir Mısıroğlu’nun, sırf Mustafa
Kemal’i eleştirebilmek adına bu harekâta ilişkin yazdıklarını ve işin
doğrularını birkaç paragraf sonra aktaracağız…

26 Mart’ta Edirne
kahramanca bir direnişin ardından çaresiz Bulgarlara teslim oldu. 1 Nisan’da
Edirne’yi Osmanlı’nın sınırı dışında bırakan Midye-Enez hattı yeni sınır olarak
kabul edildi, 30 Mayıs’ta da buna uygun olarak Londra Barış Anlaşması
imzalandı.

Karşı darbe
girişimi

Edirne’nin kesin
olarak elden çıkacağının anlaşıldığı günlerde, bu kez de muhalefettekilerin
aklına “darbe” fikri düşmüştü.

İttihat ve Terakki,
Edirne’yi kurtaramamıştı ama kendi iktidarını korumakta muktedirdi.
Muhalefetteki Hürriyet ve İtilaf Partisi fedailerinin ilk darbe teşebbüsü
kolayca engellendi.

Aslında 11
Haziran’daki ikinci darbe teşebbüsü de iyi planlanmamıştı ama Harbiye
Nezareti’nden Babıâli’ye gitmekte iken otomobilinin yolu kesilen Sadrazam
Mahmut Şevket Paşa, Yüzbaşı Çerkes Kazım ve arkadaşları tarafından öldürüldü.
Darbenin diğer gerekli adımları atılamadığından Mahmut Şevket Paşa
öldürüldüğüyle kaldı…

İttihat ve
Terakki’nin bu cinayete tepkisi çok sert oldu. Mahmut Şevket Paşa’yı katleden
Yüzbaşı Çerkes Kazım ve arkadaşlarının, Beyoğlu’nda bir İngiliz kadının evinde
kaldıkları anlaşıldı. İngiliz Elçiliği arama izni vermemesine rağmen Kazım ve
arkadaşları iki saat süren çatışmanın ardından yakalandı ve idam edildi. İdam
edilenler arasında hem damat hem de Fransız uyruklu olan (Tunuslu) Salih Paşa
da vardı. Çok sert tedbirler alındı -sağcı bir parti olarak
nitelendirebileceğimiz- muhalefetteki Hürriyet ve İtilaf Partisi fiilen tasfiye
edildi. İttihat ve Terakki artık saray da dinlemiyordu, kapitülasyon hukuku da…

Bu tavırların
Avrupa devletlerince nasıl olumsuz ve düşmanca karşılandığını tahmin
edebilirsiniz. Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesinden 19 gün sonra, 30
Haziran tarihinde, şans bu kez Osmanlı’ya güldü. Çünkü Balkan devletleri
Osmanlı’dan aldıkları ganimeti paylaşamamışlardı. Bulgaristan kendi
müttefiklerine saldırdı ama yenilgiye uğradı.

1.Balkan Savaşı
denen bu mücadele sırasında Bulgarlar Doğu Trakya’yı boşaltmışlardı.
Bulgarların çaresiz durumundan güç alan Osmanlı ordusu da Londra Antlaşması’nda
sözü edilen ve hakkı olan Enez-Midye hattına ilerledi. Babıâli, Edirne üzerine
yürümeye karar verdi. Hızla harekete geçen Çatalca Ordusu ve Bolayır Kolordusu,
Doğu Trakya’ya daldı. İstanbul’dan gelen kuvvetin başında Yarbay Enver Bey
vardı, Bolayır kolordusunun kurmay başkanı da Binbaşı Mustafa Kemal Bey’di. 20
Temmuz 1913’te Türk kuvvetleri direniş göstermeyerek çekilen Bulgar
kuvvetlerini sürerek Edirne’ye girdi. İlk giren kıtalar Bolayır kolordusunun
öncüleri (Kuşçubaşı Eşref Bey komutasındaki gönüllüler) olarak görünmekle
birlikte, İttihat ve Terakki Edirne’nin kurtarılışının şerefini Enver Bey’e mal
etti. Yapılan anlaşmalarla Balkanlarda barış yeniden sağlandı. Türk sınırları,
bugün Yunanistan’la sınırımız olan Meriç nehrinin 15-20 kilometre batısından
geçiyordu. Meriç’in batısındaki bu topraklar 1. Dünya Savaşı öncesi, Almanların
baskısıyla Bulgaristan’a terk edildi.

18 Aralık 1913’te
Enver Bey albaylığa yükseltildi, iki hafta sonra da 1 Ocak 1914’te
tuğgeneralliğe terfi ettirilerek paşa yapıldı. 1909’da Osmanlı Padişahı Sultan
Reşat’ın 12 yaşındaki yeğeni Naciye Sultan ile nişanlanmış olan Enver Bey’in
nikâhı 1911’de kıyılmıştı. Enver Bey, Edirne’yi aldıktan sonra evlilikte ısrar
etti, Naciye Hanım buluğa erince, 1914’te evlendiler. İttihat ve Terakki
içerisindeki gücünü her geçen gün artıran Enver Paşa, 1915 yılı içerisinde iki
kez daha rütbesi yükseltilerek tümgeneral ve ardından korgeneral olacaktır.

DİPNOTLAR:

[1]   Bu geniş özetin hazırlanmasında
kullanılan kaynak: Tayfun Çavuşoğlu, “Çanakkale 1915 – Yalanlar, İftiralar,
Polemikler”, Kastaş Yayınevi, 1. Baskı İstanbul 2014

[2]     Kısa Türkiye Tarihi, s.75

[3]     Stefan Losannes, Matin
Gazetesi Başyazarı, “Hastanın Başı Ucunda – Kırk Gün Muharebe” (Şevket Süreyya
Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.156) – Fransız gazetecinin kitabının çevirisi
Siracettin (Hasırcıoğlu) Bey’e ait, baskı ise 1331’de (miladi 1914)
İstanbul’daki İfham Matbaası’nda yapılmış. İsmail Eren’in Balkan Savaşları’na
dair bibliyografya içerisinde saydığı kitapta önemli bilgiler yer alıyor.

[4]     Sina Akşin, “Kısa Türkiye
Tarihi”, s.76

[5]     Şevket Süreyya Aydemir,
‘Tek Adam’, Cilt 1, s.159

[6]     Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tk
Adam’, Cilt 1, s.160




























































































































[7]     Sina Akşin, “Kısa Türkiye
Tarihi”, s.78