Yayınlandı: 29.08.2018 00:00
Güncellendi: 24.10.2021 20:54

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR & SÜRGÜNLER

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI /// Senai DEMİRCİ : Srebrenitsa’nın Kalbinden… Bebeler Katledilirken Neredeydin Sen ?

Senai DEMİRCİ : Srebrenitsa’nın Kalbinden… Bebeler Katledilirken
Neredeydin Sen ?

O
çamurlu ayakkabıyla dönmüşüm Belgrat’tan. Srebrenit¬sa’nın Potoçari köyünün
çamuruyla. Eve dönünce fark ettim. 11 Temmuz’da, acının kalbinde olduğumu
mühürlüyor. Oradaydık; evet. Kimlik tespiti yapılan 35 şehidi toprağa verdik.
Şehitliğe gömülenlerin sayısı 6 bin 610’a yükseldi.  Cenazeleri eski tabutları yeni şehitlerin en
genci Vesib İbric, en yaşlısı ise Şahin Haliloviç’ti. Biri 16 yaşında, biri 71
yaşında. Tam 23 yıl önce, o kanlı gecede, orada olamamanın utancıyla
sürüklenmiştik köye. Dünyanın her köşesinden, Güney Amerika’dan, Japonya’dan
gelenler vardı. Yeryüzünde insan diye var oluşumuzu sorgulatan çirkin ve kokuşmuş
bir suçun utancı vardı omuzlarımızda. İnsan olduğunu hatırlayan her kesim
oradaydı. İnsanın insana yaptığından utana utana, göz göze gelmekten kaçındık.

Tarihin-bildiğimiz-en
son soykırımı Srebrenitsa’da oldu. “Hem de BM kontrolünde…” diye ekleyecektim
ki durdum. “Avrupa’nın göbeğinde bir de…” diye vurgu yapacaktım ki vazgeçtim.
“Yirminci yüzyılda…” diye şaşkınlığımızın altını çizecektim ki, hiç lüzumu yok.
Ne BM kontrolünde olmanın ne Avrupa’nın göbeğinde ikamet etmenin ne de 20.
yüzyılda yaşıyor olmanın soykırımın ve kitlesel tecavüzün engeli olabildiğini
öğretti bize Srebrenitsa. Zaman ve mekân, imkân ve kurumlar, insanın içindeki
vahşi parçayı yok etmiyor. İmkânların artması, cihazların gelişmesi, araçların
hızlanması, iletişimin gelişmesi, ahlak garantisi ve kemâl teminatı olmuyor.
Cinayetleri kolaylaştırıyor sadece, tecavüzleri rafine hale getiriyor.

İkinci
Dünya Savaşı’ndan bu yana yaşadığımız illüzyon, Srebrenitsa ormanlarının
kuytularında yankılanan silah sesleriyle bitti. Çimen kokulu toprağa sızan
sıcak kanla barış ve huzur ütopyası çöktü. Yana yakıla oğullarını arayan
anaların yüreğindeki ateş küresel güvenliğin sahteliğini açığa çıkardı.

Soykırım
faillerinin akıl almaz yüzsüzlükleri ve ikiyüzlü diplomatik sessizlikle
aklanmaları, daha da ürkütücü. Çünkü pişman olunmayan suç, yinelenmeye ve
yenilenmeye meyyaldir. Aliya’nın, bedeli ödenmiş sözüyle, “unutulan cinayet
tekrarlanır.”

Vahşet
ve cinayetin çok eskilerde olup bitmiş olmasını duymayı seviyoruz. “Artık biz
öyle değiliz!” diyen parçamız aklıyor bizi. Ama bu kadar yakında, bu kadar
içimizde olup bitmiş haline tanık olunca, suçlu hissediyoruz, vicdanımız
yakamıza yapışıyor. “Kral çıplak!” oluveriyor bir anda. Utanıyoruz. Benim gibi
yetişkinlerin “Kahvaltıda niye yumuşak peynir yok?” diye uyandığı sıradan
sabahlardan birinde, babaların gözleri önünde oğulların kafasına kurşun
sıkıldı. İstanbul’da kadınlar akşam eve dönmüş eşini “yine mi sen?”
sıradanlığıyla karşılarken, sevdiğinin sesine hasreti başladı Boşnak
kadınlarının…

Bu
satırları okuyanların çoğunun çocukluk yıllarıydı o yıllar. Yeryüzünde insanın
insana yapabileceği en büyük kötülük, en çirkin suç, en kokuşmuş günah kitleler
halinde işlenirken koca koca devletlerin ve siyaset adamlarının hayattan yana
olduğuna inandırılmıştınız. Yetişkinlerden alacaklı olduğunuz ümit ve ihtimam,
yaşıtlarınızdan esirgenmişti. İki yaşındaki kız çocuğuna iki dağ silsilesini
yalnız yürümesi gerektiği anlatılıyordu Saraybosna Tüneli’nin çıkışında. Ana
rahmindeydiniz belki, anneniz sizi incitmemek için ihtiyatlı adımlarla
yürüyordu, vitaminsiz kalmayasınız diye dumanlı ortamlardan uzak duruyordu.
Parkta kaydıraktaydınız belki; babanız uzaktan izliyordu, burnunuzun bile
kanamasını istemiyor, teninizin çizilmesinden ölesiye korkuyordu. İşte tam o
sıralardı; keskin nişancılar, Saraybosna sokaklarında, anne ve babasının
yanında yürüyen beş yaşındaki Ayda’yı vurmaya karar veriyorlardı; çünkü bir
çocuğu vururlarsa diğerlerinin canı daha çok yanacaktı.

Evet,
Srebrenitsa’dayız işte. Ama 23 yıl sonra. Olanlar olduktan sonra. Fırtına
durulunca. Annelerin gözlerinde sanki aynı soru var: “Niye geç kaldın?” Cevabım
yok; utanmayı, başımı öne eğebilmeyi özür sayıyorum. Ama ya Allah soracak
olursa?  “Bebeler katledilirken
neredeydin sen?” “Anneler ağlarken, nasıl uyudun sen?”

Sorunun
kendisi, Srebrenitsa kurbanlarının yediği kurşunlardan daha yakıcı… Hesap
veremeyeceğim bir akıbete doğru giderken, toprağa verilen kurbanlara
imreniyorum. Parmak uçlarında taşınan tabutları küçüldükçe, hesapları küçülüyor
kurbanların. Benimkisi ise büyüyor. Ben yaşıyorken oldu bunların hepsi.
Gazze’nin kumsallarında, Myanmar’ın nehir kıyılarında, Afrika’nın izbe
köşelerinde yine olanlar oluyor. Ve ben yaşıyorum, âh!

Kaynak: Altınoluk Dergisi Ağustos 2018 Sayı:390, sayfa:51






































www.altinoluk.com