Yayınlandı: 22.09.2018 00:00
Henüz güncellenmedi

EĞİTİM & ÜNİVERSİTELER & AKADEMİK

EĞİTİM DOSYASI /// MUSTAFA SOLAK : YENİ DERS KİTAPLARINA DAİR CUMHURİYET GAZETESİNDEKİ YAZIM

YENİ DERS KİTAPLARINDA ATATÜRK VE LAİKLİK KALDIRILDI 

Yeni
öğretim programına göre yazılan tarih ders kitapları basıldı. 8. sınıf T.C.
İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük Ders kitabını incelediğimde Atatürk’ün,  Atatürk ilkelerinin, özellikle laikliğin
geçtiği yerlerin azaltıldığını, padişahın, halifenin teslimiyetçi, işbirlikçi
rolünü, cumhuriyete karşı hilafet yanlısı Şeyh Sait, Menemen Ayaklanmalarını
gözden uzak tutarak ümmet doğrultusunda ilerleyen yeni bir tarih anlayışı
yaratılmaya çalışıldığını gözlemliyorum. “Gayrimilli Eğitim” kitabımda
müfredata değindiğim için burada müfredata göre yazılan ders kitabına
değineceğiz.

Kitaptan
“Atatürkçülük” ünitesi kaldırılarak “Çağdaş Türkiye Yolunda Adımlar” ünitesiyle
birleştirildi ve yeni müfredatta “Atatürkçülük ve Çağdaşlaşan Türkiye” başlığı
olarak yer aldı.

Şekilde
görüldüğü gibi çıkarılan “Atatürkçülük” ünitesinde Atatürk ilkelerini ele alan
bir üniteydi ve ilkeler 17 sayfada anlatılıyordu.[1] Yeni ders kitabında ise
Atatürk ilkelerinin kapsamı çok daraltılarak kavramsal açıklama düzeyine
indirgenmiş ve 3 sayfaya düşürülmüştür.[2]

TÜRKİYE
CUMHURİYETİ’NİN KURULMASI BAŞLI BAŞINA DEMOKRASİ DEĞİL Mİ?

“Atatürkçülük
ve Çağdaşlaşan Türkiye” ünitesinden sonra “Demokratikleşme Çabaları” ünitesi
yer alıyor. Türkiye çağdaşlaşırken demokratlaşmıyor sanırım. MEB çağdaşlaşma ile
demokratlaşmayı birbirinden kopuk görüyor. Çağdaşlaşan Türkiye’nin temeli
olarak Atatürk ilkelerini gören MEB neden demokratlaşmayı farklı anlıyor?

“Demokratikleşme
Yolunda Atılan Adımlar” olarak Cumhuriyet Halk Fırkası’nın (Partisi’nin),
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kurulması
anlatılmış. Bir yerde “bir ülkede çok partili siyasi hayat oluşmamışsa o ülkede
demokrasinin hangi ilkesi zayıf kalır?”[3] diye soruluyor. MEB’in,
demokratlaşmadan anladığı siyasi partilerin kurulmasıdır. Kavramsal olarak
“demokratlaşma” yanlıştır. Daha cumhuriyet kurulduktan 1 yıl sonra siyasi
partinin kurulması “demokratlaşma” olarak ele alınmamalıydı. Cumhuriyetin
kurulması başlı başına demokratlaşmadır. Sanki bu partiler kurulana kadar demokrasi
yokmuş gibi ele alınmış. Oysaki bağımsızlığın sağlanması, padişah, ağa, şeyh
egemenliğine karşı Cumhuriyet’in kurularak egemenliğin halka geçmesi en büyük
demokrasidir. Kaldı ki demokrasi seçimler, siyasi partilerden ibaret değildir.
Demokrasi şekle değil öze ilişkindir. Demokrasi, devletin bağımsızlığı,
kadın-erkek eşitliği, hukuksal eşitlik, insanın yaşamın ağa, şeyh, tek adam
bürokrasisinden özgürleşmesidir. Bunu gözden kaçırıp yıllarca süren savaştan
sonra bağımsız, millet iradesine dayanan bir devletin demokratik olmadığını ima
eder gibi siyasi partilerin kurulması “demokratlaşma” olarak sunulamaz.

ŞEYH
SAİT’İN CUMHURİYET YIKICISI ROLÜ GİZLENİYOR

Terakkiperver
Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılması önceki kitapta bizim de katıldığımız gibi
şöyle anlatılmıştı:

“Söz
konusu parti kısa sürede saltanat ve halifelik yanlılarının toplandığı bir
merkez hâline geldi.

Terakkiperver
Cumhuriyet Fırkasının bazı üyelerinin 1925 yılı başlarında çıkan Şeyh Sait
İsyanı ile ilişkili oldukları anlaşıldı. Bunun üzerine rejim için tehlike
oluşturduğuna karar verilen bu parti, dini siyasete alet ettiği gerekçesiyle 3
Haziran 1925’te Bakanlar Kurulu kararıyla kapatıldı.”[4]

Yeni
kitapta ise kapatılmayı hilafet ve saltanat yanlısı olmaktan koparıyor:

“O
günlerde ülkemizin doğusunda bir ayaklanma çıktı. Ayaklanmanın bastırılmasından
sonra ayaklananları yargılayan Doğu İstiklal Mahkemesi, Terakkiperver
Cumhuriyet Fırkasının programında yer alan ‘Halkın düşünce ve inançlarına
saygılıyız’ ifadesinin ayaklananları cesaretlendirdiğini hükûmete bildirdi.
Hükûmet de ayaklanmanın çıkmasında etkili olduğu gerekçesiyle Terakkiperver
Cumhuriyet Fırkasını kapattı (3 Haziran 1925).”[5]

Ülkemizin
doğusunda bir ayaklanma” ifadesinden kasıt Şeyh Sait ayaklanması ama adı
anılmıyor. Okullara Şeyh Sait anmaları yaptıkları ve çelişkileri ortaya
çıkacağı için olabilir mi?

Yeni
kitapta Şeyh Sait Ayaklanması’na yer verilmedi. Anlaşılıyor ki ümmetçi,
hilafetçi Şeyh Sait’in cumhuriyet yıkıcısı rolü gözden kaçırılmak isteniyor.

PADİŞAHIN
İŞBİRLİKÇİ TUTUMU SAKLANDI

Osmanlı
yöneticilerinin, padişahın teslimiyetçi tutumunu gözden uzaklaştırmak üzere,
suçu Osmanlı Hükümeti’ne atan ifadeler kullanılmıştır. Sevr Antlaşması’nın
anlatıldığı konuda şu cümleler geçmektedir:

“Osmanlı
yöneticileri, çok ağır şartlar taşıyan bu antlaşmayı başlangıçta reddetseler de
artan baskılar sonucu imzalamak zorunda kaldılar…Ancak bu antlaşma ölü doğmuş,
hiçbir zaman yürürlüğe girmemiştir. Çünkü Osmanlı Anayasası’na (Kanun-i Esasi)
göre uluslararası bir antlaşmanın yürürlüğe girebilmesi için meclis tarafından
onaylanması gerekmektedir. Oysaki Sevr Antlaşması, fiilen işbaşında olmayan
Mebusan Meclisi tarafından onaylanmamıştır. Osmanlı Hükûmeti tarafından
‘Saltanat Şurası’ adı altında oluşturulan bir komisyon tarafından bu antlaşma onaylanmışsa
da hukuki geçerliliği yoktur. Sevr Antlaşması BMM tarafından kesinlikle
reddedilmiş, bu antlaşmayı imzalayanlar vatan haini ilan edilmiştir.”[6]

Önceki
ders kitabında ise  “Meclisimiz 19
Ağustos 1920 tarihli toplantısında aldığı kararla bu antlaşmayı imzalayanları
ve onaylayanları vatan haini ilan etti”[7] yazılıydı. Dikkat edilirse
“onaylayan” kelimesiyle padişah da kastedilir. Bazılarının dediği gibi “Sevr
metni padişahın önüne gelmedi, bu yüzden ölü doğdu” ifadesi padişahı kurtarmaz.
Çünkü padişah zaten Saltanat Şurası’ndaydı ve yönlendirici olmuştur. Antlaşma
metni padişahın önündeydi ve sonrasında önüne gelmesine gerek yoktu.

Dahası
padişahın teslimiyetçi tutumuna tepki olarak geçen yılın kitabında yer alan
“Türkler padişahın buyruklarına uymaktan vazgeçtiler. Mustafa Kemal’e her
yandan yardım yağmaya başladı” cümlesine yeni kitapta yer verilmemiştir.[8]

Yeni
kitapta suç padişaha değil hükümete şu şekilde yüklendi:

“Mondros
Ateşkes Antlaşması’nın ağır hükümlerine rağmen Osmanlı devlet adamları Wilson
İlkelerine güvenerek teslimiyetçi bir politika takip ettiler. Gittikçe
ağırlaşan şartlar sonucu Ahmet İzzet Paşa Hükûmeti, ardından da Tevfik Paşa
Hükûmeti istifa etti. Damat Ferit Paşa tarafından yeni hükûmet kuruldu. Padişah
ve Damat Ferit Paşa; işgallerin geçici olacağını düşünüyor ve halktan işgaller
karşısında sakin kalmalarını, aşırı tepki vermemelerini istiyordu… Mondros
Ateşkes Antlaşması’ndan sonra işgaller yayılarak devam etti. Ülkede her geçen
gün şartların ağırlaşması ve Damat Ferit Hükûmetinin işgaller karşısında sessiz
kalması halkın tepkisine neden oldu.”[9]

Bir
“Damat Ferit Hükûmetinin işgaller karşısında sessiz kalmasına karşı padişah
Vahdettin işgale son vermesi, vatanı kurtarması için Mustafa Kemal Paşa’yı
Samsun’a yolladı” demedikleri kalmıştı, onu da aşağıdaki cümlelerle ima etmeye
çalışmışlar:

“Mustafa
Kemal Paşa İstanbul’da kaldığı günlerde Padişah Vahdettin ve hükûmet
yetkilileriyle görüştü. İstanbul’da bulunan Kazım Karabekir, Rauf Bey, Ali Fuat
gibi vatansever subaylarla toplantılar yaptı. Bu toplantılarda ülkenin durumunu
görüşüyor ve kurtuluş çareleri arıyorlardı.”[10]

Oysa
önceki ders kitabında Atatük’ün Samsun’a çıkışının padişahın bağımsızlık
istenci ile olmadığı şu şekilde anlatılıyordu:

“ O,
Samsun’a vardığı gün ülkemizin içinde bulunduğu durum ile ilgili Büyük Nutuk’ta
şunları söylemiştir:

‘Osmanlı
Devleti’nin temelleri çökmüş, ömrü tamamlanmıştı. Osmanlı memleketleri tamamen
parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk’ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son
mesele bunun da taksimini sağlamaya çalışmaktan ibaretti. Osmanlı Devleti, onun
istiklali, padişah, halife, hükûmet, bunların hepsi anlamı kalmamış birtakım
boş sözlerden ibaretti.’ ”[11]

ATATÜRK,
PADİŞAH İRADESİYLE GÖREVİNDEN ALINDI

Erzurum
Kongresi’nin anlatıldığı ünitede “Mustafa Kemal Paşa, 8-9 Temmuz gecesi Hükûmet
tarafından görevden alındı. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa aynı gece
Padişah’a ve Harbiye Nezaretine çektiği telgraf ile resmî göreviyle birlikte
askerlik görevinden de ayrıldığını bildirdi”[12] ifadesiyle sanki telgrafın
diğer tarafında padişah yokmuş gibi sadece hükümetle yazışmışlar gibi ele
alınıyor. Oysa önceki ders kitabında Atatürk, “Anadolu içindeki bütün isyan
teşkilatı, bütün düşmanlar ve Yunan ordusu, el birliği ile aleyhimizde
faaliyete geçtiler. Bu ortak saldırı politikasının talimatı da Padişah ve
Halifenin, düşman uçakları da dâhil olduğu hâlde, her türlü vasıtalarla
memlekete yağdırdığı padişaha karşı ayaklanma fetvasıydı”[13] sözüyle padişahın
işbirlikçi rolünü sergiliyordu. Dahası kitapta “padişah ve onun hükûmeti
milletin haklarını korumaktan uzaktı”[14] deniyordu. Vahdettin’in Kurtuluş
Savaşı sonrası İngilizlere sığındığı belirtilerek emperyalizm işbirlikçiliği
gösteriliyordu.[15]

HALİFE
ABDÜLMECİT’İN TBMM’YE KARŞIT TAVRI ÇIKARILDI

Önceki
ders kitabında Halife Abdülmecit’in saltanat unvanı kullanması, Meclisin
üstünde olduğunu ima eden davranışları şöyle ortaya konmuştu:

“Abdülmecit
Efendi’yi halife seçen TBMM ondan yalnızca halife unvanını kullanmasını ve
millî egemenliğe zarar verecek hareketlerden kaçınmasını bekliyordu. Ancak o
kendisini siyasi bir güç olarak gördüğü için Meclisin bu beklentisine uygun
davranışlarda bulunmadı. Halifeliğin yanı sıra Abdülmecit bin Abdülaziz Han
şeklinde bir de saltanat unvanı kullanmaya başladı. Sultanlara özgü gösterişli
resmî törenler düzenleyerek cumhuriyet yönetimine karşı olan çevreleri
sarayında kabul etti.

Onun bu
hareketleri Meclisteki bazı milletvekilleri tarafından da desteklendi. ‘Halife
Meclisin, Meclis Halife’nindir.’ diyen bu kişiler Halifeyi Meclisin ve devletin
başkanı gibi göstermeye çalışıyorlardı.

Halifelik
makamı etrafında meydana gelen gelişmeler cumhuriyet yönetimi ve millî
egemenlikle bağdaşmayan halifeliğin kaldırılması zamanının geldiğini
gösteriyordu. Ancak Mustafa Kemal öncelikle kamuoyunu bu değişime hazırlamak
gerektiğine inanıyordu. Bu amaçla çıktığı yurt gezileri sırasında yaptığı
konuşmalarla aşağıdaki metinde kendisinin de belirttiği gibi halka konu ile
ilgili düşüncelerini aktarmaya önem veriyordu.

‘Hilafet
sorunu konusunda halkın kaygı ve kuşkusunu gidermek için her yerde gereği kadar
konuştum ve açıklamalarda bulundum. Dedim ki ‘ulusumuzun kurduğu yeni devletin
alın yazısına, işlerine, bağımsızlığına, sanı ne olursa olsun hiç kimseyi
karıştırmayız. Bütün Müslümanları içine almakla yükümlüymüş gibi düşünülen bir
halifenin görevini yapabilmesi için Türkiye Devleti ve onun bir avuç insanı
Halife’nin buyruğuna verilemez. Millet bunu kabul edemez.’

Mustafa
Kemal bir yandan halkı aydınlatmaya çalışırken diğer yandan Halife’nin
cumhuriyet rejimi için tehlike doğurabilecek hareketlerinin önlenmesi için de
çaba harcıyordu. Halife’nin kendisine ait bir halifelik hazinesi kurulmasını
istemesi üzerine de hükûmete şu talimatı vermişti:

‘Halife,
ataları olan padişahların yolunu izler görünmektedir. Halife ve bütün dünya
bilmelidir ki bugün var olan Halife’nin ve hilafet makamının gerçekte ne din ne
de siyaset bakımından hiçbir anlamı ve gerekçesi yoktur. Halife, kendinin ve
makamının ne olduğunu açıkça bilmeli ve bununla yetinmelidir. Hükûmetçe ciddi
ve esaslı tedbirler alınarak bildirilmesini rica ederim.’

Halifelik
devam ettiği sürece Türkiye Cumhuriyeti’nin iç ve dış politikasındaki iki
başlılığın giderilemeyeceği görülmüştü. Diğer yandan bu makamın varlığı
cumhuriyetin gelişip kökleşmesinin önünde önemli bir engel oluşturuyordu.

İşte
bütün bu nedenlerden dolayı TBMM 3 Mart 1924’te kabul ettiği bir kanun ile
halifeliği kaldırdı. Böylece millî egemenlik ilkesi gerçekleştirilirken
Türkiye’nin çağdaş bir ülke olmasını sağlayacak yeniliklerin önündeki
engellerden biri daha kaldırıldı. Ayrıca devlet ve toplum hayatında demokratik
ve laik düzene geçiş yolunda önemli bir adım atılmış oldu.”[16]

Bu tür
cümlelere yeni ders kitabında yer verilmedi.

MENEMEN
VE KUBİLAY OLAYLARI KALDIRILDI

Önceki
ders kitabında Menemen Olayı ve Kubilay’ın katli şöyle anlatılmıştı:

“Bu
girişim cumhuriyeti yıkmak üzere planlanmış gerici bir hareketin ilk adımıydı.
Mustafa Kemal de olayı doğrudan cumhuriyete karşı bir suikast olarak
değerlendirdi. O, orduya gönderdiği başsağlığı mesajında Kubilay’ın şehit
edilmesine karşı tepkisini ve üzüntüsünü “Kubilay Bey’in görev yaparken
uğradığı sonuçtan cumhuriyet ordusuna başsağlığı dilerim. Büyük ordunun
kahraman genç subayı ve cumhuriyetin ülkücü öğretmen heyetinin kıymetli uzvu
Kubilay’ın temiz kanı ile cumhuriyet yaşama gücünü tazelemiş ve kuvvetlendirmiş
olacaktır.” diyerek dile getirdi.

Yeni
ders kitabında Menemen’den ve Kubilay’dan hiçbir şekilde bahsedilmemiştir.

MİLLİ
EĞİTİM MÜCADELESİNİ BÜYÜTELİM

Görüldüğü
üzere yeni ders kitabı padişahın, halifenin, Şeyh Sait’in teslimiyetçi,
emperyalizm işbirlikçisi, cumhuriyet yıkıcısı rollerini, Menemen Ayaklanmasını
gözden uzak tutarak yeni bir tarih anlayışı yaratılmaktadır. Ülkemizin kurucusu
Mustafa Kemal Atatürk’e, cumhuriyete kast edenlerin gizlenmesi Atatürk’e de
mesafeli yaklaşımın sonucudur. Atatürk’ten bahsedip Atatürk’ü “hain”, “ele
başı”, “katli vacip” ilan edenlerin emperyalizm işbirlikçisi tutuklarının
gizlenmesi durumu “Atatürksüz Eğitim” yaratılmak amaçlandığını gösterir.  Dahası bazı ders kitaplarında Atatürk ile
ilgili bütün ifade ve görseller çıkarıldı. Örneğin ilköğretimden lise sonuncu
sınıfa (4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12) kadar okutulan Din Kültürü ve Ahlak
Bilgisi ders kitaplarından Atatürk çıkarıldı. Bu başka bir yazımızın konusu
olsun.

Kitaplara
bilgilerin doğru şekilde girmesi için önümüzdeki 3-4 ayı “Milli Eğitim”,
“Atatürk” adlarıyla eğitim platformu kurmakla, bu platforma üzerinden ve kitle
örgütleri, partiler olarak ayrı panel, konferans, seminerler düzenlemekle,  “Atatürksüz Eğitim İstemiyoruz”, “Gayrimilli
Eğitim Değil Milli Eğitim” gibi adlarla imza masaları açarak
değerlendirmeliyiz. Zira önümüzdeki yılın ders kitaplarının baharda
tamamlanıyor.

Atatürk’ün
ülkemizin mecburiyeti olduğu, emperyalizme karşı bölünerek değil millet olarak,
milli birliğimizi sağlayarak ve bunun tarihsel önderi olarak Atatürk’ü öne
çıkararak milletimizi kazanacağımızı, bu yazıyı okuyanların çoğu kabul
edecektir. Dolayısıyla mücadeleyi yükseltelim ve milletimizi kazanalım.

Tarihçi

Mustafa
Solak

0506
9263470

[1] Sami Tüysüz, 8. Sınıf İlköğretim Türkiye Cumhuriyeti İnkılap
Tarihi ve Atatürkçülük Ders Kitabı, Tuna Matbaacılık A.Ş., Ankara, 2016, s.7

[2] Sinan Baydar-Ferhat Öztürk, İlköğretim Türkiye Cumhuriyeti
İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük (8) Ders Kitabı, T.C. MEB Yayınları, Ankara,
2018, s.9. Ders kitabını şu bağlantıdan indirebilirsiniz:
http://www.eba.gov.tr/ekitap?icerik-id=6482.

[3] Age, s.140.

[4] Tüysüz, age, s.98.

[5] Baydar-Öztürk, age, s.142.

[6] Age, s.68-69.

[7] Tüysüz, age, s.50.

[8] Aynı yer.

[9] Baydar-Öztürk, age, s.50.

[10] Age, s.54.

[11] Tüysüz, age, s.39.

[12] Baydar-Öztürk, age, s.57.

[13] Tüysüz, age, s.47.

[14] Age, s.140.

[15] Age, s.94.




































































































































































































































[16] Age, s.94-95.