Yayınlandı: 08.10.2018 00:00
Güncellendi: 28.09.2022 17:30

YABANCI ORDULAR & SAVAŞ & SAVAŞ TARİHİ & TAKTİKLERİ & TEÇHİZATI & YÖNTEMLERİ

SAVAŞ TARİHİ DOSYASI : BALKAN SAVAŞLARI VE SONUÇLARI

BALKAN
SAVAŞLARI VE SONUÇLARI


8
Ekim 1912’de
başlayan ve
utanç verici bir yenilgiyle sonuçlanan Balkan Savaşı’nda günümüzde ders
alınması gereken birçok yön vardır. Balkan yenilgisinin nedeni savaşı başlatan
ülkelerin güçlü olması değil yarı-sömürge haline getirilen Osmanlı
İmparatorluğu’nda devlet yapısının içten çürümesiydi. Ordunun gereksinimleri
karşılanmıyor uzun yıllar yeniliklere kapatılarak baskı altına alınıyordu.
İktidarlarını korumayı tek siyasi ölçüt sayan padişahlar ordunun güçsüzleşmesi
için hemen her şeyi yapmıştı. Paşalık dahil her türlü rütbe buyruklarla saraya
bağlı kişilere armağan olarak veriliyordu. Önemli yerlere bunlar getiriliyor
yetenekli ve yurtsever subaylar etkin görevlerden uzak tutuluyordu. Particilik
ve düşünce farklılıkları subaylar arasında ayrıcalıklara yol açmış orduda sıkı
düzen diye bir şey kalmamıştı. Komutanların terfilerinde yeterlilik (liyakat)
değil saraya bağlılık etkili oluyordu.


Balkan Savaşı


Balkan devletlerinin en küçüğü Karadağ gücünden
ve konumundan beklenmeyen bir tutumla 8
Ekim 1912’de
Osmanlı İmparatorluğu’na karşı savaş açtığını duyurdu.
Bilinçli bir hazırlığın ürünü olan bu garip çıkış gerçekte Balkanlar’daki Türk
varlığına son vermeyi amaçlayan genel bir kalkışmanın başlangıç eylemiydi.
Yunanistan Sırbistan Bulgaristan ve Karadağ aralarında anlaşmışlar; Osmanlı
Devleti’ne karşı birlikte davranma kararı almışlardı.


Karadağ’dan on gün sonra Yunanistan ve
Bulgaristan on iki gün sonra da Sırbistan savaşa katıldı. Trablusgarp’da
topraklarını açıktan savunamayacak kadar silik bir görünüm veren Hükümet büyüğü
ve küçüğüyle tüm düşmanlarının yüreklenmesine yol açmış herkes payına düşeni
almak için zamanın geldiğine inanmıştı. Anlaşmazlıklar ertelenecek uğrunda yüz
yıldır mücadele edilen topraklar için harekete geçilecekti. Sekiz ay süren
Birinci Balkan Savaşı böyle başladı ve Türk tarihinde benzeri olmayan büyük bir
bozgun acılarla dolu kara bir sayfa yaratarak son buldu.


Utanç Verici Yenilgi


Balkan devletlerinin ortak hareket ettiği Birinci
Balkan Savaşı’nda (1912) Osmanlı
Ordusu o denli çabuk ve kolay yenilmişti ki; sonuç yalnızca Türkiye ya da
Balkan devletlerini değil Avrupalı büyükler ve Rusya dahil tüm dünyayı
şaşırtmıştı. Yüzyıllar boyu eyalet olarak korunan küçük devletçikler
İmparatorluk Ordusu’nu bir anda ve inanılması güç bir kesinlikle yenmişti.


Asker sayısı az olmayan Osmanlı Ordusu “sanki birbirleriyle bağlantısı olmayan insanlardan
oluşan bir yığıntı gibi gizemli bir üflemeyle birdenbire havaya savrulmuş
”“aydınlatılması güç bir genel uyuşukluğun
uyanılmayan bir uykunun sersemliği içinde
1
dağılıp gitmişti.


Türk askerlerinin savaşkanlığı bu değildi.
Nitekim genç kuşak subayların orduda etkili olmaya başlayıp siyasetin ordu
üzerindeki etkisi azalınca durum çabuk değişti. Balkan Savaşı’nda neredeyse
kendiliğinden dağılan ordu birkaç yıl sonra Çanakkale başta olmak üzere
Galiçya’dan Yemen’e dek on ayrı cephede büyük direnç gösterdi başarıyla
savaştı.


Balkan Savaşları’na katılmış olan tarih
araştırmacısı General Fahri Belen (1892-1975)
Türkiye için “bir felaket olarak nitelediği Balkan yenilgisinin Türk
ordusuna değilkokuşmuş Osmanlı anlayışına
ait olduğunu söyler ve şu yorumu yapar: Balkan Savaşlarında
Türklerin savaş gücünü artık tümden yitirdiği sanıldı. Oysa savaşta yenilen
Türk askeri değil kokuşmuş Osmanlı anlayışı ve bu anlayışı sürdüren
yöneticilerdi. Nitekim yeni yetişen genç kuşak ilerdeki savaşlarda özellikle
İstiklal Savaşı’nda Türkler’in savaş gücünü yitirmediğini tüm dünyaya
gösterecekti”.2


Yenilginin Nedenleri


Balkan Savaşı çıktığında ekonomik çöküşle
bütünleşen siyasi çözülme kesin ve uzlaşmaz ayrılıklar durumuna gelerek ülkenin
her yanına yayılmıştı. Dış karışma ve azınlıkların bir türlü bitmeyen ayrılıkçı
istekleri ittihatçı-itilafçı çatışmasıyla iç içe geçerek toplum yaşamını ayakta
tutan hemen tüm değerleri özellikle yönetim işleyişini adeta yok etmişti.
Osmanlı toplumu birbirlerinin varlığına katlanamayan yüzlerini bile görmek
istemeyen insanların oluşturduğu belki de onlarca parçaya ayrılmıştı.


Ayrılıklar yalnızca; Türk-Rum ve Ermeni Türk-Arap
Kürt-Ermeni ya da Müslüman-Hıristiyan çelişkilerinden
oluşmuyordu. Müslümanla Müslüman Türk’le Türk arasında da derinleşip yayılmıştı.
Düşmanlık durumuna gelen siyasi bölünme gülmece konusu olacak ayrılıklara
varmıştı. Mezarlık yanından geçenler “okudukları
fatiha’nın
politik
rakipleri için geçerli olmamasını dileyip ben
duamı ittihatçıların ruhuna gönderiyorum”
diyebiliyordu.3


Particilik ve düşünce farklılıkları subaylar
arasında ayrıcalıklara yol açmış orduda sıkıdüzen diye bir şey kalmamıştı.
Orduda alaylı denilen okuma yazma bilmez ‘subaylar’ hatta paşalar vardı. Önemli yerlere bunlar
getiriliyor yetenekli ve yurtsever subaylar etkin görevlerden uzak tutuluyordu.
Komutanların terfilerinde yeterlilik (liyakat) değil dış karışmalar etkili
oluyordu. Ordu atamalarında padişaha yön veren sadrazamlar kendilerini o yere
getirten yabancı büyükelçilerin yönlendirmesi altındaydılar. Örneğin “Sadrazam
Reşit Paşa İngilizler’in Ali Paşa Fransızlar’ın Mahmut Nedim Paşa Ruslar’ın
adamıydı”.4
Enver Paşa ve ittihatçı önderler ise Almanların etkisi
altında onların isteği yönünde siyaset yapıyorlardı.


Balkan savaşları sırasında cepheleri dolaşan
Fransız gazeteci Stephane Losannes’ın saptamaları Türk ordusunun o günlerde ne
durumda olduğunu gösteren çarpıcı örneklerdir:
“Lüleburgaz savaşı dört günden
beri aralıksız sürüyordu. Türk Ordusu’nun Başkomutanı Abdullah Paşa genel
karargahı olan Sakız köyünde küçük bir evde kapanmış kalmıştı. Daily Telegraph
gazetesinin savaş muhabiri Smith Bartlet kendisini orada rastlantı olarak
buldu. Başkomutan açlıktan ölüyordu. Emir subayları evin fakir bahçesindeki
toprakları adeta tırnaklarıyla kazarak bir iki mısır kökü çıkarmaya
çalışıyorlardı. Bu kökleri bir parça unla bulamaç gibi pişiriyorlardı. İşte 175 bin kişilik orduya kumanda eden
zatın bütün yiyeceği buydu”.5


Yenilginin Götürdükleri


Balkan Savaşları kimsenin aklına bile gelmeyen ve
Rumeli Türkleri’ni perişan eden büyük yitiklerle sonuçlandı. Girit Yunanistan’a
bağlandı (1908). Osmanlı Devleti
yüz milyon mark karşılığında Doğu Rumeli’den tümüyle çekildi.6


Avusturya-Macaristan
İmparatorluğu Bosna-Hersek’i
kendisine bağladı (1908).7
Ege’de Oniki ada elden çıktı.8 Selanik Yunanlılar tarafından işgal edildi (1912).


Makedonya ve kıyı şeridinin tümü Yunanistan’a
verildi Osmanlı İmparatorluğu Meriç’e dek çekildi.9 Bulgar Ordusu İstanbul’un
dibine Çatalca’ya dek ilerledi.10


Selanik Yitiriliyor


Mustafa Kemal Balkan Savaşı’nı haber alınca
Trablusgarp’tan ayrıldı ve savaşa katılmak üzere yola çıktı. Romanya üzerinden
İstanbul’a giderken yolda aldığı haberlere ve Ordunun bu kadar kolay
yenilmesine inanamıyordu. Trakya Türkleri’nin yaşadığı acılara büyük toprak
yitiklerine özellikle de Selanik’in yitirilmesine çok üzüldü. Doğduğu yer olan 538 yıllık ata yadigarı bu güzel kent
birkaç hafta içinde elden çıkmıştı. Bu olayı yaşadığı sürece onarılmaz bir acı
olarak içinde taşıyacaktır.


Bugünün İzmir’i kadar Türk olan Selanik’in
yitirilmesi onun gibi halk ve aydınlar için de katlanılması olanaksız gerçek
bir felaketti. Toplumu birleştiren ortak acı herkesi etkiliyor ancak sonuç
değişmiyordu. Yaygın olan davranış biçimi her zaman olduğu gibi; üzüntü yakınma
ve karamsarlıktı. Kimse bir şey yapmıyor ne yapılması gerektiği bilinmiyordu.


Türk toplumu ordunun acı yenilgisiyle sanki donup
kalmış Selanik’le birlikte sanki devinim ve direnç gücünü de yitirmişti.
Atatürk’ün çocukluk ve Harp Okulu’ndan sınıf arkadaşı olan Salih Bozok (1881-1941). Selanik’in yitirilmesine
yol açan koşulları anılarında şöyle anlatır:
“1909-1910 yıllarında Selanik’te
benzerlerinden üstün bir yaşam ve canlılık hüküm sürüyordu. Meşrutiyet’i
izleyen o günlerde Selanik’i yad ellere bırakmak hiçbir Türk vatanseverinin
hayaline sığacak şey değildi. Meşrutiyet devrimi halkın heyecanı içinde
gerçekleştirilmişti. Ancak devrimi izleyen günlerdeki hırs kin ve bağnazlık
ateşi ülkeyi çöküntüye götürüyordu. Kimse gelmekte olan tehlikeyi görmüyordu.
Tehlikenin farkında olanlarsa suçlulara özgü bir kayıtsızlık içinde olayları
yalnızca izliyordu. Yurttaşlar arasında karşılıklı güven kalmamıştı. Halkın
hükümete güveni hükümetin de halka saygısı yok olmuştu. Ortalığı genel bir
umutsuzluk kavramıştı. Hiç kimse politikacılardan artık bir şey beklemiyordu.
Halkın umudu kendisine ‘Meşrutiyet’in
koruyucusu’ ünvanı verilen ordudaydı. Acaba vatanın bu acı durumu karşısında
ordu nasıl bir durum alacak nasıl bir yol izleyecekti? Ne yazık ki büyük
komutanlarda heyecan faaliyet ve ateş adına hiçbir şey yoktu. Hepsi karamsar ve
işi oluruna bırakmış olayları bekliyordu”.1
1


Acı ve Öfke


Mustafa Kemal Kasım 1912 sonunda İstanbul’a geldiğinde duyduğu ama pek inanmadığı
olayların ayrıntılarını öğrenip sonuçlarını gözleriyle görünce sarsıldı ve
derin bir acı duydu.


İstanbul’da büyük bir karmaşa yaşanıyordu. Türk
ordusu hemen tüm sınır boyunca yenilmişti. Kuzey’den inen Sırplar hiçbir ciddi
direnmeyle karşılaşmadan ilerlemişler Durozza ve Manastır’ı almışlardı.
Güneyden saldıran Yunanlılar Selanik’i işgal etmişti (8 Kasım 1912). Bulgarlar İstanbul’a 20 kilometre uzaklıktaki Çatalcaya dek gelmişlerdi.12 “Binlerce Selanikli Müslüman cami
avlularına yığılmış perişan aç sefil bir durumda kışın insafsız soğuğunda ölüp
gidiyordu
”.13 Ülkenin her yeri göçmen kamplarıyla
dolmuştu. Kamplara yiyecek yardımı yapılamıyordu. Güçten düşmüş binlerce insan kolera ve tifüsten ya da açlık ve soğuktan”
kırılıyordu.14


Büyük bir kaygıyla annesinden ve ailesinden haber
almaya çalışıyordu. “Hasta ve yaralılarla dolu
hastaneleri cami avlularını ve evleri dolaştı. Selanik’ten gelen göçmenlerle
konuştu. Çok kötü şeyler duyuyordu. Kentin büyük bir vahşet ve yağma yaşadığını
söylediler. Yunanlılar yakaladıkları bütün Türkleri öldürmüş
çevredeki köy ve kasabaların tümünü yakıp yağmalamışlardı
15 Sonunda annesini kızkardeşini ve onlarla birlikte gelen
Fikriye’yi bir mülteci kampında buldu.16


Hemen hepsi hastaydı. Annesinin gözleri iyi
görmüyordu. Selanik’ten kaçışları sırasında çok acı çekmişlerdi. Bir ev
kiralayarak onları İstanbul’a getirdi. Annesindeki ani yaşlanmaya bedensel ve
ruhsal çöküşe inanamıyordu. “Bütün gün divana bağdaş kurup
oturuyor öne arkaya sallanarak Allah’a dua ediyordu. Selanik kafir Yunan’ın
elindeydi; akrabaları katledilmişti; evini ve sahip olduğu her şeyini
yitirmişti: Tam anlamıyla mahvolmuştu”.1
7


Çanakkale’de İlk Görev


Mustafa Kemal Balkan Savaşı sürerken
Gelibolu’daki Kolordu’nun Harekat Dairesi Başkanlığı’na atandı. Olası Bulgar
saldırısına karşı Çanakkale Boğazı’nı onlar koruyacaktı. Atandığı Gelibolu-Bolayır hattı o aşamada ana çatışma
alanı değildi ama önemli bir savunma cephesiydi.


Gelibolu’da savaşı dikkatlice izledi edindiği
bilgilere dayanarak somuta yönelik sonuçlar çıkardı. Vardığı sonuçları öneri
içeren bir rapor haline getirerek Başkomutanlığa ve Savunma Bakanlığı’na
gönderdi. Raporda; “Edirne düşmeden saldırıya geçilmesi” isteniyordu.18


Rütbe aşımı olarak değerlendirilen rapor
önemsenip değerlendirilmedi. Ancak Edirne yitirilince saptama ve önerilerin
doğruluğu anlaşıldı.19
Öngörülerinin doğru çıkması nedeniyle olacak haklarında bir işlem yapılmadığı
gibi İttihat ve Terakki’nin önde gelen ismi Talat Bey Bolayır’a geldi rapor
sahipleriyle görüştü. Bolayır Kolordusu
15 Temmuz’da
Keşan’ı 17
Temmuz’da
Enez ve İpsala’yı 18
Temmuz’da
Uzunköprü’yü ve 21
Temmuz’da
Karaağaç ve Dimetoka’yı kurtararak Edirne’ye girdi.20 Kolordu’nun başarılarına karşın
raporcu binbaşılardan Fethi büyükelçi Mustafa Kemal askeri danışman
(ateşemiliter) olarak 27 Ekim 1913’te Sofya’ya
atanıp İstanbul’dan uzaklaştırıldı.


DİPNOTLAR


1 “Tek Adam” Ş. S.
Aydemir I. Cilt Remzi Kit. 9. Bas. İst.
-1983 sf.170


2 “20. Yüzyıl Tarihi”
Arkın Kit. Sayı 16 İst. -1970 sf.313


3 “Devrim Hareketleri İçinde
Atatürk ve Atatürkçülük”
Prof. Tarık Zafer Tunaya Arba Yay. 3. Bas. İst. -1994 sf.21


4 “Osmanlı Tarihi Prof. Enver Ziya Karal; ak Vural Savaş Militan
Atatürkçülük”
Bilgi Yay. 2001
sf.90


5 “Tek
Adam” Ş. S. Aydemir I. Cilt Remzi Kit
9. Bas.
İst. -1983 sf.170-171


6 Büyük Larousse Gelişim Yayınları 4. Cilt sf.1991-1992


7 “Jön Türkler ve Araplar”
Hasan Kayalı Tar. Vak. Yurt Yay. 1998 sf.61


8 “Jön Türkler Modernizmi ve Alman
Ruhu”
Mustafa Gencer İletişim Yay. sf.57


9 “Tek Adam” Ş. S.
Aydemir I. Cilt Remzi Kit. 9. Bas. İst.
-1983 sf.168


10
a.g.e. sf.168


11
“Y
averi Atatürk’ü Anlatıyor” Salih Bozok Haz. Can Dündar Doğan Kitap İst. -2001 sf.17-18


12
“M
ustafa Kemal” Benoit Mechin Bilgi Yay. Ankara 1997 sf.96


13
“A
tatürk” Lord Kinross Altın Kitaplar Yay. 12. Bas. İst. -1994 sf.77


14
“B
ozkurt” H. C. Armstrong Arba Yay. İstanbul-1996 sf.31


15
a.g.e. sf.31


16
a.g.e. sf.31


17
a.g.e. sf.31


18
“A
tatürk’ün Bütün Eserleri” Kaynak Yay. 1. Cilt İst. -1998 sf.149


19
a.g.e. sf.177


20
“K
aynakçalı Atatürk Günlüğü” Prof. U. Kocatürk T. İş Ban Yay. sf.20


LİNK
:
https://kuramsalaktarim.blogspot.com/2018/10/balkan-savaslari.html#more