GREGORYEN ERMENİLERİ, KIPÇAK TÜRK’Ü MÜ ?
Ermeni harfleriyle yazılmış Kıpçakça
metinler XVI-XVII. Yüzyıllarda başta Lvov ve Kamenets-Podolsk olmak üzere
Ukrayna’da, Lehistan’da, Romanya, Moldavya, Kırım ve Türkiye’de bir buçuk
yüzyıl boyunca rağbet gören metinlerdi.
Bu Ermeni Kıpçakçası en çok günümüz
Ukrayna topraklarının söz konusu dönemlerde Lehistan devletinin sınırları
içinde bulunan kısmında yaygın durumdaydı. Bu durum, adı geçen bölgenin
“Ermeni” göçleri için elverişli şartları sunmasından kaynaklanmaktaydı.
Ukrayna’daki “Ermeni” kolonilerinin
ahalisi kendilerini Ermeni olarak adlandırıyorlardı, fakat Ermenice bilmiyorlardı.
Onlar başlıca olarak Kıpçakça konuşuyorlar, Kıpçakça yazıyorlar ve Kıpçak
dilinde dua ediyorlardı (Psalter2001: XVII).
Pek çok kaynaklardaki bilgiye göre
batı Lehistan’a yapılan Ermeni göçünün ilk dalgası, -yaklaşık 300-400 aile,-
XIV. yüzyılda gerçekleşmiş ve bunlar Kırım ve Besarabya’dan gelen Kıpçak asıllı
Ermenilerdi. Daha sonraları, XV. yüzyılın sonunda Osmanlı Türklerinin Kefe
şehrini ele geçirmeleri ile birlikte (1475) buraya kolonizasyon akınları da
eklenmiştir. Kefe’li “Ermeniler” kütlevi şekilde Kırım, Kefe şehrini terk
etmişler ve Ukrayna’nın Podolya ve Galiçia bölgelerinde yaşayan dindaşlarının
yanına göç etmişlerdir.
Günümüzde bu Ermeni kolonistleri
artık Türk dilli olmaktan çıkmışlardır; onlar artık diğer yerli ahali gibi
Ukraynaca, Rusça ve Lehçe konuşmaktadırlar. Fakat onların, önceleri nasıl ve
hangi dilde konuştuklarını XVI. Ve XVII. yüzyıllara ait Türk diliyle fakat
Ermeni harfleriyle yazılmış çok sayıdaki belgeler açıkça ortaya koymaktadır.
Söz konusu Gregoryen Kıpçaklar
kendilerinden sonra zengin bir yazılı miras bırakmışlardır. 1521-1669
yıllarında Ermeni alfabesiyle fakat Kıpçak dilinde düzenlenmiş ve günümüze
kadar ulaşmış olan 112 yazılı eser yaklaşık 25-30 bin sayfaya ulaşmaktadır (Psalter,
XIX ).
Bu literatürü, başlıca olarak
Ermeni-Kıpçak Kanunlar Mecmuası ve Mahkeme Usulü Kanunu’nun zabıtları
oluşturmaktadır; fakat bununla birlikte dinî eserlere, vakayinamelere v.s. de
rastlanmaktadır (Garkavets 2003: 758; Garkavets 2002:6).
Bu kolonilerin başka dillerde
yazılmış (Ermenice, Latince, Lehçe, Ukraynaca vs.) yazılı mirası 1519’dan
1786’ya kadarki bir tarihî dönemi kapsamaktadır.
Sözünü ettiğimiz eserler Viyana Milli
Kütüphanesi, Matenadaran Eski El yazmalar Enstitüsü, Lehistan-Varşova Arşivi
vs. gibi Avusturya, Hollanda, İtalya, Romanya, Rusya, Ukrayna, Ermenistan vs.
olmak üzere dünyanın pek çok çeşitli ülke ve kütüphanelerinde muhafaza
edilmektedir.
Bu belgeler ve eserlerin arasında,
Ermenistan’ın Matenadaran-Mesrop Maştots Adındaki Eski El yazmalar
Enstitüsü’nde bulunan 12 Hayvanlı
Eski Türk Takvimi ve takvimdeki hayvan adlarının Ermenice tercümesini içeren No: 1232 kayıtlı bir belge
(NersesLambronats’i / Garkavets 2002: 269) dikkatimizi celbetmiştir.
Sözünü ettiğimiz belge ile birlikte, Ermeni harfleriyle yazılmış bir tane
Türkçe metin daha bulunmaktadır ki, dil uzmanları bu Türkçe’yi fonetik belirti
ve özelliklerine göre Eski Kıpçakça olarak nitelendirmektedirler(Garkavets,
269).
Aşağıda bu eski Türk takviminin önce
Ermeni Kıpçakçasıyla yazılmış şeklini, hemen yanında –tireden sonra- diğer eski
metinlerden elde edilen Kıpçakça karşılığını ve sonra karşılaştırmak için
takvimin Kırgız Türklerinde kullanılan şeklini veriyoruz:
1.
siçχn ili – sїçχan yїl “sıçan yılı” Çıçkan cılı
2.
ut ili – buγa “boğa”, sїγїr “sığır” Uy
3.
p‘ars – bars “bars” Bars
4.
t‘uşχan – χoyan, tavşan “tavşan”, Koyon tavїşχan, tuşχan
5.
lu – balїχ “balık”, lu “ejder” Uluu
6.
ilan – yїlan “yılan” Cılan
7.
At‘ – at “at” Cılkı / At
8.
γu – χoy “koyun”, χoçχar “koç” Koy
9.
piç – piç “piç”, meymun “maymun” Meçin / Maymıl
10.
t‘aχuγu – tavuχ “tavuk” Took
11.
it‘ – it “köpek” İt
12.
t‘anguz – toηuz “domuz” Doηuz2.
(Kırgız
Sovet Entsiklopediyası II, 1977: 545)
Kendi vatanlarından ve soydaşlarından
çok uzaklarda; bir taraftan Katolik Lehliler, diğer taraftan Ortodoks
Ukrayna vs. tarafından kuşatılmış durumda olan bu Gregoryen Kıpçakların uzun
dönem boyunca Hıristiyan kültür dairesinde bulunmalarına rağmen kendi Kıpçak
dilini muhafaza etmeleri ile birlikte Oniki Hayvanlı Türk Takviminin
de taraflarınca bilinir, muayyen dönemlerde kullanılmış olduğunu
öğrenmek, gerek takvim gerek Türk kültür tarihi bakımından çok önemli bir
olaydır. Söz konusu Oniki Hayvanlı Takvim sisteminin menşei hakkında çeşitli
faraziyeler ileri sürülmüştür. Haddi zatında bu mesele hala münakaşa götüren
meselelerdendir.
Yalnız, bu konuyla ilgili ne kadar
farklı görüşler ileri sürüldüyse de bildiğimiz bir gerçek var ki, çok eski
zamanlardan beri Oniki Hayvanlı Takvim sistemini en geniş anlamıyla en çok
kullananlar şüphesiz Türkler olmuştur.
Osman Turan’ın da belirttiği üzere,
türlü coğrafî sahalarda yaşayan ve birçok yabancı medeniyetlerin tesirlerine
maruz kalan pek çok Türk halkları, bu takvim sistemini ya bağımsız olarak
kullanmışlar, yada yabancı medeniyetler ile gelen takvimlerle mezcetmişlerdir
(Turan 1941: 32).
Yukarıda belirttiğimiz
Matenadaran-Mesrop Maştots Eski Elyazmalar Enstitüsü’nde bulunan büyük
ihtimalle Gregoryen Kıpçakların kullandıkları Oniki Hayvanlı Takvim’deki yıl
adlarının sayım düzeni, devre sırası görüldüğü gibi diğer Türklerde kullanılan
takvim sisteminin, ez cümle Kırgızların, Altay Türklerinin vs. kullandıkları
devrenin tamamıyla aynı olmasıyla dikkat çekmektedir. – Altaylılarda sadece
Domuz yılına Kakay yılı denilmesi haricinde söz konusu takvim ile ilgili
aktardıkları tüm bilgiler; takvimdeki yıl adlarının devrî vasıfları, devre
sırası, halk arasında muhafaza edilen efsaneler, inançlar, halk tefekkürü diğer
Türklerinkinin aynısıdır (Asankanov 2005: 81).
Gerek Orta Asya’da, gerek Kafkasya’da, gerek Anadolu veya Avrupa’nın
çeşitli diğer bölgelerinde yaşayan veya yaşamış Türkler arasında benzer halk
inançlarının, geleneklerin, kültür değerlerinin görülmesi tarihî, millî ve
kültürel bağımızın açık bir ifadesidir. Yani, bu halkların büyük Türk
kültürünün birer parçası olduklarının kesin bir kanıtıdır.
Bu takvimin Türkler arasında tam
olarak hangi tarih ve dönemlerden itibaren kullanılmaya başladığını kesin bir
şekilde söylemek imkanımız dışındadır. Bildiğimiz, Türk dilinin en eski
belgelerini oluşturan Orhun yazıtlarında zikredilen olaylar sözünü ettiğimiz
Oniki Hayvanlı takvim sistemine göre tarihlendirilmiştir (Turan 1941: 55; Orkun
1994: 16). Kaşgarlı Mahmud’un klasik eserinde de (Divan I, 1998: 344-347)
takvim hakkında, söz konusu oniki ayın adlandırılmasıyla ilgili folklorik
içerikte olan çok kıymetli bilgiler bulunmaktadır;
Oniki yıllık daimî bir devir
oluşturan bu takvimin her yılı belli bir hayvana nispet edilmekte ve her yıl
mensup olduğu hayvanın adını almaktadır. Halk inançlarına göre devreyi
oluşturan hayvanlardan her biri, devrede iken mensup oldukları yılları
etkileyebilmekte, yılın mukadderatını değiştirebilmektedir. Oniki Hayvanlı
daimî bir devir sona erince, bu devir tekrar baştan alınmakta ve hesaba devam
edilmektedir.
Kırgız Türkleri söz konusu Oniki
Hayvanlı takvim sistemine göre bir olayın; zafer, toy veya herhangi bir
şölenin, bir insanın doğum yılı, yaşı veya ölüm tarihini vs. hesaplama
yöntemine Cıl Sürüü (=yıl
sürmek, yıl hesaplamak) demektedirler (Kırgız Sovet Entsiklopediyası II, 1977:
545-546). Cıl Sürüü Kırgız
Türklerinde VI-VIII. yüzyıllardan beri devamlı olarak kullanılmakta olan bir
takvim veya zaman hesaplama yöntemidir. Bazı Kırgız bilim adamlarına göre
(Kırbaşev 1999: 215)
Tan İmparatorluğu devrinde yazılmış
bazı kitaplardaki bilgilerden Kırgızların yaklaşık 581-618 yıllarından itibaren
Nevruz’u kutlamaya başladıkları görülmektedir. Söz konusu takvime göre
Kırgızlar diğer Türklerde olduğu gibi yeni yılın başlangıcı/ilk günü olarak
bahar mevsiminin gece ve gündüzünün eşit olduğu günü 21 Mart’ı biliyorlardı.
Günümüzde kullandığımız Miladî takvim hayatımızda ne kadar önem taşıyorsa,
eskiden Cıl Sürüü de bir
Türk için aynı derecede önem taşımaktaydı. Cıl Sürüü’de
insan ömrü Miladî Takvime göre hesaplandığında bir sene fazladan eklenerek
hesaplanmaktadır. Mesela bir insan, bu takvime göre 1906=At yılında doğduysa
1966 yılında (60 değil) 61 yaşta olur. Bu adam 5 müçöl sayılır. Her 12 yıllık bir devre bir müçölü oluşturur. Yalnız müçöl
sayımı 13 yaştan itibaren başlatılmaktadır.
Sancıra (=Şecere) uzmanlarının (Sancıraçı4) (Soltonoyev 1991: 590; Talıp
Moldo 1991: 535) ve yaşlı Kırgız aksakallarının anlattıklarına göre, Kırgız
Türkleri bir insanın anasının karnında geçirdiği 9 ayı da bir sene olarak kabul
ederler ve bunu ilk 12 yıla ekleyerek (12+1=13) bir müçöl kabul ederlermiş.
Dolayısıyla 25 iki müçöl, 37 üç müçöl, 49 dört müçöl, 61 beş müçöl, 73 altı
müçöl, 85 yedi müçöl, 97 de sekiz müçöl olur. Bu sebepten ötürü Orta Asya
Türklerinde bir insan ölünce gerçek yaşına bir yılı fazladan ekleyerek toprağa
verme geleneği mevcuttur. Günümüzde kullanmakta olduğumuz Miladî takvim Orta
Asya’da Rusların bölgeye hakim olmasıyla birlikte yayılmaya başlamıştır.
Rus okuluna gitmemiş veya hiç eğitim
görmemiş yaşlı Kırgız, Kazak vs. Türkleri Orus Esebi (=Rus hesabı yani Rus takvimi) olarak gördükleri bu
Miladî takvimi bilmezler ve hali hazır da hesaplarını Cıl Sürüü’ye yani Oniki Hayvanlı
Takvime göre yaparlar; Benim babam 1932=Maymun yılı doğumludur. Büyük annem
Cumagül Rus okuluna gitmemiştir. Fakat zamanında yerli molladan Arapça okuma
yazma öğrenmiş ve oturdukları köyde Kuran okumasını bilen, eğitimli, saygıdeğer
bir hanım olarak bilinirmiş. O zamanlarda Orta Asya’da, özellikle köy kesiminde
şimdiki gibi çocuk doğunca hemen doğum kağıdı alma/ verme imkanları yoktur.
Genel olarak böyle bir anlayış, yani çocuk dünyaya gelince hemen kayda geçirme,
ilgili makama giderek belge alma, belge isteme gibi bir alışkanlık henüz halk
arasında oturmamıştır. Ancak, 1939 yılında oğlu 7 yaşını doldurunca, ilkokulda
kayıt yaptırmak için doğum kağıdına ihtiyaç duyulmuş ve büyük annem gereken
belgeyi almak üzere oturdukları köyün bağlı olduğu köy muhtarlığına gitmiştir.
Köy muhtarlığının ilgili memuru da bir Rus bayanmış. Büyük anneme gereken
belgeyi hazırlamak için çocuğunun doğum tarihini sorunca, büyük annem: “Oğlum, Maymun yılında, Çın Kuran ayının onbeşinci gününde, büyük göç sırasında doğdu” diye
cevap vermiş. Kırgızların Oniki Hayvanlı Takvim sisteminden haberi olmayan,
farklı bir kültür mensubu olan Rus memuru doğal olarak şaşa kalmış. Hatta
kızmış; bu cahil Kırgız benden ne istiyor? Ne maymunu? Ne kuranı? Yoksa benimle
dalga mı geçiyor …” diye. Her neyse, durum muhtarlıkta çalışan diğer memurlar
tarafından anlaşılır hale getirilmiş. Nasıl hesapladılarsa, büyük anneme
oğlunun 15 Haziran 1932 yılında doğduğuna dair (aslında ay ve gün hesabında
hatalar içeren) bir doğum kağıdı hazırlamışlar ve evine yollamışlar. Rahmetli
büyük annem ona “cahil” demelerine çok alınmış, çok kızmış. “Asıl siz
cahilsiniz” diyerek ömrünün sonuna kadar bu hakareti unutmamıştır. Ama yine de
bu Miladî Takvimi bir türlü öğrenememiştir… Büyük annemin Çın Kuran ayının onbeşinci günü dediği ay ve gün,
Miladî takvime göre herhalde 4-5 Mayısa denk gelse gerektir. Yani havaların
ısındığı, otların yeşerdiği ve Türklerin yazı geçirmek üzere yüksek yaylalara göçe
hazırlandıkları veya göç ettikleri bir dönemdir.
Buradaki Çın Kuran ay adının Müslümanların mukaddes kitabı olan Kuranü’l-Kerim
ile hiçbir ilgisi yoktur. Kırgızca’da kuran kelimesinin başka bir anlamı daha vardır; kuran Kırgızca’da erkek karaca
demektir (Yudahin I, 1965: 448). Esasen, Oniki Hayvanlı Kırgız takviminde
kullanılan ay adlarının yarısından fazlası da hayvan adlarını taşımaktadır. Sancıraçıların sunduğu bilgilerden
söz konusu ay adları, ayların başlangıç ve son gün/tarihleri, bunların
özellikleri, neden bu şekilde adlandırıldıkları hakkında detaylı bilgiler
edinmek mümkündür.
Mesela B. Soltonoyev Çın Kuran (Çın=gerçek, doğru;
Kuran=Karaca) ve Calğan Kuran (Calğan=Yalan)
aylarıiçin şöyle açıklamalarda bulunmaktadır:
Kırgızlar erkek karacaya kuran
derler. Karaca Toğuzdun Ayı’nda yetişkin hale gelir, Calğan Kuranda hamile
kalır. Bu ayda hayvanın hamile veya kısır olup olmadığı belli/kesin değildir;
tartışmalıdır, yalandır. Bundan dolayı adı geçen aya Calğan Kuran denilir.
Çın Kuran ayında hayvanın hamile olduğu belirgin duruma gelir. Bu ayda
hamile olduğu için söz konusu aya Çın Kuran yani GerçekKuran denilir…vs.
(Soltonoyev, 586-87).
Ayların genel olarak her Miladî ayın
21 veya 22’sinde başlaması dikkat çekicidir (Baykara 2001: 35)5. Bunlar:
Miladî Takvime göre ayların başlangıç Kırgızca ay adları tarihleri
1. Calğan Kuran 21. Mart-20 Nisan
(Kuran=Erkek Karaca)
2. Çın Kuran 21 Nisan-22 Mayıs
3. Buğu (=Geyik) 23 Mayıs-22 Haziran
4. Kulca (=Dağ Koçu) 23 Haziran-22
Temmuz
5. Teke (Teke, erkek keçi) 23 Temmuz-22
Ağustos
6. Baş Oona 23 Ağustos-22 Eylül
(Oona=Sayga, bozkır antilopu)
7. Ayak Oona 23 Eylül-21 Ekim
8. Toğuzdun Ayı 22 Ekim-20 Kasım
9. Cetinin Ayı 21 Kasım-20 Aralık
10. Beştin Ayı 21 Aralık-19 Ocak
11. Üçtün Ayı 20 Ocak-20 Şubat
12. Birdin Ayı 21 Şubat-20 Mart
Yani, bu bilgilerden sonra şöyle
diyebiliriz ki, Oniki Hayvanlı Takvim sistemi her şeyden önce bir halkın,
sosyal-ekonomik faaliyet sürecinde elde ettiği pratik gözlemlerinin bir
sonucudur. İnsanların, içinde bulunduğu çevre, yaşadığı zaman hakkında
edindikleri coğrafik, ekonomik, kozmolojik, kozmogonik vs. diğer ampirik
bilgilerine dayanarak ortaya koydukları bir tecrübe/hayat mahsulüdür; bu bir
halk bilgeliğinin mahsulüdür.
Genel olarak Kırgızlar ve diğer Orta
Asya Türkleri hayvancılık ekonomisine dayalı bir hayat sürdükleri için, başka
halklara nazaran konar-göçerliği daha uzun yaşadıkları ve hayvancılık onların
en önemli geçim kaynağını oluşturduğu için Türklerin yaşamında hayvanların çok
önemli bir yeri vardır. Bir Türkün meydana getirdiği maddi ve manevi kültürün
her türlü cephesine hayvancılık esasları damgasını vurmuştur; maddi ve manevi kültürün
her alanında bunların izlerine, alamet ve işaretlerine rastlanmaktadır.
Yukarıda sözünü ettiğimiz Podolya,
Galiçya, Moldavya, Vlahya vs. gibi Doğu Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde yaşayan
Ermeni Kıpçakları söz konusu bölgelerde yerleştikten sonra uzun bir süre kendi
kültürlerini, milli özgünlüğünü ve dilini korumuşlardır. Anlaşılan, onlar bu
bölgelere, yaşadıkları eski ülke ve topraklarından kendi el yazma kültürü,
kendi kitapları, el işleri, süs, ziynet eşyaları vs. ile birlikte, vaktiyle
Ermeni/ Gregoryen mezhebini kabul etmiş ve artık bu Ermeni-Kıpçak toplumunun
ayrılmaz ve önemli bir kısmını oluşturan Kıpçak Türklerinin=Gregoryen
Kıpçakların, Gregoryen mezhebine intisap etmeden önceki kültür yadigarlarını da
beraberinde getirmişlerdir. Üstelik bu eserleri dikkat ve ihtimamla muhafaza
ederek nesilden nesle aktarmışlardır.
Bu bağlamda, Oniki Hayvanlı Türk
Takvimi’nin dünyanın çeşitli ülke ve kütüphanelerinde muhafaza edilmekte
olan Gregoryen Kıpçaklara ait pek çok belge ve eserlerin arasında, üstelik Ermenistan’ın
Matenadaran-Mesrop Maştots Eski El yazmalar Enstitüsü’nde bulunmasının tespiti
şu bakımdan çok önemlidir ki; Doğu Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde koloniler
meydana getirmiş olan Ermeni Kıpçaklar üzerinde araştırmalar yapmış, konuyla
ilgili olarak eserler meydana getirmiş pek çok yabancı, özellikle Ermeni asıllı
araştırmacılar ve bilim adamları söz konusu “Ermeniler”in menşeindeki Türk
etnik unsurunu tamamıyla gözden kaçırarak/silerek olaya tek taraflı açıdan
yaklaşmakta ve tek taraflı değerlendirmeler yapmaktadırlar. Söz konusu
çalışmalarda, XVI-XVII. yüzyıllarda anılan topluluk tarafından ortaya konmuş
kültürel değerler, Ermeni harfleriyle ama Kıpçakça/Türkçe yazılmış metinler
tamamıyla Ermenilere münhasıran bir tarihsel olay olarak, Ermeni tarihi ve
kültürünün bir uzantısı, Ermeni kültürü ve edebiyatının mahsulü olarak
gösterilmektedir. Mesela bu konu üzerinde yaptığı pek çok araştırma ve
eserleriyle tanınan Ermeni tarihçisi V. R. Grigoryan’ın şu sözleri: “Ermeniler,
kendi dillerini unuttukları zaman bile Ermeni harflerini unutmamışlardır;
Podolya Ermenileri Ermeni harfleriyle ama Kıpçakça ve Lehçe olmak üzere yabancı
dillerde yazmaya devam etmişlerdir” (Grigoryan 1980: 236) gibi sözleri pek
yaygın ve oturmuş ibarelerdendir. Halbuki V. R. Grigoryan’ın kendisinin de
başka bir eserinde ifade ettiği gibi “bu metinlerin sadece cüzi bir kısmı
Ermeni dilinde yazılmış, diğer azami bölümü de Kıpçakça ve (sonra G.A.) Lehçe
ama Ermeni harfleriyle yazılmıştır” (Grigoryan 1964: 278). Bu eserlerde Ermeni
halkıyla Lehistan, Ukrayna, Romanya, Rusya vs. halkları arasındaki eski ve
derin dostluklardan vs. söz edilmekte ama metinlerin yazıldığı dilin etnik
taşıyıcıları olan Türkler, söz konusu “Ermenilerin” uzaktaki vatanlarını
boyunduruğu altında bulunduran barbar işgalciler olarak gösterilmektedir
(Grigoryan 1980: 6).
Halbuki, tarihsel koşulların zoru
altında Doğu Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde kendileri için yeni bir yurt
edinmiş olan bu Gregoryen Kıpçaklar zamanla din/mezhep birliğinden hareketle
Ermenileşmişler ama yine de kendi dillerini unutmamışlardır. Töre Bitigi gibi bazı
metinler, metinlerde rastladığımız bir takım kültürel veriler, bazı gelenek ve
göreneklerin kalıntıları, yukarıda da görüldüğü gibi Gregoryenlik’ten önceki
bazı milli inanç ve tefekkürlerin muhafazası, bu Kıpçak asıllı Ermenilerin,
intisap ettikleri Ermeni kültürünün içinde Türk kültürünün en güzel örneklerini
de yaşattıklarını göstermektedir. Bundan dolayı Podolya, Galiçya, Moldavya,
Vlahya vs. gibi Doğu Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde yaşamış ve faaliyet
göstermiş Ermeni Kıpçak toplumunun önemli bir kısmını Gregoryen Kıpçakların
oluşturduğu kanaatindeyiz. Bu Gregoryen Kıpçaklar diğer Ermeni grupları ve
mensup oldukları Ermeni kültürüyle kaynaşarak bildiğimiz Ermeni harfleriyle
yazılmış Türkçe metinlerin meydana getirilmesinde belli bir katkıda
bulunmuşlardır
Dr. Gülnisa AYNAKULOVA
Gazi Üniversitesi
(gulnisa@gazi.edu.tr)
Milli Folklor, 2007, Yıl 19 Sayı 74
(dip notlar ve kaynakça geniş bir
şekilde verilmiştir.)