Yayınlandı: 30.01.2019 00:00
Henüz güncellenmedi

ÜLKELER BAZINDA ANALİZLER & HABERLER & BİLGİLER /// ÜLKELER DOSYASI

İSRAİL DOSYASI /// Erol Bilbilik : Sessiz Darbe : 2007′de İsrail, 17 Ton Patlayıcı İle Suriye’ye Saldırdı !


13 Temmuz 2011′deki makalemde; “Suriye halkı, Esad’ın ve 10 Temmuz
Program’ının arkasındadır. Suriye’ye
müdahale edilemeyecektir, direnen Suriye kazanacaktır; bundan şüphe
edilmemelidir. Ancak, şu da kesin bir gerçektir ki, Türkiye halkı, Suriye’ye
müdahalenin doğrudan Türkiye’ye müdahale olduğunun bilincindedir.” diye
yazmıştım.


Nitekim BOP Eşbakanı’nın
yönetimindeki Türkiye şu güne kadar Suriye’ye müdahale
edememiştir. Buna karşın İsrail, Suriye’ye 5
Eylül 2007 gecesi nükleer saldırıda bulunmuştur.


Bölge liderliği iddiasındaki
Türkiye Yönetimi’nin bu saldırının hiç bir safhasından haberi olmamıştır. Ama
müdahaleden bu yana geçen beş yıldan bu yana Beşar Esad Yönetimi emperyalizme
direnmektedir.


Müdahalenin ana çizgileri
özetle şöyledir:


• 5 Eylül 2007 tarihinde, gece yarısından hemen önce İsrail Hava Kuvvetleri
üslerinden dört F15 ve dört F16 havalanmıştı. Radara yakalanmamak için
Suriye-Türkiye sınırını izlemişlerdi. İsrail’liler sıradan elektronik
karıştırma araçları kullanarak Suriye hava savunma sistemini işlemez hale
getirmişti. Gece 12:40′la 12:53 arasında pilotlar on yedi ton patlayıcı
atmıştı. Bu operasyonun şifresi
“Arizona”
idi. Hedef; Fırat Nehri’ne yaklaşık dokuzyüz yarda uzakta ve
Türkiye’yle Irak arasındaki sınırın arasında ortalarda bir yerdeki Al Kibar
plütonyum nükleer reaktörü idi.


15 Şubat 2007′de Olmert Türkiye
Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’la Ankara’da
buluşmuş, Beşar Esad’ın,
İsrail’le gizli barış görüşmeleri yapıp yapmayacağını öğrenmesini istemişti.
Erdoğan 3 Nisan 2007′de Esad’la buluştuktan sonra Olmert’e Esad’ın bu konuda
istekli olduğunu bildirmişti. O sıralarda İsrail Suriye’deki reaktörle ilgili
kanıtlar bulmuş ve ciddi çözüm yollarına gidilmişti.


İsrail darbeden önce İngiliz
M16’sına bu konuda bilgi vermiş ama saldırının zamanını bu ülkeyle
paylaşmamıştı.



• İsrail Bakanlar Kurulu
saldırının zamanını onaylama yetkisini yalnızca Olmert, Barak ve Livni’ye
vermişti. Olmert, Barak ve Livni oybirliğiyle harekâta başlama kararı
almışlardı.


• Reaktör yerle
bir edilmiş ve tek bir pilot bile kaybedilmemişti. Uçaklar üslerine dönerken
Olmert, Avustralya’da bulunan Bush’a telefonla “ İş başarıyla tamamlandı.”
demişti.


• İsrailliler
aralarında Mısır ve Ürdün’ün de bulunduğu bölge müttefiklerine bilgi vermiş ve
liderlerden halka saldırıyla ilgili demeçler vermekten kaçınmalarını
istemişlerdi. Olmert, Rusya’ya bilgi vermek üzere Moskova’ya uçmuştu.
Condoleezza Rice, Kuzey Kore’yle konuşmuş ve suskun kalması konusunda
kendisinden söz istenmişti.


• 23 Ekim
2007′de Olmert, Londra’da Erdoğan’la buluşmuş ve ona İsrail saldırısıyla
nedenleri hakkında bilgi vermişti. Toplantıda Olmert, Erdoğan’dan barış
görüşmelerine başlamak için Suriye’nin çıkarlarını değerlendirmesini istemişti.
Esad, 2008 Şubat’ında Ankara’da başlayan dolaylı barış görüşmelerine olur
vermişti; bu görüşmeler, İsrail Gazze’ye saldırınca Türkiye’yle Suriye’nin
protesto etmek için geri çekilmesi üzerine Aralık’ta sona ermişti.


Wikileaks’in 2010’da bir İsrail gazetesine sızdırdığı telgraf, Condoleezza
Rice’ın 25 Nisan 2008’de tüm dünyadaki Dışişleri Bakanlığı temsilcilerine
yolladığı telgraftı.


• İsrailli
yetkililer, hem Alevi hem de Esad ailesinin yakın dostu olan General Muhammed
Süleyman’ın, Al Kibar reaktörünün varlığını bilen yönetimde yer alan bir iki
üst düzey yetkiliden biri olduğunu söylemiştir. 1 Ağustos 2008’de Süleyman,
Suriye’nin Tartus liman kentinde Mossad-Shayetet komandolarınca öldürülmüştü.


• İsrail’e göre
Al Kibar’a yapılan saldırı eşsiz bir başarıydı. Ehud Barak İran üzerine tek
yanlı bir saldırıyı destekleyenlerin başında gelmektedir. İran’daki durumla
Suriye olayı; Şam’daki, İsrail’deki ve Washington’daki birkaç yetkili dışında
bilinmemektedir.


Şimdi saldırıyı dünyaya açıklayan David Makovsky’nin “Sessiz Darbe” isimli yazısının tam
metnini Türkiye basınında ilk defa gündeme getiriyorum.


SESSİZ DARBE


2007 Mart’ının ilk günlerinde İsrail haber alma merkezi, Mossad ajanları
Suriye Atom Enerjisi Komisyonu başkanı İbrahim Othman’ın Viyana’daki evine
tehlikeli bir saldırı düzenlemişti. O sırada Othman, Uluslararası Atom Enerjisi
Ajansı’nın kurul toplantısına katılmak üzere evden çıkmış kent merkezine
gitmişti. Evden ayrılışının üzerinden daha bir saat geçmeden Mossad ajanları
içeri süzülmüş, Othman’ın bilgisayarındaki son derece gizli bilgileri almış ve
hiçbir iz bırakmadan çekip gitmişlerdi.


Son aylarda İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri Suriye’nin nükleer
silahlara ilişkin heveslerinden kaygı duymaktaydı. 1990′larda Suriye Başbakanı
Hafız-el Esad Arjantin ve Rusya’dan nükleer araştırma reaktörleri alma
girişiminde bulunmuş ama ABD baskısı yüzünden anlaşma sağlanamamıştı. 2006′nın
sonlarına doğru İsrail yeni nükleer faaliyet olasılıkları hakkında istihbarat
toplamaya başlamıştı. O günlerdeki CIA yöneticisi General Michael Hayden bana
kuzeydoğu Suriye’deki çölde “gizemli” koskoca bir yapı kurulduğuna ilişkin bazı
kuşkuları olduğunu söylemişti.


Mossad ajanlarının topladığı
bilgiler korkunçtu:
Suriye’deki yapının içinden
çekilmiş yaklaşık üç düzine renkli fotoğraf burada çok gizli bir plütonyum
nükleer reaktörü bulunduğunu işaret eder nitelikteydi. Al Kibar adlı reaktör
Fırat Nehri’nden yaklaşık dokuz yüz yarda uzakta ve Türkiye’yle Irak arasındaki
sınırın arasında ortalarda bir yerdeydi. Fotoğraflarda Suriye’nin büyük
kentlerinden uzak bir yerde bulunan bu şantiye bölgesinde Kuzey Koreli işçiler
görülüyordu. Mossad’ın çözümlemesi uyarınca bu tür bir plütonyum reaktörünün
tek amacı, ancak atom bombası yapmak olabilirdi. İçeride de Yong-byon’daki
Kuzey Kore reaktöründe bulunan aynı mühendislik unsurlarının birçoğu yer
almaktaydı – bu son otuz beş yıl içinde Kuzey Koreliler’den başka hiç kimsenin
yapmadığı bir modeldi.


Yirmi beş yıl kadar önce İsrail Irak’a Osirak nükleer reaktörünü yok etmek
üzere bombardıman uçaklarını yollamıştı. İndirilen bu darbe, İsrail Başbakanı
Menachem Begin’in adı verilen Begin doktrininin ortaya çıkışına damgasını
vurmuştur; bu doktrin uyarınca İsrail düşmanı hiçbir Orta Doğu ülkesinin
nükleer silahlara sahip olmasına izin verilemezdi. Söylentilere göre İsrail’in
kendisi de yaklaşık 1967′den beri nükleer silahlara sahipti ama bunu ne
yadsıyor ne de kabul ediyordu; Londra-merkezli Uluslararası Stratejik
Araştırmalar Kurumu bugün İsrail’in elinde iki yüz nükleer başlık bulunduğunu
tahmin etmektedir. İsrailli yetkililer kendilerinde var olduğu söylenen nükleer
silahlarla Suriyeliler’inki arasında ahlaki bir denklik bulunduğu iddialarını
kayıt dışı olarak reddetmektedirler. Yetkililer, bunun nedenlerinden birinin
Suriye’nin, ABD Dışişleri


Bakanlığı tarafından terörist örgütler olarak kabul edilen Hizbullah ve Hamas’la
kurduğu ilişki olduğunu söylemektedir.


Saldırıdan sonra, 8 Mart’ta Mossad yöneticisi Meir Dagan ve iki yüksek
yetkili İsrail Başbakanı Ehud Olmert’le buluşmuş ve saldırıdan elde edilen
bulguları sunmuşlardı. Geçen yıl Olmert’in yolsuzluk suçlamasıyla (büyük ölçüde
aklandığı) bir duruşma salonunda boy gösterdiğinde, doğrudan doğruya Dagan’dan
ya da Suriye’deki şantiyeden hiç söz etmemiş ama “ülkede pek görülmeyen bir
biçimde” masasına bırakılan “birkaç bilgi kırıntısına” dolaylı olarak
değinmişti.


Ayrıca “O andan sonra artık hiçbir
şeyin eskisi gibi olmayacağını anlamıştım. Bu işin önemi, varlık düzleminde,
öngörülmemiş ölçekteydi,”
diye eklemişti. Olmert reaktörün çarçabuk yok
edileceği sözünü vermişti; bu “tam
kapasite çalışırsa”
, yıkıntılardan sızan radyasyon Fırat’ı kirletirdi.


Beş yıl sonra, Al Kibar konusu İsrail’de hâlâ açıktan açığa
tartışılmamaktadır. Gazeteciler ya da askeri analizciler bu konuya
değindiğindeyse, raporlarını genellikle yabancı kaynaklara dayandırmaktadırlar.
Sızan bilgilerse Al Kibar reaktörünü İsrail’in yerle bir ettiği yolundadır. Bu
operasyonun bazı ayrıntıları yayınlanmıştır. 2008 Nisanı’nda, gizlilikten
birkaç ay sonra, ABD istihbarat yetkilileri, reaktörle ilgili kendi
değerlendirmeleri konusunda Meclis’e bilgi vermiştir.


Bush Yönetimi’nin en üst düzeydeki üyeleri, aralarında Bush da bulunmak
üzere, anılarında ABD’nin reaktörle ilgili kanıtlara gösterdiği tepkiden söz
etmişlerdir. Son aylarda Al Kibar’ın sonuyla ilgili bilgi sahibi olan yaklaşık
iki düzine İsrailli ve Amerikalı yetkiliyle orada tam olarak neler olup
bittiğini ve bu konunun ayrıntılarının neden bu kadar gizli tutulduğunu
öğrenmek için konuştum. Başbakan Benjamin Netanyahu ve hükümeti İran’ın
geliştirmeye başladığı nükleer programını nasıl karşılayacağını düşünürken,
İsrail’in Al Kibar’a verdiği tepki hem örnek hem de uyarıcı olarak ortaya
atılmıştır.


Başbakan Olmert’le yarım düzine yardımcısının çalıştığı, Kudüs’teki
tanımlanması olanaksız ofis binasındaki odalar, cam kapıların ardında yer
almaktadır ve öylesine sıkı bir biçimde gözlenmektedir ki buralara Akvaryum adı
takılmıştır. Bu nedenle Suriye’deki kuruluşun bulunuşundan sonraki günlerde
Olmert birkaç mil uzakta Balfour Caddesi’nde yer alan devlet konutunda önemli
toplantılara ev sahipliği etmiştir.


Kabinede görevli bakan ve bir zamanlar Kudüs belediye başkanı olan Olmert
2006 başlarında barış sözü vererek iktidara gelmiş ve o yaz Lübnan’daki
Hizbullah’la giriştiği savaş gözden düşmesine yol açmıştı. Aralıkta yeniden
uzlaşma yolları aramaya yönelik çabalarında Olmert Filistin devletinin
kurulacağı yeri belirlemek üzere, Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas’la
düzenli toplantılar yapmaya başlamıştı. 15 Şubat 2007′de Viyana’daki Mossad
saldırısından birkaç hafta önce, Olmert Türkiye Başbakanı Recep Tayyip
Erdoğan’la Ankara’da buluşmuş ve kendisinden Suriye Başkanı (Hafız’ın oğlu)
Beşar Esad’ın, İsrail’le gizli barış görüşmelerine girip girmeyeceğini
öğrenmesini istemişti. Erdoğan 3 Nisan’da Esad’la buluştuktan sonra Olmert’e
Esad’ın bu konuda istekli olduğunu bildirmişti. O sıralarda İsrail Suriye’deki
reaktörle ilgili kanıtlar bulmuş ve ciddi çözüm yollarına gidilmişti.


Aralarında Şimon Perez, Ehud Barak ve Olmert’in siyasal rakibi Netanyahu da
bulunmak üzere, eski İsrail Başbakanlarıyla, Balfour Caddesi’ndeki
bilgilendirme toplantıları başlamıştı. Liderler, gizliliği sağlayıp sızmaları
önlemek amacıyla toplantıya teker teker çağrılmıştı. Aralarında Savunma Bakanı
Amir Peretz; İsrail Savunma Güçleri genelkurmay başkanı Gabi Ashkenazi; IDF,
askeri haber alma örgütü başkanı Amos Yadlin; İsrail Güvenlik Hizmetleri
Örgütü, Shin Bet’in başkanı Yuval Diskin; Mossad başkanı Dagan’da bulunduğu –
ikinci grup 2007 Martının sonlarından başlayıp Eylül başlarına kadar süren ve
çoğunlukla Cuma günleri yapılan bu toplantılarda bir araya geliyordu. Bütün
üyeler bir gizlilik anlaşması imzalamıştı.


Derken Amerikalılar’ı bilgilendirme
zamanı gelmişti. 18 Nisan’da İsrail’e yapılan rutin bir
ziyarette, George W. Bush’un
Savunma Bakanı Robert Gates, kendisiyle aynı konumu
paylaşan İsrailli bakan Peretz’le buluşmuştu.


Peretz’in İngilizcesi akıcı olmadığı için ona reaktörle ilgili haberleri
açıklarken başvurabileceği bir bilgi kartı hazırlanmıştı. Olmert, en önemli iki
danışmanının, yani Yoram Turbowicz’le – ABD yetkililerinin TnT adını taktığı-
Shalom Turgemen’in yanı sıra Dagan’ı da, öbür önemli ABD yetkililerini
bilgilendirmek üzere Washington’a yollamıştı. Dagan ABD’li uğraştaşı CIA
başkanı Hayden’ı bilgilendirmişti. Dagan, Turbowicz ve Turgemen Başkan
Yardımcısı Dick Chenney’le ve ulusal güvenlik danışmanı Steve Hadley’le
buluşmuştu. Dagan onlara şantiye fotoğraflarını göstermiş ve öbür bilgileri
sunmuştu. ABD’nin üst düzeydeki eski bir yetkilisine göre, bu haberler
istihbarat örgütünü Kuzey Kore’yle Suriye arasındaki ilişkileri soruşturmaya
zorlayan Chenney’i haklı çıkarmıştı.


Başkan Bush, istihbarat başkanlarından, İsrail’in öne sürdüğü bilgileri
doğrulamalarını istemişti; Irak’taki kitle imha silahları konusunda uğranan
korkunç istihbarat yanlışı, bütün tazeliğiyle herkesin aklındaydı. Bu üst
düzeydeki eski ABD yetkilisine göre, Bush’un sözleri “Gizli kalmalı, kesin olmalı”
biçimindeydi. CIA kriz çözme örgütü (crisis task force) kurulmuştu ve aynı
yetkiliye göre CIA şantiyenin “elden verilen” fotoğraflarıyla, Amerikan
uydularının “havadan” çektiği fotoğrafları karşılaştırmıştı. Bunun üzerine
fotoğraflar National Geospatial-Intelligence Agency’ye (Ulusal Coğrafi
Haberalma Birimine) verilmiş, onlar da görüntüleri ve harita temelli bilgileri
siyaset oluşturucularla ulusal güvenlik topluluğuna iletmişti. NGA iki fotoğraf
takımının da geçerli olduğuna karar vermiş, Enerji Bakanlığı nükleer uzmanları
ve dışarıdan bulunan bir nükleer silahlanma kuruluşu da aynı saptamada
bulunmuştu. Sonunda, gene sözü edilen şu üst düzey eski ABD yetkilisine göre,
CIA’nın özel amaçlı “kızıl takımı”, “Eğer bu bir nükleer reaktör değilse, o
zaman uyduruk bir nükleer reaktördür,” sonucuna varmıştı.


ABD istihbarat yetkilileri İsrail raporlarını doğrulamaya çabalayıp
dururken, ulusal güvenlik danışmanı Hadley, siyaset seçenekleri oluşturmak
üzere –Tasarlama Komitesi olarak maksatlı yumuşaklığıyla tanınan- birimler
arası yardımcılar kurulu yönetiyordu. Kurul üyeleri arasında ulusal güvenlik
başkan yardımcısı Elliott Abrams; Dışişleri bakanlığında üst düzey Orta Doğu
uzmanı olan sonradan da ulusal güvenlik danışman yardımcılığına getirilen James
Jeffrey; daha önce Türkiye Büyükelçisi olarak çalışan ve Gates’e üst düzey
danışman yardımcısı olan Eric Edelman; Condoleezza Rice’ın altında Dışişleri
bakanlığında danışman olarak çalışan Eliot Cohen bulunuyordu. Grubun korumalı
yönetim e-postalarına hiçbir kişisel yardımcı alınmamıştı.


Oluşturulan siyaset seçenekleri, yönetim bilgisayarlarında dolaşıma
sokulmuyordu; kurul üyelerininse konuya ilişkin belgeleri Beyaz Saray Durum
Tasarlama Odası’ndan dışarı çıkarmaları yasaklanmıştı.


Baştan beri, Tasarlama Kurulu’nun birkaç üyesi, Suriye nükleer programının
diplomasi yoluyla etkisizleştirilebileceği konusunda kuşkuluydu. Esad’ın zaman
kazanmak için reaktörü tam hız çalıştırmayı geciktirmesinden çekiniliyordu, bu
noktada askeri harekât çok tehlikeli olabilirdi.


Birkaç Salı ikindisi boyunca çok ama çok üst düzey üyelerden oluşan bir
ulusal güvenlik grubu Hadley’in, Beyaz Sarayın Batı Kanadı’nda bulunan çalışma
odasında toplanır olmuştu. Aynı zamanda gruptan birkaç kişi Amerikan askeri
harekâtını savunur durumdaydı. Gates Edelman’a “Her Yönetim bir Müslüman ülkesine karşı önleyici savaş açar,”
demişti yarı şaka, “ve bu Yönetim de
bunu çoktan yaptı işte.”


Ayrıca İsrail’in Hizbullah’la 2006’daki savaşı, Rice’ın İsrail’in askeri
kararlarına duyduğu inancın zayıflamasına yol açmıştı. Üst düzey yönetim
yetkilerinden biri bana “Condi İsrail ordusunun güvenilmez olduğunu ve artık
onların küçüklüğümüzden beri bize öğretildiği gibi on-ayak boyunda devler
sayılmadığını düşünüyor,” demişti. Rice indirilecek darbenin, Suriye ve
Hizbullah’la savaşı da kapsayan çok daha büyük karışıklıklara yol açacağından
korkuyordu.


Rice iki diplomatik girişimde daha bulunmuştu: bunlar Kuzey Kore’yle
nükleer programları hakkında altı parçalı bir görüşme ve o yıl Annapolis’de
yapılacak Orta Doğu barış konferansıydı. Bu arada Yönetim görev süresinin
sonuna yaklaşmaktaydı. Eliot Cohen bana “Irak’ta
tam köşeyi dönmek üzereydik, Afganistan’daysa rahatsızlık duygusu başlamıştı,”

demişti. “Yönetimdeki birçok kişi üçüncü Orta Doğu savaşı olacağını
düşündükleri bir şeye başlamak istemiyordu. Amerikan halkının, bu tür bir
olasılığa duyduğu hoşnutsuzluktan başka sabrı da kalmadığını düşünüyorlardı.


17 Haziran’da Beyaz Saray devlet konutunda, Olmert’le programlanmış bir
ziyaretin öncesinde, Bush Sarı Oval Odada danışmanlarla buluşmuştu; eski bir
üst düzey yetkilinin


söylediğine göre, bu oda içli dışlı olmayı ve biçimsel davranmamayı
sağlıyor, Bush’unsa “karar verici değil
dinleyici konumunda bulunmasına olanak veriyordu. Bu dönemi Washington Post’ta
çıkan bir yazıya dayanarak anlatan Hayden “Başkana Al Kibar’ın nükleer silahlar
programının bir parçası olduğunu”
ve “bu tesisin başka amaçlarla kullanılabileceğini düşünemeyeceğimizi
söyledim,”
demişti. Ama yeniden işleme tesisi ya da savaş başlığı
üzerinde aktif çalışma gibi “silahlanma programının öbür olmazsa olmazlarını
tam olarak saptayamadıkları” için “bu
bulguları sakınımlı bir biçimde ‘düşük güvenlikli’
olarak nitelemiştik
diye yazmıştı Hayden.


Yönetim, reaktörün gelecek aylarda tam kapasite çalışabileceğini ama “düşük güvenlikli” terimi ortaya
atıldığı için Bush artık, indirilecek savaş önleyici darbeyi haklı çıkaracak
siyasal bir kılıf bulunabileceğini düşünmüyordu. Bush anılarında Olmert’e “istihbarat ajanlarım ortaya çıkıp da bu bir
silahlanma programıdır demedikçe bağımsız bir ülkeye yapılacak bir saldırıyı
haklı gösteremem,”
dediğini yazar. Bilim ve Uluslararası Güvenlik
Kurumu’nda nükleer silahlanma konusunda uzman olan David Albright bana yeniden
işleme tesisinin henüz kurulmadığını söylemiş; sonra da Suriye’nin böyle bir
tesisin aranması için kimseye izin vermediğini de eklemişti.


Olmert 19 Haziranda Washington’da Amerikalı yetkililerle buluşmuştu. Gazete
muhabirlerine İran ve Filistin barış sürecini görüşmek üzere geldiğini ama Bush
ve Chenney’le yaptığı toplantılarda Suriye reaktörüne ABD önderliğinde bir
saldırı düzenlenmesini istediğini söylemişti. Olmert bu ABD darbesinin “bir taşla iki kuş vuracağını” savunmuş,
böylece Bush’un, uluslararası topluluğa Esad’ın hainliğini anımsatma ve İran’ı
kendi nükleer programını oluşturmaktan caydıracak bir mesaj verme olanağına
kavuşacağını söylemişti. Olmert Bush’a eğer ABD reaktörü yerle bir etmezse, bu
işi İsrail’in Amerikalılar’dan yardım almadan kendi başına yapacağını da
bildirmişti. Bush bunu kısa zamanda yanıtlayacağına söz vermişti.


12 Temmuz’da Bush ikinci bir toplantı düzenlemiş ve bir temsilciyle Esad’a
reaktörü sökmeye başlaması yolunda bir ültimatom yollayacağını bildirmişti.
Söküm işlerini, Konseyin P5 adı verilen beş sürekli üyesi – ABD, Rusya, Çin,
İngiltere ve Fransa – denetleyecekti.


Bush Olmert’i ertesi sabah
saat sekizde çağırmıştı. Reaktörü Amerikalılar vuracak olursa,


Yönetim, bilgilerin İsrail’den geldiğini Kongreye açıklamak zorunda kalır,
demişti. Olmert’in istediği bu muydu? Bush bölgeye Rice’ı göndermeyi önermiş
ama Olmert, Rice’ın yapacağı bu tür bir ziyaretle ilgilenmediği yanıtını vermiş
ve diplomatik yolların yalnızca Suriye’yi, reaktör tam kapasite çalışmaya
başlayana kadar, geciktirmeye yarayacağından korktuğunu söylemişti.


Bush anılarında ABD diplomasi yolunu seçtiği için “başbakanın düş kırıklığına uğradığını”


yazmış ve Olmert’in kendisine “Bu, ülkeyi can damarından vuracak bir
darbedir,” dediğini eklemiştir. Carnegie Vakfı’ndaki nükleer silahların
sınırlandırılması programında bulunan üst düzey geçici üyelerden biri olan
Ariel Levite bana, Amerika’nın Kuzey Kore ve Pakistan’a yönelik nükleer
silahlanmayı engelleme siyaseti “erken
davranmak, çok erken – ayy, – çok geç olur”
biçiminde tanımlanmaktadır,
demişti. İsrailliler de diplomatik odakların, sürpriz bir askeri operasyonu
baltalayacağına inanıyordu. Abrams’ın bana söylediğine göre Esad bir kez
yakalandığını anlarsa, şantiyenin yanına bir anaokulu kurmasını ya da
uçaksavarlar yerleştirmesini ne önleyebilirdi?


Amerika ve İsrail temel olgularla ve riskler konusunda düşünce birliğine
varmışlar ama birbirine karşıt siyasi sonuçlara ulaşmışlardı. Olmert Bush’tan
telefon gelene kadar saldırıya ABD’nin öncülük edeceğini umuyordu. Ama artık
darbe konusunda İsrail’le aynı düşüncede olmayan bir ABD yetkilisinin bilgi
sızdırarak bunu baltalayacağından çekinmeye başlamış ve bu korkusunu Bush’a
iletmişti. Başkan Olmert’e Amerikalıla’rın “suskun kalacağı” konusunda söz
vermişti.


Bush büyük olasılıkla daha ileri bir askeri harekâttan hoşlanmamış ve
Irak’taki istihbarat bozgununun yinelenmesinden korkmuştu ama Olmert’in
durumunu da anlamışa benziyordu.


Bush ABD’nin İsrail eylemini engelleyeceğini hiçbir noktada belirtmiş
değildir. Bir İsrailli general bunu bana, “Olmert, Bush’dan yeşil ışık yakmasını istemediğini ama Bush’un da ona
kırmızı ışık yakmadığını söylemişti,”
diye anlatmıştı. “Olmert de bunu yeşil ışık olarak
yorumlamıştı.”


İsrailliler tek yanlı saldırı hazırlığına başlamıştı. IDF ve İsrail Hava
Kuvvetleri üç strateji olasılığı üzerinde duruyordu: birincisi İsrail Hava
Kuvvetleri komutanı General Eliezer Shkedi’nin adından yola çıkılarak Şişman
Shkedi diye adlandırılan geniş kapsamlı bir İsrail Hava saldırısıydı; ikincisi
Sıska Shkedi adıyla dar kapsamlı bir saldırı; üçüncüsüyse özel kuvvetler tarafından
gerçekleştirilecek kara harekâtıydı.


Ana düşünce Şam’dan gelebilecek olan tepki potansiyelini en aza indirgeme
arzusuydu.


Reaktör bulunduğundan beri birçok İsrail yetkilisi saldırı belirtisi ne
kadar az olursa, Suriye’nin misilleme olasılığı da o kadar düşük olur sonucuna
varmıştı. Esad nükleer reaktörün varlığını bildirmeyerek, Uluslararası Atom
Enerjisi Kurumuna karşı yükümlülüklerini çiğnemiş oluyordu.


Nükleer silahlanma arzusunun
İsrail tarafından açığa çıkarılıp engellenmesinin yaratacağı


aşağılanma bir yana – kuralları çiğnediğinin daha fazla fark edilmesini
önlemek için Esad bu konuyu hasıraltı etmeyi yeğlerdi. Yıllardan beri Esad’ın
profilini çizip ortaya çıkartan ve IDF’nin danıştığı psikologlar, eğer İsrail
bir saldırı için herkesten açıkça güvence isteyerek Başkanı köşeye sıkıştırmaz
da Esad’a İsrailli güvenlik yetkililerinin “inkâr bölgesi” olarak adlandırdığı
sığınacak bir yer bırakırsa o zaman misillemenin de önlenebileceğini
savunuyordu. İsrail’in 2006’da Lübnan’da Hizbullah’la tutuştuğu savaşta Esad’ın
İsrail’e karşı açıktan açığa düşmanca bir tutum takınmama kararı, onun
İsrail’le askeri bir çatışmaya girmemesinin kendi yararına olacağını gördüğünü
ortaya koymuştu. İsrailliler’in de farkına vardığı üzere Al Kibar reaktörü uzak
bir bölgedeydi; indirilecek darbe sivil ölümlere neden olmayacak ve herkesin
dikkatini pek çekmeyecek gibiydi.


Bu faktörlerin ışığında, IDF, Mossad ve Tzipi Livni’nin bulunduğu Dışişleri
Bakanlığı, reaktöre küçük hedefli (low-signature) bir saldırı gerçekleştirmekten
yanaydı. Daha Haziran’da İsrail özel operasyon birimi şantiyenin bulunduğu
alanın bir yakınına sokulmuş ve çektiği ek fotoğrafları yollamış, dönerken
yanında toprak örnekleri getirmiş, İsrail’e saldırı için gereken başka bilgiler
toplamıştı.


Temmuz’a doğru Peretz İşçi Partisi liderliğini kaybetmiş ve Savunma
Bakanlığı, eski Başbakan, eski Genel Kurmay başkanı ve İsrail tarihindeki en
çok madalya alan askerlerden biri olan Ehud Barak’a geçmişti. “İki Ehud” yani
Olmert’le Barak arasında, farklı partilerden olmalarına karşın içten bir ilişki
vardı. Olmert doksanlarda Kudüs belediye başkanıyken Barak’ı, sonra da
Başbakanı, İşçi Partisi liderinin Kudüs’ün yarısını Filistinlilere verdiğini
öne süren sağcıların her zamanki nakaratlarına karşı savunmuştu. (Aslında Barak
Kudüs’ün önemli bölgelerini 2000’deki Camp David zirvesinde gerçekten teklif
etmişti). Ama dostluk uzun sürmemişti. Barak kabinedeki bakan arkadaşlarına
2006 savaşının tekrarlanacağından korktuğunu ve Al Kibar saldırısını
ertelemenin daha iyi olacağını düşündüğünü söylemişti.


Bu, İsrail’in kuzeydeki askeri gücüne, Suriye misillemesine karşı
hazırlanması için zaman kazandıracaktı. Olmert’e göre 2006 Lübnan savaşı
caydırıcılığı sağlamıştı; Hizbullah o günden beri İsrail’e açıktan açığa tek
kurşun atmamıştı. Olmert, Barak’ın Al Kibara yapılacak saldırıyı ertelemesinde
başka nedenleri olduğundan kuşkulanıyordu. 2006’da Hizbullah’la girişilen savaş
kapsamında alınan kararlara ilişkin hükümetin belirlediği soruşturma kurulu
olan Winograd Komisyonu’nun hazırladığı son raporun yılsonuna doğru çıkacağı
bekleniyordu; raporda Olmert’in savaşı ele alış biçiminin eleştirilmesi bununsa
onu siyasal açıdan onu zayıflatması umuluyordu. Olmert Barak’ın rapordaki
bulguları benimsemesinden, bu durumun Olmert’in Başbakanlık’tan alınmasını
tetiklemesinden böylece Suriye reaktörüne yapılacak operasyonu Barak’ın tek
başına yürütmesinden çekiniyordu.



İsrail’de savaşa yol açabilecek bütün büyük askeri harekâtların mutlaka ulusal
güvenlikten sorumlu bakanların onayından geçmesi gerekir.


Olmert güvenlikten sorumlu bakanlardan birkaçını ayrı ayrı evine çağırmış
ve onları Al Kibar konusunda bilgilendirmişti. Bu bakanların her biri gizlilik
yeminini imzalamış, bilgi sızmaları olursa soruşturmayı göze alacaklarını kabul
etmişlerdi. Sonraki beş haftayı aşkın bir süre boyunca, güvenlikten sorumlu
bakanların yarım düzine sıra dışı toplantıya katıldığı ortaya çıkmıştı. Barak
reaktör çalışmaya başladıktan sonra erken evrede yapılacak dikkatli bir
saldırının, Fırat’ı kirletmeyeceğini savunuyordu. Olmert buna inandırıcı, uzun
ve sert bir karşılık vermişti. Orada bulunan güvenlikten sorumlu bakanlardan
biri bana “güvenlik bakanlığında şimdiye kadar anımsadığım en olağanüstü
oturumlar işte bunlardı,” demişti.


1 Eylül’de Tubowicz Beyaz Saraya tüm hazırlıkların hemen hemen tamamlanmış
olduğunu bildirmişti. İsrail darbeden önce bir başka ülkenin istihbarat
servisine daha – İngiltere’nin M16’sına – bu konuda bilgi vermiş ama saldırının
zamanını iki ülkeyle de paylaşmamıştı.


5 Eylül’de güvenlikten sorumlu bakanlar kurulu konuyu bir kez daha
tartışmış ve oyunu saldırının yapılması yönünde kullanmıştı. (Çekimser kalan
tek bakan Avi Dichter olmuştu.)


Bakanlar kurulu askeri girişimle saldırının zamanını onaylama yetkisini
yalnızca Olmert, Barak ve Livni’ye vermişti. Barak ve Olmert saldırı emri veren
karar metninde kendi el yazılarıyla, savaş olasılığını açık seçik belirten
birkaç düzeltme yapmışlardı. Bakanlar kurulu oturumundan sonra Olmert, Barak ve
Livni, Olmert’in çalışma odasının bitişiğindeki bilgilendirme odasında yeniden
bir araya gelmişlerdi. Genelkurmay başkanı da buraya gelmiş ve saldırının gece
yapılmasını, Sıska Shkedi harekâtının kullanılmasını önermişti. Genelkurmay
başkanı gittikten sonra, Olmert, Barak ve Livni oybirliğiyle harekâta başlama
kararına varmışlardı.


5 Eylül 2007 tarihinde gece yarısından hemen önce, Hayfa’nın
güneydoğusundaki Ramat David de aralarında bulunmak üzere İsrail Hava
Kuvvetleri üslerinden dört F15 ve dört F16 havalanmıştı. Akdeniz kıyısı boyunca
kuzeye doğru yol aldıktan sonra uçaklar doğuya yönelmiş ve radara yakalanmamak
için Suriye-Türkiye sınırını izlemişti. İsrailliler sıradan elektronik
karıştırma araçları kullanarak Suriye hava savunma sistemini işlemez hale
getirmişti. Tel Aviv’de, IAF’nin yeraltındaki “kuyu” adıyla bilinen kumanda ve
kontrol merkezindeki bir odada Olmert, Barak, Livni üst düzey güvenlik
yetkilileri radarla uçakları izliyordu. Saldırı bir savaşa yol açacak olursa bu
oda Olmert için sığınak olarak kullanılacaktı; İsrailliler bir de askeri
beklenmedik durum planı hazırlamışlardı.


General Shkedi bitişik odada pilotları sesli olarak izliyordu. Gece
12:40’la 12:53 arasında, pilotlar hedefe on yedi ton patlayıcı atıldığını
anlatan bilgisayarda oluşturulmuş “Arizona” şifresini vermişlerdi. Orada
bulunanlardan birinin anımsadığına göre “ortalığı bir bayram havası
sarıvermişti.” “Reaktörü yerle bir etmiş ve tek bir pilot bile kaybetmemiştik.”


Ertesi gün Suriye Arap Haber Ajansı İsrail uçaklarının Suriye hava sahasına
girdiğini ama geri püskürtüldüğünü duyuruyordu: “Hava savunma birimleri uçakların karşısına çıkmış ve çöl bölgesine,
insanlara ya da malzemelere zarar vermeyen mühimmat attıktan sonra bu uçaklar
dışarı çıkartılmıştır.”
İsraillilerse tek bir Suriye hava savunma
füzesinin bile atılmadığını söylemektedir. Bu saldırıda en az on ya da büyük
olasılıkla sayısı üç düzineyi bulan işçi ölmüştü.


Uçaklar üslerine dönerken Olmert de Tel Aviv’de yer alan Kirya savunma
binalarındaki çalışma odasına gitmiş ve o sırada Avustralya’da bulunan Bush’la
telefon bağlantısı kurulmasını istemişti. Olmert ona “Yalnızca bir zamanlar var
olan bir şeyin artık olmadığını bildirmek için aradım,” demiştir. “ İş
başarıyla tamamlandı.”


Suriye reaktörün varlığını sürekli yadsımaktadır; yönetimdeki yetkililerin
verdiği yanıtlarsa çelişkilidir. İndirilen darbeden üç hafta sonra, Esad BBC’ye
İsrail savaş uçaklarının kullanılmayan askeri bir binaya saldırdığını ve Şam’ın
da “bombaya bombayla” olmasa da misilleme hakkının bulunduğunu söylemişti. Bu
arada Birleşmiş Milletler Suriye Daimi Temsilcisi Beşar Caferi ısrarla
Suriye’de hiçbir yerin bombalanmadığını ve İsrail uçaklarının “hava savunma ateşiyle karşılandığını”,
mühimmatla birlikte benzin depolarını da atmak zorunda bırakıldıklarını
söylemeyi sürdürmekteydi.


Washington Enstitüsü’nde Suriye uzmanı olan ve o sıralarda Şam’da bulunan
Andrew Tabler bana, “Suriye’de hiç
kimse İsrail’in böyle bir şey yaptığına inanmıyor,”
demişti. “İnsanlar rejime inanıyor.” Tabler
Suriyeliler’in anlatılanlardan ikisine inanmadığını söylemişti; Esad’ın bir
reaktör kurduğuna ve İsrail’in de bunu yerle bir ettiğine. Dünya basınında bir
tür saldırı olduğunu doğrulayan haberler vardı ama Suriye buna karşılık
vermemişti. Bu durum, İsrail’in ilk
psikolojik yorumunu pekiştiriyordu: Esad reaktörün varlığını inkâr edebildiği
sürece, kendini karşılık vermek zorunda hissetmezdi.


İsrailliler onun inkâra sığınmasına yardım etmişti. Aralarında Mısır ve
Ürdün’ün de bulunduğu bölge müttefiklerine bilgi vermişler ve liderlerinden
halka saldırıyla ilgili demeçler vermekten kaçınmalarını istemişlerdi. Olmert,
Esad’la sıkı ilişkisi bulunan Rusya’ya bilgi vermek üzere Moskova’ya uçmuştu.
Dick Cheney, Kuzey Kore’nin Suriye tasarısındaki göze batan rolünü sergilemek
istiyor ve bunun açıklanması gerektiğini savunuyordu. Ama altı parçalı
diplomatik görüşmeleri korumaya özen gösteren Condoleezza Rice Kuzey Kore’yle
konuşmuş ve suskun kalması konusunda kendisinden söz istenmişti, Rice buna razı
olmuştu.


23 Ekim’de Olmert Londra’da Erdoğan’la buluşmuş ve ona İsrail saldırısıyla
bunun nedenleri hakkında bilgi vermişti. Toplantıda Olmert Erdoğan’dan, barış
görüşmelerine yeniden başlamak için Suriye’nin çıkarlarını değerlendirmesini
istemişti. Esad, 2008 Şubat’ında Ankara’da başlayan dolaylı barış görüşmelerine
olur vermişti; bu görüşmeler, İsrail Gazze’ye saldırınca Türkiye’yle Suriye’nin
protesto etmek için geri çekilmesi üzerine Aralık’ta sona ermişti. İsrailliler
iki yanın da Al Kibar darbesine hiç değinmediğini söylemişti.


Aylar geçip de Suriye’nin
misillemeye kalkma olasılığı zayıflayınca, Bush belirli birtakım
senatörlerle temsilcilere olup biteni
açıklamak için Olmert’den izin istemişti
.


Böylece ayrıntılar sızmaya başlamış ve kongre istihbarat kurulu üyeleri
kendilerine bilgi verilmediği için sinirlenmişlerdi. Ayrıca Yönetimin içinde
de, Suriye reaktörünün yapımında Kuzey Kore’nin rolü hakkında halkı
bilgilendirmeme kararıyla ilgili sert tartışmalar vardı. Olmert yumuşamıştı;
bununla birlikte İsrail’de resmi sınırlamalar sürüp gitmişti.


IAEA’nın reaktör inşaat alanına gitme konusundaki ısrarlı isteklerini sert
bir biçimde geri çeviren Suriye, aralarında Olli Heinonen’in de bulunduğu bir
grup denetlemene 2008 Haziran’ında bir günlük ziyaret izni vermişti.
Denetmenler örneklerde insan-yapımı uranyum bulmuş, Suriye’yse bunların atılan
bombaların kalıntıları olduğunu iddia etmişti. 2009 denetmenler alanda grafit
de bulunduğunu bildirmiş; Suriye’yse gene inkâr yoluna sapmıştı. En son
raporlarda IAEA inşaat alanının nükleer reaktör olma “ihtimalinin çok yüksek”
görüldüğü sonucuna varmıştı.


Geçen baharda Heinonen’le buluştuğum zaman bana inşaat alanının denetmenler
gelmeden önce temizlendiğini söylemişti. Onun bu sözleri, Condoleezza Rice’ın
25 Nisan 2008’de kongre bilgilendirme toplantısından sonra tüm dünyadaki
Dışişleri Bakanlığı temsilcilerine yolladığı ve Wikileaks’in 2010’da bir İsrail
gazetesine sızdırdığı telgrafın içeriğiyle aynı şeyleri yansıtıyordu. Rice bu
telgrafta “İsrail hava saldırısından sonra, Suriye’nin olup bitenleri aylardır
saklaması ve bu konuda söylediği yalanlar saklanacak bir şeyler olduğunu
kanıtlar niteliktedir,” diyordu.


“Aslında reaktör inşaat
alanına saldırıdan sonra, Suriye alanı büyük ölçüde temizlemiş ve orada bulunan
kanıtları yok etmiştir.” S
uriye’nin temizleme çabaları
IDF uyduları tarafından da izlenip doğrulanmıştı.


Heinonen inşaat alanındaki denetmen refakatçilerinden birinin de İran’a
ilişkin çeşitli konularda yönetimin bağlantı kurmasını sağlayan önemli
adamlarından General Muhammed Süleyman olduğunu söylemişti. İsrailli bir
general onun Suriye “gölge ordusunun” başı olarak adlandırıyordu; bu onun
Suriye’nin geleneksel Ordusunu ilgilendirmeyen, örneğin İran silahlarını
Hizbullah’a vermek gibi birtakım sorunların üstesinden geldiği anlamını
taşıyordu.


İsrailli yetkililer hem Alevi hem de Esad ailesinin yakın dostu olan
Süleyman’ın, reaktörün varlığını bilen yönetimde yer alan bir iki üst düzey
yetkiliden biri olduğunu söylemektedir.


1 Ağustos 2008’de Süleyman, Suriye’nin Tartus liman kentinde hafta
sonlarında kullandığı denize bakan evinde verdiği akşam yemeğinde konuklarını
ağırlarken keskin nişancılar tarafından öldürülmüştü. Bu operasyonun Mossad’la
ve Shayetet 13 ya da İsrail Deniz kuvvetlerinin, denizden karaya baskın
yapmakta ve terörle mücadelede uzmanlaşmış seçkin komando birliklerinden
Flotilla 13’le bağlantılı olduğuna inanılmaktadır. Bu baskında başka hiç kimse
yaralanmamıştı. İsrail’se bu suikastı hiçbir zaman üstlenip kabullenmemiştir.


Olmert’in sandıktaki oy sayısı 2006 savaşının döküntülerinden sonra bir
daha toparlanamamış ve Başbakanlık döneminin geri kalanı, Abbas’la Filistin
barış görüşmelerini sürdürdüğü sırada bile, yolsuzluk suçlamalarıyla
lekelenmişti. 2008 Temmuz’unda istifa edeceğini duydurmuş ve bunu izleyen Şubat
seçimlerinden sonra görevi bırakmıştı. O Temmuz’da Olmert yasadışı nakit para
alma ve yolculuk giderlerini İsrail kuruluşlarına iki kez faturalandırma
suçlamalarından aklanmış ama güveni kötüye kullanmaktan suçlu bulunmuştu.
Kudüs’te bir taşınmaz mal anlaşmasına ilişkin yolsuzluk suçlamasıyla bir kez
daha yargıç önüne çıkmıştır ama son zamanlarda yapılan bazı anketler, Olmert
yeni bir merkez koalisyonun başına geçerse bunun Netanyahu’nun partisine güçlü
bir darbe indireceğini göstermiştir. İsrail’deki birçok araştırmacı Olmert’in
son suçlamadan temize çıkarsa siyaset alanına geri döneceğini beklemektedir ama
O böyle bir niyeti olmadığını herkesin önünde açıkça söylemektedir.


İsrail’e göre Al Kibar’a yapılan saldırı eşsiz bir başarıydı. Begin
doktrini yeniden doğrulanmış ve ne Suriye ne Hizbullah o günden beri İsrail’e
zarar vermeye kalkışmıştı. Bugün hemen yanıtlanması gereken soru, aynı
başarıdan çıkarılacak derslere, tüm kanıtlara karşın nükleer enerjiyi yalnızca
sivil amaçlar doğrultusunda kullanmak üzere geliştirdiğini ısrarla söyleyen
İran’da da başvurulup vurulamayacağı ve İsrail’le ABD’nin bu tehlikeye aynı
gözle bakıp bakmadığıdır.


Barak İran üzerine tek yanlı bir saldırıyı destekleyenlerin başında
gelmektedir. Halka verdiği demeçlerde ve özel konuşmalarında – bölge komşusunun
beklentilerinden ve İsrail’i yok etme yetisine sahip olmaya çalıştığını
söylemekten çekinmeyen düşman devletten söz ederken – “İsrail’in ensesindeki
kılıç” sözcüğünü kullanmaktadır. İran Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay başkanı
Hasan Firuzbadi’nin 20 Mayıs’ta ülkesinin “İsrail’i yeryüzünden sileceğini”
söylediği demecini aktarmaktadır. Olmert bana “İsrail nükleer silahlara sahip
bir düşmana hoşgörü gösteremez. Buna, Irak’ta olsun Suriye’de olsun, geçmişte
göz yummamıştık, şimdi de İran’da yummayız,” demişti.


Nükleer silahlara sahip bir İran, Amerikan çıkarları için de tehlikelidir.
Başkan Obama 4 Mart 2012’deki bir konuşmasında “İran’ın nükleer silahlara sahip
olmasının önlenmesi, bütün dünyanın çıkarınadır,” demişti. “İran’ın nükleer silahları
bir terör örgütünün eline geçebilir.


Bölgedeki öbür ülkelerin de, nükleer silahlanmaya gitmek zorunda kalacağı
kesindir, bu da dünyanın en değişken bölgesinde silahlanma yarışını
tetikleyecektir. Silahlanma yarışı kendi halkına acımasız davranmaktan
çekinmeyen bir yönetim biçimini teşvik edecek ve İran’ın Doğu Akdeniz
ülkelerinden güneybatı Asya’ya kadar olan büyük bir bölgede terörist
saldırıları gerçekleştiren ajanlarını yüreklendirecektir.” Bu, aynı zamanda
Amerika’nın güvenilirliğini de baltalar. Nükleer silahların sınırlanması İkinci
Dünya Savaşı’ndan beri hem ABD’nin için hem de Obama için altına imzasını
attığı en büyük sorun olmuştur. İş başına gelen son üç Yönetim, yani hem
Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler, İran’ın nükleer çalışma programı
geliştirmesine izin verilemeyeceği yolunda söz vermişlerdir.


Bununla birlikte İran’daki durumla Suriye olayı temelde birbirinden
ayrıdır. Suriye olayı; Şam’daki, İsrail’deki ve Washington’daki birkaç yetkili
dışında bilinmemektedir, oysa İran’ın nükleer çalışmalarına darbe indirme
olasılığı herkes tarafından tartışılmaktadır. Uzmanlar sivil ölümlerle uzayıp
giden misillemeler tehlikesine işaret etmektedirler. Ayrıca İran’ın en önemli
nükleer enerji geliştirme alanı kutsal Kum kentinin dışında, yeraltında
bulunmaktadır ve son derece sağlam bir biçimde takviye edilmiştir; buraya
yapılacak bir saldırının büyük başarısızlığa uğrama tehlikesi vardır. Bu darbe
İran’ın programını aksatıp geriletebilir ama bu ne kadar sürer ve bedeli ne
olur? Bazı İsrail yetkilileri, böyle bir saldırının İran’ın nükleer programını
haklı çıkarabileceğinden kaygılanmaktadırlar.


İsrail’in sorunuysa, Amerikalıların İran’ın nükleer hırslarını önleme
konusunda yeterli kararlılığa sahip olup olmadığıydı. Obama, “blöf yapmıyorum”
demiş ve kaba güce başvurmak dahil bütün seçeneklerin masaya yatırıldığını
söylemişti. Şu ana kadar BM Güvenlik Konseyi’yle Almanya diplomatik yollara ve
İran’ın petrol dışsatımı ve öbür ekonomik sektörlerine ABD önderliğinde
yaptırımlar uygulamaya odaklanmıştır. İsrail bu kadar sabırlı davranmayabilir.
Ulusal güvenlik sorunlarıyla ilgilenen yetkililerden biri bana, “İsrail dünyada yapayalnız ayakta durduğuna
inanır,”
demişti. “Eğer İran
konusunda ABD’yle aramızda birtakım farklar varsa, o zaman İsrail, geçmişte de
yaptığı gibi, kimin ulusal güvenliği doğudan doğruya etkileniyorsa, öbürü kabul
etmese bile kendi başına eyleme geçmek zorunda kalabilir.”


Olmert’se biraz daha sakınımlıdır.
“Her olay birbirinden ayrı ele alınmalıdır,”
demiştir. “İran’daki durum, Suriye’dekinden,
Suriye’dekiyse İran’dakinden farklıdır.”
Olmert kendini, aralarında
İran’a karşı İsrail’in tek yanlı eyleme geçmesine açıkça muhalefet eden
Ashkenazi, Dagan ve Diskin gibi kişilerin de bulunduğu eski yüksek rütbeli
yetkilerle aynı kampta görmektedir; Netanyahu’ya böyle bir girişimde bulunmaması
konusunda açıkça baskı yapmıştır. Bana “En
kötü olasılıkla, bütün seçenekler denenir, sonra elbette İsrail varlığını
korumak için gerekirse eyleme geçer,”
demişti. “Ama, son seçenek olan İsrail askeri operasyonuna başvurmadan önce
uluslararası topluluklarla özellikle de ABD’yle birlikte hareket etmek için her
şeyi denediğimizin açık seçik ortada olması gerekir.”


2007’deki gibi, İsrail İran’daki durumu kendi güvenliğini göz önünde
tutarak değerlendirecektir. Barak 2012 Temmuz’unda İsrail Ulusal Güvenlik Kurulunda
konuşurken “İran’ın nükleer silahlar edinmesini önlemenin karmaşıklığını ve
derinliğini çok iyi biliyorum. Ama nükleer silahlara sahip İran’ın meydan
okumaya kalkıştığı anda – eğer kalkışabilirse elbet – bu konuya eğilmenin çok
daha karmaşık, çok daha tehlikeli olacağını ve insan yaşamıyla kaynaklarına çok
daha ağır bedeller ödeteceğini de su götürmez bir biçimde biliyorum.” demiştir.


(David Makovsky, The New Yorker, 17 Eylül 2012, Sayfa 34-38)


SONUÇ YERİNE


Suriye Direnişinin Görünen İlk
Belirtileri


Son Gazze saldırılarında Savunma Bakanı olan Ehud Barak, 26 Ekim 2012′de
siyaseti tamamen bıraktığını, ancak 22 Ocak 2013′te yapılacak genel seçimlere
kadar görevinin başında kalacağını açıklamış, Başbakan Binyamin Netanyahu da
istifayı onaylamıştır. Eski Dış işleri Bakanı ve koalisyonun ortağı Tzipi Livni
de 22 Ekim 2012′de “Hat’nua” adlı bir parti kurduğunu ve genel seçimlere
katılacağını açıklamıştır.


Böylece İsrail’deki Netanyahu, Barak ve Livni iktidarı çökmüştür.


BM’de, 30 Kasım 2012′de yapılan oylamada Filistin; “üye olmayan gözlemci devlet” statüsü kazanmıştır. ABD ve
İsrail’in “hayır” oylarına rağmen Suriye “evet” oyu kullanmıştır.


Hillary Clinton, Filistin’in
yeni statüsüne karşı çok sert tepki göstererek, “evet” oyu verenleri açıkça
tehdit etmiştir. Clinton’un tepkisi, faşist Amerikan emperyalizminin ekonomisi
ve askeri gücünün çöküşe geçtiğinin ve küresel güç dengesinin Batı’dan Doğu’ya
doğru kaydığının ikrarıdır.


Bu gelişmeler, Suriye direnişinin görünen ilk belirtileri olmaktadır.


Notlar:


• David Makovsky; Washington Yakın Doğu Politikaları Enstitisü’nde
çalışmaktadır ve ABD’nin Orta Doğu konusundaki en önemli uzmanlarından biridir.


• Condoleeza Rice’ın sözünü ettiği 2007 tarihli saldırı, İsrail’de
yayınlanan Yedioth Ahronoth gazetesinin Wikileaks belgelerine dayandırdığı
haberdeki saldırıdır.


• 1 yarda = 0.9144 metre’dir.



İLK KURŞUN