Yayınlandı: 04.02.2019 00:00
Henüz güncellenmedi

ÜLKELER BAZINDA ANALİZLER & HABERLER & BİLGİLER /// ÜLKELER DOSYASI

AFRİKA DOSYASI /// Muhsin KORKUT : Afrika Düşüncesi ve Dekolonizasyon Çelişkisi

Muhsin
KORKUT
: Afrika Düşüncesi ve Dekolonizasyon Çelişkisi


Sömürge tecrübesinin, bugünkü Afrikalıların zihin
dünyasında nasıl bir izdüşüme sahip olduğunu soruşturma girişimi belki anlamsız
bir çaba gibi görünebilir. Fakat en azından “resmî” veya “kurumsallaşmış”
sömürge sürecinin zihinsel enkazı araştırılmadan, Afrika’daki güncel
gelişmelerin doğru yorumlanabilmesi mümkün değildir.

 

Ayrıca Afrika tarihi bütün boyutlarıyla dikkate alınmadan, Batı Avrupa başta
olmak üzere Avrasya, Amerika hatta özel olarak Hindistan, Çin ve elbette
Güneydoğu Asya, Latin Amerika ve Orta Doğu’nun siyasi, iktisadi ve sosyolojik
düşünceler tarihine ilişkin bütünsel bir kavrayış da mümkün değildir. Çünkü
Afrika, tarihsel olarak, beş kıtanın aynası gibidir!

 

Sistematik zulüm, varoluş amacından sapmış devletler ve türevleri kadar eski
bir olgudur. Bu zulmün farklı boyutlar kazanmış hâli olan sömürgecilik ise
emperyalizm gibi nispeten yeni sayılabilecek bir olgudur. Ne var ki tarih
“zalim – mazlum” veya “sömüren – sömürülen” ikiliğine indirgenemeyecek düzeyde
karmaşık olaylardan oluşur.

 

Bununla birlikte Tordesillas Antlaşması sömürgecilik tarihi açısından özel bir
öneme sahiptir. İspanya ve Portekiz arasında 1494’te imzalanan bu antlaşma;
“taraflar” arasında yer almayan toplumların büyük bölümünün haklarının
“yağmalanması” esasına dayandığı için bir “hukuki” sözleşme olarak anlamlı
olmasa da sömürgecilik tarihi açısından son derece önemli bir sürecin
başlangıcını temsil eder.

 

Bu anlaşmayı izleyen süreç, Latin Amerika başta olmak üzere Afrika ve Güney
Asya “sömürge dil ve kültür haritasının” biçimlenmesinde önemli etkileri olan
bir süreçtir. Nitekim büyük ölçüde söz konusu anlaşmanın sınırlarını çizdiği
coğrafya; yalnızca İspanyolca, Portekizce, Fransızca ve İngilizce gibi diller
itibarıyla değil aynı zamanda bu dillerin “ideolojisi” mahiyetindeki Katoliklik
ve Protestanlık gibi Hıristiyan mezhepleri itibarıyla da biçimlendirilmiştir.

 

Dil ve kültür esas olarak iktisadi gerekçelere dayanan ve genel olarak Kilise
güdümlü bu sömürgecilik sürecinin hem taşıyıcı hem tamamlayıcı unsurlarıdır.

 

15. yüzyıl itibarıyla Afrika kıtasının güneybatı, güneydoğu ve güney kıyı
şeridi Portekiz ve Hollanda tarafından; 16. yüzyıl itibarıyla orta-batı ve batı
Afrika kıyıları İngiltere ve Fransa tarafından paylaşımlı olarak aşama aşama
sömürgeleştirilmiştir.

 

19. yüzyıl ise söz konusu sömürgeci ülkeler arasında paylaşım anlaşmazlıklarına
tanık olmuştur. “Berlin Senedi” olarak bilinen ve “fiilî işgal” prensibinin
uygulamaya konulduğu bu süreç, Belçika Krallığı’nca işgal edilen Kongo başta
olmak üzere orta Afrika’nın da büyük oranda sömürgeleştirilmesiyle
neticelenmiştir. Referansları büyük ölçüde sömürgeci ülkelerin “resmî
tarihlerinden” oluşan ve bazı siyasi tarih yazarlarının “Afrika’nın, insanlığın
bilgisine açılma aşamalarından biri” gibi absürt ifadelerle “tesviye” ettiği bu
aşama, sömürgecilik tarihinin belki de “en gaddar” aşamasıdır.

 

Nitekim söz konusu sömürgecilik sürecinin etkileri, Birinci Dünya Savaşı,
İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş gibi bazı dönüm noktalarından geçerek bugüne
uzanmaktadır. Bununla birlikte kısmen İkinci Dünya Savaşı’nın zemin hazırladığı
uluslararası atmosfer, “ulus devlet inşası” gibi bazı belirsiz olgular
eşliğinde, “klasik” sömürgeciliğin aşama aşama sona ermesini gerektirmiştir.

 

20. yüzyılda, özellikle İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında, Fanon başta olmak
üzere Cesaire, Sartre ve Said gibi isimler öncülüğünde felsefeden edebiyata ve
sanata kadar geniş bir yelpazede birçok tartışmaya konu edilen “dekolonizayon”
kavramı; “sömürgecinin, sömürdüğü ülke veya bölgeden sömürgeciliğe konu araç ve
kurumlarıyla birlikte çekilmesi veya çektirilmesi” biçiminde tanımlanabilir.
Bağımsızlık ve özerklik gibi “post-kolonyalizm” sürecinin yani “sömürge sonrası
açık uçlu kurumsal ve zihinsel inşa” sürecinin bir bileşeni olan ve
“sömürgesizleştirme” biçiminde tercüme edilen bu kavram sömürgecilik döneminin
bir ürünüdür. Ayrıca dekolonizasyon sürecinin “inşa edici taraflarından” biri
“sömürge-karşıtı” hareketse de diğeri hâlâ “sömürgeci”dir!

 

Afrika halklarının sömürgeye karşı silahlı mücadelelerine eşlik eden
“bağımsızlık” sürecinde, yani esas olarak 1960’lar itibarıyla gündeme gelen;
Afrikalı zihnin “dekolonizasyonu” veya “sömürge travmasından arındırılması”
düşüncesi, neokolonyalizm tartışmaları bağlamında halen güncelliğini koruyan
bir düşüncedir. Fakat “sömürge karşıtı” niteliğine rağmen bu kavram temelinde
tartışma yürütenlerin “bilinçaltı” büyük ölçüde “uzlaşmacı” fikirlerle doludur.

 

Bugün Afrika düşüncesinde dekolonizasyon kavramı çerçevesinde çığır açma
çabasındaki Afrikalı bazı akademisyenlerin çelişkilerinden biri, bunu,
toplumsal kimliklerinin bir yansıması olarak, sadece sömürge araç ve yöntemleri
üzerinden değil aynı zamanda sömürge platformları üzerinden yapmaya
çalışmalarıdır. Hatta referanslarla hesaplaşma fırsatı bulunamadığı için “sömürgeci”
idealler taşıdıklarından yani entellektüel düzeyde rol değişimine hazırlanan
bir tür “psikolojik aynılaşmadan” bile söz edilebilir.

 

Frankofon” Afrika’nın
“yerinden yönetim” mahallerinden biri olan Dakar, Saint-Louis’de Fransız
Enstitüsü himayesinde gerçekleştirilen ve proje organizatörlerinin de
belirttiği gibi “sembolik değeri yüksek” Düşünce Seminerleri dizisi bu duruma
örnek gösterilebilir.

 

Bazı yeni nesil düşünürlerin, ideolojik aidiyetlerin bile savrulduğu bir
dünyada “ideolojik haysiyetten” de mahrum “kozmopolitizm” gibi kimi “köksüzlük”
çağrılarına kulak asacak kadar kafası karıştırılmış gibi görünüyor. Dünyasının
sınırları, “varsa evinin veya okulunun bahçesi yoksa açlık sınırında dipsiz
madenler ya da Akdeniz’in karanlık suları” olan Afrikalıya muğlak bir gelecekte
“tam teşekküllü dünya vatandaşlığı” telkin ediliyor! Çoğunluk olmasa da bu
yolda ilerleyenlere yönelik teşvik ve destek, insanı Afrika düşünce ufkunun
bazı cepheleri konusunda umutsuzluğa sevk ediyor.

 

Ancak Afrika düşüncesi, siyaset felsefesiyle sınırlı olmadığı gibi; İslam,
Hıristiyanlık, Marksizm ve özellikle kuzey-güney yönlü tüm dil, kültür ve
etnisite farklılıklarına rağmen bir “Afrika üst kimliği” aracılığıyla kıtasal
birliği hedefleyen “panafrikanizm” gibi temayüller esas olmak üzere elbette
bunlardan ibaret de değildir.

 

Üstelik özellikle bu konularda sadece Afrikalıları eleştirmek de anlamlı değil.
Çünkü diğer toplumların, belki bazı istisnalar dışında, esas itibarıyla çok da
farklı bir yol izlediği söylenemez. Zihinleri bizzat ataları tarafından
“sömürgeleştirilmiş” eski sömürgecilerin yeni nesilleri dâhil olmak üzere
“entellektüel kavrayış ve davranış açısından” dünyanın hemen her ülkesinde
değişime ihtiyaç vardır. Bu ise “dönüşüm” geçiriyormuş gibi görünen ama aslında
sadece kılık değiştiren emperyal tahakküm tarzlarının Afrika başta olmak üzere
tüm dünya halklarını sürüklediği yön üzerinde “teslimiyetçi falcılık” biçiminde
değil; gidilmesi gereken istikametin bugünü ve geçmişi üzerinde direnişçi bir
ruhla düşünmekle mümkündür!

 

Toplumları paradigma değişimine zorlayan genel bir ihtiyacın ifadesidir bu ve
değişim ihtiyacı insanın dünyada bulunuş amacına göre biçim alan doğal bir
ihtiyaçtır.

 


Muhsin KORKUT

TASAM Afrika Enstitüsü