Yayınlandı: 01.03.2019 00:00
Güncellendi: 03.07.2022 19:36

ANALİZ & ARAŞTIRMA DOSYALARI

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : “MİLLİ OLAN YERLİ DEĞİLDİR”


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : “MİLLİ OLAN YERLİ DEĞİLDİR”

Ankara: 26 Şubat 2019

Son günlerde Türkiye’de yeni bir zihin yönlendirmesi olarak “YERLİ ve MİLLİ”
biçiminde bir ikili kavram kullanılması, kamuoyu önünde tırmandırılmaya
çalışılmakta ve yeni ortaya çıkan uluslararası konjonktürün Türkiye’ye yansıyan
bazı olumsuz etkileri devre dışı bırakılarak, kitle psikolojisi ayarlamalarında
bu doğrultuda yeni bazı siyasetler devreye sokulmaya çalışılmaktadır. Bu
doğrultuda şimdiye kadar birbirinden ayrı olarak kullanılan “YERLİ” ve “MİLLİ”
kavramları durduk yerde bir araya getirilmemekte ve bu çizgide bir ikili bir
kavram birlikteliğine pek rastlanılmamakta idi. Ne var ki, küreselleşme
sürecinin sona ermesi ve bu doğrultuda yıpratılan ulus devletin tasfiye olma
noktasına getirilmesi yüzünden ortaya çıkan olumsuz durumun önlenmesi için
geliştirilen yeni bir zihin yönlendirme aracı olarak, bu iki kavramın siyasal
amaçlı olarak birlikte kullanımının planlandığı anlaşılmakta. Bu plan
çerçevesinde bütün kitle iletişim araçlarında “YERLİ” ve “MİLLİ” kavramlarının
ortak bir kullanım yaklaşımına doğru yönlendirildiği görülmektedir. Birden
ortaya çıkan bu uygulama, önceleri kamuoyunda yadırganmış ama bu doğrultuda
estirilen rüzgarlar doğrultusunda farklı bir yaklaşım ile her geçen gün iki
kavramın yeni stratejik birlikteliğinin etkin bir biçimde tırmandırıldığı
görülmüştür.




Birbirinden çok farklı anlamlara sahip olan bu iki kavramın birden birlikte
kullanılmaya başlanmasının arkasında yatan nedenler üzerine kamuoyunda
tartışmalar başladığında ,gene ortaya yeni çıkan uluslararası konjonktürün
etkisiyle hareket edildiği gibi bir durum dikkati çekmektedir . Daha çok yerel bir
durumu ifade eden yerli kavramı ile yerelin ötesinde bir ulusun yaşadığı
ülkenin sınırları içindeki ulusal devlet yapılanmasının bütününü temsil eden
milli kavramı aslında birbirlerinden fazlasıyla uzak kavramlardır .Yerli
kavramı harita üzerinde belirli bir yere dayanırken ve bu açıdan bir yerin
küçüklüğünü ifade ederken , milli kavramı da bir ulusun büyüklüğü doğrultusunda
yaşanılan ülkenin sınırları içerisinde kalan ulusal sınırların bütününü ve bu
sınırlar içerisinde kurulmuş olan ulus devletin bütünlüğünü temsil etmektedir .
Böylesine birbirinden uzak iki kavramın anlam açısından belirli karşıtlıklar
taşımasına rağmen birlikte kullanılmaya başlanması ,eskisine oranla fazlasıyla
değişik bir durumun göstergesi olarak öne çıkmıştır .Yüzyıllarca dünya uygarlığı
gelişirken , her yerde yaşamını sürdüren insan toplulukları bulundukları yerin
yerel özellikleri ile bağlı kalmışlar ve bulundukları yerin kültürel ve sosyal
yapılanmasının temsilcileri olarak yeryüzü arenasında kendilerine yer
bulabilmeye çalışmışlardır . Yeryüzü üzerindeki her yer ya da bölge, içinde
bulunduğu koşulların her zaman için yerli temsilcisi olmuşlar ama aynı anda
milliliği temsil edememişlerdir . Yerel olmanın kendiliğinden ortaya çıkan
özellikleri ile milli olmanın belirli bir zaman dilimi içinde oluşan
nitelikleri arasında her zaman için önemli ölçüde farklılıklar ortaya çıktığı
için, yerli ile milli kavramları her zaman için birbirinden uzak kalmışlardır.



Yerli kavramı aslında içerik olarak ulusal ya da milli bir yapılanmaya değil
ama bunun tamamen aksi bir doğrultuda yerel gerçekliğe dönük bir anlam
çizgisine sahiptir . Yerli kavramı ile birlikte yerel kavramı da ele alınırsa
eski deyimi ile mahalli olan yapılanma ortaya çıkmaktadır .Dünya haritası
üzerinde yer alan herhangi bir yerin ya da ya da yerel küçük bölgelerin anlamı
ortaya çıkarken, hem yerellik hem de yerlilik birlikte belirginlik kazanmakta
ve bu durum o yerin ya da bölgenin uluslararası alanda ki kendine özgü olan
yerini ortaya koymaktadır. Yeryüzü haritasında yer alan herhangi bir noktanın
açıklanmaya çalışılması sırasında yerel gerçeklikler üzerinden bir yerellik
olgusunun öne çıktığı görülmektedir . Yerli ile yerel bir yeryüzü noktasının
gerçek kimliği olarak birbirlerini tamamlayıcı bir çizgide öne çıkarken, uluslararası
alanın estirdiği evrensel rüzgarlara karşı değişik dünya merkezlerinde
böylesine bir sarsıntıya karşı var olabilme , varlığını sürdürme ve de diğer
yerli ve yerel olanlara karşı kendini koruma sürecinde , yerlilik ve yerellik
olgularının birlikte var olarak farklı açılardan birbirlerini tamamladıkları
anlaşılmaktadır . Mahalli olarak var olan küçüklüklerin geleceğe dönük bir
çizgide korunmasında yerellik ve yerlilik kavramlarının birbirini desteklediği
açıkça görülmektedir .Her iki kavram birlikte ele alındığında ya da bir yerin
bütünü açıklanmaya çalışıldığı noktada , iki kavramın birlikte kullanıldığı
aşamada ulusal ya da evrensel alanlara karşı net bir duruş sergilenebilmektedir
. Dünya haritasında yer alan bütün yerlerin sahip oldukları konumları bu açıdan
bir yerellik olgusu ile açıklanmaya çalışılmaktadır .



Batı kapitalizmi bütün dünyaya yayılırken , ekonomik ilişkiler uluslararası
boyut kazanarak bir dünya ekonomisi olgusu gündeme gelmiştir . Bu doğrultuda
bütün ülkeler dışarıya açılmış ve kendi olanaklar çerçevesinde uluslararası
pazar da yerini alırken, öncelik eskiden beri var olan yerli üretim
olanaklarına tanınmıştır .Her ülke dünya platformunda ekonomik yönü ile yer
alırken yerel özelliklerinden yararlanarak ortaya yerli ürünler çıkarmış ve
yerli ürünler ile pazar da rekabete girişerek var olmaya çalışmıştır
.Türkiye’de bir ulus devlet olarak kurulduktan sonra yerli üretim olanaklarını
seferber ederek işe başlamıştır . “Yerli malı yurdun malı ,herkes onu
kullanmalı” gibi özdeyişin öncülüğünde yerli malı haftaları düzenlenmiş , her
bölgenin yerel olanaklarını harekete geçirme doğrultusunda yerli malı üretimi
ve kullanımı devlet desteği ile genişletilmeye çalışılmıştır . İlkokuldan
üniversitelere kadar düzenlenen yerli malı haftaları ile yeni gelişen
cumhuriyet gençliğinin yerli malı haftaları aracılığı ile ulus devletin
hedeflerine doğru yönlendirilmesine çaba gösterilmiştir . Bu doğrultuda
Türkiye’nin her bölgesinde öncelikle yerel ve bölgesel koşullardan
yararlanılarak, ulusal ekonomiye giden yolda bir kalkınma seferberliği öne
çıkarılmaya çalışılmıştır . Batı kapitalizminin evrensel emperyalizmine karşı
yeni kurulan ulus devletlerin var olabilmesi , önce yerel üretimler ile
başlamış ve sonraki aşamalarda yerli üretim olanaklarının planlı bir biçimde
harekete geçirilmesiyle , bütün ülke düzeyinde ekonomik canlanma
gerçekleştirilmiştir . Bu aşamada yerli ve yerel kavramlarının bir ülkesel
bütünlük içerisinde birlikte devreye girdikleri görülmüştür .Ulus devletler
dışa açılırken , sahip oldukları yerel olanaklar ile yerli bir kimlik kazanarak
diğer ülkeler ile ilişkilerini geliştirmeye çalışmışlardır .



Batılı emperyalist ülkeler dünya kıtalarındaki sömürgelerini kurarlarken ,
yerel yapıları ve yerli koşulları dikkate almışlar ve sömürgelerin zaman
içerisinde ulus devletlere dönüşmesine her türlü desteği sağlamışlardır . Ulus
devletlerin tarih sahnesine çıkışları sürecinde , her ülkenin yerel koşulları
yerli kimliklerini öne çıkarmışlardır . Zaman içerisindeki toplumsal bütünleşme
olgusu sayesinde yerel ve yerli olan yavaş yavaş silinmeye başlamış ve sahip
olunan ortak ulusal sınırlar içerisinde devlet merkezli bir uluslaşma süreci ,
dünya ülkelerini yerel ve yerli olmaktan çıkararak daha büyük bir çizgide
ulusal yapılanmaya doğru taşımıştır . Aynı sınırlar içerisinde ortak bir vatana
sahip olan topluluklar , uzun zaman diliminde bir arada olmaktan dolayı meydana
gelen ortak değerler ve benzer özellikler üzerinden uluslaşmaya başladığında,
yerlilik ya da yerellik olguları gerileyerek silinmeye doğru kayma
göstermişlerdir .Bu kavramların gerilemesiyle meydana gelen siyasal boşluk
alanın doldurulmasında uluslaşma süreci önde gelen bir etkiye sahip olmuştur .
Bir anlamda dünya toplumları ortak devletlerinin çatısı altında uluslaşırken,
yerel ve yerli olan bütün değerler silinerek ya da gerileyerek uluslaşma
olgusunun tamamlanmasına katkıda bulunmuşlardır . Geçmişten gelen yerli ya da
yerel yapıların güçlü olanları bütünleşme sürecinde varlıklarını koruyarak
ilerledikleri aşamada ülke toplumlarının uluslaşmasına giden yolda katkı
sağlamışlardır .



Tarihsel süreç hiçbir zaman yerli ile milli olanın aynı zamanda olmadığını ,
işin başında yerli ve yerelin öncelikli olarak var olduğunu ama zamanla
uluslaşma olgusunun ortaya çıkmasıyla birlikte yerel koşulların ortadan
kalktığını ve bu nedenle de yerli ile milli olanın hiçbir zaman aynı dönemde
birlikte olamayacağını , toplumsal bir gerçeklik olarak ortaya koymuştur .
Bilimsel gerçekler uluslaşma sürecinin yerlilik ve yerellik sonrası tarih
sahnesine çıkan bir oluşum olduğunu gözler önüne sererken , yerlilik ile
milliliği bir arada kullanmanın bilimsel açıdan yanlış olduğunu göstermektedir
. Bir toplum uluslaşma sürecini tamamlarsa aynı zamanda o toplumun devleti de
ulus devlet olma özelliğini kazanacaktır .Bu durumda yerli olanın milli ile
farklı bir durum olduğu ,yerli olanın milli öncesi bir dönemin ürünü olduğu ve
bu nedenle yerli olanın hiçbir zaman milli olmadığı ,aynı zamanda milli olanın
da benzeri bir biçimde gene yerli olmadığı kesinlik kazanmaktadır . Sosyal
bilimlerin ortaya koymuş olduğu bu toplumsal gerçekliğin tamamen tersi bir
çizgide , her iki kavramı bir arada kullanarak sanki birbirlerinin
tamamlayıcısıymış gibi bir görüntü vermeye çalışmanın , gerçeklere ters düşen
ve belirli çıkarlar doğrultusunda siyaset yapmanın açık bir ürünü olduğunu
artık görmezden gelmenin gerçekçi olmadığı anlaşılmaktadır..



Küreselleşme döneminde uzun süre küresel politikalara alet olan ve bu
doğrultuda ulusal devletlerin zarar görmesine yol açan siyasal yaklaşımların ,
küreselleşmenin iflas etmesi üzerine boşlukta kaldığı ve bu aşamadan sonra
tamamen tersi çizgilere yöneldiği bütün ulus devletlerin çatısı altında gündeme
gelen bir tartışma konusudur . Küresel dönemde iktidara gelen ve bu doğrultuda
ulus devletlerin sınırlandırılmasına , küçültülmesine ya da bütünüyle ortadan
kaldırılmasına aracı olan ulus devlet iktidarlarının, son zamanlardaküresel
emperyalizmin iflas etmesi üzerine bir tavır değişikliğine gittikleri ve
küresel emperyalizme karşı ulus devlet toplumlarında gelişen ulusalcı muhalefet
oluşumlarından rol çalmaya çalışarak iktidarlarını sürdürmenin peşinde
oldukları anlaşılmaktadır . Küresel dönem sonrasında da siyasal iktidarı
bırakmamak ve ulus devletleri ellerinde tutarak yola devam etmek üzere geliştirilen
yeni politikalarda , ülkede ulusal çizgide gelişen muhalefetin önlenmesi ve
küresel emperyalizm ile ulus devlet karşıtlığının önüne geçilebilmesi için
yerellik adına yeni bir ılımlı dinciliğin geliştirilmeye çalışıldığı, son
yıllardaki gelişmeler ile açığa çıkmaktadır . Küresel emperyalizmin iflas
etmesi üzerine bütün ulus devletler yeni bir ulusalcılık yükselişi ile yeniden
güçlenmenin yollarını ararken , yerelcilik ya da yerlilik üzerinden
geliştirilmeye çalışılan yeni dincilik bu kez daha demokratik görünerek etkili
olabilmek üzere, kendisini en gerçekçi yerli akım olarak kamuoyuna sunmaya
çalışmaktadır. Küresel dönemin iktidarları küreselleşme sonrasında işbaşında
kalabilmek için ,en gerçekçi muhalefet tipi olarak ortaya çıkan ulusalcı
hareketlerin önünü kesmek üzere , yerlilik ile birlikte milliliği gündeme
getirerek ayakta kalabilmenin denemelerini yapmaktadırlar . Küresel politikalar
ile ulus devletlerin zayıflamasına aracı olanların yeni dönemde iktidara
gelebilmek için ulusalcı muhalefetin önünü ümmetçilikten gelme bir millilik
kavramı ile kesmeye çalıştıkları ve bu doğrultuda ulusal devlet öncesinin
siyasal gerçekliği olan yerliliği de milliliğin önüne getirerek, bir anlamda
gerçek anlamda ulusalcılığa izin vermeyen katı bir tutumu sergiledikleri son
dönemlerde öne çıkan yeni bir politik yaklaşım olmuştur. Ulus devlet tasfiyesi
sonrasında soyut bir millilik ile ulusalcı muhalefetin önü kesilmeye
çalışılırken , yerlilik ile ulus devlet toplumlarının bütünlüğü bozularak gene
eskisi gibi yerel özelliklere dayalı bir yerlilik üzerinden ulus devlet
karşıtlığına devam edilmek istenmektedir .



Okyanus ötesi Atlantik emperyalizmi, kendi siyasal rejimi olan iki partili
kontrollü demokrasi uygulamasını dünya ülkelerine yaymaya çalışırken , yarım
yüzyılı aşkın bir süredir Türkiye’ye de iki partili bir demokrasiyi getirerek ,
iki büyük parti üzerinden Türkiye üzerindeki denetim ve kontrol mekanizmasını
sürdürmek istemektedir . Soğuk savaş döneminde dört partiye dayanan Türk
demokrasisi yeni süreçte iki partili demokrasiye dönüştürülmek istenmektedir .
Bu aşamada milliyetçi ve İslamcı partilerin bir araya gelmesi desteklenirken ,
cumhuriyetçi parti ile de bölücü parti birleştirilerek bölünmenin önü kesilmek
istenmektedir . Milliyetçiler ile ılımlı İslamcılar arasında yeni bir ittifaka
gidilirken , böylesine bir yeni siyasal oluşumu desteklemek üzere yerli ve
milli kavramlarının birlikteliği sistematik bir biçimde geliştirilerek farklı
bir yeni yapılanmanın önü açılmak istenmektedir . Milli kavramı ile milliyetçiler
ifade edilirken , yerli kavramı ile de bölgenin toplumsal gerçekliği olarak
dinsellik öne çıkarılmakta ve millinin yanında yerlilik öne çıkarılırken ,
laikliğe karşı dini yapılanmaya ağırlık verilmektedir . Ayrıca okyanus ötesi
Atlantik emperyalizmi Türkiye’yi gelecekte doğulu güçlere karşı kullanmaya
öncelik verdiği için, hem Türk dünyasına hem de İslam dünyasına yönelik olarak
Türkiye üzerinden yeni emperyal politikalar geliştirmeye çalışmaktadır . Türk
ve İslam dünyalarına karşı Atlantikçi politikaları öne çıkarmak açısından da
milliyetçi ve ılımlı dinci partinin bir araya gelmesi gerektiği ileri
sürülmekte ve bu böylesine bir oluşumu hızlandırmak üzere de yerli ve milli
kavramlarının bir arada kullanılmasına öncelik verilmektedir . Türkiye
küreselleşme sonrası dönemde ABD benzeri bir iki partili rejime doğru
yönlendirilirken , yerli ve milli kavramlarının birlikte kullanımı üzerinden,
bu yeni siyasal projenin gerçeklik kazanmasına çalışılmaktadır . Atlantik
emperyalizminin merkezi coğrafya hegemonyasını sağlamak üzere , Türkiye
taşeronlaştırılarak kullanılmak istendiği aşamada yerli ve milli kavramlarının
birlikte kullanımı öne çıkartılmaktadır .



Türkiye için bir yerli ve milli ittifak oluşturulurken eski etnik temelli
açılım politikaları geride bırakılmakta, emperyalizm ve Siyonizmin birlikte
empoze ettikleri alt kimlikçi açılım paketleri devre dışı bırakılınca, yerli ve
milli kavramlarının birlikte kullanımına dayanan yeni bir siyasal yaklaşım öne
çıkarılmaktadır . Dış baskılar yüzünden toplumu karşıya alma dönemi biterken ,
topluma yeniden yayılma ve toplumu yeniden yanına alma hedefli bir yaklaşım,
yerli ve milli kavramlarının birlikteliği ile tesis edilmeye çalışılmaktadır .
Yerli ve milli söylemi ile toplum yeni bir sadakat ya da bağlılık çemberi içine
çekilmeye çalışılırken , Türk devletinin batı bloku ile ilişkileri sarsıntı
geçirmektedir . Soğuk savaş döneminin durgun rahatlığı içinde Türkiye’yi bir
yerlere doğru kendi çıkarları çizgisinde sürüklemeye çalışan batı emperyalizmi
, yeni dönemde de bu bağımlılık ilişkisini korumaya çalışmakta ve bu amaçla da
yerli-milli birlikteliği çizgisinde merkez sağda dinci ve milliyetçi bir
ittifakın oluşumuna destek vermektedir . Ülkenin doğu bölgesinde yeni ve farklı
bir ulus devlet kurmak isteyen bölgeci hareketin halklar gerçeği üzerinden
cumhuriyetçi parti ile birleştirilmeye çalışılması da ,merkez sağdaki
dinci-milliyetçi ittifakının doğal sonucu olarak gündeme getirilmektedir . Bu
aşamada Türk-İslam sentezi yeniden Türkiye’de canlılık kazanırken , kurucu önder
Atatürk’ün ülkeye getirmiş olduğu halkçılık ve ulusçuluk sentezi görmezden
gelinmiştir . Devleti kuran Atatürk’ün partisi cumhuriyetçilik ve halkçılık
esasları üzerinden, bir ulus devleti kurduğu için bu çizginin günümüzde de
devam ettirilmesi beklenmekteydi .Ne var ki , Atlantik insiyatifinin Türkiye’de
iki partili demokrasi üzerinde ısrar etmesi yüzünden halklarcılık ilkesi
halkçılık ilkesinin yerini almıştır .



Siyasetin sol kanadında halkcı parti halklarcı parti yeniden bir araya
getirilirken , cumhuriyetin ulus devletini kuran halkçılık anlayışı
terkedilmekte ve alt kimliklere dayanan bir halklarcılık anlayışı öne
geçirilerek bu yoldan Türkiye’nin etnik yapılanması siyaset sahnesine taşınmak
istenmektedir . Solda halklarcı çizgide bir yeni oluşum hedeflenirken , sağ
kanatta milliyetçi ve dinci partilerin bir araya gelmesiyle oluşturulacak
sentez için yerli ve milli kavramları birlikte kullanılmaktadır.



Yerli ve milli çizgide geliştirilmek istenen yeni merkez aracılığı ile
Türkiye’nin bir Akdeniz ülkesi ve de Asya bölgesinin temsilcisi bir devlet
olduğunu görmezden gelen Atlantik emperyalizminin, yerli ve milli kavramları
birlikteliği ile merkez sağda bir Türkçü-İslamcı parti oluşturmaya öncelik
verdiği görülmektedir .Amerikancı iki partili sistem üzerinden halkçı ve
halklarcı yakınlaşmasının önü açılmıştır,ama son yıllardaki çeşitli girişimlere
rağmen Türkiye’de böylesine iki partili bir demokrasiye geçiş sağlanamamıştır .
Durumu yakın gelecekte gündeme gelebilecek olan siyasal gelişmeler belirleyecektir
. Bir taraftan iki partili yapılanma dışarıdan zorlanırken , diğer taraftan da
Türk siyasetine yeni partiler girerek ülkede çok partili yapılanmanın
sürdürülmesine katkı sağlamışlardır . Çok partili yapılanma çerçevesinde
Türkiye’yi istediği gibi kontrol edemeyen Atlantik emperyalizmi , iki partili
sistem için ısrar ederken Avrupa ülkeleri Türkiye’nin çok partili demokraside
kalması için politika geliştirmişlerdir .Türkiye bu yüzden bir ABD-Avrupa
ikilemi arasında bocalarken , savaş konjonktürü üzerinden de Avrasya bölgesinde
var olabilmenin mücadelesini de vermek zorunda kalmıştır . Batı emperyalizmi
Orta Doğu ve Avrasya bölgelerine yeniden saldırırken , Türkiye bir bölge ülkesi
olarak çok zor durumlarda kalmış ve yeni bir Türk-İslam sentezi üzerinden
bölgede batı çıkarları doğrultusunda cephe ülkesi olmaya doğru yönlendirilmeye
çalışılmıştır . Bütün devletler ayakta kalabilmek üzere bir vatan savaşına
doğru zorlanırken , Türkiye’nin emperyalizmin enerji hatları oluşturan koridor
projeleri ile karşı karşıya bırakılarak savaşlara sürüklenmesi ,Türk ulusunun
geleceği açısından son derece bir olumsuz durum yaratmıştır .



Türkiye Cumhuriyeti kuruluşu itibarıyla halkçı bir ulus devlettir .
Cumhuriyetin temel prensipleri olarak kabül edilen Atatürk ilkelerinde laiklik
ile beraber hem milliyetçilik hem de halkçılık ilkeleri yer almaktadır .
Cumhuriyetin kurucu kadroları milli devleti kurduktan sonra bir dil devrimi
sayesinde Orta Asya Orhun yazıtlarından gelen ulus kavramını benimsemiş ve
Türkiye Cumhuriyetini bir ulus devlet olarak bütün dünyaya ilan etmiştir . Dışa
karşı bir milli devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti içe dönük bir
yapılanma da halk devleti olarak örgütlenmiştir . Böylece emperyalizme karşı
Kuvayı Milliye hareketi başarıya ulaşınca milli devlete dönüştürülmüş ama ümmet
kavramından gelen millet kavramı yerine , genç Türk Cumhuriyeti laik bir devlet
olarak tarih sahnesine çıkarken ulus kavramını esas almıştır . Bir ulus devlet
olarak Türkiye Cumhuriyeti çağdaş laik cumhuriyet yapılanması çizgisinde ortaya
çıkarken ,laiklik ve çağdaşlık ulusalcı yapılanma içerisinde bütünlüğe
kavuşturulmaya çalışılmıştır . Türk devletinin kuruluş modeli üzerinden
Türkiye’nin “yerli ve milli” olarak tanımlanması tam olarak gerçekliği
yansıtmamakta ama “halkçı ve ulusalcı “biçiminde bir yapılanma Türkiye
Cumhuriyetinin kendine özgü koşulları açısından daha doğru bir tanımlama olarak
öne çıkmaktadır . Cumhuriyetin kurucu kadrosu imparatorluktan geride kalan
insan topluluğunu çağdaş bir uluslaşma projesi ile bütünleştirmiştir
.Avrupa,Asya ve Orta Doğu bölgelerinden gelerek yeni Türk devletinin çatısı
altına giren göçmen topluluklar , çağdaş laik bir ulusalcılık aracılığı ile
bütünleştirilirken , ümmet kökenli millet kavramı yerine din ağırlıklı olmayan
bir ulus kavramı benimsenmiştir .



Modernizm öncesi dönemin yansıtıcısı olan yerlilik, ulus devletler çağının
yaşandığı bugün Asya ve Afrika ülkelerinde görülen çağdışı bir yapılanmayı
temsil ettiği için, elektronik devrim ile uzay çağının başladığı yirmi birinci
yüzyılın gerçekleri ile hiç bağdaşmamaktadır . Küresel emperyalizm ile
postmodernizim safsatası da sona erdiği için modernizm öncesi bir geri dönüşü
yerlilik üzerinden gündeme getirmek ,Türkiye gibi çağdaş cumhuriyetler de
mümkün olamamaktadır . Ulus öncesi kabilecilik olgusunu yeniden gündeme
getirecek bir yerlilik girişiminin modern dünya devam ettikçe mümkün
olamayacağı anlaşılmaktadır . Geçmişte olduğu gibi ümmetçilik kasteden bir
millilik anlayışının ise laik ve çağdaş bir cumhuriyet yapılanması içinde gerçeklik
kazanamayacağı zamanla ortaya çıkmaktadır . Günümüzde Eskimolar ve
Kızılderililer yerliler olarak yaşamlarını sürdürürken , bazı din devletleri de
ümmetçilik üzerinden bir milliliğin arayışı içine çekilmeye çalışılmaktadır .
Türkiye Cumhuriyeti anayasasında yer alan cumhuriyetin temel ilkeleri açısından
konu ele alındığında , Türkiye’nin geleceğinde bölücülüğe karşı ulusalcılık
,postmodern şeriatçılığa karşı laiklik ,emperyalizm işbirlikçiliğine karşı da
halkçılık ilkeleri esas alınmalıdır . T.C anayasasında yerlilik diye bir ana
ilke yoktur . Yerlilik üzerinden dinsel bir düzenin devreye sokularak , laiklik
ilkesinin devre dışı bırakılmak istenmesi de anayasaya aykırı düşmekte ve
gerçekçi görünmemektedir



Orta çağ sonrasında büyük imparatorluklar kurulurken , dünyanın her yeri
kralların ya da imparatorların merkezi otoritelerinin kontrolü altına giriyordu
.Bu aşamada orta çağda görülen yerel yönetimler geride bırakılarak büyük devlet
yapılanmalarına gidilirken yerlilik olgusu da ikinci planda kalıyordu . Yeryüzü
kıtalarına dağılmış olan insan topluluklarının bütüncül bir yönetim altında
düzene kavuşturulabilmesi için krallıklar ve imparatorlukların merkezi yönetimi
zorunlu görünüyordu .Yerli olan her şey merkezi otoritenin yönetimi altına
giriyordu . Modernleşmenin sonucunda gündeme gelen iki dünya savaşı sonrasında
ise imparatorluklar dağılırken ulus devletler kuruluyor ve ulus gerçeği altında
bütün yerel yönetimler ve yerlilikler ulus devletin çatısı altında bir araya
getirilerek toplumsal bütünleşmeye ağırlık veriliyordu . Böylesine bir sürecin
sonucunda Birleşmiş Milletler çatısı altında iki yüz civarında ulus devlet
örgütleniyor ve bu doğrultuda dünya haritası değiştiriliyordu . Ne var ki ,
soğuk savaş sonrasında küreselleşme dönemine girdikten sonra küresel
emperyalizmin örgütleri olarak büyük sermaye şirketleri ulus devletlere dönük
bir saldırı politikasını gündeme getirince , her devletin milli sınırları
içinde birleştirmeye çalıştığı yerel yönetimler ile yerli yapıların yeniden
canlandırılarak, ulusal toplumların parçalanması üzerinden yerel yönetimlerin
devletleştirilmeye çalışıldığı ortaya çıkmıştır . Ulus devletlerin kendi
çatıları altında bir araya getirdiği yerel yönetimler ile yerli düzenlerin
canlandırılması ile,modernizm öncesi döneme geçiş için bir yönlendirme
yapıldığı görülmüştür .



Ulus devletlerden eyalet devletlerine ve bu eyaletlerin bir araya
getirilmesinden sonra da bölgesel federasyonlara geçiş için hazırlık yapıldığı
bu aşamada , Türkiye gibi bir ulus devletin yerli ve milli kavramlarının
birlikte kullanıldığı bir yeni siyasete doğru yönlendirilmesi rastlantısal bir
olgu değildir . Türkiye’nin tam ortasında yer aldığı merkezi coğrafyanın çok
uluslu ve kültürlü bir bölgesel federasyona doğru çekilmeye çalışıldığı yeni
aşamada , bölgedeki ulus devletlerin üniter yapılarının ortadan kaldırılmak
istendiği ve bu doğrultuda eyalet yapılanmaları doğrultusunda bölgesel bir
entegrasyonun bölünerek gerçekleştirilmeye çalışıldığı bir yeni süreç
başlamıştır . Yerli kavramının kullanılmasıyla yerellik öne çıkarken , milli
kavramının birlikte kullanılmasıyla da eyalet devletleri üzerinden parçalanmaya
karşı bir tepki olarak yeni bir ulusalcı dalganın güçlenmesi önlenmek
istenmektedir . Bu amaçla da dini topluluklar siyasal alana doğru çekilmekte ve
giderek güçlenen ulusalcılık akımlarının önü kesilmeye çalışılmaktadır . Ne var
ki , çağımızın bilimsel gelişmelerinin ortaya koyduğu gerçeklere göre , milli
olan her şey hiçbir zaman yerli ya da yerel olamaz . Yerli düzenler ya da
değerler ise millilik sıfatını durduk yerde kazanamaz .Zaman geçtikçe yerli
değerler bölgeden bölgeye yayılabilir ve bir ulus devletin çatısı altında ya da
ulusal sınırlar içerisinde millik özelliği kazanabilirler . Uluslaşmanın olduğu
her yerde yerli yapılar ulusal entegrasyonun içinde erirler . Yerliliğin öne
çıktığı aşamalarda ise yerel yönetimler güç kazanır ve o zaman da yerlilik
geçerli bir durum kazanır ve uluslar ortadan kalkarlar . Bu nedenle milli olan
aynı zamanda yerli olamaz , milli olan ise zaten yerlilikten çıkmış olarak kabul
edilir.