Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : HALKÇILIK HALKLARCILIKLA HAKLANANAMAZ
Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlet olarak tarih
sahnesine çıkmıştır . Devletin temel modeli
olarak kuruluş sırasında ulus
devlet yapılanması benimsendiği için ,Türkiye Cumhuriyeti bugünün önde gelen
ulus devletleri arasında yer almaktadır . Ne var ki , Türkiye’de ulus devlet kurulurken her şey ulusçuluk
anlayışına bağlı kılınmamış , ülkenin üzerinde kurulu bulunduğu ülke
topraklarının sahip olduğu jeopolitik özellikler nedeniyle, sadece ulusçuluk
ile yetinilmeyerek siyasal rejim bölgesel halkçılık anlayışı üzerine dayandırılmış
ve ülke rejiminin temel dayanak noktası
olarak halkçılık ana düşünce olarak benimsenmiştir . Bir anlamda hem milliyetçilik hem de halkçılık aynı zaman
diliminde beraberce benimsenmiştir .Avrupa’nın yanı başında bir ulus devlet
kurulurken milliyetçilik , Sovyetler Birliği gibi bir büyük halkçı devlet modeli inşa edilirken de,
halkçılık ele alınmış ve her ikisi de birlikte benimsenerek yeni rejimin çıkış
noktası olan cumhuriyet ilkeleri arasında birlikte benimsenmişlerdir . Fransız devrimi sonrasında Avrupa’da ulus devletler doğarken
milliyetçilik hareketleri bu yeni yapılanmaya
taban oluşturmuş , milliyetçi
hareketlere karşı tepki olarak ortaya
çıkan halkçılık hareketleri de, Rusya’da
bir büyük ideoloji imparatorluğu olarak doğan
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri
Birliği’nin temel düşünce yaklaşımı
aracılığı ile ortaya çıkmıştır .Türkiye
böylesine büyük bir devlet ile çok uzun sınırlara sahip bir komşuluk
konumunda bulunması nedeniyle ,Avrupa’dan gelen milliyetçilik anlayışını aynı
zamanda halkçılık ilkesi ile dengeleyerek , iki ayrı dünya arasında bir köprü
oluşturmaya çalışırken , yeni siyasal rejimin altı temel ilkesi arasında
milliyetçilik ile birlikte halkçılık prensibi de benimsenerek, Kemalist rejimin iki temel taşı olarak kabül edilmişlerdir .
Ulus
devletler Avrupa’sını yaratan Fransız devrimi ,milliyetçilik hareketleri ile
gerçekleşme aşamasına gelmiş bir
ideolojik imparatorluk olarak modern
dünyayı belirlerken , Avrupa’nın
doğusunda yer alan büyük
imparatorlukların çatısı altında yaşayan halk kitleleri de halkçılık
eylemleri ile kendi ülkelerinin gelecekteki yapılanmalarında aktif rol
sahibi olmaya çaba gösteriyorlardı . Avrupa ülkelerinde üç yüz yıllık bir
gelişme dönemine sahip olan ulus devletler gibi aydınlanma hareketleri doğu
imparatorluklarında pek fazla görülmediği için toplumsal tepkiler ya da oluşumlar halkçılık anlayışı
çerçevesinde gelişmeler göstererek ,siyasi tarihin belirleyici unsurları
arasında yerlerini alıyorlardı . Ortaçağ’dan çıkışı sağlayan bilimsel devrimler ve sosyal oluşumlar ulus
devletlere giden yolu açarken ,diğer
yandan insan topluluklarının ortak bir
ülkede aynı tarih, dil ve kültürü
paylaşması da uluslaşma sürecinin yolunu
açıyordu . Özellikle imparatorluk sınırlarına ve devlet yapısına sahip olan
ülkelerde , uluslaşma ile birlikte geniş imparatorluklardan küçük ve orta boy
ulus devletler dönemine geçiliyordu .Avrupa’da kralların merkezi otoriteye
sahip kılınmalarıyla birlikte ulus devletler tarih sahnesine çıkıyordu. Daha
sonraki aşamada da demokrasiye geçilmesiyle birlikte krallıklar geride kalırken , ulus devletlerin
çatısı altında demokratik cumhuriyet rejimlerine geçiş aşaması gündeme geliyordu . Böylesine yaşanan
bir sürecin sonunda milliyetçilik Avrupa
ulus devletlerinin ana felsefesi
konumuna geliyordu . Benzeri bir süreç Avrupa’nın doğusunda ve Avrasya
bölgelerinde yaşanmadığı için , milliyetçilik cereyanlarının doğu bölgelerine
doğru hızla yaygınlık kazanmasıyla birlikte ,belirli bölge halkları imparatorluk merkezlerine karşı çıkarak ve
ayaklanarak kendi yaşadıkları bölgelerde egemenlik arayışına girmeleriyle
birlikte de, halkçılık cereyanları Asya
kıtasının belirli bölgelerinde ağırlık kazanıyordu. Avrupa kıtasından farklı
bir süreç yaşayan Doğu Avrupa ve Avrasya bölgelerinde halkçılık eylemleri ana
belirleyici hareketler olarak öne çıkıyorlardı .
Avrupa
bölgesindeki krallıklara karşı
gelişen ulusçuluk hareketleri
Fransız devrimi sonrasında
bütün kıtaya yayılırken , doğuya
doğru da gelişmeler göstererek kıtanın
doğu bölgesindeki imparatorlukları da etkilemiştir . Avrupa’daki karışıklıklar
on sekizinci yüzyılda Rus
Çarlığı’nın sınırları içine girerken, bu
büyük ülkeyi Atlas okyanusundan Pasifik
okyanusuna kadar uzanan iki büyük kıtanın çeşitli bölgelerinde , Moskova
merkezli imparatorluğa karşı çıkışların birbiri ardı sıra insanlık tarihinde
yer almasını sağlamıştır . Bütün Rusya bölgesi bu gibi hareketler ile
sarsılmaya doğru kayarken , ayaklanmalar
ve isyanlar birbiri ardı sıra gelerek küresel alanda değişimin başlangıcı
olacak bazı yeni yapılanmaları yeryüzü
sahnesinde günışığına
çıkarıyordu. Avrupa’daki karışıklık hareketleri Fransız ulusal devriminin
etkisi ile uluslaşma doğrultusunda gelişirken , benzeri bir ulusal devrim
yaşamamış olan Avrasya bölgesindeki
eylemler daha çok halkçılık
olarak gündeme geliyor ve bu doğrultuda
değişim sürecinin geleceğe doğru sürüp gitmesinde belirleyici bir fonksiyon
oynuyordu . İki kıta arasında büyük bir imparatorluk olarak kurulmuş olan Rus Çarlığı , Avrupa’daki isyan hareketleri
ile birlikte terör ve benzeri sokak
hareketlerine sahne olmaya başlayınca , Rus devleti bu gibi halkçı hareketlerin
zaman içerisinde uluslaşarak ülkeden kopmaya yönelmesi gibi ciddi bir tehdit ile karşı karşıya kaldığını
görmüştü .Bu aşamada devreye giren Rus derin devletinin devlet aklı , yeni başlayan halkçılık
hareketlerinin zamanla ulusçuluk akımlarına dönüşmesini önlemek üzere
, devlet halkçılığı gibi bir alternatif eylemler dizisini örgütleyerek ülkenin her köşesinde devreye koyuyordu .
Rusya devletinin siyasal güçleri , sokak hareketlerine karşı bir baskı
politikası geliştirerek nerede bir olay varsa oraya kendi ekiplerini
göndererek ve devlet terörü yaratarak ülkede anarşiye gidişi önlemeye çalışıyordu .
Rus halkı içinde batılı güçlerin terör ve sokak
hareketleri örgütlemesine izin vermek istemeyen
Çarlık rejimi, devlet terörü
yaratarak sokağa çıkan , ulusçuluk yaparak
bölücü girişimleri gündeme getiren
oluşumları önlemeye çalışmış ve
bunun sonucunda da Avusturya -Macaristan
İmparatorluğu ile Osmanlı devletini parçalayan ulusçuluk akımlarının Rus sınırından içeri girmesine izin
vermemiştir . Devlet eli ile yaratılmış
olan halkçılık hareketleri sayesinde,
ülke çapında terör
yaratılarak sokak hareketlerinin milliyetçilik cereyanlarına dönüşmesi devlet
gücü ile önlenebilmiştir . Rusya
böylece ulusçuluk akımlarının parçalama
tehdidinden kurtulmuş ama ABD destekli
Japon ordularının Pasifik kıyılarından
Rusya’nın iç bölgelerine girerek arkadan
saldırı ile Çarlık rejimini yıkmalarını
önleyememiştir . Devletçi terör ile batıdan gelen ulusçuluk akımlarını önlemesini
iyi beceren Rus devleti aynı başarıyı arka bölgelerden ülkeye girerek
imparatorluğun devlet düzenini çökerten Japon ordularına karşı
gösterememiştir . Moskova önlerine kadar gelen Japon askerleri Rus Çarlığı’ının
egemenliğine son verirken , hiçbir
batılı gücün yıkamadığı Rusya’nın hegemonya düzeni yıkılarak çökertilmiştir.I905 yılında Moskova’daki Rus devleti çökerken ülke 1917 yılına kadar süren bir iç savaş
dönemi yaşamıştır . On yıldan fazla süren devletsizlik döneminde Rusya’nın
bütün bölgelerinde karışıklıklar çıkartılmış ve bunlardan yararlanılarak
ve batılı milliyetçilik cereyanları doğrultusunda yeni
ulus devletlerin Rusya’nın sınırları içerisinde kurulması önlenerek, ülkenin
parçalanmasına izin verilmemiştir . Bu aşamada Rusya’da milliyetçilik
önlenirken aynı kitleleri üzerinde
halkçılık öne çıkarılmıştır . Rusya gibi çok geniş topraklara sahip
bulunan bir ülkede farklı etnik kökenden gelen halklara uluslaşma hakkı tanınmamış ama devlet
kontrolü altında geliştirilen halkçılık siyaseti ile halk
kitlelerinin hak ve özgürlükleri doğrultusunda
eylem yapmalarına engel olunmamıştır . Ne var ki , Rusya’da devlete bağlı olan güçlerin baskı ve
terör estirerek örgütlediği devlet
halkçılığı politikaları, geçiş dönemi sürecinde ayrılıkçı ya da bölücü bazı
ulusalcı oluşumlara denetim getirerek , çağ değişimi aşamasında Rus devletinin
ülkesinin Osmanlı devleti gibi
parçalanarak ya da dağılmayarak ve bölünmeden aynı büyüklükte yirminci yüzyıla girmesini sağlamıştır .
Halkçılık hareketlerini devlet eli ile
örgütlemeden uzak kalan Osmanlı İmparatorluğu , Rus İmparatorluğu gibi
bölünmeden yirminci yüzyıla girme şansını yakalayamamış ,Fransız devriminin
yansımaları olan Avrupa’daki milliyetçi
cereyanların Osmanlı sınırlarının içerisine doğru sızmasını önleyememiştir .
Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa sınırları içinden giren milliyetçilik hareketleri
öncelikle ülkenin Balkan bölgesindeki topraklarda etkili olmuştur . Avrupalı
emperyalist devletlerin desteği ile içeri giren ulusalcı hareketler, Osmanlı
İmparatorluğunu parçalayarak ülkenin bölünmesine giden yolu açmışlardır . Bir
anlamda dünya literatürüne Balkanizasyon kavramını bölünme olgusu anlamında
kazandıran bu gibi gelişmeler ,daha sonraki aşamada Balkan bölgesinden
Anadolu’ya ve daha sonrasında da gene Anadolu üzerinden Orta Doğu ülkelerine
doğru sıçrama göstermiştir . Ulus olgusu tarih sahnesine çıktığı için ulusçuluk
hareketleri bütün dünya bölgelerine yayılarak , büyük imparatorlukların dünya
haritasından silinmesine giden yolu
açmışlardır .Ulusculuk ya da ulusalcılık hareketleri zamanla belirli bölgelerin imparatorlukların
ülkesinden kopmasına yol açmış ve bunun sonucunda da dünya haritasındaki devlet
sayısı yirmiden iki yüzlere doğru bir
çıkış göstermiştir . Çok uluslu kozmopolit toplum yapılarına sahip bulunan
imparatorluklar ulusçuluk akımlarına karşı birlik ve bütünlüklerini koruyamayınca
, ortaya paramparça haritalar çıkmış ve sonunda her milliyetçi hareket kendi ulus devletini kurma
hakkını elde etmiştir . Daha sonraki aşamada ise devletleşen ulusların
büyüyerek genişlemek için birbirleriyle yarışa girmeleri yüzünden birinci cihan
savaşı çıkmıştır .
Milliyetçilik hareketleri Fransız devrimi
sonrasında Avrupa kıtasından bütün dünyaya yayılırken, devlet sayısının
artmasına yardımcı olan bir olumlu değişim süreci yaşanmıştır.Ulus devletler
milliyetçilik cereyanları ile dünya haritasındaki yerlerine sahip olurlarken , halkçılık akımları devlet merkezli olarak
geliştirilerek milliyetçilik
cereyanlarının önünü kesiyordu . Bu aşamada Rus imparatorluğunun topraklarında milliyetçilik hareketleri gelişemeyince,
halkçılık bunun yerine ülkede estirilen devlet terörü aracılığı ile yaygınlık
kazanıyordu . Halkçı hareketlerin Rus devleti tarafından desteklenerek
örgütlenmesi, Rusya’da devrime giden
yolu açıyor ve bu doğrultuda halkçılık üzerinden bir sosyalist rejim Rus
Çarlığının topraklarında bir devrim ile
gerçekleştiriliyordu . Avrupa kıtasındaki ulusçuluk hareketleri ulus
devletlerin sayısının artmasına neden olurken , Rusya topraklarında devlet eliyle geliştirilen halkçılık
böylesine bir oluşuma izin vermiyordu .
Devlet terörü aracılığı ile getirilen halkçılık hareketleri Rusya’nın her
bölgesinde yaygınlık kazanırken,
devletsizlik ortamına son verecek bir doğrultuda sosyalist devrimin
gerçekleşmesine dolaylı yollardan elverişli bir ortam sağlanıyordu . Bir avuç
aydının öncülüğünde gerçekleştirilen Sovyet devrimini ülkeye dışarıdan gelen
elli beş kişilik Bolşevik hareketi grubu
yapıyordu . İşçi sınıfının olmadığı bir ülkede sosyalist devrim bir avuç aydın
aracılığı ile yapılarak tarihsel dönüşüm süreci tamamlanmaya çalışılıyordu . Rusya’da
on iki yıllık devletsizlik dönemi sırasında halkçılık hareketleri sosyalizmin
inşasına giden yolu açıyordu. Halkçılık girişimleri milliyetçiliği önlerken ,
yeniden kurulan devlet bölünmeyi önleyerek,
çok büyük bir alanda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliğinin
kuruluşunu dünyaya ilan ediyordu .
İmparatorlukları parçalayan milliyetçilik
oluşumu bir Avrupa modeli olarak
yaygınlık kazanırken , halkçılık akımı da milliyetçiliği önleyen bir
Rusya modeli olarak tarihsel süreç içerisindeki yerini alıyordu . Halk
kitlelerini yönlendiren milliyetçilik cereyanlarının ülkeleri bölmesini önleyen
bir yol olarak Rusya’da devletçi
halkçılık ile sonuç elde edilince yeryüzündeki
her milliyetçi hareketin kendi devletini kurmasına giden bölücülüğün önü
kesiliyordu .Sonraki yıllarda
milliyetçiliğin geliştiği yerlerde yeni ulus devletlerin kurulduğu
görülmüş ve böylece yeryüzündeki devlet sayısı bugünkü büyüklüğüne doğru
ilerlemiştir .Halk kitlelerinin milliyetçi ya da halkçı doğrultuda eylemlere
sürüklenmeleri ayrı ayrı sonuçlar vermiş ve bu nedenle dünyanın çeşitli
bölgelerinde sıcak hareketler ayaklanma ve isyanlar olarak birbiri ardı sıra
gündeme gelmişlerdir . Bu noktada milliyetçilik bölücülük olarak öne çıkarken,
halkçılık bu tür gelişmelere karşılık dengeleyici ve kopmaları önleyici çizgide
gelişmelere aracı olmuşlardır . Bu
açıdan dünyanın her bölgesinde benzer
sorunlar ortaya çıkmış ama milliyetçiliklerin bölücülüğe dönüşmemesi için
halkçı politikalar devreye sokulmuştur . Aynı halk kitleleri üzerinde yaşanan
deneyler dünyadaki bütün ülkelerde Türkiye’de olduğu gibi kendi özel koşullarına uygun bir
milliyetçilik ve halkçılık dengesi arayışını gündeme getirmiştir .
Türkiye deneyinde ise Atatürk hem Avrupa’daki hem de Rusya’daki
gelişmeleri yerinde izleyerek bu konuda
ortaya bir Türk modeli koymuştur . Osmanlı sonrası için İngiliz emperyalizminin
hazırlamış olduğu Sevr planı , Balkanlardan başlayarak Anadolu, Kafkasya ve
Orta Doğu bölgelerini alt kimlikçi mikro milliyetçi kışkırtmalar aracılığı ile
bölgeyi paramparça etmeyi hedeflediği için bunu önlemek üzere, Balkan savaşları sonrasında Osmanlı devletinin merkezi toprakları
üzerinde bir ulusal kurtuluş mücadelesi başlatılmıştır .Balkan bölgesindeki
milliyetçilikler mikro düzeyde gelişirken , emperyalizmin Asya topraklarına
girmesini önlemek üzere bir makro
milliyetçi hareket olarak ulusal kurtuluş savaşı Türk toprakları üzerinde geliştiriliyordu
.Misakı Milli sınırları içerisinde kalan topraklarda hiçbir biçimde mikro
milliyetçiliğe izin verilmeyerek , bu sınırlar içinde yaşayan eski Osmanlı
ahalisi bir ulusal toplum olarak kabül edilmiştir . İmparatorluktan ulus
devlete geçilirken milliyetçilik Türk milliyetçiliği olarak makro düzeyde
geliştirilmiş ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş süreci içinde yer alan her
Türkiye insanı , yeniden tarih sahnesine
çıkartılan Türk devletinin eşit ve özgür vatandaşları olarak ilan edilmiştir .Bu noktada Balkanlar’daki
gibi bir mikro milliyetçilik ile Anadolu’nun parçalanmasına izin verilmemiş
aksine yurt düzeyinde makro bir
milliyetçilik ile ülkenin her bölgesi
ile bütünleştirilmesine dikkat edilmiştir . Eski Osmanlı halkı bir araya
getirilirken , ortaya çağdaş bir ulus çıkartılmasına dikkat edilmiş ve bu aşamada halk kitleleri bütünleştirilirken
halkçılık anlayışı temel alınmıştır . Ulusal kurtuluş savaşı emperyalizme karşı
çıkan bir halk mücadelesi olarak
yapılırken ,geride kalan halk kitlelerinin bütünüyle uluslaştırılmasına dikkat
edilmiştir .
Dünyanın ortasında Türkiye Cumhuriyeti adı
altında bir ulus devlet kurulurken ,devletin temel olarak dayandığı esas
Atatürk’ün bir sözü ile ilan edilmiştir . Buna göre ,” Türkiye Cumhuriyetini
kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” ,biçimindeki tanımlama ile Türk
devletinin temel normu bütün dünyaya ilan edilmiştir . Böylesine bir
tanımlamaya dayanan Türk devleti dışa karşı bir ulus devlet olarak tarih
sahnesine çıkarken ,içeride dayandığı
halk gücü esas kabül edilerek halkçı yapıda bir
cumhuriyetin temelleri atılmıştır . Rus modelinde halkçılık ilkesi
milliyetçilik eylemlerine karşıt bir çıkış olarak devlet eliyle kullanılırken , Atatürk
ilkelerine dayanan Türkiye Cumhuriyeti
halkçı bir ulusalcılık anlayışına dayandırılmıştır . Eski deyimi ile
milliyetçilik olarak öne çıkan bu siyasal akım
Türkiye deneyinde ulusçuluk olarak değil ama ulusalcılık olarak
benimsenmiştir . Ulusculuk kavramı milliyetçiliğin yeni ifade biçimi
olarak öne çıkarken ,devletin halkçılık anlayışı ile bütün vatandaşlar ile
bütünleşmesinden meydana gelen devlet yapılanması bütüncül anlamda ulusal kavramı ile açıklanmıştır . Bu açıdan
ulusal kavramı ulusçuluğun ötesinde halkçılık anlayışı ile her vatandaşı ile
bütünleşen ulus devleti ifade etmektedir . Dışa karşı milli devlet olarak
ortaya çıkarılan Türk devleti ulusalcı yapısı ile bir halkçılık esasının yansımasını da öne çıkarmıştır .Burada , Türk
modeli devlet yapılanmasında kurucu önder Atatürk’ün halkçı ve milliyetçi
tutumunun sentezi görülmektedir . Atatürk Türk ulus devletini kurarken , halkın
etnik ya da dinsel kökenini değil , bir bütün olarak nüfus içinde en yoğun olarak
bulunan halk kitlesinin geldiği etnik ve kültürel yapıyı bir siyasal kimlik olarak benimsemiştir .Ruslar halkçılığı milliyetçiliği önlemek için
kullanırken , Atatürk halkçılık ile milliyetçiliği bir arada ele alarak ,
Türkiye Cumhuriyetinin üzerinde kurulduğu toprakların hem jeopolitik hem
de sosyolojik özelliklerine uygun bir sentez arayışı içine girmiştir .
Böylesine sentezci bir tutumun sonucunda
halkçı bir ulusalcılık Türk devletinin
temel taşı haline getirilmiştir .
Bugün gelinen yeni aşamada her şey alt üst
olurken Atatürk’ün halkçı ulusalcılığa
dayanan siyasal modeli Türk ulusu için yol göstermektedir . Kurduğu
devleti başka örneklerinden farklı bir çizgide örgütleyen
Atatürk , siyasal sistemin temellerini atarken eklektik bir yol izleyerek
sentezci bir yaklaşım içerisinde olmuştur . Avrupa ile Rusya arasında bir köprü
konumundaki topraklar üzerinde halkçı
bir ulus devlet yapılanmasını kendine özgü bir yaklaşım içinde ortaya koyarken
,Atatürk ortaya özgün bir devlet modeli
koymuştur . Buna göre , devlet ulusal bir yapıda olacak ama siyasal rejimin
temelinde ise halkçılık anlayışı yatacaktır . Buna göre uluslaşan bir halk
topluluğunun yeni devletin toplumsal
yapısını oluşturması istenmiştir .
Avrupa’nın kıyısında bu kıtanın modeline yakın bir devlet
Fransız devriminden gelen milliyetçilik, cumhuriyetçilik ve laiklik
ilkelerine uygun olarak kurulurken ,
benzeri bir biçimde köprünün diğer ayağının dayandığı bölge olarak Rusya’daki
devrimden de yararlanılmıştır . Rus devriminin dünya sahnesine çıkarmış
olduğu devletçilik, devrimcilik ve
halkçılık ilkeleri de cumhuriyet rejiminin ikinci grup ilkeleri olarak
benimsenmiştir . Kurucu önder Atatürk’ün eklektik bir yöntem ile bir araya
getirdiği bu ilkeler, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti rejiminin de temel
ilkeleri olarak benimsenmiştir . Bu yaklaşımın bir yanında halkçılık diğer
yanında da milliyetçilik ilkeleri bulunmaktadır . Uygulama alanında her iki
ilkenin bir arada bir ulusal sentez anlayışı içinde ele alınması Atatürk’ün eklektik sentezci
yaklaşımına uygun düştüğü için, iki ilkeyi ya da anlayışı birbirinden ayrı
düşünmek mümkün değildir . Her iki ilkenin birbirini tamamlayacak bir biçimde
uygulama alanına aktarılması ,Türkiye Cumhuriyetinin ortalama yoldan
oluşturduğu ulus devlet ve halkçı rejim
dengesini koruyacaktır .
Ne var ki , bugün gelinen yeni aşamada hem soğuk savaş hem de küreselleşme dönemleri
arkada kalırken , batı emperyalizmi yeniden Türkiye’yi kendi çıkarları doğrultusunda güncel projelere zorlayarak hegemonya düzenini merkezi coğrafyada eskisi gibi geçerli
kılmaya çalışmaktadır . Özellikle
Atlantik ötesinden hareket ederek bütün dünyaya kendi çıkarları doğrultusunda
yön verme çabası içinde olan Atlantik bölgesinin süper gücü , Türkiye’yi
gelecekte kendi siyasal rejimine benzer bir biçimde iki partili demokrasi ile
yönetmek istemekte , sağ kanatta cumhuriyetçiler ile sol kanatta demokratların
yer alacağı bir bağımlı yapının çatısı altında ,Türkiye’nin geleceğini kendi
kontrolları altında tutmaya öncelik vermektedirler . Bu doğrultuda kendi demokrat ve cumhuriyetçi anlayışları
Türkiye koşullarına ters düştüğü için , sol kanatta bir cumhuriyetçi oluşum ile
birlikte sağ kanatta bir demokrat yapılanmanın gerçekleştirilmesi gibi yeni bir
projeyi gündeme getirmektedirler .
Türkiye özelinde dinci ve milliyetçi partilerin sağ kanatta demokrat
çizgide , halkçı ve haklarcı partilerin
ise sol cumhuriyetçi doğrultuda bir
araya getirilmesiyle ,dört partili sistemden iki partili sisteme geçiş
planlanmaktadır . Son yıllarda bu denklemi bozmak isteyen bazı iç ve dış
çevreler, işin içine bir de merkez sağ partinin girmesiyle daha farklı bir siyasal yönlenmeyi Türkiye’ye
empoze etmektedirler .Merkez sağın çöküşü üzerine büyük bir dinci partinin
iktidara gelmesi iç ve dış destekler ile sağlanmıştır . Şimdi rejimin yeni
döneme uygun bir biçimde yönlendirilmesi sırasında, Atlantik güçleri iki
partili demokrasi üzerinde hassas bir
biçimde durmaktadırlar . Ulus devleti kuran halk partisinin bütün Türkiye
halkına sahip çıkan halkçılık ilkesi varken ,güneydoğu halkını ülkenin
bütününden kopartarak ülkeyi bölmeye
hazırlanan etnik kökenlilerin partisi konumundaki bir siyasal örgüt
tüm etnik grupları birbirinden ayırarak halklarcılık adıyla yeni bir
akımı öne çıkartmaya çalışmaktadır .
Böylece halkçı cumhuriyet ile ulus devletin kurucusu olan halk partisi dıştan
güdümlü bir plan doğrultusunda
birleştirilerek ve halkçılıktan halklarcılığa geçiş sağlanarak , Atlantik emperyalizmi ile
İsrail siyonizminin merkezi alanda yaratmaya çalıştığı bölgesel federasyonun eyaletleri yaratılmaya
çalışılmaktadır . Halklarcılık anlayışı bölgeyi Sevr haritası doğrultusunda alt
kimlikçi eyalet yapılanmalarına doğru sürüklerken , Atlantik emperyalizminin Büyük
Orta Doğu Federasyonu ya da İsrail Siyonizminin
Büyük İsrail İmparatorluğu gibi emperyal projelere halklarcılık ve
eyaletçilik uygulamaları ile Türkiye
Cumhuriyeti alet edilmeye çalışılmaktadır .
Türkiye siyaset sahnesine küreselleşme
döneminde dahil olan halklarcılık
hareketi , bugünkü dünya düzenini kurmuş olan Britanya imparatorluğunun
desteklediği merkezi coğrafya yapılanmasının yeni ismi olarak ortaya çıkartılmaktadır . Balkanları Osmanlı’dan
kopartırken küçük küçük etnik devletçikler yaratarak dünyanın merkezi
imparatorluğunu ortadan kaldıran
İngiltere , günümüzde Atatürk’ün
ulus devletinin ortadan kaldırılabilmesi için yeniden Sevr politikalarına
dönerek , Türkiye’nin ve komşularının her bölgesinde var olan alt kimlikli
grupları kışkırtarak Atatürk’ün
yarattığı Türk ulusu gerçeğini ortadan
kaldırabilmenin arayışı içine girmiştir .Atatürk’ün ulus devlet ve halkçı
cumhuriyet dengesini bozarak ortadan kaldıran
Atlantikçi yaklaşımın, Türkiye halkını alt kimlikleri ortaya çıkartarak
halklarcı anlayış ile ifade etmeye
çalışması ile ikinci Balkanizasyon dalgası, önce Anadolu’ya daha sonra da hem
Orta Doğu’ya hem de Kafkasya’ya taşınarak bu bölge halklarının da
mikro-milliyetçi yapılandırma ile, Büyük Orta Doğu Federasyonunun eyaletleri konumuna dönüştürülmeye
çalışıldığı anlaşılmaktadır . Bölgesel
federasyon planları doğrultusunda
orta dünya Balkanizasyon
çıkmazına doğru sürüklenirken ,Orta Doğu ülkeleri de Orta Asya’ya doğru esen
rüzgarlar doğrultusunda eyaletlere
bölünerek federasyon düzenine hazırlanmaktadırlar . Halklarcılık anlayışı Irak
ve Suriye savaşları sırasında da
görülmüş ve bu doğrultuda Irak üçe , Suriye ise beş eyalete doğru
zorlanırken, alt kimlikçi halklarcılık anlayışı bu ülkelerin parçalanmasına yardımcı olarak , ikinci Balkanizasyon projesine önemli ölçülerde katkı sağlamıştır . İslamın
birleştiriciliği ile bölge devletlerinin emperyalizme karşı çıkan
dayanışmalarının geride bırakılmaya çalışıldığı bu aşamada , halklarcılık
anlayışının genişletilmesiyle birlikte
çok parçalı bir federasyon tıpkı
Amerika Birleşik Devletlerinde olduğu gibi, Orta Doğu Birleşik Devletleri
olarak merkezi alanda kurulmaya
çalışılmaktadır.Bu noktada halklarcılık anlayışının yaygınlık kazanmasıyla
birlikte eski Osmanlı hinterlandı
Atlantikçi ve Siyonist merkezlerin
denetimine verilmektedir .
Emperyalizmin projelerinin karşısında yüz yıl
önce bunlara karşı savaşa kalkışmış ve dünyanın ilk ulusal kurtuluş savaşını
büyük bir zafer ile kazanmış bir geleneğin siyasal örgütü olarak ,Atatürk’ün
partisinin ulus devletçi yaklaşımı ile birlikte halkçı cumhuriyet anlayışını da
bugünün koşullarında Türkiye’nin üniter
yapısı açısından korunması gerekirken , bölücü çevrelerin desteklediği halklarcılık
anlayışının halkçılık ilkesinin yerine monte edilmesine , bugünkü
halkçılık ve ulusalcılık dengesinde oluşturulan toplumsal barış ortamında güvenli
yaşamını sürdüren her Türk
vatandaşının karşı çıkması gerekmektedir . Birleştirici bir halkçılık ve uzlaştırıcı bir ulusalcılık anlayışı ile
ülkede bulunan farklı kökenden insanı bir araya getirerek Misakı Milli sınırları içinde bir dayanışma
düzeni kuran Atatürk ‘ün, halkçı
ulusalcılık ya da ulusalcı halkçılık anlayışının Türkiye Cumhuriyeti devletinin
devamlılığı açısından günümüz
koşullarında sürdürülmesi gerekmektedir . Türkiye Cumhuriyetinin ulusal ,üniter ve merkezi bir yapıda
kurulmasını sağlayan Atatürk
ilkelerinin Anayasanın giriş kısmında
yer aldığı gibi aynı zamanda cumhuriyet rejiminin de temel taşları olduğunu ,
parçalanmak istenen Türk ulusunun
bugünün koşullarında bir kez daha düşünmek durumun olduğu açıktır . Orta
Doğu bölgesine yıllardır savaş getiren ve bu bölgede ki devletler ile halklara
karşı hala silah dağıtmaktan çekinmeyen emperyalizm ile Siyonizmin bölgeyi kana boğan savaş oyunlarına bölge
devletleri ile dayanışma kurarak karşı çıkılmalıdır . Bölgenin değişik
ülkelerinde yaşayan halkların bir araya gelerek oluşturacakları bir dayanışma
düzeninin güvenlik ve yardımlaşma
ekseninde acilen oluşturulması zorunluluğu iyice ortaya çıkmıştır . Bu aşamada ,Türk halkı diğer ülkelerin
halkları ile bir araya gelebilir ve ortak hareket ederek emperyalist oyunları
bozabilir . Bölge güvenliği ve barışının gerçekleştirilmesi açısından bölge
halkları ile bütünleşen bir halklarcılık yaklaşımı , ancak bölge devletlerinin bir araya gelerek
bölgesel güvenlik doğrultusunda
bütünleştirilmesi açısından düşünülebilir . Ne var ki , böylesine bir
halklarcılık Türkiye’nin ulus devlet güvenliği açısından hiçbir zaman
düşünülemez çünkü bu tür bir oluşum
Türkiye’nin Sevr haritasında olduğu gibi alt bölge eyaletleri aracılığı ile ülkeyi parçalayarak federasyona
sürükleyebilir . Bu nedenle
üniter,ulusal ve merkezi devlet düzenini ortadan kaldırabilecek her türlü halklarcılığa karşı çıkarken
,Fransız ve Rus devrimlerinin sentezinden oluşan bir siyasal bütünlüğün bugünde korunması , iç ve dış
güvenlik açısından zorunlu görünmektedir .
Türkiye cumhuriyeti bir yüzyılı geride
bırakırken , sahip olduğu devlet modeli ile merkezi alanda ayakta kalabilmiştir
. Soğuk savaş döneminden gelen iki kutuplu dünya dağıldığı için bugün gelinen
çok kutuplu dünya konjonktüründe eski
emperyalist güçler yeni plan ve projeler ile ortaya çıkarak gene
eskisi gibi hegemonyalarını merkezi
coğrafyada sürdürmek istemektedirler . Böylesine bir yeni yapılanmayı kendi çıkarları
doğrultusunda gerçekleştirmek için birbirleriyle yarışan hatta kavga ederek
dünyayı savaşa sürüklemekten çekinmeyen bu gibi maceracı yaklaşımlara karşı
,Türk devleti ve milleti sıkı sıkıya bir araya gelerek bölgeyi tehdit eden her
türlü soruna karşı ortak bir dayanışma
içinde hareket etmelidir . Türkiye Cumhuriyeti öncelikle başkent Ankara
merkezli gücünü daha da artırmalı ve Misakı Milli sınırları içinde yer alan
Türk vatanının bütün bölgelerini, her
türlü yerel maceradan uzak tutularak
başkent ile bütünleşen bir doğrultuda
yeni bir yapılanmaya doğru
yönlendirilmesi acilen sağlanmalıdır . Daha sonraki aşamada ise ,
Türkiye’nin bütün komşu ülkeler ile bir araya gelerek yeni bir bölgesel yapılanmaya yönelmesi gerçekleştirilmelidir . Türkiye böylece
içeride ve dışarıda güçlenme sağlayarak ,bölgeye yönelen emperyalist saldırılara güçlü bir biçimde
karşı çıkabilecektir . Komşuları ile bütünleşen bir Türkiye merkezi alandaki
jeopolitik güç boşluğunu doldurarak , çok kutuplu dünyada kutuplaşan büyük
ülkelerin merkezi alanı ele geçirme oyunlarını bozabilecektir . Tek bir dünya
devleti kurulana kadar sürüp gidecek böylesine emperyalist bir
kavga senaryosu ile karşı karşıya kalan Türkiye’nin, yeniden Atatürk’ün yoluna dönerek yüz yıl
öncesinde olduğu gibi antiemperyalist bir ulusal kurtuluş mücadelesi vermesi gerekmektedir .
Türkiye Cumhuriyeti kendisini ve bölgesini
korurken kuruluş modeline sahip çıkmalı
ve devletin kuruluş stratejisine uygun bir yönetim aracılığı ile karşı karşıya kaldığı tehlikeli
dönemeci kendi potansiyeli ile
geçebilmelidir .T.C. Anayasasının giriş
kısmında yer alan cumhuriyetin temel ilkeleri arasında yer alan
milliyetçilik esası, Anayasa’da yer alan Atatürk Milliyetçiliği tanımı
ile belirtilmiştir . Türk milliyetçiliğini diğer milliyetçiliklerden ayıran
konu Atatürk milliyetçiliği başlığı ile
anayasada belirtilmiştir . Atatürk’ün bir bütün olarak ortaya koyduğu devlet ve
rejim modelinin uygulanması sayesinde Türkiye bugünlere gelmiştir . Bu nedenle
temel ilkelerin aynen korunması gerekmekte ve bu doğrultuda hiçbir esaslı
değişikliğe gidilmemelidir . Son dönemde gündeme getirilen halkçılık yerine
halklarcılık anlayışının uygulanmasıyla
yerel yönetimler üzerinden eyalet
sistemi ve federasyona doğru giden yeni
yapılanma girişimleri ,Türk devletinin geleceğini tehdit etmektedir .
Emperyalist güçler Batı emperyalizminin Sevr
ve Siyonizm haritalarını terör,
savaş ve ekonomik kuşatma yolları ile Türkiye ve komşularına dayatırken,
halkçılık kavramı geride bırakılmak istenmekte
ve halklarcılık anlayışının benimsetilmesi ile alt kimliklerin her yönü ile
hortlatılacağı bir parçalanma sürecine orta dünya mahkum edilmeye
çalışılmaktadır . Unutulmamalıdırki , Türkiye Cumhuriyeti Kemalist halkçılık
anlayışı ile kurulmuş bir halkçı ulus devlettir . Atatürk halkçılığı bütün
bölge halklarını kucaklayarak emperyalizme karşı zafer elde etmiştir . Şimdi gelinen noktada
ise bu zaferin ortadan kaldırılması için
Kemalist halkçılık emperyalist halklarcılığa yedirilmek istenmektedir .Emperyalizmin
Atatürk cumhuriyetinin işini bitirememesi için Kemalist halkçılığa sahip
çıkılmalıdır .