Yayınlandı: 01.11.2019 00:00
Henüz güncellenmedi

ATATÜRK & MİLLİYETÇİLİK & CUMHURİYET REJİMİ & KEMALİZM

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI /// PROF. DR. ANIL ÇEÇEN : MARK’S YANILDI AMA ATATÜRK HAKLI ÇIKTI !!

PROF. DR. ANIL ÇEÇEN : MARK’S YANILDI AMA ATATÜRK HAKLI
ÇIKTI !!




Karl Marks’ın 
getirmiş  olduğu sosyalist tezler
üzerine geliştirilen ideolojik devlet olarak, 
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği kurulduktan sonra üç çeyrek
yüzyıl ayakta kalabilmiştir. Dünya konjonktüründeki gelişmeler, dünyanın en
geniş topraklarına yayılmış olan 
sosyalist imparatorluğu dağıtma noktasına getirince, Moskova
merkezli  resmi sosyalizm açıklamaları
sona ermiş ve bir büyük tartışma 
sosyalizm sonrası dönemde başlatılmıştır. Sosyalizmin yanlışlığı ya da
eksikliği, Sovyetler Birliğinin oluşturduğu resmi sosyalist düzenin  hatalı olup olmadığı, kapitalist sistemin
perde arkasından kendisine bağımlı bir sosyalist düzen kurduğu ve böylesine bir
örgütlenmeye  olan  gereksinme ortadan kalkınca, sosyalist sistemin
arkasındaki desteklerin çekilerek bir büyük çöküş senaryosunun
gerçekleştirildiği,  Sovyetler Birliğini
yöneten Rusya  komünist partisinin çok
büyük hatalar yapmasıyla  sosyalist
sisteminin çöküşüne yol açıldığı  gibi
iddialar zamanla öne sürülmüş   ve  sosyalist ideolojinin oluşturduğu
imparatorluk yapılanmasının, neden kısa zaman içinde yıkılma aşamasına geldiği
her yönü ile araştırma ve tartışma konusu olmuştur. Tartışmalar genişledikçe ve
konunun ayrıntılarına girince, sosyalizmi bilimsel bir düzene kavuşturma
iddiasındaki Karl Marks’ın yanıldığı ve yanlış değerlendirmeler ve  açıklamalar yaparak sosyalist ideolojiyi
hatalı yönlere sevk ettiği ve bu yüzden de 
Marks’ın kurmuş olduğu sosyalist ideolojiyi yönlendiren  görüşlerinin 
yanlışlar içinde olduğu, bu yüzden Karl Marks’ın yanıldığı zaman zaman
ileri sürülebilmiştir.




Sosyalizm 
kapitalizmin alternatifi olarak başka bir dünya yaratmaya çalışırken, bu
süreç ile bağlantılı olarak bu iki ideolojinin arasında yer alan birbirinden çok
farklı bazı üçüncü yol girişimlerine bile zaman zaman karşılaşılmıştır.
Kemalizm de bu tür üçüncü yol arayışlarından birisi olarak, öncüsü Mustafa
Kemal’in görüşlerini  sonraki  dönemlere 
taşımıştır. Sosyalizm Marks’ın görüşlerini  bir araya getirerek  ve sistemleştirerek  bugünlere getirirken, Kemalizm’de  Mustafa Kemal’in görüşlerini  günümüze getirmiştir. Karl Marks’ın görüşleri
ile ortaya çıkan sosyalizm ile, Atatürk’ün görüş ve düşüncelerini bir araya
getiren Kemalizm karşılaştırıldığında, bu iki ideolojik tutumun hangisinin  doğru ya da yanlış olduğunu
belirleyebilecek  bir ortam
yaratılabilmektedir.  Karl  Marks Kapital isimli kitabında  kapitalist sistemi incelerken, bu sistemin
ortaya çıkışı ile birlikte aynı zamanda 
ortadan kaybolmasını da inceleyerek, kendi özel görüşlerini  belirli bir sistematik bütün halinde  kamuoyuna yansıtmıştır. Tarihsel süreç
içerisinde olaylar birbiri ardı sıra gündeme gelirken, kapitalizmin belirli bir
süreç içinde   ortaya çıktığı gibi, bir
zaman dilimi içinde gene benzer bir biçimde ortadan kalkacağını  sosyalizmin ağa babası öne sürmüştür. Karl
Marks’ın dönemine kadar ütopik bir akım olarak sosyalizm  belirli hayalleri öne çıkarmaya çalışırken,
Marks’ın çalışmaları ve katkıları ile sosyalizm bir ideolojik bütün ya da
uluslararası bir siyasal sistem olarak tanımlanabilmiştir. Karl Marks
sonrasında  düşünce akımı ile birlikte
siyasal sistem de sosyalizme yönelirken, teorinin ortaya koyduğu bir tarihsel
diyalektik yöntemi ile birlikte,  toplumu
içinde barındırdığı sınıflar açısından ele alarak sınıfsal   anlamda analiz eden  bir yaklaşım, zamanla kurumsallaşarak
kuramsal alanda  sosyalist ideolojiyi
tamamlamıştır. Sosyalizm öncesinden sonrasına doğru  toplumsal 
yaşam ilerlerken, kapitalist sistemin şehirlerde yaşamaya başlayan bir
kent soylu sınıf olarak  burjuvazinin
eseri olduğu öne sürülmüştür. Kapitalist sistem burjuva sınıfının ortaya
çıkmasıyla birlikte devreye girmiş ve bu sınıfın yönetiminde gelişmeler
göstermiştir. Bu sınıfın tarih sahnesinden silinmesi ile de kapitalist sistemin
ortadan kalkacağı, gene Marks tarafından öne sürülmüştür.



Toplumsal yaşamın bir bütünsellik içinde sosyal
sınıflar açısından ele alındığı aşamada 
kent soylu bir sınıf olarak burjuvazinin 
zamanla dağılmaya ya da çöküşe kaymasıyla birlikte  bu kez burjuva sınıfının yerini  işçi sınıfı olarak proleteryanın alacağı,
Karl Marks’ın geliştirmiş olduğu tarihsel diyalektik anlayışının ana
ilkelerinden birisi olarak  öne
sürülmüştür. Avrupa kıtasındaki sömürgeci devletlerin dünya kıtalarını kendi
aralarında paylaşarak sömürgeciliğe yönelmeleri ile birlikte  batı ülkelerinde zamanla büyük sermaye
birikimleri meydana gelmiştir. Sermayenin zamanla çok büyümesi ve tekelci
şirketleri ortaya çıkarmasıyla birlikte de kapitalizm bir ekonomik yaşam düzeni
olarak öne çıkmıştır. Beş yüz yılı geride bırakan kapitalist sistem bu kadar
zaman geride kaldıktan sonra   ilgili
çevreler  aracılığı ile  yeniden değerlendirmeye alınınca  beş yüzyıllık 
birikimin ortaya getirdiği bazı gerçekler ile birlikte sosyalizm  ele alınmaya başlanmıştır. Geçmişten gelen
bilgiler ile kapitalizm yeniden değerlendirilirken, sistemin geleceği de ele
alınarak  önümüzdeki dönemlerin nasıl
gelişeceği sorusuna yanıt arayan yaklaşımlar yapılmakta ve  kapitalizmin gelecekte bu hali ile uygulama
alanında olup olmayacağı 
sorgulanmaktadır. Kapitalizmin ne olacağı sorusuna yanıt aranırken,
sosyalizmin bir alternatif düzen olarak nasıl devrede olacağı  konusu üzerinde  hassas biçimlerde  tartışılmaktadır.


Karl Marks’ın bilimsel olduğunu ileri sürdüğü
sosyalizm anlayışında, sınıf savaşları 
giderek keskinleşecek ve  zamanla
büyüyen işçi sınıfının proleterya devrimi yaparak burjuva sınıfını tahtından
indirecektir. Böylece  burjuva sınıfının
çöküşünden sonra bir proleterya diktatörlüğüne geçileceği  gibi bir değişim öne sürülmekte, proleterya
burjuvazinin yerini alırken, bir baskı rejimi oluşturacak olan proleteryanın
burjuva sınıfını bir büyük devrim ile ortadan kaldıracağı  gibi bir dönüşüm  Marksizm tarafından şiddetle savunulmaktadır.
Böylesine bir değişimin gerçekleşebilmesi için zamanla burjuva sınıfının  proleterya diktatörlüğü tarafından yok
edileceği, kurulan diktatörlüğün baskı rejimi altında da  geride kalan burjuvaların tek tek temizlenerek
bütün toplumsal yapının 
proleterleşmesinin  ve sonunda
ortaya bütünüyle işçileşmiş  bir  emek toplumunun çıkacağı  ileri sürülmüştür. Kapitalizme geçiş ile
ortaya çıkan burjuvazinin, sistemin çöküşü ile birlikte  sosyalizme geçilirken  proleterya tarafından yok edileceği
düşüncesi, Karl Marks’ın ortaya attığı 
teorinin ana fikirlerinden birisidir. Ne var ki, ortaçağ sonrasında  aradan geçen beş yüzyıllık dönemde böylesine bir
değişimin  hiçbir biçimde
gerçekleşmemesi  yüzünden, Karl Marks’ın
yanıldığını  ve bu yüzden Marksizmin  hatalı bir dünya anlayışı olduğu öne
sürülmektedir.


Marks’a göre 
proleterya sınıfı öylesine gelişecek ki, sonunda  iktidarı ele geçirerek yapacağı bir darbe ile
devleti  işçi sınıfının diktatörlüğüne
dönüştürecektir. Bu aşamadan sonra devlet ile birlikte toplumda  proleterya diktatörlüğünün  egemenliği altına girecektir. Kent soyluluğun
kökünün temizlenmesi ile birlikte herkes işçileşecek ve ortaya bir işçi sınıfı
diktatörlüğü çıkacaktır. Marks bu görüşlerini  Avrupa ülkelerinde 1848 devrimlerinin gündeme
geldiği aşamada öne sürmüştür. O dönemde sömürgeci Avrupa ülkelerinde,
atölyeler  uygulamasından fabrikalar  düzenine doğru bir geçiş aşaması yaşandığı
için, hızla işçi sayısının arttığı ve bunların sendikalar çatısı altında bir
araya gelerek sosyalizm öncesinde sendikalizm akımını gerçekleştirdikleri
görülmüştür. Binlerce işçinin sendika örgütlerinin çatısı altında bir araya
gelmesiyle birlikte sendikalizm ihtilalciliğe doğru  yönelmiştir. İhtilalci sendikaların
patronların kapitalist düzenini bozmaması için, ihtilalci sendikalizme karşı
sosyalizm bilimsel bir sistem olarak hazırlanıyordu. Batı Avrupa’nın zengin
ülkelerinde meydana gelen bu gibi gelişmeler, daha sonraki dönemde yirminci
yüzyılın karşı kutubu olan sosyalist sistemin Rusya’da kurulmasına  yol açmıştır. Ne var ki, Rusya’daki sosyalist
sistem işçi sınıfı olmadığı için 
Bolşevizmin örgütlediği dışarıdan gelen aydınlar tarafından
oluşturulmuştur.




Karl Marks’ın 
proleterya  diktatörlüğü ya da
devrimciliği hakkındaki 
görüşlerinin  hatalı çıkmasına
rağmen, sermayenin birikimi ya da kapitalizmin bir sermaye diktatörlüğü olarak
ortaya çıkması  konularında, Marks’ın bu
kez haklı çıktığı görülmektedir. Sermayenin tekelci şirketler ve patronlar gibi
ciddi anlamda azınlığın elinde birikmesi ile birlikte,  servet ve fırsat eşitsizliği ortaya
çıkınca  burjuva toplumlarının bu yüzden
yüksek oranlarda  haksızlık ve
adaletsizlik durumları ile karşı karşıya 
geldikleri  anlaşılmaktadır.
Böylesine haksız bir toplum yapısında her türlü adaletsizliği ortadan kaldırmak
üzere  sosyalizmin çoktan devreye
girerek  uluslararası alanda yeni bir
yapılanmayı başlatması gerekirken, gerçekte böylesine bir gelişme uzun süre çok
beklenmesine rağmen bir türlü gerçekleşmeyerek 
hayal kırıklığına neden olmuştur. Bu durumda daha farklı sorunlar ile
karşı karşıya gelindiği için  insanlık
yeni siyasal düşüncelere ve çözümlere yönelmek durumunda kalmıştır. Tarih
boyunca kapitalizme alternatif olarak öne çıkması beklenen sosyalizmin bir
türlü toparlanamaması ve dünyanın değişik bölgelerinde birbirinden farklı
uygulamaların öne çıkması ile birlikte, sermaye düzeni olarak kapitalist
sistemin müdahaleleri de sosyalizmin alternatif bir siyasal düzen olarak  devreye girmesini engellemiştir.


Vahşi kapitalizmin çizmeleri altına alarak
ezdiği  bütün ekonomik yapılar zamanla
çöküşe geçerken, kapitalist sistemin kendi çıkarları doğrultusunda dünyaya
empoze ettiği  farklı uygulamalar, dış
müdahaleler aracılığı ile gündeme getirilmiştir. İnsanlık tarihi bir özgürlük
eşitlik dengesi içinde gelişirken, sermaye sahibi güçlüler özgürlüğü kendi
çıkarları doğrultusunda kullanmışlar onların yoksulluğa mahkûm ettiği halk
kitleleri ise bu haksızlığa itiraz ederek ve bir eşitlik mücadelesine girerek
sosyalizmi insanlık tarihine kazandırmışlardır. Yaşam kavgası içinde güçlüler
baskın çıkarken  halk kitleleri ezilmek
durumunda kalmış ve böylesine bir süreç tarihin dönemeçlerinde kırılma
noktaları ortaya çıkararak sosyalist 
devrimlere giden yolu açmıştır. Sosyalizm ve benzeri akımlar bir
alternatif olarak devreye giremediği zaman, kapitalizm hızla gelişmiş ve
karşısındaki halk kitlelerini ezme doğrultusunda her türlü baskı ve şiddet
yolunu kullanmıştır. Zenginler her geçen gün daha da zenginleşirken,  ezilen insan yığınları yoksulluktan sonra
açlığa da mahkum edilerek vahşi  bir
düzen altında kapitalizmin çizmeleri altında yaşam haklarını kaybetmişlerdir.
Böylesine haksız bir gelişmeye karşı insanlığın karşı çıkışı ve eşitlik
arayışı  ancak sosyalizm ile mümkün
olabilmiştir. Halk kitleleri eşitsizliğin bedelini öderken zengin sınıflar ile
orta sınıflar arasındaki ekonomik uçurum fazlasıyla genişlemiştir. Piyasa
ekonomisi sürekli olarak zenginleri korurken orta tabakalara  sahip çıkmayarak onların ezilerek alt
tabakalara doğru inişe geçmelerine uygun zemin hazırlamıştır.




Genel anlamda bir avuç aşırı zenginin çıkarları
doğrultusunda ekonominin  belirleyici
kuralları karar altına alınırken  giderek
artan eşitsizlik uçurumlarının bütün kapitalist ülkelerin sosyo-ekonomik
düzenlerini  alt üst ettiği görülmüştür.
Dış ticaretin artırılmasıyla zenginleşme olunca 
bir çok ülkede üretim düzenlerine son verilerek halk kitleleri işsizliğe
mahkum edilmiştir. Bu doğrultuda bütün ülkelerde gelir dağılımı ile fırsat
eşitliği gibi konular en ön planda gelen tartışma konuları olmuştur. Eşitsizlik
uçurumları ülkelerde ekonomik açıdan fazlasıyla adil olmayan durumlara neden
olurken, dikkatli ve iyi bölüşüm düzenleri yaratılarak bu gibi olumsuz
durumların önlenebileceği  ileri
sürülmüştür. Geçmişin sorunları doğrultusunda karamsarlığa kapılan
çevreler  umutsuz bir biçimde   sosyalist devrim arayışına girerlerken,  milli gelirin daha iyi bölüşümü ile
eşitsizliğin giderilebileceği, ayrıca devletin araya girerek müdahale etmesiyle
gerçekleştirilecek maliye ve vergi reformları aracılığı ile  de ülkede 
daha dengeli bir ekonomik yaşam düzeni oluşturulabileceği savunulmaya
başlanmıştır. Ekonomistler  ekonomik
sorunları kapitalist sistem içinde kalarak çözüme kavuşturmaya çalışırlarken,
iki asır önce kapitalist sistemin çökeceğini söyleyen Karl Marks bugünkü
dönüşüm aşamasında  yeniden tartışılmaya
başlanmıştır.


Karl Marks on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısındaki
ihtilalci sendikalizm başkaldırılarına karşı proleterya diktatörlüğünü
savunurken, burjuvazinin çökeceğini ve daha sonra da bir  sosyalist devrim ile  işçi sınıfının siyasal iktidara el koyacağını
öne sürüyordu. Yoksul işçilerin sefalet düzeni içinde bir devrim yapmaları
beklenemezdi. Üretim araçlarını elinde tutan burjuvazinin karşısında yer alan
çalışan halk kitlelerinin zaman içerisinde mülksüzleştirilmeleri  ile yoksulluğa mahkum edilmeleri, ülkede orta
sınıfların varlığına son vererek  bir
avuç aşırı zengin kapitalistin 
diktasını  beraberinde gündeme
getiriyordu. Üretim araçları zamanla belirli ellerde toplanarak merkezileşiyor
ve emek giderek ucuzlayarak işçilerin yoksulluğuna  neden oluyordu. Sistem içinde başlatılan
mülksüzleştirme  zamanla daha üst
tabakalara da sıçrayarak toplumda geniş bir yoksulluğun   tırmanmasına neden oluyordu. Böylesine
güçlenen bir sınıf savaşı sonucunda 
bütün sınıflar ortadan kalkarken, proleterya ülkede düzeni yeniden adil
ve eşitlikçi bir düzen  kurmak üzere
devrim yaparak siyasal gücü eline geçirecekti. Bu aşamadan sonra da proleterya
diktatörlüğü denilen yeni yaşam düzenine geçilirken  kapitalizm bir rejim olarak sona erecek  ve yeni yaşam düzeni olarak sosyalist rejime
geçilecekti. Böylece işçi sınıfının diktatörlüğü sayesinde   zengin burjuvazi dağıtılarak emekçilerin
egemen olduğu adil bir yaşam düzeni eşitlik ortamı sayesinde
gerçekleştirilecekti.


İkinci dünya savaşı sonrası dönemin
düşünürlerinin  görüşleri  ise Karl Marks’dan çok farklı bir biçimde
ayrılıyordu. Kapitalizm  geliştikçe milli
gelir artacak ve  daha adil bir bölüşüm
ile  bireylerin geliri artacağı için
yoksulluk da kalmayacak ve sosyalist bir devrim yapılmadan sosyal demokrasi  uygulamaları çerçevesinde sorunlar
çözülebilecekti. Kapitalist sistemin teknolojik 
yapılanmaya yönelerek yüksek bir verimlilik ile çalışmaya devam etmesi,
toplum içinde daha eşit ve adil bir düzen kurulmasına yardımcı olacağı için
toplumsal patlamalar önlenerek, sosyalist düzeni kuracak bir proleterya  devrimine ve diktatörlüğüne gerek
kalmayacaktı. Yeni dönemin kapitalizm karşıtı  
güçler kaptalizmin zaaflarından değil ama ortaya koyacağı  feragatlerin faziletlerinden  doğacağı için çöküş sonrası geçiş döneminde
toplumsal patlama ya da devrimler olmayacak, aksine sistemin çalışmaya devam
etmesiyle  değişim zaman içinde
kendiliğinden gerçekleşecekti. Böylesine bir süreç içinde Karl Marks’ın  devrimci görüşlerine yer  kalmıyordu çünkü  daha adil bölüşüm ile çalışan halk kitleleri
sisteme entegre olarak, haksızlığın ve eşitsizliğin   neden olduğu 
yoksulluğun önüne geçiyordu.


Post-kapitalist dönem denilen kapitalizm  ötesi toplum yapılanması içinde Marksizmin
ideoloji olarak komünizm de siyasal sistem olarak çökmüştür. Kapitalizmin aşırı
gelişme ile doruk noktasına gelmesi üzerine, 
toplumsal  yapının kapitalizm
ötesi  yeni bir sosyal düzene doğru bir
dönüşümü öne çıkardığı anlaşılmaktadır. Kapitalizmin kaçınılmaz çelişkilerini,
yabancılaşmayı, yoksulluğu, açlığı ve sefilleşmeyi alt ederek ortadan kaldıran
bir oluşum olarak prodüktive devrimi gerçekleşmiştir . Artan verim ile birlikte
emekli sandıkları büyük kapitalistlerin yerini almıştır.   Bu yardımlaşma örgütleri büyük ekonomik
güçlere kavuşunca, zenginlerle rekabet edebilecek düzeyde bir ekonomik güce
sahip olan sandık örgütlerinin  çalışan
halk kitleleri ve emekçi kesimler adına 
ülkedeki üretim araçlarını yönlendirme aşamasına geldikleri
görülmektedir. Üretim araçları sermayenin kontrolu dışına çıkınca,
sosyo-ekonomik  dengeler yeniden
oluşturulmuş ve artan verimliliğin getirdiği 
zenginlik ve kaynaklar iyi kullanılarak ve  ülkede doğal kaynaklar yeniden
yapılandırılarak, daha akılcı bir yönetim düzeni bilgi temelli olarak
gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Bütün bu değişimler kapitalist sistem devam
ederken gündeme geldiği için, sistem çökmeden kendini yenileyerek yola devam
edebilmenin arayışı içine girilmiştir. Böylesine yeni bir durum giderek
kurumlaşırken, Marks’ınproleterya devrimi düşüncesi iyice gündemin  gerisinde kalmıştır. Zamanla  kapitalizm gelişerek yok olmamış ve  sosyalizm gelmemiş ama  aksine 
sistem kendini yenileyerek 
küresel emperyalizmin 
kuruculuğuna yönelmiştir.


Karl Marks’ın en büyük  yanılgısı işçi sınıfının yok oluşunu
önceden  tahmin edememesidir.
Sendikalizm  ihtilalcilik döneminde  yüz binlerce hatta daha da ileri giderek
milyonlarca insanın sendikaların çatısı altında bir araya gelmesi ile oluşan
bir işçi sınıfı örgütlenmesiyken, daha sonraları Karl Marks’ın öncülüğünde
sosyalist aydınların kurucusu olduğu sosyalist partiler sendikaların yerine
geçmiş ve sendikalizmin yerini sosyalizm almıştır. Sosyalist partiler
sendikalar gibi tam anlamıyla bir işçi sınıfı örgütlenmesi olamamışlar, bunun
yerine sosyalist aydınların da katıldığı ve öncülük ettiği siyasal  yapılanmalar olarak tarih sahnesinde
yerlerini almışlardır. Sendikalizm’den sosyalizme geçiş sayesinde  işveren sınıfını oluşturan patronlar,
sendikalar üzerinden işçi sınıfı ile karşı karşıya kalmaktan kurtulmuşlardır.
Araya aydınların öncülüğündeki sosyalist partiler girerek, demokrasilerin
sosyalleşmesini sağlamışlardır. Batının gelişmiş ülkelerinde bu yoldan sosyal
demokrasilere geçilmesi de  sendikacıları
ayrıcalıklı bir sınıf haline getirmiş ve böylece  işçi sınıfının mücadele gücü  sendika örgütleri aracılığı ile  ayrı bir çizgiye  çekilmiştir. Sendika örgütleri patron
örgütleri ile masaya oturarak  ekonomik
konuları görüşmeye başlayınca, işçi sınıfının devrimci mücadelesi sona
ermiş  ve zaman içerisinde proletrya
denilen  işçi ve emekçi kitleleri
dağılarak yok olma aşamasına gelmişlerdir. Kapitalist sistemin  işveren örgütleri gibi işçi örgütleri de  sermaye sisteminin mantığı doğrultusunda
çalışmalara başladığı noktada  artık işçi
sınıfı tarihte kalmış, onun yerine sistemden payını alan sendikalar üzerinden,
liberal sosyal demokrasi düzenine geçilmiştir. Sendikaların işveren örgütleri
ile ortak çalışmaya başlaması üzerine 
işçi sınıfı çalışan halk kitlesi olarak adlandırılmaya başlanmıştır.


Proleterya diktatörlüğünün ortadan kalmasına
neden olan  işçi sınıfının  yok olması oluşumu dünyanın gelmiş olduğu
teknolojik seviyenin bir sonucudur. Sovyetler Birliği’ni kurmuş olan  sosyalist devrimin daha sonra bütün dünya
ülkelerinde işçi sınıfının devrimci mücadelesi ile gerçekleşeceği biçimindeki
Marksist  öngörü, kapitalist sistem
içinde meydana gelen teknolojik devrim nedeniyle gerçekleşememiş ve Karl
Marks’ın bir yanılgısı olarak tarihteki yerini almıştır. İnsanlık son
dönemlerde  her alanda ileri  teknoloji devrimlerine sahne olurken, her
yeni gelen teknolojik buluşun ya da yeniliğin uygulamaya aktarılması ile
birlikte binlerce işçinin işsiz kalarak işçi statüsünden uzaklaştıkları
görülmektedir. Elektronik alanda meydana gelen büyük devrim  tüm fabrikaları ve üretim merkezlerini
doğrudan etkileyerek yapı değişikliğine zorlamıştır. Önceden bin kişi ile
çalışan fabrikaların  bugün on ya da yüz
kişiyle  çalıştığı görülürse, teknolojik
yenilenmelerin önümüzdeki dönemde bütünüyle 
üretim düzenini etkileyeceği  ve
işçi sayısını onda birlere düşürerek işsiz halk kitleleri yaratacağı
anlaşılmaktadır. Kapitalist sistemin kendisini normal çalışma düzeni içinde
yenilemesiyle işçi ve çalışanların statüleri yeniden belirlenirken, bir de yeni
teknolojilerin  insansız yapılanmalarının
elektronik bilimi aracılığı ile uygulamaya konulması ile de, çalışan halk
kitleleri içinde işsiz kalan  kişilerin
sayıları  her geçen gün artmaktadır.
Sanayi alanında 4,0 ya da 5.0 gibi yeni düzen arayışları uygulama alanına
aktarıldıkça, yeni  teknolojinin işçi
sınıfını yendiği görülmektedir. Sürekli olarak teknoloji yenilenmesiyle
sürdürülen kapitalizmin, bilinen yapısını geride bıraktığı ve ileri
teknoloji  üreten  post kapitalist dönemin üretim düzenine
geçildiği görülmektedir. Yenilenen teknolojinin üretim alanında yol açtığı veri
paylaşımı ve  elektronik otomasyon dönüşümü
hızla üretim düzenlerini değiştirerek tüm 
dünyayı yenilemektedir. Akıllı teknolojilerin uygulamaya başlanması ile
birlikte, bütün dünya geleceğin düzenine uyum sağlama yarışına kalkışmaktadır.


Akıllı teknolojiler aracılığı ile gerçekleştirilen
akıllı fabrikalar döneminde  işçi
sınıfına olan ihtiyaç iyice gerilemekte ve son teknolojiyi iyi bilen birkaç
kişilik gruplar fabrikaların üretim biçimlerini belirlemektedirler. Ayrıca
içinde hiçbir insanın çalışmadığı sadece yüksek teknoloik üretim  amacıyla robotların çalıştığı karanlık
fabrikalar düzeni de  günümüzde
gerçekleştirilmiştir. Endüstriyel alanın ve üretim düzeninin hızla dijital bir
yenilenmeye yönelmesi işçi sınıfının küçülmesine neden olmuştur.
Makinalaşma  yolu ile ileri teknolojiye
teslim olan bugünün devletleri, aralarındaki rekabet yüzünden ileri teknolojiye
kilitlenerek ve bu alandaki bütün yenilikleri izleyerek, en kısa zamanda bu
yeni duruma uyumlu bir düzene geçebilmenin arayışları içinde olmuşlardır.
Çağdaş bilimin en ileri aşamasının buluşu olan yapay zekanın her alanda
denemeye alınması ve bunun yönetiminde bir üretim düzenine geçilmesi de  işçi 
sınıfının aleyhine yenilikler getirmektedir. Teknolojiye teslim olan bir
işçi sınıfının her yenilikte güç kaybetmesi de, proleteryanın bir sınıf olarak
ortadan kalkmasına giden yolu açmakta ve bu nedenle  Marksist bir proleterya diktatörlüğünün
hiçbir zaman gerçekleşemeyeceği gibi bir yeni durumu öne çıkarmaktadır.
İnsanların zaman içinde yabancılaşarak makinalara teslim olması ve makinalaşan
düzenin temsilcisi olarak robotların her alanda kullanılmaya başlanmasıyla işçi
sınıfı üretim dışında kalarak tarihin tozlu sayfalarında yerini almaya doğru
sürüklenmektedir. İleri teknolojinin her şeyi 
makinalaştırdığı bir aşamada her alanda insansızlaştırma  olgusu öne çıkmakta ve bir insan unsurunun
örgütlenmesi olarak proleteryanın devre dışı kalmasıbu yoldan sağlanmaktadır.
Yapay zeka uygulamalarının bilinçli olarak insansızlaştırılması da, işçi sınıfını
üretim alanından uzak tutan bir uygulama olarak bugünün koşullarında
uygulanmaktadır. Kapitalizm teknolojik devrimi geliştirerek uygularken, daha az
insan ile daha çok iş üretebilmenin çabası içine girmiştir. Yarının dünyasının
yaratılmasında ileri teknoloji 
giderek  egemen konuma gelmektedir.


Marks’a göre değer üreten ve üretim aracılığı
ile ortaya ürün koyabilen güç ancak canlı emekte vardır. İnsanlar ancak  çalışarak emeklerinin ürünü olan üretim
sayesinde yaşamlarını sürdürmektedirler. Üretimde  artan otomasyon ve dijitalleşme kaçınılmaz
olarak karışıklıklar yaratarak 
bunalımlara yol açabilmektedir. Dijitalleşme maliyetsiz  üretim sağlamakta  ve işçiler olmadan doğrudan mekanik bir
biçimde üretim yapabilmektedir.  Marksizm
teknolojik yeniliklerin üretimde kullanımlarının  kazanç oranlarını düşüreceğini söylemektedir.
Bu durumda internet üzerinden yapılan değer üretiminin, Marksist değer teorisi
ile açıklanabilme şansı  giderek ortadan
kalkmaktadır. İnternet üzerinden yapılan işlemler ile  bilginin paylaşılması, sonsuz bir biçimde
yapılanmalar sağlanması ile  ve sosyal
medyada düşünce ürünlerinin paylaşılmasının emek-değer teorisi ile
açıklanabilmesi mümkün görünmemektedir. Dijital üretime geçiş  aracılığı ile 
kapitalist üretim  düzenlerinde
önemli  sıçramalar elde edilerek, kazanç
oranlarının eskisinden çok fazla düzeyde artmasına giden yol açılmıştır.
İnternet kullanımının yaygınlaşması da 
çalışan işçi sayında önemli oranlarda düşüşlere neden olmaktadır.
Robotlar aracılığı ile üretimin ve kazanç paylarının fazlasıyla artırılabilmesi
kontrol dışı bir durum yaratmaktadır. Bugün kol emeği biterken  herkesin nitelikli ve yaratıcı işlerde
çalışabileceği bir elektronik üretim ve çalışma düzenine doğru geçiş süreci  yaşanmaktadır. Artık kaba gücün yerini
elektronik  ve teknolojik güçler  alırken , sınıfsal kavgalar aracılığı
ile  sosyal devrimler gerçekleştirme
dönemi de geride kalmaktadır.


Marks’ın öngörülerinin, çağdaş dünyadaki
gelişmelerin ortaya çıkardığı değişim süreci tarafından devre dışı bırakıldığı
bir aşamada, çalışan halk kitlelerinin toplumsal düzenden dışlandığı, üretimin
elektronik alana kaydırılmasıyla birlikte işçi kitlelerinin sınıfsal birlik ve
bütünlük  düzeninden uzaklaştırıldığı bir
aşamaya gelinmektedir. Bilginin kapitalist kullanımı bilgiyi daha değerli bir
duruma getirirken  ve tek amaçları daha
fazla kazanç elde etmek olan kapitalist merkezler  teknolojik rekabeti tırmandırırken, hem
maliyetleri düşürmenin yollarını hem de nitelikli ustabaşıların denetimindeki
üretimi onların elinden alarak  uzaklaştırmanın  yöntemlerini, elektronik devrimi iyi
kullanarak gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar. Üretim sürecindeki dijitalleşme
olgusu  yüksek eğitimi olmayan  deneyimi eksik bazı  vasıfsız çalışanların işten çıkarılmalarına
yol açabilmektedir. Teknolojideki ilerlemelerin 
vasıfsızlara işçi olma hakkını tanımadığı bir dünyaya doğru gelişmeler
ilerlemektedir.


Karl 
Marksın öngörülerine ters gelişen yaşam süreci , işçi sınıfını giderek
ortadan kaldırırken proleterya olgusunu da tarihin tozlu sayfalarına gömmüştür.
Proleterya olgusu zaman içerisinde ortadan kalkarken, bu sınıfın gelecekte
oluşturacağı proleterya devrimi de geride kalmıştır. Ne var ki, kapitalizm her
aşamada kendisini yenileyerek  yoluna
devam ederken  toplum içindeki gelir dağılımı
bozukluğu daha da yüksek düzeylere çıkarak, insanları  her geçen gün daha fazla işsizliğe ve
sefalete mahkum  etmiştir. Küreselleşen
kapitalizmin yeni aşamasında partiler gibi sendikalar da anlamını yitirince,
sosyal alanda bir kaos yaşanmış ve giderek sendikalardan uzaklaşan halk
kitleleri işsiz ve aç bir durumda 
yoksulluğun kitle tabanını oluşturmaya başlamışlardır. Alabildiğine
esnekleşmiş bir istihdam ortamında sürekli olarak değişen ve düzensiz  işlerde çalışarak güvencesiz bir yaşama
zorlanan halk kitlelerinin ortaya çıkardığı yeni  bir alt tabaka,  giderek 
prekarya adı ile tarih sahnesinde yerini almaya başlamıştır. Zamanında proleterya
kavramını  sonuna kadar şiddetle
savunan  Marksistler, bu kavramın ortadan
kalması üzerine işçi sınıfının yerini 
alan işsizler grubuna prekarya adı ile yaklaşım göstermişlerdir. Bir
patronun iki dudağı arasından gelecek talimatlara teslim olan çalışan halk
kitleleri bütünüyle güvencesizlik ortamına sürüklenirken, geçmişin sendikaları
aracılığı ile bir çalışma düzenine sahip olan işçi sınıfının çökmesi
üzerine  bir avuç aşırı zengin burjuva
hem kendi ülkelerinin hem de dünya düzeninin kaderine el koymuşlardır. Eskiden
sendikalar aracılığı ile kontrol edilebilen halk kitleleri, işçi sınıfının
çöküşü ile ortadan kalkan sendikaların yokluğunda bütünüyle güvencesizliğe terk
edilerek, her an patlamaya hazır yeni tehlikeli bir  alt sınıf 
siyasal gündeme gelmiştir. Sendika güvencesinden yoksun olarak esnek bir
düzende geçici  olarak görev yapanlar,
prekarya oluşumunu tamamlayarak  sosyal
düzenin bozulmasını önlemeye çalışmışlardır.




Küreselleşme süreci her şeyi  yıkarken , devlet ve toplum düzenlerini alt
üst ederken  yeni teknolojiye sahip çıkan
bir yeni iş düzeni oluşturmuştur. Korkutma yolu ile  terör, baskı, sömürü, savaş ve benzeri bütün
olumsuzlukları kullanarak bir avuç patronun hegemonyasında yeni bir dünya
düzeni kurmaya çalışanlar sosyal sınıfları dağıtmıştır.  Burjuvazinin içinden en zenginleri küresel burjuva
olarak uluslararası kuruluşlar aracılığı ile örgütleyerek  ve elektronik iş düzeni ile de çalışanlar ile
işçileri  güvencesizliğe terk ederek yeni
bir tehlikeli sınıfın ortaya çıkmasına yol açmışlardır. Sermaye fazlasıyla
büyütülürken, emek alanı da olabildiğince daraltılmış ve bunun sonucunda
da  işsiz güçsüz halk kitleleri
güvencesiz bir ortama sürüklenerek 
toplumsal patlamaların ve  kaotik
gidiş ile gelişmekte olan  terörün
yeni  insan unsurunu oluşturmaya
başlamıştır. Küreselleşme  bir avuç
insanı aşırı zengin yaparken, geride kalan bütün halk kitleleri  ve diğer toplumsal tabakalar  geleceği belirsiz bir kaos ortamına doğru
sürüklenmişlerdir . Gelir dağılımının son derece yüksek olduğu ülkelerde
prekarya sınıfının oluşumu daha hızlı bir biçimde gerçekleşirken,  gelir dağılımı nispeten diğer ülkelere
oranla  düşük olan ülkelerde ise  her türlü dağınıklığa rağmen prekarya
oluşumunun daha yavaş bir süreçte ortaya çıktığı görülmektedir. Çalışan
yoksullar ile işsiz güçsüz toplum kesimlerinin zamanla bir araya gelerek ortak
hareket etmeleri, küresel emperyalizmin işbirlikçileri tarafından önlenmeye
çalışılmıştır. Güvencesiz varoluş hareketinin diğer toplum kesimlerine de
yaygınlaştırılmaya çalışıldığı artık saklanamayacak bir gerçeklik olarak
toplumun önüne çıkmıştır. Gelişmiş batı ülkelerinde  görülen 
yarı zamanlı  statülerde giderek
daha fazla insanın istihdam edilmesiyle, devlet düzeni içinde tam olarak
güvenceye bağlanmış kamu yönetimi kadrolarının ortadan kaldırılmasına başlangıç
olmuştur. Güvencesizliğin giderek tırmanmasıyla birlikte çalışanlar
arasında   ortaya çıkan dışlanmışlık,
öfke ve ikinci sınıf insan konumuna düşürülme gibi ruhsal depresyonlar çalışma
düzenlerini bütünüyle bozarak ciddi ekonomik sarsıntıların yaratılmasına neden
olmuştur. Geçmişin tam zamanlı ve güvenceli iş ortamından koparılan
emekçiler  bir anlamda
yabancılaşarak,  var olan sistemin
dışında yeni bir olumsuz  yapılanmaya
mahkum edilmişlerdir.


Teorisini 
işçi sınıfı üzerine kurmuş olan Karl Marks, teknolojinin
proleteryayı  yenerek  devre dışı bırakması üzerine geleceğe dönük
öngörülerinin  ortadan kalkacağı bir
aşamaya gelmiştir. Marks proleterya 
devrimi ile  burjuvazinin ortadan kalkacağını
söylerken, işçi sınıfının güçlenerek 
güçlü bir proleterya oluşumu ile sosyalist devrimini yapılacağına kesin
gözü ile bakıyordu. Böyle bir  sınıf
ortadan kalktığına göre artık gelecekte bir sosyalist devrimden söz etmek
mümkün olamayacaktır . Üretim güçleri bütünüyle büyük sermaye kuruluşlarının
elinde toplanması ve en ileri teknolojinin anında büyük sermaye şirketlerinde
kullanılması üzerine, burjuvazi daha da güçlenerek  dışa açılmakta ve milli burjuva olmaktan
çıkarak küresel burjuva olma aşamasına gelmektedir. Sınır ötesi ticaret ile
birlikte şirketler de küreselleşerek, uluslararası tekelci merkezin kontrolü
altına girerler . Bu tür bir gelişim süreci 
gelecekte bir küreselleşmeyi öngöremeyen 
Marksizmin iyice iflas ettiğini açıkça gözler önüne sermektedir.
İhtilalci sendikalizm dönemindeki işçi ayaklanmaları üzerine patronların isteği
üzerine  önce Manifesto’yu sonra da  Kapital adını taşıyan temel kitabını
yazan  Karl Marks, sosyalizmi geleceğin
sistemi olarak örgütlerken kapitalizm üzerine çalışmış ve bu çalışmaları
sonraları işçi sınıfı yerine  kendisini
finanse eden  patronların işine
yaramıştır. Marks Almanya’dan İngiltere’ye geçerken uluslararası kapitalizmin
etkisi altında kalmıştır. Marks’ın teorilerinin bugünkü küreselleşme oluşumunun
önünü açtığı söylenebilir. Marks bir anlamda sosyalizm adına teori
oluşturulurken, dolaylı olarak kapitalizmin 
aşırı ölçüde gelişmesinin önünü açılmıştır. Her türlü yabancılaşmaya tam
teşhis koyan Karl Marks, ileri teknolojinin işçi sınıfını ortadan kaldıracağını
görememiştir.


Atatürk ise Marks’ın tamamen tersine  bugün ezilmekte olan  yoksul halk kitlelerini zamanında  tespit ederek görüşlerini bu doğrultuda
geliştirmiştir. Atatürk Marks gibi bir teorisyen olmadığı için ortaya bir
doktrin koymaya çalışmamış, aksine bir eylem adamı olarak sahip olduğu
fikirlerini sistemleştirerek başarıyla uygulama alanına aktarmıştır. Gelişen
olaylar ve değişen koşullar karşısında donup kalmamak için bir teori
geliştirmenin peşinde olmamıştır. Ortaya 
çıkan her olay karşısında düşüncelerini açıklamaktan çekinmeyen  Mustafa Kemal, gerçekçi  olarak hareket etmiş ve gelişmeler karşısında
gerçeklik kazanan durumlar  karşısında
belirlediği tutumlar üzerine fikir ve görüşlerini açıklamaktan çekinmemiştir.
Yaşamda en büyük yol göstericinin bilim olduğunu  dile getiren Atatürk, Marks gibi bir teorinin
içine sıkışmamış, bilimi esas alarak  ve
her türlü bilimsel gelişmeye açık bir tutum izleyerek çağdaş uygarlığı
yakalayabilmenin peşinde olmuştur. Atatürk bu durumda olmayan bir proleterya
üzerinden geleceğin devrimi peşinde koşmamış aksine var olan dünya düzeni
çerçevesinde karşısına emperyalizmi 
alarak hareket etmiştir. Marks, Kapitalizm-sosyalizm karşıtlığından
harekete geçerken, Atatürk emperyalizm ve mazlum uluslar  arasındaki çelişkiden yola çıkarak
antiemperyalizmi  ana hareket tarzı
olarak ortaya koymuştur. Atatürk sınıfsal bir bakış açısıyla hareket etmemiş,
yeryüzünde var olan devletler ve milletler gerçeğinden yola çıkarak Türk
milleti ve Türkiye Cumhuriyeti Devletini esas alan  bir yaklaşım ile hareket etmiştir.  Marksizmin sınıfsal analizleri yanlış
çıkarken, Atatürk’ün milliyetçilik ve halkçılık ilkelerinin doğruluğu bir kez
daha kanıtlanmıştır. Atatürk emperyalizmi ana hedef olarak  ele alırken bu doğrultuda her alanda
antiemperyal bir mücadeleyi Türk ulusuna izlenmesi gerekli yol olarak
öneriyordu. Normal burjuvazinin yerini küresel burjuva alırken millik kavramı
daha da önem kazınıyordu. Atatürk bu yüzden bir milli devlet kurarken,
enternasyonalizme karşı çıkıyor ve milli devletlerin oluşturduğu çağdaş
uygarlık ailesinin onurlu bir üyesi olacak modern bir cumhuriyet devleti  modeliyle 
Türkiye’yi dünya haritasının tam ortasında kuruyordu. Dönemler
değişince  Marks’ın görüşlerine uygun
olarak kurulmuş olan Sovyetler Birliği çökerek dağılıyor ama Atatürk’ün kurduğu
Türkiye Cumhuriyeti sapasağlam ayakta kalıyordu. Siyaset cahilleri son
sosyalist devlet olarak Türkiye’yi de 
çökertmeye çalışmalarına rağmen emperyalizmin oyunlarını Türkiye’ye
karşı kullanamıyorlardı.


Sosyalizm gene Marks’ın görüşlerinin
tersine  gelişmiş ve sanayileşmiş
İngiltere ya da Almanya’da gerçekleşemiyor ama bir kırsal alan devleti olan,
sanayisi ve işçi sınıfı bulunmayan   bir
köylü toplumu olan Rusya’da, dışarıdan gelen bir grup aydının  batı destekli maddi yardımlarına dayanılarak
siyasal   bir sistem olarak kuruluyordu.
Ne var ki dış mekanizmaların oluşturduğu bu yapının ötesinde, aynı dönemde
Türkiye Cumhuriyeti bir milli devlet olarak kurulurken, bir ulusal kurtuluş
savaşı verilerek tarih sahnesine Türk ulusunun çıkışı sağlanıyordu. Türk
ulusunu Atatürk sınıfsal olarak ele almadığı için  Sovyetler Birliğine girilmiyor  ve her türlü sınıfsal analizin ötesinde,
Avrupa devletleri gibi ulusal bir yaklaşım, milli bir politika olarak
benimseniyordu. Avrupa’nın yanında bir ulus devlet kuran Atatürk, Asya’nın ön
ve orta bölgelerinde örgütlenen 
sosyalist sistemin etkisiyle milliyetçilik ile birlikte halkçılığı da
benimseyerek,  bölge koşullarına uygun
bir yeni sistem  modeli oluşturmaya
çalışıyordu. Bu yüzden batılı ülkeler, Avrupa’nın doğusunda Asya
topraklarında  sosyalizmin yanı sıra farklı
bir yol izleyen Türkiye’nin rejimine de kurucusunun isminden hareket ederek
Kemalizm adını veriyorlardı. Atatürk’ün kurtuluş savaşı sırasında dile
getirdiği her düşünce, ortak liderin merkezi gücü sayesinde zamanla sistematik
bir bütünlüğe sahip olarak, kapitalizm ile sosyalizm arasında Kemalizm adıyla
daha farklı bir üçüncü yol denemesi olarak benimseniyordu.


Kemalizm ile Marksizm ayrı ülkelerin ve
dünyaların ortaya çıkardığı siyasal sistemler ya da  bu doğrultuda geliştirilen ideolojiler olarak
görülmektedir. Marksizm bir ideoloji olmasına rağmen kendisini bilimsel
sosyalizm olarak tanımlayarak çelişkiye düşmektedir…  Kemalizm ise bir uygulama stratejisi ya da
siyasal sistem olarak tarih sahnesine çıkmış olmasına karşılık, kendisini hiçbir
zaman bir doktrin olarak görmemiş ve olabildiğince bilimden hareket ederek
bilimsel gelişmenin öncüsü olmaya çalışmıştır. Marksizm işçi sınıfına dayanarak
dünyayı algılamaya ve açıklamaya çalışırken, Kemalizm emperyalizm gerçekliğini    esas alarak bu soruna karşı mazlum
ulusların uyanışı ve dirilişinden yana olmuştur. Atatürk sonuna kadar
ulusalcıdır. Karl Marks ise sonuna kadar 
hep enternasyonalisttir. Onun bu anlayışı daha sonraki aşamada
emperyalizmin  uluslararası baskı düzeni
olarak küreselleşmeyi öne çıkarmasına giden yolu açmış  ve ulus devletlerin geleceğini tehlikeye
atmıştır. Enternasyonel   marşı  önce komünizmin sonra da uluslararası
kapitalizmin simgesi olmuştur Türkiye ise İstiklal Marşının verdiği güç ile
ayakta kalarak bugünlere gelmiştir. Giderek bütün dünyayı hegemonyası altına
almaya çalışan  küresel emperyalizm,  sosyalizmin getirdiği  enternasyonalizmi benimsemekte ve bu
doğrultuda  enternasyonel  yapılanmalara gidilmektedir. Bugün gelinen
aşamada sosyalist enternasyonel bile uluslararası kapitalist sistemin  kontrolü altına girmiştir.


Atatürk dünyaya hiçbir zaman sınıfsal bakmamış,
her zaman ulusalcı bir çizgide bakarak 
bütün ulusların kardeşlik dayanışması içinde bir dünya bütünlüğü
sağlayacağı  doğrultuda  adım atmıştır. Halkçılık onun anlayışında
sınıfsallığı ortadan kaldırmıştır. Tekelci kapitalizm ve onun uzantısı küresel
emperyalizm devam ettiği sürece, emperyalizme karşı antiemperyalist  bir karşı çıkış her zaman örgütlü olarak
dünya halklarının  ve devletlerinin
işbirliği içinde gerçekleştirilecektir. Yeni yüzyılda işçi sınıfı ihtilalleri
yüz yıl geride kalırken, dünya halklarının özgürlük mücadelesinin  bir büyük dayanışma içerisinde dünya
uluslarını tam anlamıyla  bağımsızlık
düzenine doğru yönlendirdiği görülmektedir. İşçi sınıfı tarih olurken mazlum
ulusların dayanışması gündeme gelmiş ve beş kıtanın her bölgesinde mazlum
ulusların bağımsızlık mücadeleleri öne çıkmıştır. Emperyalizme karşı ilk
antiemperyalist  ulusal kurtuluş savaşı
vererek bütün dünya uluslarına örnek olan Atatürk, haklı çıkmış ama teknolojik
gelişmeleri  göremeyen,  proleteryanın kayboluşunu  dikkate alamayan  sosyalist sistemin kurucusu Karl Marks
yanılmıştır. Şimdiye kadar görmezden gelinen bu gerçekliğin artık tam anlamıyla
ortaya konulması sayesinde dünyanın geleceğinde mazlum ulusların uyanışının
bulunduğu artık inkar edilemeyecek bir gerçeklik olarak kabul edilme
durumuna  gelmiştir.


Batı ekonomisinin  bunalıma girdiği sıralarda ve  özellikle Avrupa kıtasındaki gelişmiş
ülkelerde kazanılmış sosyal ve ekonomik haklardan ödün verilmesi gibi
durumlarda, basın organları Marks’ın hayaletinin  Avrupa’nın üzerinde dolaştığını dile getiren
yayınlar yapmaktadırlar. Gelişmeler karşısında 
yanılan Marks’ın geride kalması gerekirken, bazı enternasyonal merkezler
gene Marks’ı kullanarak gelinen yeni aşamaları yönlendirmeye çalışmaktadırlar.
Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra 
Türkiye Cumhuriyetinin yıkılmasını bekleyenler de yanılmışlardır. Türk
devleti bütün yeni gelişmeleri yerinde izleyerek  gereken önlemleri almakta  ve küresel emperyalizmin saldırılarına karşı
çıkarak  yeni yüzyılda da yoluna devam
etmektedir. Karl Mark’s  patronların
isteği doğrultusunda işçi sınıfını yapılandırırken, Das Kapital kitabı ile
Kapitalist sistemi esas alıyordu. Atatürk ise dünya savaşı sonrasında
imparatorlukların dağıldığı bir sırada verdiği savaşı ve kurduğu devleti, Nutuk
isimli kitabında ortaya koyuyordu. Yeni gelinen süper emperyalizm aşamasında
artık ana çelişki sosyalizm-kapitalizm karşıtlığı olmaktan çıkarak, küresel
şirketler ile ulus devletler  zıtlığı
olarak gündeme geliyordu. Kapitalist emperyalizm bütün dünyayı ekonomi ve
piyasalar üzerinden ele geçirerek  tek
bir dünya yapılanması için uğraşırken, sosyalizm iyice geride kalıyor ve yeni
zıtlaşmanın bir tarafı küresel şirketler olurken, diğer taraf da ulus devletler
olarak gün ışığına çıkıyordu. Zamanında mazlum ulusların geleceğini gören ve
dünyayı ancak mazlum ulusların yeniden yapılanması ile  yönetmenin mümkün olacağını Atatürk geçen
asrın başlarında dile getiriyordu. Geldiğimiz aşamada Atatürk haklı çıkarken,
her türlü zorlamalara rağmen Marks’ın 
yeniden referans olarak gündeme gelmesi mümkün görünmüyordu. İşçi sınıfı
olmadan Marks’ın teorisinin önümüzdeki dönemde yeniden öne çıkmasını beklemenin
bir düş olmaktan öteye gidemeyeceği artık kesinleşmiştir.


İşçi sınıfı yerine mazlum ulusları esas alan
Atatürk, kurmuş olduğu ulus devlet ile 
her türlü emperyalizme karşı koyarken bugün haklı çıkmıştır.
Günümüzde  küreselleşmeye karşı ulusal
mücadele her geçen gün yükselerek devam etmekte ama işçi sınıfı zaman içinde
zayıflayarak küçüldüğü için  ortaya bir
sendikal ya da sosyalist mücadele çıkamamaktadır. Geçmişten gelen sendikal düzen
işveren örgütlenmesinin güçlenmesi nedeniyle bir işe yaramaz duruma  gelmiştir. Patronların sendikacıları satın
almasıyla başlayan sarı sendikacılık giderek gelişirken, son kalan sendikaları
da işbirlikçi sendikacılar kontrol altına alarak emperyalizmin işini
kolaylaştırmışlardır. İşçi sınıfının tasfiyesinden sonra geride kalan çalışan
kitlelerin örgütlenmeleri de önlenerek, bu kesimlerin bütünüyle prekarya
oluşumlarına doğru kayıp gitmesinin yolları açılmaktadır. Robotlaşan ekonomi
ile birlikte teknolojik üretimin devre dışı bırakıldığı  yeni dönemde yoksullaşan halk kitlelerinin
korunabilmesi için, yeniden halkçılık hareketlerine ya da uygulamalarına olan
ihtiyaç giderek artmaktadır. Atatürk’ün halkçı bir devlet kurduğunu,
ulusalcılığı halkçılık ile dengeleyerek daha adil ve eşitlikçi bir düzen
kurmaya çalıştığı bilinmektedir. Bu yüzden, Türkiye’nin   çevresinde  
dağılma, çökme  ve tasfiye
rüzgarları esmeye başladığı zaman, Misakı Milli sınırları içerisinde  Atatürk’ün hayaletlerinin dolaşmaya başladığı
görülebilir. Batı kapitalizmi zor durumda kalınca, Marks’ın hayaletinden medet
umuyorsa, Türkiye’de benzer biçimde olumsuz süreçlere sürüklendiği zaman bir
karşıt çıkış olarak Atatürk’ün hayaletinden söz edilebilecektir. Türk
devletinin kuruluş modelinin Atatürk ilkelerine dayanması, Atatürk’ün izlediği
politikanın haklı çıkması, küresel sermaye ile ulus devlet  çatışmalarının devam etmesi  ve Türk devletinin onun eseri olarak yoluna
devam etmesi gibi durumlar dikkate alındığında, Türkiye’nin üzerinde  Atatürk’ün hayaletinin dolandığı söylenebilir.
Ne var ki, batı emperyalizmi zor duruma düştüğü zaman ya  da gelişmiş kapitalist ülkeler bunalıma
sürüklendiği zaman Marks’ın hayaletinin Avrupa kıtasında dolaşması  mümkün değildir, çünkü işçi sınıfı tarihte
kalmıştır. Ama Türkiye  Cumhuriyeti ve
Türk ulusu sonsuza kadar yaşayacaktır.




Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN