Yayınlandı: 24.09.2020 11:04
Güncellendi: 03.07.2022 18:23

ANALİZ & ARAŞTIRMA DOSYALARI

ANALİZ /// SERENDİP ALTINDAL : TERS PUPA..


Panislamizm, son Osmanlı döneminden itibaren emperyalist
Almanya’nın ‘Drang nach Osten’ Doğu’da bereketli yaşam alanı ve zengin bir
gelecek gören emperyalist emellerine, yapılacak bir ittifakla daha çabuk
ulaşacağını uygun gördüğü ve bu nedenle de Hitler döneminde bile desteklediği
bir politikaydı.


Aslında eski bir Alman rüyasıydı bu, yıllar ve şartlar
içinde yeniden şekillenen. Hani Yahudi’nin Doğu Anadolu’da ki vadedilmiş
topraklar rüyası gibi bir eski saplantı anlayacağınız.


Daha 1880’ler de birinci Cihan Harbinden önce Alman
emperyalizm ’inin tohumları atılırken II Wilhelm’in etkisi ve ustalıklı
siyaseti sayesinde, II Abdülhamit bu doğrultu da kafaya alınmış ve verilen
vaatlerle de ateşli bir Panislamist yapılmıştır.


Bu sayede başlangıçta İngiltere, Fransa gibi Batılı
emperyalistleri hizaya getirmek için kullanılmak istenen İslam yaftalı; ama
arkasında ki aslında Türk gücü, II Dünya Harbiyle ve Hitler marifetiyle de
Doğuya doğru çevrilmiştir. Bugün de Erdoğan’ın aynı nedenle, zamanın Enver
Paşası gibi kullanılmak istendiği anlaşılıyor.


Ne ki 2. Dünya Harbi döneminde İnönü’nün sarıldığı ısrarcı
Atatürk siyaseti,  bizi de harbe sokmak
isteyen tüm karşı teşebbüsleri akamete uğratarak, bağımsız siyasete devamda
kalan ülkemizi, milyonların telef olduğu ve tüm iştirakçi ülkelerin yerle bir
olduğu bu savaşın dışında bırakmıştır.


Cumhurbaşkanının acele Almanya’ya gidip oradaki Alman
beslemeli MHP iltisaklı Türkçülerle teması, herhalde siyasi bir selamlaşmadan
öte derin bir anlam da taşıyor olsa gerekir. Yoksa yeni ve sinsi bir plan
ittifakında olan emperyalist Batı, bu defa da Trump ivmesiyle, Türk gücünü 2.
Dünya harbi öncesi ve Hitler döneminde olduğu gibi Ruslara karşı yine ateşe
atmaya mı çalışıyor acaba?


O zaman bunu becerememişlerdi. Çünkü milli ŞEF İnönü’ydü.
Lakin bugün, ülkenin durumu iki ucu açık bir zerzevat çuvalı gibi bir görüntü
veriyor. Ve mevcut resme bakınca sonucu şimdiden kestirmek, başta güven
vermeyen bir Hükümet olması nedeniyle hiç mümkün görünmüyor doğrusu.


Ve artık yama da tutmayan bu Hükümetin her ne pahasına
İktidarda kalması için, sinsi emperyalistin elinden ne gelirse ardına da
koymayacağı anlaşılıyor. İşte Erdoğan’ın acil bir U dönüşüyle, çok eleştirilen
McKinsey’den sapması dahi müspet kamuoyu oluşturulması bileşkesinde bir algı
operasyonu olarak alınırsa, hata yapılmış da olunmaz kuşkusuz.


Tüm bu indisler gösteriyor ki Avrasya kapısı olan
Türkiye’mizin, eskiden de olduğu gibi Batının emperyalist emelleri adına
vazgeçemediği tek vuruş gücü olduğu ve bunun şimdilerde, hele de kendilerinin
güç kayıpları karşısında hiç olmadığı kadar artan önemi, çok daha iyi
görülebiliyor.


İstiklal Devriminin olması gerektiği gibi olamamasının tek
nedeni; rüşvetin ve üst bürokratların (memur, siyaset erbabı) yiyiciliğinin,
menfaatperestliğinin önlenememesidir. Oysa eşrafın, milli Burjuvanın mali
desteği, köylünün (asker) kol kuvvetinin desteğiyle, askeri Kurmayın ve
Başkomutan Atatürk’ün, stratejik beceri ve cesaretiyle kazanılan İstiklal
Savaşı, emsaliyle de Dünya da tektir.


Şayet bizim Devlet adamlarımız, bürokratlarımız milli onur
ve erdemi Japonlar gibi her şeyin hatta vazgeçilemez en kişisel ihtirasların
bile üstünde tutabilselerdi, biz mutlaka Japonlardan çok daha önce kalkınmış
olacaktık.


O halde İslam’ı bir kazanç ve ikbal kapısı haline getiren
İslam önderlerinin, Tarikat, zaviye, tekke vs. perspektifli güdümünde kaderine
tek edilen Türk kültür, onur ve ahlakının, Müslüman olduktan sonra neden
faziletli ön Türk dinamiklerinden uzaklaştığının bilimsel araştırılması da
artık ve mutlaka, tez konusu olarak ele alınmak zorundadır.


Kurtuluş Savaşı kadrolarının en ilericilerinden sayılan
Falih Rıfkı’nın şu sözleri. Mustafa Kemal’in içinde bulunduğu ortamı iyi dile
getirmektedir: Hemen hiç kimse de, gidişattan memnun değildi. İleri
hareketçiler, fırka seçimlerinde yüksek kadroya mürteci hocaların sokulmasından
şikâyetçi idiler. Bu kadrolarda, inkılaba inanarak, Mustafa Kemal ile sonuna
kadar çalışacak olanlardan hemen hiçbir genç yoktu. Büyük taktikçi, bu gençlerin
kendisi ile birlik kalacağını bilmekte, asıl öteki ve aykırı kalabalığı nasıl
yürüteceğini hesaplamakla idi. Onlar imtiyazlandıkça Mustafa Kemal’den
ayılmayacaklar, ikbal nimetleri uğruna kanaatlerini kolayca feda edeceklerdi.
Feda etmeyecek olanları da, muhalif olarak karşısına alacaktı. Bizler,
kendimizin ne kadar azınlıkta olduğumuzu unutuyor ve bir ‘tek’in bu bir avuç
azlıkla nasıl bir duruma düşeceğini hesaplamıyorduk. (Türkiye’nin Düzeni I s.
324 – D. Avcıoğlu)


Zamanının en ilericilerden olan Falih Rıfkı’nın
perspektifiyle bile nedeni yalnızlık olan eksiklik anlaşılıyor. Ki Atatürk’ün
muhteşem yalnızlığının, nasıl bir deha ile birleşerek çok kısa zamanda bir
dünyevi mucize yaratmış olduğu olağan üstüdür. O yokluk döneminde bile yabancı
sermayeyi yurda sokmadan, çok kısa zamanda gerçekleşen Ticari, sınai ve sanayi
reformlarıyla %10 nispetinde bir kalkınma hızı yakalamıştık.


Bu durum dünya iktisatçılarının görüşüyle de, harpten
çıkan bir yokluklar ülkesinin başarabildiği emsalsiz bir mucizeydi. Aslında
yedi düvele karşı kazanılan Kurtuluş Zaferi de ayrı bir Türk mucizesi değil
miydi?


Bugün ise 16 yıllık adı kalkınma, ‘adamlar çalışıyor(!) –
evet, çok çalıştılar kendilerine doğrusu, vergisi ödenmeyen servetler ortada -’
yaftalı bir vodvili hep birlikte yaşadık. Maalesef hala da yaşıyoruz. Yapılmışı
tekrar yapıp, açılmışı tekrar açtılar, gözler boyandı, beyinler uyuştu; ama hep
birlikte kalkın-ama-dık.


Ne var ki biriken dış borcu uzun vadeli dış borçla ödemek
zorunda olduğumuz ve kimse de bize güvensizlikten para vermek istemediği için,
borç verenlerin güvenliği adına Osmanlı da olduğu gibi yeni bir Düyunu Umumiye
şart oldu artık. Ne yapsındı damat efendi. Ve bir şey yapmış olmak için de,
McKinsey’le elinden gelebilen son beceriyi ortaya koydu neticede zavallı.


Ve McKinsey futbol tabiriyle çatala takıldı, bakalım
sıradaki kim olacak. Bu kayıp dönemi 15 yıllık Atatürk ekonomisi ile
kıyaslarsak ülkemizin durumunu Orta Çağa’ doğru tersine pupa bir geri dönüş
olarak betimlemek, herhalde yanlış olmayacaktır…


Serendip Altındal