Yayınlandı: 24.09.2020 11:31
Güncellendi: 03.07.2022 19:22

ANALİZ & ARAŞTIRMA DOSYALARI

ARAŞTIRMA DOSYASI /// PROF. DR. ANIL ÇEÇEN : AVRASYA‘DA PAN – SİYONİZM

AVRASYA‘DA PAN – SİYONİZM

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN

Dünya anakaralarının birleştiği coğrafyaya , bilim
çevreleri Avrasya adını verdiği için bu kavram daha çok Asya, Avrupa ve Afrika
gibi üç büyük kıtanın birleştiği merkezi alanın adı olarak öne çıkmaktadır .
Her üç kıtanın birbirine açılan ve birbiriyle bağlantı sağlayan toprakları bir
bütün olarak ele alındığında ise ortaya Avrasya adını taşıyan bir büyük bölge
kıtasal yapılanma ile kimlik kazanmaktadır . Amerika yeni kıta , Avustralya ise
dış kıta olarak olarak yeryüzü haritasında yerlerini alırken , Avrasya
bölgesinde kesişen Asya ,Avrupa ve Afrika kıtaları gibi eski insanların binlerce
yıl yaşamış olduğu bölgeler insanlık tarihinin oluşumunda önem kazanmaktadır .
Bu nedenle her üç kıtada meydana gelen değişiklikler ile yaşanan olayların ortak
bölge üzerinden birbirleri üzerinde etkiler yarattığı ve birbirlerinin
tarihinin oluşumunda etkili bir faktör olduğu , tarih biliminin ortaya getirmiş
olduğu önemli bir gerçektir . Her alanda gelişme gösteren değişik bilim dalları
üç eski kıta ile ilgili olarak yapılan çalışmalarda sahip olunan ortak alanın
kıtalar arası gelişmelerde belirleyici olduğunu ortaya koyduğu için Asya,
Avrupa ve Afrika kıtaları ile ilgili olarak yapılan çalışmalarda bu kıtalar
arası etkileşim çizgisini iyi izlemek gerekmektedir . Tarih biliminin dile
getirdiği geçmişin olayları ele alındığı zaman , böylesine bir etkileşim ağının
zamanla kendiliğinden devreye girerek olayların gelişim çizgisinin
belirlenmesinde etkili olduğu göze çarpmaktadır .

Avrasya kavramı coğrafya biliminin insanlığa kazandırmış
olduğu bir açıklama ya da tanımlamanın adı olarak doğmuştur . Özellikle Asya ve
Avrupa kıtalarının birbirine yaklaştığı ve birleştiği bölgelerin bütünüyle yer
aldığı kıtasal alanda ,Avrupa ve Asya kavramlarının içiçe geçmesinden
kaynaklanan birleşik bir isim olarak Avrasya kavramı belirginlik kazanmıştır .
Asya , Avrupa ve Afrika kıtaları kendi başlarına bir kıtasal alanın adı olarak
varlıklarını sürdürürken , her üç kıtada ortaya çıkarak diğer kıtalara sıçrayan
siyasal ve sosyal gelişmelerin yarattığı  ortak alan yapılanmalarının ayrıca ifade
edildiği durumlarda ise birleşik bir kavram olarak Avrasya kavramına
başvurulmuştur . Bu doğrultuda , Asya’da kurulmuş olan büyük imparatorlukların
Avrupa kıtasına yönelmeleri ya da Avrupa kıtasında gündeme gelmiş siyasal
yapılanmaların zaman içinde genişleyerek Asya ya da Afrika kıtalarına
sıçramaları gibi durumlar, kıtalar arası birleşik gelişmeler olarak inceleme
konusu yapıldığında Avrasya kavramı öne çıkmaktadır . Tarihte üç kıtadan çıkan
siyasal yapıların ya da uygarlıkların zaman içerisinde bu birleşik durumdan
yararlanarak zamanla diğer kıtalara doğru bir genişleme eğrisi gösterdiği görülmektedir
. Asya’da tarih sahnesine çıkan devletlerin Hunlar ya da Osmanlılar gibi Avrupa
ve Afrika bölgelerine yayılması gibi , Avrupa merkezli bir büyük devlet olarak
Roma İmparatorluğu da, hem Asya hem de Afrika kıtalarında genişleme
olanaklarını değerlendirerek dünya hegemonyası oluşturma çabası içerisinde olmuştur
. Bütün devletler bu doğrultuda diğer siyasal güçlere ve yapılanmalara karşı
üstünlük sağlama doğrultusunda rekabet içinde olmuşlardır .

Orta Doğu bölgesi Avrasya kıtasal alanı içerisinde var
olan merkezi bir bölge olarak her üç kıtanın tam ortasında yer alan bir orta
dünya olmuştur . İngiltere merkezli bir dünya yapılanması sürecinde , merkeze
kendisini oturtan İngiliz imparatorluğu dünyanın üç büyük kıtasının kesişme
noktası olan orta dünya alanına, Orta Doğu adını verdiği için bu merkezi
coğrafya yaklaşık beş yüz yıldır Orta Doğu ismi ile ifade edilmektedir . Orta
Doğu bölgesinin bir ucu Balkanlara , bir ucu Kafkaslara diğer ucu da Kuzey
Afrika’ya uzandığı için her üç kıtanın kesişme noktası olmuştur . Asya
kıtasının birer parçası olan Arap ve Türk yarımadalarında gündeme gelmiş olan
siyasal oluşumlar hemen Avrupa ve Afrika kıtalarına da sıçrama göstermiş ve tarihe
geçen olaylarda her üç kıtanın birlikteliğini yansıtmıştır . Üç kıtanın
topraklarının kesişme noktasında yer alan Orta Doğu bölgesi aslında dünyanın
merkezi toprakları olarak jeopolitik gelişmelerde önemli misyonlar üstlenmiştir
. Makedonya imparatorluğu Balkanlar’da tarih sahnesine çıkarak Anadolu ve Arap
yarımadası üzerinden Asya bölgesine yayıldığı gibi , Selçuklu İmparatorluğu da
Kafkas bölgesinden ortaya çıkarak Avrupa bölgesine doğru bir yayılma süreci
izlemiştir . Afrika’da ortaya çıkan devletler ise zaman içerisinde kuzeye doğru
açılarak kendilerini güvence altına almak için çaba gösterirlerken ,aynı
zamanda Asya ve Avrupa bölgelerine doğru genişleyebilmenin yollarını
aramışlardır .

Orta Doğunun tam ortasında yer alan Arap yarımadası
üzerinde ortaya çıkan devlet yapılanmaları ise bu yarımadanın tamamını ele
geçirdikten sonra, Anadolu yarımadasına ya da Kıbrıs üzerinden Avrupa bölgesine
doğru genişleyebilmenin arayışı içinde olmuşlardır .Üç büyük dinin tarih
sahnesine çıkmış olduğu Orta Doğu bölgesinde kurulmuş olan Yahudi, Hrıstıyan ve
Müslüman devletler Arap yarımadasını tümüyle fethettikten sonra Anadolu
üzerinden Asya kıtasına , Balkanlar üzerinden ise Avrupa kıtasına doğru
genişleme çabası içerisinde olmuşlardır . Bu yüzden Orta Doğu tarihi bir
anlamda Avrasya tarihi ile özdeş bir konuma gelmektedir . Üç kıtanın kesişme
noktasında yer alan Orta Doğu bölgesindeki her gelişme üç kıtaya birden
yayıldığı gibi , bu üç kıtada meydana gelen siyasal ya da sosyal gelişmelerin
merkezi coğrafya üzerinden Orta Doğu bölgesini etkisi altına aldığı
görülmektedir . Kutsal topraklar adı verilen merkezi alandan dünya sahnesine
çıkmış olan üç büyük tek tanrılı dinin dünyaya yayılması sırasında , Orta Doğu
toprakları her zaman için merkez olma misyonuna sahip olmuştur . Bu yüzden
dinler arası rekabet mücadelesinde Orta Doğu bölgesi her zaman için bir çekişme
alanı olarak öne çıkmıştır . Kıtalar arası yakınlık ile birlikte öne çıkan
kesişme noktaları üzerinden kıtadan kıtaya geçişler her zaman için kolay olmuş
ve bu yüzden de üç kıtadan birinde kurulmuş olan devletler, hemen komşu
kıtalarda yayılma eğilimi içine girerek genişleyebilmenin ve bu zor coğrafya da
ayakta kalabilmenin arayışları içinde olmuşlardır . Bir anlamda Orta Doğuda ortaya
çıkan bütün devletler ya da dinler, merkezi alanda var olabilmek ve kıtalar
üzerinden gelebilecek saldırılara ya da tehditlere karşı kendilerini güvence
altına alabilmek üzere, kendi bulundukları topraklara sınır komşusu konumundaki
diğer bölgeleri de doğal olarak egemenlikleri altına alabilmenin çabası
içerisine girmektedirler .

Roma İmparatorluğu Akdeniz üzerinden Orta Doğu bölgesine
geldiğinde merkezi topraklarda var olan Yahudi devleti yıkılmış ve bu devletin
toprakları üzerinde yaşamakta olan Yahudiler her üç kıtaya dağılarak ,
yaşamlarını Avrasya kıtasının değişik alanlarında sürdürebilmenin yollarını aramışlardır
. Bu nedenle Akdeniz kıyıları üzerinden hem Avrupa hem de Afrika kıtalarında
Yahudiler dağılarak kendileri için yeni ülkeler bulmaya yönelmişlerdir .
İspanyadaki Endülüs devletinden Pers İmparatorluğuna , Hazar devletinden Asya’nın
değişik bölgelerine kadar  dağılan Yahudiler
hep yeni bir yurt arayışı içinde olmuşlardır . Dünyanın jeopolitik merkezinden
kovulma olgusu , Avrasya kıtasının geniş topraklarını yeni alternatif ülkeler olarak
gündeme getirdiği için merkezi alandaki kutsal topraklar üzerinden gündeme
getirilmiş olan devletin güvenlik alanını , Avrasya kıtasının tamamında gündeme
getirmektedir . Her üç kıtadan saldırı tehdidi karşısında kalan orta dünya topraklarının
güvenliği için , merkezi devletin sınırları boyunca uzanıp gitmekte olan
Avrasya coğrafyasının tümüne egemen olmanın gerekliliğini dünya haritası ortaya
koymaktadır . Orta Doğu tarihinde ortaya çıkan birbirinden farklı durumlar da
,merkezde kurulacak bir devletin güvenliği için Avrasya bölgesinin tamamını
dikkate alacak bir biçimde genişleme ve güçlenme gereksinimi olduğu
görülmektedir . Bu doğrultuda ,Kafkas devletleri Orta Doğu bölgesini kontrola
çalışırken , Orta dünya devletleri de Hazar bölgesini kendi güvenlikleri için
denetim altına almaya çalışmışlardır . Bu yüzden günümüzün İsrail devleti ,
kurulu bulunduğu Filistin toprakları ile yetinmemekte , kutsal toprakları
çevreleyen Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarının kesişme noktasındaki bütün
ülkelerde ,Balkanlar’dan Kafkaslara kadar güçlü etki oluşturarak kendi
güvenliğini garanti altına alabilmenin çabası içindedir .

Dünya tarihi incelendiği zaman , merkezi coğrafyanın
bütününü kontrol altına alma çabası içerisine giren devletler olduğu gibi
bütünüyle merkezi coğrafya devleti olarak kurulan ve daha sonra yayılma
eğilimleri gösteren , Roma , Hazar, Pers, Selçuklu , Osmanlı ya da Makedonya
gibi imparatorluklar da olmuştur . Avrasya kıtasının orta Avrupa’dan başlayarak
orta Asya’ya kadar uzanan geniş topraklar üzerinde kurulmuş olan devletler ,
her zaman için Avrasya adı verilen bir büyük coğrafyanın mutlak egemeni olarak güçlenmek
istemişler ama  kıtaların diğer
bölgelerinde bulunan devletler buna izin vermeyince her zaman çatışma çıkmıştır
. Bu yüzden Avrupa’nın önde gelen büyük devletleri Avrasya bölgesini sürekli
savaşlara sahne olan yer olarak karanlıklar, ya da felaketler coğrafyası olarak
tanımlamışlardır . Bölge devletlerinin her zaman için aralarındaki din ve
kültür farklılıkları yüzünden sıcak çatışmalara yönelmeleri yüzünden, kutsal
topraklar her zaman için kan ve barut kokusundan kurtulamamış ve bu yüzden de
Avrupalılar bu bölgeye felaketler bölgesi adını vermekten çekinmemişlerdir .
Karanlık senaryolar felaket olarak nitelendirilebilecek acı sonuçlar yarattığı
için dünya tarihinin kan ve barut dolu sahneleri hep bu bölgede ortaya
çıkmıştır . Birbirine denk devletler kurulduğu zaman ya da bölgedeki devlet
düzeni içinde büyük ve küçük siyasal yapılar olarak dengesiz bir durum ortaya
çıktıkça ,yeni savaş senaryoları ya da devletler arası birbirine saldırı
girişimleri birbiri ardı sıra gündeme gelebilmiştir .Her zaman bölge devletleri
arasında yaşanan rekabet çekişmeleri yeni savaşları ortaya çıkarmıştır .
Bölgede savaşları ve saldırıları önlemek isteyen devletler kendilerinin
egemenliğinde bir büyük devlet oluşumuna giderek merkezi coğrafyaya barış
getirmek istemişler ama kıtalardan gelen imparatorluk yapılanmaları merkezi
alana kıtalardan müdahale etme eğilimi içine girdikleri için bu gibi barış
arayışları sonuçsuz kalmıştır . Kıtalarda ortaya çıkan imparatorluklar her
zaman bir dünya hegemonyası peşinde koştukları için ,merkezdeki devletlerin
büyümesini önlemek üzere saldırılara yönelmişlerdir . Zamanında Roma
İmparatorluğunun Orta Doğu’ya gelerek Yahudi devleti olarak ikinci İsrail’i
yıkması bu durumun en açık örneğidir .

Dünya tarihi içinde merkezi coğrafyanın geçmişine
bakıldığında, büyük imparatorlukların zaman içerisinde birbirlerinin yerini
aldıkları görülmüştür . Bugünkü bölge haritasının kesinlik kazanmasında yaşanan
siyasal gelişmeler açısından durum değerlendirildiğinde , yirminci yüzyıla
girerken var olan siyasal yapılanmanın çöküşü üzerine bugünkü merkezi alan
haritasının ortaya çıktığı anlaşılmaktadır . Dünya Birinci Cihan savaşına doğru
sürüklenirken merkezi alanda yer alan Osmanlı ,Rus ve Avusturya
imparatorlukları egemenliklerini devam ettirebilmenin çabası içerisine
girmişler ama batılı emperyalist devletlerin müdahaleleri yüzünden varlıklarını
güvence altına alabilecek yeni yapılanmalara yönelemedikleri için , Birinci
Cihan savaşı ile birlikte yıkılarak tarih sahnesinden çekilmek zorunda
kalmışlardır . Bu devletler yıkılmamak ve Avrasya coğrafyasında varlıklarını
sürdürebilmek amacıyla on dokuzuncu yüzyılın bilgi birikiminden kaynaklanan
bazı yeni siyasal açılımları, savaş ya da çatışmalar yolu ile değil ama siyasal
senaryolar üzerinden geliştirmeye çalışmışlardır . Orta dünyanın üç büyük
devleti kendi kimliklerine dayanan devlet yapılanmasını birbirlerine karşı
geçerli kılmak isterlerken , Avrasya halklarını kendi çizgilerinde
geliştirdikleri politik yapılanmalar içinde bir araya getirmeye ve bu gibi
birlikler üzerinden de imparatorluk coğrafyasında yaşayan halk topluluklarını
geleceğe dönük bir birliğe kendi kontrolları altında yönlendirmek istemişlerdir
. Ne var ki , bu gibi girişimler zamanla sonuçsuz kalınca , orta dünya
devletleri arasındaki çekişmeler tarihin savaşlarla sürmesine zemin
hazırlamıştır . Merkezi coğrafyanın tarihi bu nedenle fazlasıyla savaşlarla doludur
.

Fransız devriminin tarih sahnesine kazandırmış olduğu ulus
devlet olgusu on sekizinci yüzyılda bütün dünyada var olan devletleri derinden
sarsmaya başlayınca , imparatorluklar kendi sınırları içerisindeki çeşitli
bölgelerin ayrılmalarını önleyebilmek için ulusçuluk akımlarına yönelmişler ve
bu doğrultuda uluslaşma süreçlerini kendi toplumsal gerçeklerine dayanan bir
doğrultuda başlatarak , geleceğin en güçlü devleti olabilmenin girişimlerini
sürdürmüşlerdir . Avrupa devletleri uluslaşırken , merkezi alanın
imparatorlukları da uluslaşabilmenin yollarını aramışlar ve bu doğrultuda
bölünmeyi önleyebilmek amacıyla birleştirici akımlara yönelmişlerdir . Rus
kimliği yetersiz kalınca Rusya devleti etnik Slav kimliğini öne çıkarmış ve
Ortodoks dininin birleştiriciliğinden yararlanabilmenin arayışı içinde olmuştur
. Rus Çarlığı sınırları içinde yaşayan Rus toplumunun yetersiz kaldığı noktada,
Ruslar hem dini hem de etnik yapıları kullanarak imparatorluk arazisi içinde
daha güçlü bir ulus devlet yaratabilmenin arayışını sürdürmüşlerdir .Ulusculuk
akımları Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun parçalanmasına yol açınca ,hem
Rus Çarlığı hem de Osmanlı İmparatorluğu toplumsal tabanlarını genişleterek
daha güçlü bir yapılanmanın arayışını öne çıkarmışlardır . Bu doğrultuda hem
Rus milliyetçiliği hem de Osmanlı milliyetçiliği devlet eli ile örgütlenerek
devreye sokulmuştur . Ne var ki , Avrupa toplumlarının sahip olduğu kültür ve
bilgi düzeyinden çok geride olan merkezi alan devletlerinin ulusçuluk
cereyanları istenen sonuçları sağlayamamıştır . Bunun üzerine  devletleri güçlendiren ulusçuluk akımlarından
vazgeçen merkez devletleri bölgesel hegemonyalarını genişleten yeni
birleştirici akımlarla, bölge halklarını kendi hegemonyaları altında
geliştirebilmenin arayışı içinde olmuşlardır .

 Avrupa kıtasını saran
milliyetçilik doğu Avrupa üzerinden merkezi imparatorlukların parçalanmasını
gündeme getirince ,buna tepki olarak birleşmeyi ve daha geniş alanlarda
birleşik bir kimliği geçerli kılmak isteyen Pancılık akımları  öne sürülmüştür . Birleştiricilik ve birlik
oluşturma gibi anlamlara gelen Pancılık akımlarını , hem Rus devleti hem de Osmanlı
devleti siyasal güçleri ile örgütlemeye çalışmışlardır . Rus Çarlığı geniş
alanlardaki hegemonyasını sürdürmek üzere bir yandan etnik kökenine dayanan Pan-Slavizm
akımını örgütlerken ,diğer yandan da dinin birleştirici gücünden yararlanmak
üzere Pan-Ortadoksculuğu örgütlüyordu . Rusya hem toprakları üzerindeki halk
topluluklarının kopmasını önlemek hem de sınırları dışında yaşayan diğer
Ortadoks kitleleri hegemonyası altına alabilme doğrultusunda etkinliğini
artırabilmek amacıyla, Pan-Slavizm akımına yöneliyordu . Ruslar bu konuda çok
hassas davranarak kesin ve kararlı bir biçimde Pan-Slavist politikaları gündeme
getirince , bu durumdan rahatsız olan Almanlar’da bir kaç yüz prenslikten
oluşan Cermen topluluğunu , Pan-Cermenizm akımı çatısı altında toplayarak büyük
bir Alman imparatorluğu hedefine doğru yöneliyordu .Ruslar tüm Slavların İmparatorluğunu
kurmaya çalışırken Prusyalılar da tüm Cermenlerin imparatorluğunu kurabilmenin
çabası içerisinde, Pan-Cermenizm akımını gündeme getiriyorlardı . Doğu Avrupa
bölgesinde Almanlar ve Ruslar geleceğe dönük bir yarış içerisine girerken ,
Pan-Slavizm ve Pan-Cermenizm akımları arasında büyük bir yarış başlıyordu .
Ruslar Slavcılık politikalarının yetersiz kaldığı yerlerde Pan-Ortodoksculuk
üzerinden destek sağlamaya çalışırlarken , Almanlar da Pan-Cermenizm’e daha
geniş destek sağlamak üzere Pan-İslamizm akımını öne çıkarıyorlardı . Pan
hareketleri ile geniş Avrasya coğrafyasında egemenlik yarışı tırmanırken ,
Almanlar doğu politikası ile merkezi coğrafyaya yöneliyor ve hem Osmanlı hem de
İran devletlerinin çatısı altında yaşamakta olan Müslüman kitleleri ,
Pan-İslamizm akımı sayesinde kendi denetimleri altına almak istiyorlardı .Orta
Avrupa’dan Orta Asya’ya doğru uzanıp giden Avrasya coğrafyasının Müslüman
asıllı halklarına Pan-İslamizm üzerinden ulaşmayı hedefleyen Cermen
İmparatorluğu Alman devletinin kurucu gücü olan Töton şövalyelerinin adını yeni
kurulacak Cermen –Müslüman imparatorluğuna vereceğini bütün dünyaya ilan
ediyordu . Almanlar , kuzeydeki Rus gücünü aşabilmek ve merkezi alana egemen
olabilmek uğruna İslam dünyasına yönelerek Pan-_İslamizm politikaları ile Rusların,
İngilizlerin ve diğer emperyal güçlerin önünü keserek Töton İmparatorluğunun
önünü açmak istiyorlardı .

 Pancılık akımları
genişleyerek yayılırken Avrupa’nın ortalarında Almanlar ile Ruslar arasında sıkışıp
kalan Macarlar da kendilerini kurtarmak üzere ulusal çıkarları doğrultusunda
iki emperyalist güce karşı yeni bir birleştirici bir yol arıyorlardı .
Cermenler ve Slavlar kadar geniş nüfusa sahip olmayan Macar devleti ,
Avusturya’dan ayrıldıktan sonra kendi gelmiş oldukları kökenlerine uygun bir
yeni birleştirici akımı , Pan-Turanizm olarak başkent Budapeşte’den resmen ilan
ediyorlardı . Cermenler gibi Avrupalı olmayan ve Ural-Altay bölgesinden göç
ederek Avrupa kıtasına gelen Macarlar , bir Pancılık akımı yaratarak Ruslara ve
Cermenlere karşı kendilerini koruyamayınca ,bunun üzerine Hazar kökenli Macar
aydınlarının öncülüğünde , İran bölgesinin kuzeyinde yer alan Turan bölgesinde
bir büyük birlik kurmayı hedefleyen Pan-Turanizm akımını Avrasya hegemonyasında
yeni bir alternatif olarak ortaya koyuyorlardı . Macar Musevilerinin
öncülüğünde örgütlenen bu yeni akım , Hazar döneminden gelme bir birikimi Türkler
ile akraba bir boy olan Macarların önüne koyuyordu. Onuncu yüzyılda Tuna nehri
kıyılarında bir krallık kurmuş olan Macarlar , Almanların ve Rusların
dayattıkları Pancılık akımlarına karşı hem kendilerini korumak hem de geldikleri
bölge ile yaşadıkları bölgeler arasında bir köprü oluşturabilmek üzere
Pan-Turanizme yöneliyorlardı . Rusya sonrası bir bölgesel hegemonya arayan Macar
Turancıları arzu edildiği gibi Slavlara ve Cermenlere karşı güçlü bir
alternatif oluşturamadılar. Rusların ve Cermenlerin alternatif akımları
Pan-Ortodoksculuk ya da Pan-İslamizm olarak devreye girdiği aşamada , Macar
Turancıları bu dini hegemonya arayışına karşı bir Pan-Judaizmi ya da
Pan-Siyonizmi açıktan ortaya koyarak savunamadılar . Bu yüzden de Avrasya’nın
geleceği ile ilgili akımlar arasındaki yarışta Pan-Turanizm biraz geride
kalıyordu .

Macaristan’da doğan Pan-Turanizm akımı yeterince etkili
olamayınca , bu akımı daha da güçlendirmek üzere Türkcülük akımlarından yararlanmak
istenildi ve Pan-Turanizm’in tamamlayıcısı bir doğrultuda Pan-Türkizmi’de
devreye sokarak sonuç almaya çalıştılar ama gene de Cermenlere ve Ruslara karşı
başarılı olamadılar .O dönemde Türkçülük Macaristan’da değil ama Rusya’da
yaygınlaşıyordu . Ayrıca Paris’e giderek eğitim alan Osmanlı aydınlarının da
Jön-Türk akımına kapılmaları yüzünden , Türk dünyasına yönelen birleştirici bir
hareket olmak açısından Rusya ve Fransa gibi devletler öne çıkıyordu .
İngiltere’nin Budapeşte üzerinden Avrasya Türk dünyası ile yakından ilgilenmesi
ve Vambery gibi bir Türkologu Orta Asya bölgesine göndermesi üzerine gündeme
gelen , Pan-Türkizm akımı da Jön-Türkizm akımı ile birlikte devreye giriyordu .
Pan-Turanizmin yaratmış olduğu ortamdan yararlanan Türkçüler ,hem Fransa
üzerinden İsviçre’de Türkçülüğe yöneliyorlar , hem de Macaristan üzerinden yeni
bir Pan-Türkizmi Osmanlı ülkesine taşımaya öncelik veriyorlardı . Pan-Turanizmi
desteklemek üzere öne çıkarılan Pan-Türkizm akımı ,kısa bir süre içinde daha
etkili olarak öne çıkıyor ve Osmanlı sonrası dönem için bir Türk devletinin
kurulmasını sağlayacak derecede önemli siyasal birikimi imparatorluk sonrası
dönemde devreye girebilecek düzeyde öne çıkarıyordu . Paris’teki Jön-Türk
birikimi Budapeşte’deki Pan-Türkizm akımı ile birleşince , Anadolu yarımadası
üzerinde çağdaş Türk devleti kuracak düzeyde birleştirici bir Türkçü açılım
gündeme getiriliyordu . Daha sonra Türk milliyetçiliğini bir akım olarak geliştiren
bu birikim , bir ulus devlet olarak Türkiye Cumhuriyetinin tarih sahnesine
çıkması açısından da yardımcı oluyordu . Avrasya’nın geleceği için Cermenler ve
Ruslar arasındaki çekişmeye Budapeşte merkezli Pan-Turanizm üzerinden, Türkler
de Pan-Türkizm akımını bu aşamada devreye sokarak katılıyorlardı .Böylece
yirminci yüzyılın yeni dünya düzeni arayışı merkezi alanda bir çekişme ile öne
çıkıyordu .

Avrasya toprakları orta dünya olarak Pancılık akımları
arasında bir yarış alanına dönüşürken Pan-Turanizm ve Pan-Türkizm akımları
arasındaki işbirliği , Osmanlı hinterlandının merkezinde bir Türk devletini
tarih sahnesine çıkarıyordu . Böylece Birinci Dünya savaşı sürecinde Atlantik
güçleri dünyanın merkezine gelmeye hazırlanırken , birer büyük Avrasya
İmparatorluğu kurmak isteyen Rusların ve Almanların önü kesiliyordu . Geleceğe
dönük iki emperyal projenin önü kesilirken , bölgenin diğer kalabalık nüfusunu
oluşturan Türklerin önü bölgesel boşluğun doldurulması açısından açılıyordu . Böylece
Jön-Türklük ile Pan-Türkizm birleşmesinden meydana gelen Türkçülük akımı hızla
örgütlenerek kendi devletini orta dünyanın merkezinde oluştururken , bu
coğrafya da yeni bir devlet kurmaya yönelen ve Osmanlı sonrası dönemde merkezi
alana egemen olmak isteyen bir başka etnik ve dini grup olarak Museviler de hem
Atlantik güçlerinin desteği ile Orta Doğu’ya geliyorlardı. Bu aşamadan sonra
Siyonizm akımının desteğiyle oluşturulan yeni ortamda ,Museviler Siyonizm akımı
aracılığı ile bir siyasal arayış içerisine girerek iki bin yıl sonra bir Yahudi
devletini merkezi coğrafyanın tam ortasında kuracak biçimde , kutsal toprakları
ele geçirmek üzere harekete geçiyorlardı . Birinci dünya savaşı sonrasında bölgede
bir Yahudi devleti kurarak tarih sahnesine çıkmak isteyen Siyonizm , o dönemin
koşullarında ABD ve İngiltere’yi kullanarak ve Birinci  cihan savaşı sonrasında hızlı bir biçimde
Pan-Siyonizm akımına yöneliyordu . Böylece , merkezdeki kutsal topraklar
üzerinde en az on milyon Yahudiyi bir araya getirerek gelecekte Büyük İsrail
devletinin çekirdeğini oluşturacak bir küçük İsrail devleti öncelikli olarak
kuruluyordu .

Küçük İsrail devleti , bugün Filistin denilen bölgeye iki
dünya savaşı sonrasında Yahudilerin iki bin yıl sonra dönmesi ile kuruluyordu .
Bu küçücük devletin kurulabilmesi için gösterilen çabalar Filistinlileri
topraklarından ediyor ve bu ülkede bir işgal durumu yaratılarak Milat öncesi
dönemlere bir geri dönüş üzerinden, ilk ve orta çağlarda olduğu gibi yeni bir din
devleti kuruluyordu .Rusya’da dışarıdan örgütlenen bir sosyalist sistem
üzerinden hem Hrıstıyan hem de Müslüman ülkelerde materyalist bir çizgide
dinsizlik düzeni yaratılmak istenirken , bu duruma tamamen ters bir çizgide
İslam dünyasının tam ortasında bir Yahudi devleti, dinci siyasal politikalar aracılığı
ile ilan ediliyordu . Dünyanın tam ortasında iki bin yıl sonra kurulmuş olan
Yahudi devletinin yaşayabilmesi için daha da büyüyerek güçlenmesi gerekiyordu .
Bu yüzden İsrail’in sınırları hiçbir zaman kesin hatlarda belirlenmiyor ama
komşu ülkeler sıcak çatışmalar ve savaşlar aracılığı ile zorlanarak İsrail
devletinin ülkesi olacak topraklar dış baskılar aracılığı ile genişletilmeye
çalışılıyordu . Saldırı savaşları ile Arap devletleri küçültülmeye çalışılırken
,Siyonist hegemonya planları ile de bütün Orta Doğu’da etkin olacak bir Yahudi
insiyatifi geliştirilmeye çalışılıyordu .İsrail kuruluş dönemini tamamladıktan
sonra hızla büyüme ve genişleme yoluna gidiyordu . Sıcak çatışmalar bahane
edilerek yaratılan savaşlar aracılığı ile Arapların toprakları ellerinden
alınırken , Siyon tepesi merkezli Pan-Siyonizm akımı bütün merkezi coğrafya
ülkelerinde egemen kılınmaya çalışılıyordu . İsrail için öncelik kendisini
çevreleyen Orta Doğu ülkeleri olduğu için üç kıtanın ortasında ki kesişme
noktası olan merkezi toprakların Yahudilerin yönetimi altına girmesi
gerekiyordu .Pan-Siyonizm akımı bu açıdan bölgedeki iç hat ve dış hat komşu
devletler ile yakınlığı geliştirerek , kendisini güvenlik altına alabilecek yeni
bir düzen arayışı içine giriyordu . Bu doğrultuda , iç hat komşuların Müslüman
devletler olması nedeniyle , bunları dengeleyecek Türkiye,Mısır ve İran gibi
dış hat komşu devletlerin laik yönetimlere doğru yönlendirilmelerine
çalışılıyordu .İşte bu bölgesel denge düzeninin kurulmasında Pan-Siyonizm akımı
örgütlenerek, bölge devletlerinde İsrail’in etkinliğini artıracak ve Yahudi
devletini etkin kılacak yeni politikaların Siyonist lobiler aracılığı ile dolaylı
yollardan öne çıkarılmasına çalışılıyordu . Bölge devletlerinin İsrail’den
güçlü olması önlenmek isteniyordu . Yahudi dinin siyasal örgütü olacak böyle
bir devletin Hrıstıyan ve Müslüman güçlere karşı kendini koruması isteniyordu .

Pan-Siyonizmin ilk ve ana hedefi Orta Doğu bölgesinde
kurulmuş olan Yahudi devletinin güvenliğinin öncelikli olarak sağlanması
olmuştur . Bölge devletleri bu amaçla sürekli savaştırılarak zayıflatılmaya
çalışılmıştır . Bütün devletler üzerinde iki büyük Atlantik gücü olan ABD ve
İngiliz imparatorluğunun siyasal güçlerinden yararlanılmak istenmiştir
.Uluslararası kapitalist sistem Yahudi bankerler aracılığı ile ele geçirilerek
İsrail’in çıkarları doğrultusunda kullanılmıştır . Bütün büyük ülkelerde son
derece örgütlü Siyonist lobiler oluşturularak İsrail devletinin çıkarları
doğrultusunda siyasal konjonktür ayarlanmaya çalışılmıştır . Dış dünyadaki
Yahudi gücü , merkezi coğrafyada Siyonist hegemonyanın kurulmasında ve
geliştirilmesinde planlı bir çizgide kullanılmıştır . Orta Dünya devletlerinde
yaşamlarını sürdüren Yahudiler , Pan-Siyonizm uygulamaları doğrultusunda bir
büyük bölgesel güç olarak örgütlenerek diğer emperyal güçlere karşı devreye
sokulmuşlardır . Yahudi düşmanlığına karşı bölge devletlerinde yaşayan bütün
Musevilerin birlikte hareket etmesi hedef olarak belirlenirken , Pan-Siyonizm
bütün merkezi alanda çok etkili çalışmalar yürütmüştür . Bölge devletlerinin
tarihi incelendiğinde bu durumun çeşitli örnekleri açıkça görülmektedir .
İsrail’in varlığı Orta Doğu bölgesini Siyonist bir Orta Dünya’ya çevirirken ,
Pan-Siyonizmin çok etkili çalışmaları göze çarpmaktadır . Para gücünün en üst
düzeyde kullanılması , terörün bölge ülkeleri için sürekli olarak bir
istikrarsızlık unsuru olarak yönlendirilmesi , bütün bölge ülkelerindeki Musevi
asıllı bazı insanların din dayanışması doğrultusunda İsrail’in çıkarları için bazı
siyasal senaryolara alet edilmesi, Musevi asıllı bir çok insanın kendi
ülkelerinin yönetim kademelerinde İsrail lobisi olarak tavır koymaları
Pan-Siyonizm akımının önde gelen girişimleri olarak bugüne kadar sürdürülmüştür
.

 Jeopolitik açıdan
Orta Doğu bölgesinin Avrasya kıtasının bir parçası olduğu göz önüne getirilirse
, Pan-Siyonizm hareketinin birinci önceliği merkezi ülkelerdeki Siyonist
yapılanmanın oluşturulması olarak öne çıkmıştır . Ne var ki , siyasal tarihte
Pancılık akımlarının çıktığı ve hedeflediği coğrafya Avrasya kıtası olduğu
içindir ki , Pan-Siyonizm bütün Pancılık akımlarına karşı bir büyük
birlikteliği Avrasya coğrafyasında örgütlemeye yönelmiştir . Amerika,Avrupa ve
Afrika kıtalarındaki Yahudi Konseylerine benzer bir konsey yapılanması da
Kazakistan’ın başkenti Astana merkezli olarak gündeme getirilmiştir . Türk
dünyasının en büyük ve zengin ülkesi olan ve bu devletin Avrasya Yahudi
Konseyi’nin çalışma merkezi olarak seçilmesi , Siyonist hareketin Türk
dünyasına ne kadar çok önem verdiğini göstermektedir . Türkler Avrasya
kıtasının gelecekteki yapılanmasında sahip oldukları nüfus potansiyeli ile çok
büyük bir ağırlığa sahip olurken ve bu kadar önemli bir avantajın Pan-Türkizm doğrultusunda
gelişmesi gerekirken , araya Pan-Siyonizmin girmesi bütün dengeleri
değiştirmekte , fiilen var olan Türk ağırlığı bu coğrafyadan dışlanırken ,
olmayan Musevi ağırlığı Pan-Siyonizm akımı üzerinden örgütlenerek öne
çıkarılmaktadır . Uluslararası Siyonist lobiler ile parayı elinde tutan
kapitalist lobilerdeki Musevi ağırlığı da İsrail’in güvenliğinin sağlanması
doğrultusunda , Avrasya kıtasındaki hegemonya yarışında İsrail’in lehine
olabilecek bir çizgide kullanılmaktadır . Türkiye’nin siyasal sahnesinde de
benzeri ağırlıkların ülkenin ulusal çıkarlarına aykırı bir biçimde Siyonist
çizgilerde kullanılması , Pan-Siyonizmin diğer Pancılık akımlarına karşı üstün
olmasına katkıda bulunmaktadır . Benzeri durumlar diğer ulus devletlerin
siyasetlerinde ortaya çıkmış ve ülkelerin geleceği açısından  ciddi sorunlar  çıkarmıştır . Devletler arası rekabet
düzeninde , her devlet kendi örgütleri ile devreye girerek ulusal çıkarlarını
korumaya çaba göstermiştir . Ne var ki , dünyanın gündeminde yer alan Avrasya
sürecinin yapılandırılmasında Siyonist lobilerin etkin roller üstlenmeleri
yüzünden , Rusya’nın Pan-Slavizmi ve Pan-Ortadoksculuğu ile Almanya’nın
Pan-Cermenizmi ve Pan-İslamizmi Avrasya yarışında geri kalmıştır . Türkiye’nin
Pan-Türkizmi ile Macarların Pan-Turanizmi’de benzeri bir çıkmaza saplanıp kalınca
, Siyonizm uluslararası konjonktürü Pan-Siyonizm doğrultusunda öne geçirmiştir
.

İki yüz yıl önce başlayan Avrasya sürecinde , dünyanın
merkezini ele geçirmek isteyenler Pancılık akımları ile bölgedeki ağırlıklarını
artırmaya çalışırken hem birbirleriyle mücadele ederek birbirlerinin yollarını
kesmişler , hem de aradan geçen uzun zaman dilimi boyunca uluslararası
konjonktürü kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirerek, bu bölgede kendi
ağırlıklarını öne çıkaramamışlardır . Bölgede Almanlar ve Ruslar büyük
imparatorluk planları yaparken Macarlar ve Türkler var olabilmenin çabası
içinde Pancılık akımlarına yönelmişlerdir . Ne var ki , bölgeye sonradan gelen
İsrail devletinin Orta Doğu’daki konumunu Avrasya hegemonyası için kullanmak
isteyen Siyonizm , Orta Doğu sonrasında , Balkanlar , Kafkaslar, Hazar ,Rusya ve
Orta Asya gibi bölgeleri de ele geçirerek dünya egemenliği arayışında Avrasya’nın
egemen gücü olarak hareket etmektedir . Bu durumun gelişmesi için , Siyonizm
bölgede son derece hesaplı uygulamaları devreye sokmakta ve rakiplerini tasfiye
edecek bir yaklaşımı çeşitli uygulamalar üzerinden devletlere karşı geliştirmektedir
. Pan-Slavizm  Rus emperyalizmi ,
Pan-Cermenizm Alman emperyalizmi , Pan-Turanizm Macar faşizmi , Pan-Türkizm ise
Türklerin faşizmi olarak kamuoyuna yansıtılarak , Pancılık akımları kötülenmiş
ve zamanla tasfiyeye yönlendirilmiştir ama Pan-Siyonizm korunmuştur . Bugünün
konjonktürü doğrultusunda bölgeye yansıyan politikalar ile Pan-Siyonizmin uygulama
alanına getirmiş olduğu girişimler hep Siyonizmin bölge egemenliğine katkıda
bulunmuştur .




































Eyaletleşme üniter devletleri parçalayarak , yerelleşme merkezi
devletleri tasfiye ederek ,mezhepleşme din üzerinden toplumları dağıtarak ,
etnik kavga ulusları ortadan kaldırarak ,şirketleşme bölge halklarını ekonomi
üzerinden emperyal kapitalist düzene bağlayarak , küreselleşme döneminin
bölgeye yansıyan önemli gelişmeleri olmuştur .Küresel emperyal dönemin bu
yansımaları Avrasya coğrafyasındaki bütün devletleri ve milletleri dağılmaya
doğru sürüklerken , bu gibi gelişmelerin aslında Siyonizmin önünü açarak ,
gelecekte bir Büyük İsrail projesinin bölgede etkili olmasını sağlayacak gibi
görünmektedir .Küçük İsrail’in Büyük İsrail’e dönüşmesi için bölgedeki bütün
devletlerin parçalanarak eyaletler halinde Kudüs merkezli bir Siyonist
yapılanmanın içinde yer alması planlanmaktadır . İsrail’in işgal ettiği
topraklarda güven içinde varlığını sürdürebilmesi için ,gelecekte Avrasya
devletlerinin çökertilerek tehdit olmaktan çıkartılması gerekmektedir .Orta
Doğu devletlerini kendi beslediği terör örgütleri ile paramparça ederek
eyaletler halinde Kudüs’e bağlamayı hedefleyen İsrail devleti ,Balkanlar,Kafkaslar,Hazar
ve Orta Asya gibi Avrasya bölgelerindeki devletler için de benzeri bir siyasal çözülme
sürecini , bölge devletlerine dış destekler aracılığı ile dayatmaktadır. Bölge
devletleri ;yerelleşme, eyaletleşme, mezhepleşme ,etnikleşme ile birlikte dışa
bağımlı şirketleşme çıkmazlarından kurtulmadıkça İsrail’in Pan-Siyonizm örgütlenmeleri
ile çökmekten ve dağılmaktan kurtulamayacak gibi görünmektedirler .Savaşı ve
sıcak çatışmaları uluslararası komplolar ile birlikte Avrasya’nın her bölgesine
taşıyan Siyonizm , bölgede Pancılık akımına soyunarak , merkezi alanda tam
anlamıyla bir Yahudi egemenliği inşa etmeye çalışmaktadır .Siyonizmin dünya
egemenliği projesi, Orta Doğu ile birlikte bütün Avrasya ülkelerini de
haritadan silmeyi hedef aldığı için , öncelikle merkezi devletlerin bir araya
gelerek savaşa karşı bir merkezi savunma örgütünü kurmaları gerekmektedir.
Merkezi devletlerin öncülüğünde Avrasya kıtasının diğer bölgelerinde yer alan
devletleri de içine alan daha büyük bir kıtasal oluşum, ancak Pan-Avrasyacı bir
yaklaşım çerçevesinde mümkün olabilecektir . Bu nedenle önümüzdeki dönemde Pan-Slavizm,Pan-Cermenizm
,Pan-Turanizm,Pan-Türkizm ve Pan-Arabizm gibi Pancılık akımlarının , en büyük
emperyalizm olan Pan-Siyonizme karşı birleşerek büyük bir bütünsellik içinde Pan-Avrasyacılık
yapmaları gerekmektedir . Pan-Avrasyacılık akımının çatısı altında bir araya
gelecek olan bütün Pancılık akımları bu doğrultuda bir araya gelerek emperyalizme
ve Siyonizme karşı varlıklarını ve geleceklerini güvence altına
alabileceklerdir . Orta Doğu savaşı bu doğrultuda acilen durdurulmalıdır .