DÜNYA ZENGİNLERE GÖRE YAPILANDIRILIYOR
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
Küreselleşme döneminin en önemli siyasal
sonuçlarından birisi olarak gündeme gelen bölücülük
hareketleri ,bütün dünya ülkelerinde ön plana geçmekte ve , bugünün dünya haritasında yer alan tüm devletler yıllar geçtikçe yoğun bir
bölücülük tehdidi ile karşı karşıya kalmaktadır . İnsanlık yirminci yüzyıla geçerken
dünyada yirmi devlet varken , yirminci yüzyılın sonlarında yirmi birinci
yüzyıla geçerken iki yüz civarında devlet ortaya çıkmıştır .Birinci ve ikinci
dünya savaşları sonucunda imparatorluklar ortadan kalkmış , sömürgeler tasfiye
edilmiş daha sonrada sosyalist
sistem ortadan kaldırılarak yirminci yüzyıl içinde bu üç büyük dönüşüm
sayesinde devlet sayısı on misli artarak, iki yüz civarında yeni siyasal
yapılanmalar üzerinden büyük bir artış göstermiştir . Bu gibi konularla ilgilenen bazı uzmanlar ,
küresel emperyalizm çağında daha da ileri giderek insanlık için iki yüz devletin yeterli
olmadığını ,gene geçen yüzyılda olduğu
gibi devlet sayısının en az on misli artırılması gerektiğini hiç çekinmeden ileri sürmektedirler . Onlara
göre , insanlık yirmi birinci yüzyılın sonlarında artık iki bin devlete sahip olmalıdır.
Dünya üzerinde yeni kıtalar oluşmadığına göre , devlet
sayısının on misli artırılması geçen
yüzyılda olduğu gibi var olan devletlerin bölünmesi ile sağlanarak , dünya haritası
çok parçalı bir siyasal yapılanmaya doğru yönlendirilecektir . Uzaydan ya da
başka gezegenlerden yeni devletler dünyaya gelmeyeceğine göre , devlet
sayısının ciddi bir bölücülük faaliyeti sayesinde en az
on misli artırılacağı anlaşılmaktadır .Önümüzdeki dönemde bütün dünya ülkelerinde dışarıdan güdümlü zorlamalar ve karışıklıklar
sonucunda bir çok yeni devlet dünya haritası üzerindeki yerini alacaktır
.Zengin burjuvazinin şirketleri
kapitalist sistem sayesinde büyürken, buna karşı direnen ulus devletler
organize terör ve savaş
senaryoları ile bölünerek ve
parçalanarak daha küçük eyalet
devletçiklerine dönüştürüleceklerdir .
Fransız devriminin getirdiği ulusculuk akımları
imparatorlukları bölünce ve daha sonra
da eski sömürgelerde dışarıdan desteklenen yeni
ulusculuk akımları aracılığı ile yeni ulus devletler dünya kıtaları
üzerinde yer almaya başlayınca, var olan devlet sayısı kısa bir zaman dilimi
içinde on misli artarak yeryüzü haritası
üzerinde fazlasıyla parçalı bir siyasal yapılanma ortaya çıkmıştır . Bugün geçmişten gelen bu
sürecin bir başka benzeri ısrarlı bir biçimde ve dışarıdan desteklenerek ulus
devletlere yönelik bir doğrultuda sürdürülmek
istenmektedir . Ulusculuk akımları sayesinde
öne çıkan ulus devletler imparatorlukların bölünmesine yol açarken ,
bugün alt kimlikçi ve etnikçi bir mikro
milliyetçilik aracılığı ile var olan ulus devletler parçalanarak ,dünyanın her
bölgesinde yeni eyalet devletçikleri oluşturulmaya çalışılmaktadır . Yerelleşme
ya da yerel yönetim reformları
görünümünde gündeme getirilen yeni bölücülük akımı sayesinde , bugünün
dünya haritası üzerinde yer alan ulus devletlerin yarısından fazlası ciddi bir bölünme
tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır . Özellikle alt kimliklerin kışkırtıldığı
ve bunların mikromilliyetçi bir harekete yönlendirilerek , daha küçük bir ulus
devlet olmaya doğru sürüklenmeleri ,küresel emperyalizmin
kapitalist merkezleri tarafından açıkça desteklenerek ,batının dışında kalan
bütün doğu ve güney ülkeleri bölünmeye
doğru giden yolda zorlanmaktadırlar . Ulus devletlerin dışa
açılmaları teşvik edilerek ekonomik yoldan kapitalist sistemin etkisi artırılmakta
ve ekonomi üzerinden ulus devletlerin parçalanmasına giden yolda ,hem etnik
gruplar hem de yeni oluşturulan cemaatlar
,büyük parasal olanaklar ile desteklenmektedir . Her ülkenin ekonomisi
devletlerin elinden alınarak dışa açılırken , serbest piyasa üzerinden dünyanın
her ülkesine kaydırılan sermaye gücü sayesinde , ulus devletlerin bölünerek
ortadan kalkmalarını sağlayacak bir
eyaletleşme , etnik gruplar ile cemaat
oluşumlarına sağlanan büyük maddi
olanaklar aracılığı ile gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır . Küresel
emperyalizmin örgütleyicisi olan batı kapitalist sistemi , bütün dünya
kıtalarını kendi hegemonyası altında bir baskı düzenine bağlayabilme
doğrultusunda evrensel düzeyde
bölücülüğü sistemli bir biçimde desteklemektedir .
Mısır’ın Kıpti
asıllı hrıstıyan eski dışişleri bakanı
Butros Gali ,soğuk savaş sonrasında Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine
getirilince , küreselleşme olgusunu “Önce mikro milliyetçilik ,sonra makro
devletçilik “ olarak tanımlamıştı . Uluslar arası alanın bu önde gelen
temsilcisinin açıkça itiraf ettiği gibi , küreselleşme aşamasında mikro
milliyetçilik akımları batı kapitalist sistemi tarafından desteklenerek ulus
devletler sistemi dağıtılacak ve daha sonraki aşamada dünya haritasında yer
alan küçük eyalet devletleri , kıtalar düzeyinde ya da büyük bölgesel
oluşumların çatısı altında kurulacak
makro devletlerin ortaya çıkan yapılanmasının içinde bir araya getirilecekti . İki yüz ulus
devletin bölünmesi ile ortaya çıkacak iki bin eyalet devleti , beş kıta
üzerinde oluşturulacak on büyük
federasyonun çatısı altında birleştirilecek
ve en sonunda on büyük federasyonun , bir dünya konfederasyonu çatısı
altında birleşmesiyle de , yüzyıllardır zenginlerin hayal ettiği bir dünya devleti yapılanmasına
geçilecekti . Zenginlerin yönetiminde bir dünya devleti ancak ulus devletlerin
parçalanmasıyla kurulabileceği için , küresel kapitalizm çatısı altında bir
araya gelen , her ülkenin zenginleri , içinde yaşadıkları ülkelerinin
kapitalist sistemin çıkarları doğrultusunda parçalanarak eyalet devletlerine
geçilebilmesi için, açıktan bölücülük yaptıkları görülmektedir . Yeryüzünün
bütün ticaret merkezlerine dağılarak sermaye akışını kontrol altına alan bir
dini ya da etnik grubun, ulusal
kimliklere karşı çıkan bir tutum içerisine girmesiyle , ulus devletlerin
parçalanmasını sağlayan bölücülük akımları her ülkede öne çıkarak bütün devlet düzenleri açısından ciddi bir
tehdit süreci başlatmıştır . Her ülkenin zengini kendi milleti ve devletinin
desteği ile zenginleşerek bir ekonomik güç haline gelmesine rağmen ,
zenginleşme aşamasından sonra dışa açılarak ve yeni piyasa yapılanması
sayesinde küresel sermaye düzeni ile işbirliği doğrultusunda kendi ülkelerine sırtlarını dönerek ,
doğrudan ya da dolaylı yollardan bölücü akımlara destek vermektedir.
Tarih boyunca siyasal dönemeçler dönülürken , yeni ortaya
çıkan devlet modelleri ile eski devlet yapılarının çatıştığı görülmüştür .
Bugün gelinen aşamada ise eski ile yeni devletler arasında bir çekişme değil
ama büyük şirketler ile devletler arasında gelişmekte olan şiddetli bir rekabet
ve çatışma süreci göze çarpmaktadır . Dünyanın en büyük sermaye örgütlenmesi
olan uluslar arası finans kapitalin
emirleri doğrultusunda hareket etmek zorunda kalan bütün sermaye kuruluşları ve
şirketler , dünya devletlerine ve yer yüzü halklarına karşı bir hegemonya
savaşı açarken , etnik gruplar ile dini cemaatları millet ve devlet düzenlerine karşı bir
işbirliği ortağı olarak kabül etmiştir . Her yerde etkinlik gösteren şirketler
azami kazanç peşinde koşarken , asgari masraf ile daha çabuk zenginleşebilmenin arayışı içinde olmuştur . Siyaset sahnesinin
en büyük kuralı olan Makyavelizmi ekonomik alanda gerçekleştirme çabası
içerisinde bulunan tekelci şirketler ,hiçbir kural dinlemedikleri gibi ,
kendilerinden vergi almaya kalkan ya da sınırlarda gümrük almaya çalışan
devletlere karşı da kendi aralarında işbirliği yaparak sistemli bir savaş halinde olmuşlardır .
Dünyanın patronu olmak isteyen para babaları , sahip oldukları zenginlik gücünü
ana hedeflerini gerçekleştirme doğrultusunda kullanmakta ve bu doğrultuda da
zenginliklerine yeni zenginlikler katma girişimleri içerisinde ,kendileri için
sınırlayıcı bir güç merkezi olarak var olan
ulus devlet düzenlerinin tasfiye
edilmesi için çaba göstermektedirler .
Ekonomik alanın öne geçirilmesiyle birlikte zenginlik ciddi bir siyasal güç haline gelmiştir . Büyük parasal
birikimlere sahip olan zenginler sınıfı , hem kendi konumlarını korumak ,hem de
küresel emperyalizmin dayatmaları doğrultusunda kapitalist merkezler ile işbirliği içerisinde ortaklıklar geliştirebilmek doğrultusunda ,vatandaşı
oldukları ülkelerin ya da çatısı altında yaşadıkları devletlerin ulusal çıkarını görmezden gelerek , bir grup
azınlığı oluşturan zengin kesimlerin çıkarlarına öncelik verilmesini
savunabilmektedirler . Böylesine çıkarcı ve bencil tutumların kesin ve katı
yaklaşımlar çerçevesinde öne çıkarılması ,bölücülüğün giderek artmasına ve
güçlenerek ulus devletlerin ortadan
kalkmasına yol açmaktadır . Bu yüzden artık , dünyanın her ülkesinde yaşayan
toplumların zengin kesimleri yeni bölücüler olarak siyaset sahnesinde öne
çıkmaktadırlar .
Zengin bölücülüğü,
Amerika Birleşik Devletlerinde olduğu gibi Avrupa Birliği ülkelerinde de
zaman zaman gündeme gelmiş ve Avrupa kıtasının büyük devletlerinin bölünmesine
yol açabilecek yeni eyalet devletçiklerinin
ortaya çıkmasına neden olmuştur .Yüzyıllarca dünya kıtalarını sömürge
imparatorlukları aracılığı ile yönetmiş olan Batı Avrupa’nın üç büyük devleti
olan İngiltere,Fransa ve İspanya ile birlikte gene benzeri bir konumda olan
Belçika günümüzde bölünme tehlikesi ile karşı karşıya kalmışlardır . Kuzey buz
denizinde petrol bulunmasından sonra zenginleşen İskoçya İngiltere’yi , zengin endüstri bölgeleri
olan Katalanya ve Bask yerel yönetimleri İspanya’yı , daha önceleri
bağımsız bir devlet olan Korsika adası
ise, Fransa’yı bölerek bu devletlerin
üniter yapılarını ortadan kaldırmaya çalışmaktadırlar . Benzeri bir biçimde ,
Roma İmparatorluğunun çöküşünden sonra bir şehir devleti olarak Akdeniz
üzerinde hegemonya kuran Venedik bölgesi
İtalya’yı , Almanya’nın zengin Katoliklerinin toplandığı Bavyera eyaleti
ise Protestan Alman Birliğini
parçalama doğrultusunda açıktan bölücülük yapmaktadırlar . Vestfalya
Antlaşması sonrasında üç yüz yıllık bir oluşum süreci geçiren Avrupa’nın büyük
ulus devletleri , kendi eyaletleri konumundaki küçük devletçikler tarafından
bölünmek istenirken , küresel sermayenin bu küçük yeni devlet adaylarını
dışarıdan büyük destekler sağlayarak
meşrulaştırmaya çalışan küreselci güçler ,ülkelerin zengin sınıfları ile
devlet ve millet yapılarına karşı , ekonomik ilişkiler ve piyasalar üzerinden
etkili bir işbirliği ve ortaklık dayanışmasını sürdürmektedirler . Bu yüzden ,
bazı ülkelerde dışarıdaki küresel sermaye ile
bütünleşen zengin kesimler kendi
toplumlarının ya dışında kalmakta ya da
toplumlar tarafından dışlanmaktadırlar.
Uluslararası kapitalist düzenin çıkarları doğrultusunda ulus devletlerin
parçalanmasına göz yuman ya da dolaylı olarak destek veren süper zengin kesimler , bir aşamadan sonra
bölücülük yaparak kendi devletleri ve
toplumları ile karşı karşıya gelmektedirler .
Fransa,İtalya ve İspanya gibi büyük Avrupa devletleri ,merkeze bağlı bulunan eyaletlerin ya da
bölgelerin ülke birliğinden ayrılarak
bölücülük yapmalarını önlemeye çalışırken
küresel emperyalizme karşı bir var olma savaşını vermek zorunda
kalmışlardır . Kapitalist sistemin dönemsel krizleri ile istikrarsız
yapılarının yol açtığı belirsizlikler
,zengin kesimleri korkutmuş ve sermaye sahiplerini öncelikli olarak kendilerini
kurtarma düşüncesine doğru sürüklemiştir . Sermayenin ürkekliği zengin
sınıflara korkaklık olarak yansımış ve
kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden zenginler,
üyesi oldukları toplumların ya da ulusal yapıların çıkarlarını görmezden
gelerek kendileri açısından , çıkarcı bir bencilliği genel olarak geçerli bir hareket tarzına
dönüştürmüşlerdir . Avrupa Birliği kendi
bütünlüğünü koruma doğrultusunda , ayrılıkçı eyaletlerin bulunduğu bölgelerde
merkeze bağlı bölge devletlerinin kurulmasını bir alternatif olarak düşünmüş ve
anayasalara konan bölge devletleri ile ilgili maddeler üzerinden, ayrılıkçı
bölgelerin büyük ulus devletlerden
kopmalarını önleyerek ,Atlantik kökenli
bir küresel saldırganlığa karşı
direnmeye çalışmıştır . Avrupa’nın zenginleri de tıpkı Amerika’nın
zengin kesimleri gibi kendi çıkarlarına
öncelik verirken , diğer kesimlerin ekonomik sorunlarına karşı ilgisiz
kalmıştır . Zengin Katalanlar yoksul Endülüslere ya da zengin Bavyeralılar
yoksul Bremenlilere para kaptırmak
istemezken , zengin Venedikliler de İtalya’nın güneyinde yaşayan yoksul Napolilileri beslemek istemediklerini açıkça
dile getirmektedirler . İngiltere’de zengin İskoçyalılar geri kalmış Gallileri beslemek
istemedikleri gibi ,Türkiye’nin İstanbul kentinde toplanan zengin kesimlerinde
,kasıtlı olarak yoksul bırakılan doğu Anadolu’nun veya Güneydoğu bölgesinin yoksul kalan
kitlelerini beslemek istemedikleri için , sürekli olarak kendi kurdukları
derneklerinin çizdiği bölücü rota da ,
eyalet devletçiklerinden oluşacak bir federasyon arayışı sürdürülmektedirler .
Büyük sermaye yapılarının bulundukları
ülkelerde eyalet devletlerinin belirli bölgelerde oluşumunun gündeme gelmesiyle
birlikte ,zengin kesimlerin bölücülük yaptıkları açıkça görülmektedir . Zengin
bölge ya da ülke ayrılıkçılığının , bağımsızlık istekleri ile gündeme
getirilmesinde zengin kesimlerin ulus
devletlere karşı bölücü hareketleri
dolaylı ve açık yollardan destekledikleri görülmektedir .
Zenginler ödedikleri vergiler ile, yoksulların beslenmesini
, ya da geri kalmış bölgelerin
desteklenmesini istememekte , aksine
devletin zengin kesimlerin çıkarları doğrultusunda isteklerini öncelikle gerçekleştirmesini talep etmektedirler . Avrupa Birliği’ne giden
yolda büyük ve zengin Avrupa ülkelerinin küçük ve yoksul diğer Avrupa
ülkelerine destek olmaları beklenirken , bu durumun tamamen tersi gelişmeler olduğu görülmüştür
.Irak savaşında beş trilyon dolar masrafa giren ABD , içine sürüklendiği
ekonomik krizi kendi denetimi altındaki uluslar arası ekonomik kuruluşlar
aracılığı ile Avrupa kıtasına doğru yönlendirince , Avrupa kıtasının Akdeniz’e
kıyısı olan bütün güney ülkeleri
ekonomik olarak çökmüş ama hiçbir büyük Avrupa ülkesi bu ekonomisi çöken güney
ülkelerine yardım etmemiştir . Yunanistan, Portekiz,İrlanda ,İspanya ve İtalya
ekonomik olarak iflas ederken ,büyük ve zengin Avrupa devletleri bu harcanan
ülkelere sahip çıkmamışlardır . Bir anlamda altta kalanın canı çıksın anlayışı
ile hareket eden zengin kesimler ve büyük devletler ,yoksul halklar ile çöken
devletlere gereken yardımları yapmayarak çöküşe ortak olmuşlardır . Zenginden
alınan vergilerin yoksullara yardım olarak gitmesini sağlayan ulus
devletlerin sosyal devlet uygulamalarını
ortadan kaldıran küresel sermaye ve işbirlikçisi zengin sınıflar , bütün
dinlerin ortak bir çizgide savunduğu yoksullara ve zayıflara sahip çıkarak
destek olma işinden her geçen gün
uzaklaşarak, daha haksız ve adaletsiz yeni bir dünya düzensizliğinin ortaya
çıkmasına yol açmışlardır . Ulus devletlerdeki milliyetçi partiler ve örgütler zenginlerin eline geçince , sosyal
devlet gibi yoksulları koruyan ulus devlet uygulamaları da kendiliğinden devre
dışı kalmıştır . Zengin yoksul ayırımının
dışarıdan destekli politikalar ile giderek tırmanmasıyla birlikte ,
ulusal toplum yapılarında dağılma ve
parçalanma eğilimleri öne çıkmış ve böylece küresel emperyalizmin istediği gibi
ulusal toplum ve devlet yapılarının
ortadan kaldırılması daha da kolaylaşmıştır .
İnsanlığın genel gidişi doğrultusunda daha fazla demokrasinin
temel hak ve özgürlüklerin korunması doğrultusunda gündeme gelmesi beklenirken
, siyasal gelişmeler daha fazla demokrasi yerine daha çok para ilkesini öne çıkararak , bütün toplumları ekonomik çıkar beklentisine mahkum etmiştir .
Gereğinden fazla büyük bir İtalyan devletini maddi olanakları ile beslemek
istemeyen Venedikli tüccarlar ve zenginler ,güney bölgesinden koparak daha
küçük bir Kuzey İtalya devleti çatısı altında yaşamak istemektedirler . Po
ovası çevresinde uzanacak bir Padanya devleti sayesinde daha zengin ve
kaliteli bir yaşam düzenine kavuşacağını hayal eden Venedik kentinin
temsilcilerinin ,artık Napoli bölgesi ile aynı çatı altında olmak istemediği
kesin olarak ortaya çıkmaktadır . Belçika devletinin çatısı altında Valonlar ile
yüzyıllardır birlikte yaşayan Flamanların artık kendi bağımsız eyalet
devletçiklerini kurmak istediği göze
çarpmaktadır . Çalışkan Flamanlar zengin olurken ,tembel Valonlar Flamanların ödedikleri vergiler sayesinde
yaşama olanaklarına sahip olabiliyordu
. Zengin Venedik yoksul Napoli’nin
masraflarını karşılamak istemediği bir aşamada, İtalya’daki ulus devlet
yapılanması ortadan kalkmak durumuna
getirilmiştir . Venedik bölgesine benzer bir biçimde İtalya’ya resmen bağlı
bulunan Güney Tirol bölgesi de ,zaman
zaman ayrılmak isteğini dile getirerek , dolaylı anlamda bir bölücülük
girişimini daha öne çıkarmaktadır. Bavyera eyaleti , Katolik inancı
doğrultusunda bütünüyle Protestan bir yapılanma olan Almanya Birliğinden
ayrılma eğilimi gösterirken aynı zamanda zenginliğini diğer eyaletler ile
paylaşmaktan kaçınmaktadır . Daha fazla demokrasi isteği gibi kutsal bir talep
doğrultusunda ,bütün etnik ve dinsel gruplar sahip oldukları hak ve
özgürlükleri en üst düzeyde kullanabilecek bir duruma geldiği zaman, siyasal açıdan daha ileri bir
ülke konumuna gelecek iken , etnik çizgide alt kimlikçiliğin hortlatılarak
zengin azınlıklara özel olarak çeşitli olanakların tanınması ,genel olarak
eşitlik düzenini ortadan kaldırdığı gibi ,ülkelerin bölünmesine giden yolda hızlı bir ilerleme sağlayabilmektedir . Sahip
oldukları para gücünü kullanarak siyaseti kontrol etme ve kendi çıkarları
doğrultusunda yönlendirme şanslarını elde etmiş bulunan süper
zenginler , bir anlamda
demokrasi ve insan hakları
görünümü altında cumhuriyet yıkıcılığı yapmaktadırlar . Halk kitlelerinin
ekonomik haklarının göz ardı
edilmesi ile ayrılık yaratan kültürel hakların öncelikli bir kategori olarak öne çıkarılması
,toplumsal çatışmalar yaratarak , ulus devletlerin dağılmasına
giden yolda nefret suçları ile
bölünme yolunu kendiliğinden açmaktadır . Bölücülüğü kışkırtan Kopenhag kriterlerine
öncelik tanınırken , ekonomik haklarla ilgili
Maastricht kriterlerinin görmezden gelinmesi, tam anlamıyla bir çifte
standart olarak küresel sermayenin
uzaktan kumandalı emperyal manüplasyon
planlarını gözler önüne sermektedir .
Zengin sınıfların
ekonomik düzeni ele geçirdikten sonra , sahip oldukları parasal güç
ile siyaseti yönlendirmeye
başlaması , dünya ülkelerinde önemli
değişikliklere neden olmuştur. Mülkiyet merkezli ekonomiye olan tutkunluk , insanlığı tüketirken , kapitalizmin hızla
gelişmesine yardımcı olmuştur . İnsanlık
toplum yerine ekonomi üzerinden değerlendirilirken , para ve maddiyatçılık ana kriter olarak ele alınarak ,insanlığın kapitalin
işgali altına girmesine yol açılmıştır . Bütün dünyayı beş yüz yıllık bir büyük
zaman dilimi içinde sömüren batı kapitalizmi
, para gücü üzerinden insanlık
için tam bir teslimiyet düzenini zorla ve baskı ile dünya halklarına kabül
ettirmeye çaba sarf etmektedir . Tüm dünya ülkelerinin yoksul kesimlerinin
çalışan proleterlerinin birleşmesi hedefi , kapitalistlerin birleşerek
oluşturduğu uluslar arası kölelik düzenine son verilmek istenmesini
amaçlamaktadır . Zenginler paralarını ve
büyük sermayelerini yoksul halk kitleleri ile bölüşmek istemedikleri için ,
halkın genel olarak çıkarlarını ele alacak ve bu doğrultuda bir kamu yönetimi gerçekleştirecek çizgide hiçbir adım atmamaktadırlar . Parayı
ve iktidarı paylaşmayan zenginler , kendi çıkarlarının tehlikeye doğru
sürüklendiğini gördükçe ,demokrasi dışı
yollara da başvurabilmektedirler . Para babalarının çıkarları doğrultusunda ,
devlet ve kamu düzenlerini ayakta
tutarak , devletlerin çöküşünün önlenmesi gerekirken , tamamen tersi bir
çizgide ulus devletlerin parçalanması , zenginlerin bölücülüğü
doğrultusunda gündeme getirilmektedir .
Ekonomik sömürüye her türlü riske rağmen, kararlı bir biçimde devam eden süper zengin kesimler , ellerindeki ekonomik
birikimi içinden çıktıkları ulusal yapı ya da halk kitleleriyle paylaşmayarak
,oluşturdukları uluslar arası dayanışma
düzeni içinde toplumların bölünmesine giden yolda ,dışa dönük bir
çizgide bencil ve çıkarcı tutum ve davranışlarını küreselleşme görünümü altında, kararlı bir
biçimde sürdürdükleri görülebilmektedir .
Ekonomik güç ile her şeyi satın almaya kalkışan zenginler
, medya ve basın organlarını kendi bültenlerine dönüştürdükleri gibi , siyasal
partileri de finanse ederek kendi çıkarlarının temsilcisi konumuna
düşürebilmektedirler . Kurdukları büyük
şirketleri ile zenginleşme fırsatını yakalayan
zengin kesimler , aynı şirketçi zihniyeti siyaset alanına taşıyarak şirket-parti
modellerini de çeşitli ülkelerde
gerçekleştirebilmektedirler .Para gücü ile kendi çıkarları için siyasal
partiler kurdurabilen zengin kesimler ,siyasetin finansmanı üzerinden satın
aldıkları kişilerin siyaset sahnesinde ön plana çıkmalarını
sağlayabilmektedirler . Bu gibi taşeronları ya da kendi adamlarını parasal destekler
ile siyaset sahnesinde öne çıkarabilen
aşırı zengin kesimler , şirket
yönetir gibi partileri de uzaktan kumandalı bir biçimde yönetebilmekte ve bu
yüzden de , siyasal alanda büyük çarpıtmalara
neden olabilmektedirler . Ekonomi ile siyasetin karıştığı bir ortamda , iş adamları kendileri
açısından güvenilir buldukları bazı temsilcilerini siyaset alanına taşıyarak ,
bunlar üzerinden devleti kendi
çıkarları doğrultusunda yönlendirebilmektedirler . Milleti ve dini olmayan
küresel sermaye sahipleri ,hep
kendilerine çalışan bir siyasal sistem ile ekonomi üzerinden insanlığın
tepesinde büyük bir baskı düzeni kurabilmişlerdir . Kendi ülkelerinden çıkarak
uluslar arası alanlara açılan şirketler büyürken , siyasal açıdan da
güçlenebilmekte ve küresel siyasetin
belirlenmesinde etkili bir konuma gelmektedirler . Kendi ülkelerinin
bölünmesine giden yolda küresel emperyalizm merkezlerinden gelen destekler ile
etkin olan zengin kesimler , dışarıya açıldıkları zaman daha küresel
politikalara yönelebilmekte ve bu çizgide bazı plan ve programlara angaje
olabilmektedirler . Sermayenin önündeki bütün sınırlar kaldırılırken ve serbest olarak sermayenin dünyanın her
yerinde dolaşımının sağlanması doğrultusunda güvenceli bir sistem
oluşturulurken , bütün ulusal sistemlerin , evrensel bir sermaye diktatörlüğüne
teslim olmasının önü açılmaktadır . Kendi ülkesinde bölücülük yapan zenginler
ve onların şirketleri uluslar arası alana çıktıkları zaman , dünyanın diğer
ülkelerindeki zenginler ve onların şirketleri ile bir araya gelerek küresel bir
ortaklığın ,insanlığın tepesinde bir baskı düzenine dönüşmesinin aracılığını
yapabilmektedirler . Zenginlerin bölücülüğü bu durumda sadece kendi ülkeleri
için geçerli olmakta ama dışa açılan şirketler bir evrensel diktatörlük dayanışmasının
öncüsü olmaktadırlar . Liberal görünümlü yeni finans kapital faşizmi ,
geliştirmekte olduğu evrensel baskı
düzenine kılıf olarak neoliberalizmi kullanmaktadır .Liberalizm adına ulus devletler yıkılmakta ama küresel sermayenin dünya
faşizmine giden baskı düzeni tekelci
şirketler aracılığı ile son hızla oluşturulmaktadır . Önümüzdeki dönemde
ülkeler üzerinden tek tek faşist düzenler düşünülmemekte ama , piyasalar
üzerinden evrensel bir faşist düzen
süper zenginlerin küresel
imparatorluğu doğrultusunda bütün dünya
ülkelerinin üzerine gidilerek dayatılmaktadır .
Yirmi birinci yüzyılda
dünya yolunda ilerlerken , insanlık batı kaynaklı ve
insan hakları görünümlü bir yeni
sömürü düzenine sürüklenme tehlikesi ile karşı karşıyadır . Süper
zenginler kontrolu altında tuttukları finans kapital düzeni sayesinde , dışarıdan güdümlü ekonomik programlar
aracılığı tüm insanlığı yeniden kapitalin işgali altına sürüklemektedirler . Çeyrek yüzyıllık bir dönemin geride
bırakılmasından sonra ,küresel imparatorluk peşinde koşan süper kapitalizmin
insanlığın pek de hayrına olmadığı ortaya çıkmaktadır . Batı ekonomileri ile
piyasa ilişkileri üzerinden bağlantı içine girmiş olan ulus devletler de halk kitleleri giderek
yoksullaşırken , dolar milyarderlerinin sayıları hızla artmaktadır . Sovyetler
Birliğinin dağılmasından sonra beşte bir toplumu yaratmak üzere yola çıkan
küreselleşme akımı kısa bir zaman dilimi içinde yeni bir emperyalizme dönüşünce,
ortaya yüzde bir toplumu gibi son derece dengesiz bir durum çıkmıştır .
İnsanlığın beşte birinin zengin , beşte dördünün orta düzeyde olacağı bir
küreselleşme akımı dile getirilmiş ama kısa bir süre sonra , bütün dünya
ülkelerinde sayıları hızla artan dolar milyarderleri üzerinden yüzde bir aşırı zengin yüzde doksan dokuzu
yoksulluk sınırında sürünen halk kitleleri düzeyinde haksız ve adaletsiz yeni bir sömürge
düzeni ortaya çıkartılmıştır . Bir avuç
süper zengin dünya ekonomisini kontrol altına alırken , süper zenginler bir an
önce kendi evrensel imparatorluklarını oluşturabilmek üzere , ulus devletleri
baskı altına almakta ve yoksul kitlelerin küresel sermayenin denetimi altındaki
medya ve basın organları ile de etnik ve
dinsel kışkırtıcılık yaparak , dünya
ülkeleri ve halkları iç çatışmalara ve hesaplaşmalara
doğru sürüklenmektedir . Çeyrek asır
boyunca bu doğrultuda oynanan oyunların
sonuna gelinmiştir . Küresel sermayenin merkezi konumunda olan New York’ta başlatılan %I e karşı %99 tepki hareketi ,kısa bir zaman dilimi içinde bütün dünya
ülkelerine yayılarak zenginlerin aşırı büyümesine karşı
küresel tepkinin örgütlenmesinde
başlangıç noktası olmuştur . Dünya halkları
kapitalizmin kalesine karşı isyan ederken , geleceğin süper gücü olmaya
çalışan Çin’e karşı da , Hong-Kong
adasındaki yoksullar da benzeri bir tepki hareketini örgütleyerek %1 e karşı %99 un haklı direnişini gündeme
getirmişlerdir . Asya ve Afrika ile Latin Amerika’nın bütün geri kalmış
ülkelerinde yavaş yavaş uyanmaya başlayan
yoksul halk kitleleri , küresel
emperyalizmin dayattığı süper
emperyalizmin faşizmine karşı tepki
göstermeye başlamışlardır . Şirketler ile devletler arasında başlayan çekişme
,daha sonraki aşamada milletler ile ümmetler arasındaki ayrışmaya dönüşmüş ve
günümüzde yeni bir siyasal gündemin ortaya çıkmasına neden olmuştur . Şirketler
büyürken devletler küçülmüş, yeni cemaatlar ortaya sürülürken milletler ortadan kaldırılarak ümmetler
dönemine geri dönüş körüklenmiştir .
Dünya Ticaret Örgütü üzerinden küresel egemenlik kurmak
isteyen batı kapitalizmine karşı Çin ve
Rusya’nın öncülüğünde bir karşı hareket örgütlenmiş , Brezilya ve Hindistan
gibi dev ülkelerin katılımı ile küresel
sermayenin batı kapitalizmi üzerinden bütün dünyaya yaymak istediği
egemenlik düzenine karşı , BRİC ülkeleri
dayanışması yeni bir alternatif olarak öne çıkmıştır . Dolar milyarderleri aracılığı ile süper
zenginlerin azınlık egemenliğini dayatan
küresel sermaye, Dünya Ticaret Örgütünü kullanırken , var olan
devletler de Birleşmiş Milletler çatısı
altında bu gidişe karşı
duvar oluşturmak üzere, dört büyük devletin öncülüğünde BRİC
örgütlenmesi yeni bir alternatif arayış olarak ortaya çıkmıştır .
Küreselleşme döneminde son derece haksız,adaletsiz ve eşitsiz bir duruma
sürüklenen insanlığın kitlesel tepki gösterme noktasına geldiği aşamada ,
küresel sermayenin yeni terör örgütleri kurdurarak yaygın terör uygulamaları üzerinden insanlığı
yeni bir cihan savaşına sürükleyerek , tüm insanlığın küresel sermayenin dünya
imparatorluğuna karşı çıkmasını önlemeye çalıştığı görülmektedir . Uluslararası tekellerin ve silah
şirketlerinin yönlendirmesi altında
etkinlik gösteren terör örgütlerinin bütün
dünya ülkelerinde etnik çatışmalar yarattığı ve giderek büyük bir din kavgasını
körüklediği yeni aşamada , küresel bir
kaosa sürüklenmemek için ,hala ayakta
olan ve yıkılmayan ulus devletlerin bir şeyler yapmasına ihtiyaç vardır
.Küresel sermayenin Dünya Ticaret Örgütünü ve Dünya Bankasını ve Uluslar arası Para Fonunu kullanarak evrensel
diktatörlük kurması girişimlerine karşı çıkması gereken ulus devletlerin
, yeniden yapılandırılacak Birleşmiş
Milletler çatısı altında güçlü bir
dayanışma içerisine girerek ,süper
emperyalizme karşı bir uluslar arası dayanışma düzeni oluşturmaları evrensel barış açısından zorunlu
görünmektedir . Birleşmiş Milletler çatısı altında yeni uluslar arası
örgütlenmelere gidilmesi , tekelci şirketlerin önünün kesilmesi açısından
zorunlu görünmektedir . Batı
kapitalizminin yönetimi altındaki Dünya Bankasına karşı , Birleşmiş Milletlere
bağlı bir İnsanlık Bankası kurularak
,daha adil bir ekonomik düzene geçilebilir . Batı kapitalizminin bekçisi
konumundaki Nato , Birleşmiş Milletlere bağlanarak, bir Dünya Ordusuna
dönüştürülebilir ve böylece batı
blokunun dışındaki büyük güçlerin süper ordular kurarak üçüncü dünya savaşını
tırmandırmaları önlenebilir . Dünya Ordusu ,Birleşmiş Milletler genel kuruluna
katılan bütün devletlerin ortak kararı ile hareket edeceği için ,batılı
kapitalistlerin sömürü düzenleri için savaş çıkartmalarına izin verilmeyecek ve
bu örgütün sermayenin bekçisi olması önlenerek , dünya barışının kurulmasında
evrensel bir güvenlik şemsiyesi olarak
çalışması sağlanacaktır .
Her ülkede görülen alt kimlikçilik ve bu doğrultuda
geliştirilen etnik ve dinsel kökenli sosyal çatışmalara , Atatürk Cumhuriyeti
de sahne yapılmaya çalışılmaktadır . Dünyanın merkezi coğrafyasındaki merkez ülke olan Türkiye Cumhuriyetinin
,Vatikan merkezli Hrıstıyan Avrupa emperyalizmi ile İsrail merkezli Siyonist emperyalizm arasında tarihte olduğu gibi yeni bir çekişme alanına
dönüştüğü görülmektedir .Avrupalı emperyalistler Avrupa kıtasından bölgeye müdahale ederlerken
, İsrail’in arkasındaki küresel
emperyalistler de Atlantik ötesinden,
Amerikan devletinin gücünü ve ordusunu kullanarak müdahale etmeye çalıştığını
artık herkes görmektedir . Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluklarından gelen bin
yıllık devlet geleneğinin bu topraklardaki temsilcisi olarak Türkiye
Cumhuriyeti ,dünyanın yeniden yapılanması sırasında hem
ulusal kurtuluş savaşından gelen kazanımlarını korumak hem de yeni bir dünya düzeni kurulurken , Türk
devlet geleneğinin birikiminden yararlanarak
kendi ulusal alternatifini ortaya koymak zorundadır . Aksi takdirde
gayrimüslim çevrelerin temsil ettiği Büyük Orta Doğu, Büyük Avrupa ,Yeni Bizans
ve de Büyük İsrail projelerinin ya
taşeronu ya da uygulama alanı olmak gibi ,büyük bir değişim zorlaması ile Türk
devleti karşı karşıya kalmaktadır . Selçuklu ve Osmanlı tarihinde sürekli
olarak Türkler ve Müslüman halk kitleleri dünya ticaret yollarını güvence
altına almak doğrultusunda savaştıkları için ,Türkler iki büyük imparatorluk kaybetmişlerdir .Bugün
onların mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyeti de benzeri bir akibete doğru sürüklenmeye
çalışılmaktadır . Bizans döneminden kalma bir doğrultuda merkezi coğrafyadaki
ticaret gayrimüslimlerde olduğu için , Türkiye’nin ve merkezi bölgenin süper
zenginleri de , yeni Bizans ya da Büyük
İsrail hedefleri doğrultusunda bu alanda
küresel sermayenin kontrolu altında bir merkezi federasyon oluşturma
çabası içerisindedirler . Son yıllarda Anadolu’dan kaynaklanan İslami tepki
yüzünden sahil kesimlere sığınan lövanten kesimler , Türkiye Cumhuriyetinin eyaletlere bölünmesi
doğrultusunda açıktan bölücülük yaparak
, ülkenin değişik kökenden gelen halk kitlelerini etnik çatışmalara ya da iç savaş
senaryolarına doğru zorlamaktadırlar . Dünyanın diğer ülkelerinde olduğu gibi ,
Türkiye’nin süper zenginleri de, küresel
sermayenin yönlendirmesi doğrultusunda içinde yaşadıkları ulus devletin bölünmesinden
yana bir tavır almaktadırlar.Var olan devlet düzenlerinin getirdiği yasal
düzenlemelerden kurtulmak isteyen süper zenginler ve tekelci şirketler , kendi
denetimleri altındaki medya organları ile sürekli bir biçimde alt kimlik
kışkırtıcılığı yaparak ulus devletlerin bölünmesinde önemli rol oynamaktadırlar
. Zenginlik gayrimüslim lövantenlerin
elinde toplandıkça , zenginlerin Yeni Bizans ya da lövantenlerin yeni
Levant arayışları ile , Musevilerin Roma İmparatorluğuna karşı Akdeniz de kurulacak bir Kudüs
İmparatorluğunu , Büyük İsrail biçiminde
ortaya çıkarma doğrultusunda bölücülük
girişimleri giderek daha da öne çıkmaktadır .
Küresel sermaye Amerikan devletini ve ordusunu kullanarak
yeni bir sömürge imparatorluğu peşinde koşarken , geçmişten gelen dünya
düzenini alt üst etmiştir . Sermayenin imparatorluğu için yoksul halk
kitlelerinin birbirini boğazlamasına giden yollar, hem kışkırtılmış hem de
çeşitli siyasal senaryolar halinde , farklı
ülkelerde ve bölgelerde sahneye
konulmuştur . Soğuk savaş dönemi sonrasında insanlığın gelmiş olduğu nokta,
eskisine oranla daha dengesiz ve eşitliksizlikçi olduğu için ,sermayenin imparatorluğu yerine
bütün halkların kardeşçe kaynaştığı barışçı bir yeni dünya düzenine olan gereksinme her geçen gün daha da
artmaktadır . Gelinen yeni aşamada zengin düşmanlığı yapılmadan , süper
zenginlerin küresel sermaye imparatorluğu doğrultusunda kendi ülkelerinde
bölücülük yapmalarının önlenmesi gerekmektedir . Küresel sermaye kendi
denetimindeki medya ile etnik,dinsel ve
kültürel farklılıkları bölücülük çizgisinde
kullanarak, ulus devletleri
bugüne kadar ortadan kaldıramamıştır .Çeyrek asırdır devam eden şirketler ile devletler arasındaki savaşı
devletler kazanmıştır . Bu yüzden, küresel sermaye bir üçüncü dünya savaşı
arayışını tırmandırmaktadır . Ulus devletler bulundukları bölgelerde, komşuları
ile bölgesel güvenlik örgütlenmelerine giderek bölgesel barışı öncelikle
sağlamak durumundadır. İkinci aşamada ise Birleşmiş Milletler çatısı altında dünya
devletlerinin küresel dayanışması
sağlanarak , kalıcı bir dünya
barışı uluslar arası güvenceye kavuşturulmalıdır . Ham madde kaynakları ile
dünya pazarlarını bütünüyle ele geçirmek isteyen küresel sermayenin yerli
ortakları konumundaki süper zenginlerin bölücülüğü
, ülkelerdeki milli sermaye kesimlerinin bir araya gelmesiyle
önlenebilmelidir . Süper zenginler bölücülük yaparken , milli sermaye
sahiplerinin ve bunlara bağlı kesimlerin de, yeni bir ulusalcılık rüzgarı
estirerek var olan ulus devlet
yapılanmalarını koruyacak girişimlere ihtiyaç her geçen gün artmaktadır . Ulus
devletlerin çökertilmesiyle hedeflenen kaos ortamının önlenebilmesi ve her
devletin kendi ülkesindeki kamu düzenlerinin korunması için, hem devletlerin milli programlar ile toparlanması
,hem de ulus devletlerin kendi bölgelerindeki komşularıyla ortak bir dayanışma
ve güvenlik örgütlenmesine gitmesi gerekmektedir .Silah şirketlerinin terör örgütleri üzerinden üçüncü dünya
savaşını gündeme getirmesi acilen önlenmelidir .Önümüzdeki dönemde zenginlerin bölücülüğünü ,ulus devletlerin
örgütleyeceği yoksul halk
kitlelerinin kardeşlik dayanışması
sayesinde önlemek mümkün olacaktır .
İnsanlık tarihi incelendiği zaman parayı elinde tutan ticaret
burjuvazisinin sahip olduğu sermaye
gücünü kullanarak her dönemde kendi
çıkarları doğrultusunda dünyayı
yönlendirmeye çalıştığı görülmüştür . Para gücü ile her şeyi satın alarak
kullanan sermaye sahipleri ekonomi üzerinden siyaseti yönlendirmeye ve
bu doğrultuda da kendi patronajları altındaki basın ve yayın organlarını satın
alarak kullandıkları görülmektedir . Medya üzerinden halk kitlelerini uyutan
senaryolar kamuoyuna taşınırken
siyasetin finansmanı gene zengin
toplum kesimleri aracılığı ile yürütülmekte ve böylece siyasal adımlar
atılırken sürekli olarak sermaye sahiplerinin çıkarları gözetilmektedir .
Olaylar ve gelişmelere yön verilirken , zenginlerin istek ve çıkarları siyasetin finansmanı üzerinden
öncelik kazanmakta ve her atılan adımda
zenginler ne istiyorsa bunlara öncelik verilmektedir . Batı merkezli
kapitalist sistemin tarihi incelendiği
zaman , şirket patronlarının aynı zamanda siyasetin efendisi konumunda hareket
ettikleri görülebilmektedir . Kapitalist sistemin haksızlıkları nedeniyle insanlığın yüzde birinin elinde birikmiş olan
zenginlik giderek aşırılaştıkça ,
kapitalistlerin özel çıkarları
doğrultusunda siyaset yönlendirilmiş ve bu yüzden halk kitlelerinin büyük mağduriyetlere sürüklenmesinin önüne
geçilememiştir .Bir tarafta yüzde birilik aşırı zengin sınıfı ile karşı karşıya
kalan yüzde doksan dokuzluk halk
kitlelerinin aynı dünya düzeni içinde beraberce yaşamaları şansı giderek
ortadan kalkarken , insanlık adına bir
şeyler yapılması zorunlu hale gelmektedir . Küresel zenginlerin oluşturduğu
evrensel haksızlık düzenine artık bir
son verilmesi gerekmekte ve bu doğrultuda acilen bazı girişimlerin başlatılması
dünya barışı açısından zorunlu görülmektedir .
Silah şirketlerinin çıkarları ya da tekelci büyük
kuruluşların daha fazla kazanmaları
doğrultusunda terör ve savaş senaryolarının dünya ülkelerinde
yaygınlaştırılması, giderek içinden çıkılmaz bir çıkmaza doğru insanlığı
sürüklemektedir . Dünya devletlerinin ve halklarının bir araya geldiği
Birleşmiş Milletler gibi bir evrensel
örgüt gücünü kaybederken
karşısına , büyük şirketlerin çatısı altında toplandığı bir Dünya Ticaret
Örgütü ile dengeli bir çözüm şimdiye kadar sağlanamamıştır .Bu nedenle
önümüzdeki dönemde Birleşmiş Milletler
çatısı altında evrensel bir ekonomi
barışının elde edilmesi gerekmektedir . Böyle bir sonuç bu örgütün çatısı altında elde edilemezse , o
zaman dünya halklarının temsilcilerinin
bir araya gelmesi ile yeni bir evrensel örgütlenmeye gidilerek , küresel
tekelci şirketlere karşı yeni bir
uluslararası dayanışma planı bir an önce
devreye sokulabilmelidir . Dünya Halkları Konseyi gibi yeni bir dayanışma örgütlenmesiyle , küresel sermayenin terör ve savaş
senaryolarına karşı alternatif bir yapılanmaya acilen gidilmesi
gerekmektedir . Geçmişten gelen dinler savaşı doğrultusunda Orta Doğu
bölgesinde tırmandırılan savaş senaryoları doğrultusunda bölge devletleri terör
yolu ile dağıtılmaya çalışılırken , bütün dünya halkları bir araya gelerek Dünya Halkları Konseyini barış amacıyla kurabilmelidirler
.