Türkler ve Arnavutlar
daha vardır. Çünkü alçaklık, tek başına olabilecek bir şey değildir. Ve şöyle
bir tehlike, her zaman vardır: Biz
alçak gönüllü oldukça, karşımızdaki daha da alçaklaşabilir. Uzatmayalım. Nereye varmaya
çalıştığımızı, hemen söyleyelim: Kosova’ya…
Kosova’da, büyükelçiliğimize ve bayrağımıza yönelik saldırıların
ardından, sonunda bu da oldu. Türkiye’ye ve Başkan Erdoğan’a yönelik, sosyal
medya üzerinden, çirkin ve asılsız ifadeler içeren paylaşımlar
gerçekleştirildi. Sıradan biri tarafından gerçekleştirilseydi, bu paylaşımları, çok
ciddiye almayabilirdik. Oysa durum hiç de öyle değil.
Tam olarak şöyle…
Kosova Dışişleri Bakan
Yardımcısı Gjergj
Dedaj, bu ülkedeki temsilcilerimizi, “işgalci kalıntısı” olmakla itham etti.
Yetmedi, “bunları (Türkleri) Kosova’dan
kazıyıp atmak gerek” dedi. Dedaj, ertesi gün,
daha da ileri gitti. Türk halkının iradesiyle seçilen, Başkan Erdoğan’a
“diktatör” diyebilme hadsizliğini gösterdi. Buraya kadar yazdıklarımızın özeti şu olabilir: Yüksek tarih
şuurundan nasiplenmemiş, alçak bir adamın şuursuzlukları. Adam dediysem, elbette lafın gelişi.
Bir de “hay dilin kopsun”
diyorum ama belli ki, o zaten dilinden ve kültüründen kopmuş.
Bu işin, tarih ve dil ile ne
alakası var? Çok alakası var. Her şeyden önce: Tarihsizlik en
büyük talihsizliktir. Biraz tarih bilgisi olanlar, asırlardır, Arnavutların ve Türklerin
birlikte yürüdüğünü iyi bilirler.
Osmanlı devletinin kaderinde en
çok etkileyen, sayıları kırka yakın olan, Arnavut asıllı sadrazamlardır. Bunun
dışında amiral, şeyhülislam, vezir, bey, paşa, sancak beyi, vali, mütesellim ve
miri miran olarak vazifelendirilen Arnavutların sayısı çok fazladır. Ayrıca
yüzlerce Arnavut şair ve müellif, müderris, müftü, kadı ve naip de Osmanlı
devleti bünyesinde görev almıştır.
Çok uzağa gitmeyelim: Milli
şairimiz Mehmet
Akif ve Milli İstihbarat
Teşkilatı’nın temeli olan Teşkilat-ı Mahsusa’nın başına getirilen Süleyman
Askeri Bey, bir çırpıda ismini
sayabileceğimiz Kosovalılardır. İlk Türkçe roman (Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat), ilk Türkçe ansiklopedi (Kamus-ül Alam), ilk modern ve geniş kapsamlı Türkçe sözlük (Kamus-ı Türkî) yazarı Şemseddin Sami
Fraşeri’yi de unutmayalım.
Türkler ve Arnavutlar, sadece
varlığı değil, yokluğu ve acıyı da paylaşmıştır.
Birinci Balkan Savaşı’nı
sonlandıran mütareke, 3 Aralık 1912’de imzalanmıştır. Ama Esat Paşa
komutasındaki Yanya Kolordusu, şehri Yunanlılara karşı savunmaya devam
etmiştir. Hem de 5 Mart 1913’e kadar…
Benzer bir durum İşkodra için
de söz konusudur. Hasan Rıza Paşa komutasındaki İşkodra Kolordusu, savaşın
başlangıcından 10 Nisan 1913’e kadar bu şehri savunmuştur.
Arnavutlar ve Türkler, Yanya ve
İşkodra’da omuz omuza direnmişlerdi. Sonrasında Çanakkale’de de birlikteydik.
Öyle ki, biraz değişikliğe uğramış şekilde, Çanakkale türküsü Arnavutça olarak
da söylenir. İşte bu türküden iki dörtlük: “Çanakkale
içinde (Çanakalaja çati) / Bir
derin pınar (Mi isht ni bunar i fell)
/ İçmeyin
be evlatlar (Mos pijni uje bre
evlatlar) / Zehirli
sular (Se e kane ba me zeher) / Hay
gençliğe vay aman (Haj per t’rijte aman)
Çanakkale
içinde (Çanakalaja çati) / Bir
yeşil çadır (Mi isht ni çader jeshil)
/ Türk
zabitleri (Zabitllart e Turkit) / Bir
araya toplanır (Çati na jane mbledh) / Hay
gençliğe vay aman (Haj per t’rijte aman)”
Osmanlı’dan sonra dağıldık ama
kopmadık. Bugün aramızda birtakım sınırlar olabilir, kâğıt üzerinde ayrı da
görünebiliriz. Ancak Türkiye, her zaman Arnavutların kara gün dostudur.
Hatırlayın: Yunanlılar, Çamerya
Arnavutlarının üzerine yürüyünce, buradaki Arnavutlar, canlarını kurtarmak için
çoluk çocuk Türkiye’ye sığınmıştı.
1998-99 Kosova Savaşı esnasında
da Türkiye, Arnavutlara kucak açmış, elinden gelen desteği vermişti.
Bağımsızlık ilanını ilk tanıyan ülkelerden bir tanesi yine Türkiye olmuştur.
Gelelim dil bahsine…
Dil,
derdimizi ifade ettiğimiz, bir imkândır. Aynı zamanda, Ralph Waldo Emerson’un ifadesiyle, “Dil,
herkesin bir taş eklediği bir yapıdır.”
Çanakkale türküsünün sözlerini
okurken, Arnavutça’ya geçen, birçok Türkçe kelime mutlaka dikkatini çekmiştir.
Tahir N. Dizdari, bir ömür vererek hazırladığı, Arnavutça’daki Şark Kökenli
Kelimeler Sözlüğü (Fjalor i orientalizmave në gjuhën shqipe) önsözünde şöyle söyler: “Birkaç
kelime hariç 4 bin 406 alıntı Arnavutça’ya Türkçe vasıtasıyla alınmıştır.”
Bir başka ifadeyle: Her bir
Arnavut… Baba (babai), ağabey (abe), dede (dede), teyze (teze) ve dayı (daje) kelimeleriyle akrabalarına seslenir. Çorba (çorbe), pekmez (pekmez), pastırma (pasterma), güveç (gjveç), börek (byrek), sucuk (suxhuk) ve baklava (bakllave) ile karnını doyurur. Cebindeki (xhep)
para (parate) ile konağına (konak) aldığı
koltukta (kolltuk) oturur. Geceleri, yorganın (jorgan) altına girip, yastığa (jastek) baş koyar.
Sadece bu örneklerden yola
çıkarak bile, rahatlıkla şunu söyleyebiliriz: Türk’ü Kosova’dan, Arnavut’u
Türkiye’den kazıyıp atmaya, hiçbir kimsenin gücü yetmez. İki yol arkadaşı;
Arnavutlar ve Türkler, buna yeltenenleri tarihin çöplüğüne gönderirler.