Doç. Dr. Sait Yılmaz :
Alman dinlemesi ve Türkiye’nin kontr-espiyonaj zaafiyeti
Ülkenin sınırları yolgeçen hanı olmuş, yabancı ajanlar
sınırdaki yoğun trafikte yolunu kaybetmese haber bile olmayacaklar. Güney
sınırlarımız boyunca yuvalanmış terör örgütlerini, onlara gönderdiğimiz
silahları, sınır boyunca NGO diye her yana yayılmış ajan yuvalarını bir kenara
bırakalım. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da 40 yıldır gezinen 3.000 civarında
ajandan bir tanesini yakalayamamışız. 60 yıldır CIA, MİT içinde ama yakalanan
sadece bir kişi, o da teşkilat içi hesaplaşma nedeni ile. MİT, CIA’nın her
şeyini kopyalıyor ama kontr-espiyonaj bölümü çalışmıyor. ABD’nin buyurduğu
görevleri yapmaktan, CIA’ya takviye olmaktan bunlara zaman kalmıyor. Ne zaman
ülkemiz ile ilgili bir casusluk olayı haber olsa, ya da örneğin geçen yıl
İngiltere’nin ekonomi bakanımızı dinlemesi gibi bir ifşaat ortaya çıksa,
yapanlar değil biz de bir mahcubiyet, biraz da “demek ki beni dinlemeye layık
görmüşler” gibi önemsenme gururu. İkinci Dünya Savaşı’ndan beri Türkiye’nin
siyasetinden ordusuna, istihbaratından eğitimine, sendikalarından
üniversitelerine her kurumu Batılılar tarafından dönüştürülüyor, tık yok. MİT,
Soğuk Savaş boyunca tek işi olduğu halde bir tane bile Ruslara ajanlık yapan
Türk bulamazken, Wikileaks belgelerinde ABD’ye danışmanlık yapanlar, rapor
verenler çarşaf çarşaf yayınlanıyor, ABD tarafından Türkiye için geleceğin
liderleri seçiliyor, ses yok. On yıllardır PKK’yı besleyenler, şimdilerde
Federal Türkiye için ellerini avuşturuyor, yanı başımızda yeni Kürt devletleri
kuruluyor, biz ise demokrasi masalı ile gönüllü işbirliği yapıyoruz. Bütün
bunlar olurken “Almanya bizi dinlemiş” diye bir haber çıktı. Dışişleri
Bakanlığı, kamuoyuna göstermelik bir iki girişim ile ört-bas etmeye çalıştı.
Ancak, Almanya –Biz dinleriz, dedi ve geri adım atmadı. “Cemaat bizi
dinledi” diye yaygara koparanlar, Almanya dinleyince suspus oldular. Yoksa
Almanya’nın elinde AKP Hükümeti’nin korktuğu bilgiler mi var? Bu makalede, Almanya’nın
dinleme faaliyetlerinin arka planını ama öncesinde bu ülke ile istihbarat
geçmişimizi ele alacağız.
Almanya İstihbaratı ve Türkiye Üzerindeki İstihbarat
Faaliyetleri
Bugünkü MİT’in ilk temeli İstiklal Savaşı sırasında
atılmıştı. O tarihte kurulan Mustafa Muğlalı komutasındaki Askeri Polis
Teşkilatı, istihbarat ve karşı koyma görevleri ile de vazifeli idi. Teşkilatı
Mahsusa, bütün imkânsızlıklarına rağmen İstiklal Savaşı sırasında Anadolu’da
büyük hizmetler vermiş, savaşın sonunda bu görev Genelkurmay Haber Alma
Şubesi’ne devredilmişti. Cumhuriyetin ilanından sonra, 1926’nın başlarında,
Atatürk, Genelkurmay’da yapılan bir toplantıda ‘Bu böyle olmaz, muasır
devletlerde olduğu gibi biz de modern bir istihbarat teşekkülü kurmak
mecburiyetindeyiz’ emrini verdi. Alman Genelkurmay Başkanlığı Askeri İstihbarat
Hizmetinin Başkanlığını yapan ve bu teşkilatı yeniden organize eden General
Oberst Walter Nikolai Türkiye’ye davet edildi. Nikolai, 1926 yılından
başlayarak İstanbul Yıldız’daki Harp Akademisi’nde sivil ve asker şahısları
eğitti. Daha sonra bu şahısları beraberinde Almanya’ya götürerek pratik eğitim
yapmalarını sağladı (Eymür, 2014). 1927’de Alman generalinin eğitimi ile işe
başlayan MAH (Milli Amale Hizmeti), Türkiye’nin NATO’ya katılmasından sonra 1955
yılından itibaren Amerikan eğitimine ve dolayısıyla Amerikan sistemine döndü.
Hitler döneminde Alman istihbaratı; Türkiye’de müttefiklere ülkelere karşı
casusluk faaliyetleri yanında eğitim (öğrenci devşirme), basın-yayını içinde
konum edinme ve başta Ruslara karşı Türkçülük faaliyetlerini desteklemek üzere
yoğun propaganda faaliyetlerinde bulundu. Türkiye içinde Nazi Partisi
taraftarları oluştu ve onların kalıntıları bugün hala bazı ekonomi
kuruluşlarımız içinde de vardır. II. Dünya Savaşı esnasında Alman
istihbaratında çalışan ve savaşın sonunda Alman istihbaratını kuran General
Gehlen’in de ABD’ye götürülerek bugünkü CIA’nın kurulmasında önemli katkıları
olduğu hatırlanmalıdır.
ABD ve İngiltere gibi Almanya’da da iç ve dış istihbarat
birimleri, ortak çalışmalar ve koordineler dışında birbirinden ayrılmıştır. Dış
istihbarattan BND, iç istihbarattan Anayasayı Koruma Dairesi, askeri
istihbarattan da MAD sorumludur. Almanya’da dış istihbarat faaliyetlerini
yürüten Federal İstihbarat Servisi (Bundesnachrichtendienst, BND), doğrudan
Federal Başbakanlık/Şansölyelik Ofisi’ne bağlı çalışmaktadır ve bu ofisin
denetimine tabiidir. İç istihbarat servisi görevini yürüten Anayasayı Koruma
Federal Ofisi (Bundesamt für Verfassungsschutz, BfV) faaliyetleri ise Federal İçişleri
Bakanlığı denetiminde sürdürülmektedir. MİT’in yurtiçi çalışmaları bile “Devlet
sırrı” diye denetlenemezken, Almanların içerdeki Anayasayı Koruma Dairesi gibi,
dış istihbarattan sorumlu BND de denetime tabidir. Başbakanlık Müsteşarı; BND,
Anayasayı Koruma Örgütü ve MAD arasındaki ilişkileri koordine etmektedir.
BND’nin görevleri şöyledir (Yavuz, 2014): (a) Hükümetin güvenlik ve dış
politika kararlarına dış ülkelerden temin edilecek bilgilerle destek vermek,
(b) Silahlı Kuvvetlerin yurtdışı harekâtına bilgi desteği vermek, (c) Dışişleri
Bakanlığıyla kriz karargâhında birlikte çalışmak (Yurtdışında Alman
vatandaşlarının kaçırılması halinde), (d) Dünya çapında insani konularda
aracılık, (e) Bakanlıklar/birimleri ile
belirli sorunlarda çözüm yolları üzerinde çalışmak. Uluslararası terörizm,
rejim değişikliği tehdidi veya kaynaklara karşı yapılan girişimler, öncelikli
istihbarat hedeflerini kapsamaktadır. Bu arada Türkiye’nin de bulunduğu Yakın
ve Orta Doğu, Kuzey Afrika, Batı ve Merkezi Asya da istihbarat için önemli
bölgelerdir. BND’nin, içinde Türkiye’nin de olduğu müttefik ülkelerle birlikte tüm dünyada 80
bürosu vardır.
1976 yılında Türkiye’yi ziyaret eden Almanya Başbakanı
Helmut Schmidt, ülkenin harap halini görünce dönüşünde uçakta yanındakilere “Türkiye
paralarını nereye harcıyor?” diye sorar. Schmidt’in talimatı ile Türkiye gayri
resmi olarak dinlenmeye başlanır. 1985 yılında, Almanya, Türkiye’den üst
düzeyde bir ricada bulunur. Böylece Türkiye, Ankara ’da BND’nin Ortadoğu’yu
takip edeceği 32 kişilik bir teşkilat kurmasına izin verir. Alman
istihbaratının hedefinde Suriye, Lübnan, Ürdün ve Irak vardır. Ancak, daha
sonra bu teşkilatın Ortadoğu ile değil bizle ilgilendiği belli oldu. Almanya
yapılan kolaylığın karşılığında boşuna gizli gizli yapmayın diye, Almanya’da
Türk başkonsolosluğu içinde 80 kişilik bir kadro içinde MİT elemanlarının
çalışmasına izin verilir. Ancak, küçük bir sorun hep devam eder; yollanan MİT
elemanları lisan bilmiyordur (Şen, 2014). Alman istihbaratı sonraki yıllarda
Türkiye içinde oldukça güçlü bir konum edindi. Öyle ki daha önce BND Başkanlığı
yapan Klaus Kinkel’in 1990’lardaki Başbakan Yardımcılığı döneminde, MİT içine
sızmış önemli bir Alman kliğinden bahsediliyordu. Bu kliğin Almanya’da başıboş
bırakılan MİT mensuplarından Almanya’nın devşirdikleri ile oluştuğunu anlamak
sanırım güç değildir. Türkiye’de kontr-espiyonaj zafiyeti hep ola geldiğinden
ne Alman Büyükelçiliğindeki 32 ajan ne de bugün bile Almanlara çalışan ya da
haber yollayan bilim adamı, gazeteci kılığındaki kişiler takip edilebildi.
1990’larda çok aktif olan Alman vakıflarından bugün Türkiye’de dört adet
vardır. Bütçeleri 600 bin-1 milyon Euro arasında değiştiğinden bugün çok büyük
projelere girmeleri mümkün değildir. Bu vakıflar içinde Yeşiller Partisi’nin Henrich
Böhl Vakfı, Güneydoğu Anadolu ve Kürtlere yönelik projeler için para harcamaya
devam ediyor.
1984 yılında Türkiye’den verilen bir ihale sonrası Fransa,
Kürtlerden desteğini çekti. Bundan sonrası bu destek Fransa Cumhurbaşkanı
Mitterand’ın eşinin Kürt sevgilisi ya da bir takım istihbarat operasyonları
içinde sınırlı kaldı. Kürtler, o dönemde kendilerine yuvalanacak yeni ülke
olarak Almanya’yı seçtiler. Almanya bunlara sahip çıktı. 1987’de Türkiye’nin
AB’ye başvurusu, Almanya’nın Türkiye aleyhine çalışma ve PKK’yı destekleme
politikasını tetikledi (Özdağ, 2010). 1990’lı yıllarda AB üyesi ülkelerin
PKK’ya yönelik siyasi ve ekonomik desteği görünür hale geldi. Ele geçen
teröristler içinde Alman asıllı mühendisler, şehir planlamacıları ele geçmeye
başladı. Almanlar, terörle mücadelede TSK.nın kullandığı Alman menşeli silah ve
aracı sorun haline getirmeye başladılar. PKK’yı terör örgütü listesine aldılar
ama faaliyetlerini engellemek için göstermelik birkaç sorgulama dışında hiçbir
şey yapmadılar. 2003 sonrasında PKK, Irak’a yerleşen ABD’nin dolaylı-dolaysız
denetiminde bir terör sürecinin içindedir. Ancak, Almanya’nın Ortadoğu’ya yakın
ilgisi ve PKK ile ilişkileri hep devam ede geldi. BND’ye dayandırılarak verilen
rakamlara göre Almanya’da 600 binin üzerinde Kürt bulunuyor. PKK Terör
Örgütü’nün aktif kullanabildiği eleman sayısı ise 10 binin üzerindedir. Esasen
2000 yıllar ile birlikte Almanya’nın ayırdığı bütçe azaldığından, Türkiye’de
içindeki istihbarat faaliyetleri de azalmıştır. 1990’larda Türkiye içinde etkin
olan Alman istihbaratı ve vakıfları Anadolu’da Alman kültürel etkinliğinin
hâkim olduğu bir coğrafya yaratmak istemişti. Bu yüzden hala Türkiye’deki etnik
durum üzerine sık sık araştırmalar yaptırılır. Almanlar, etnik olarak çok
karışık buldukları Türkiye’yi kontrol ederek, kendi güvenliği için tedbir
alacaklarını düşünüyor. Tarihi olarak İran tipi İslam’ı sever, Türkiye’nin
Sünni İslam’ını tehlikeli bulurlar.
18 Aralık 2002 tarihinde evinin önünde uğradığı silahlı
saldırı sonucunda öldürülen Doç.Dr. Necip Hablemitoğlu, tamamlayamadığı
Köstebek isimli araştırma kitabında, Gülen hareketinin örgütlenmesini
açıklamakta ve hareket mensuplarının yabancı devletler adına gönüllü casusluk
yaptıklarını iddia etmekteydi. Hablemitoğlu’nun Bergama ve Alman Vakıfları
üzerine araştırmaları nedeniyle, Alman GSG 9 timleri tarafından öldürüldüğü
iddia edilmiştir (Gezer, 2006). Hablemitoğlu’nun öldürülmesinin arkasında
Almanya’nın olduğu doğru olmakla birlikte, suikast işi GSG-9’un çalışma
sistemine uygun değildir. Muhtemelen bu suikastı tetikçi kiralayarak
yaptırdılar. Ölmeden önceki son araştırması, Alman vakıflarının Türkiye’deki
faaliyetleri üzerineydi. Hablemitoğlu, üzerinde çalıştığı Alman vakıfları
dosyasında ulaştığı yeni ve çok önemli bilgileri 8 gün sonra, 26 Aralık 2002’de
Ankara 1. No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde görülmeye başlanacak 15 sanıklı
‘Alman Vakıfları’ davasında açıklayacaktı. Araştırmalarıyla, Alman vakıflarının
Türkiye’de yasal olmayan çalışmalar yaptığı, etnik ve mezhepsel ayrılıkları
körüklediği ve altın madeni karşıtlarını örgütlediği yönünde çok önemli
bilgilere ulaştığı ileri sürülmekteydi. Hablemitoğlu’nun araştırmalarına göre
(Hablemitoğlu, 2001); “Özellikle Tarih Vakfı’nın projelerine verilen desteğin
yanı sıra, Türkiye’de kimlik ve normların değişimi konusu, özellikle Körber
Vakfı’nın ilgi alanına girmektedir. Körber Vakfı, Türk-Alman ilişkilerinin
geliştirilmesi yolunda, Türkiye’de lise düzeyinden itibaren Alman sempatizanı
bir nesil yaratmak gibi geniş vizyonlu bir misyona da sahiptir.”
Almanya’nın Türkiye’yi Dinlemesi
Almanya, Erdoğan’ın sadece Ortadoğu’da değil Kosova,
Arnavutluk, Makedonya ve Bosna-Hersek gibi Balkan ülkelerinde Yeni Osmanlı
hayalini yaratma gayretlerinden rahatsız. Erdoğan’ın son yıllarda dini, sosyal,
siyasi ve iş etki alanını saldırgan bir biçimde genişletmesini durdurmak için
siyasi ve finansal girişimlerde bulunmaya başladı. Almanlar, Balkanlarda
özellikle kara para aklama ve organize suçlar konusunda endişeli ve Arnavutluk
üzerinde etki sağlama konusunda ABD ile de rekabet halindedir. Ahmet Çalık’ın
%100 oranında hisselerine sahip olduğu, Arnavutluk ve Kosova’da şubeleri olan
BKT (Banka Kombëtare Tregtare) Bankası’nın büyük miktarlarda kara para aklama
işlerinde kullanıldığı düşünülmektedir (ddt.net, 2014). Batılı istihbarat
servisleri, Kosova, Bosna, Makedonya, Arnavutluk ve Sancak’ı Ortadoğu ülkeleri
tarafından fonlayan radikal İslamcı ağını uzun zamandır takip etmekteler. Gezi
Olayları’ndan sonra İngiltere, ABD veya Alman medyasında Türkiye ve hükümet
aleyhinde sert yazılar artarak çıkmaya başladı. Örneğin Almanya Başbakan
Yardımcısı Sigmar Gabriel, Başbakan Erdoğan’ın Almanya ziyaretinden birkaç gün
önce internet takip ve diğer bazı ileri teknoloji ürünlerinin “baskıcı
ülkeler”e ihracını yasaklayacaklarını açıkladı ve bahsettiği “baskıcı ülkeler”
arasına Türkiye’yi de kattı. Alman dinlemesi ile ilgili haberlerin basına
sızdırılması ve zamanlamasında Snowden belgelerinde ismi geçen, çift taraflı
ajan Marcus Wolf önemli rol oynadı. Böylece, Almanya’nın ABD’yi dost bir ülke
dinlenemez diye sıkıştırmasına, “Siz sanki dinlemiyor musunuz” diye karşılık
verildi.
Der Spiegel dergisi, Merkel hükümetinin talimatıyla
BND’nin 2009 yılından bu yana NATO müttefiki Türkiye’ye yönelik istihbarat ve
dinleme faaliyetlerinde yürüttüğünü açıkladı. Dergi, hükümetin dış istihbarat
teşkilatı BND’ye 2009 yılında verdiği talimatta, 80 ülke hakkında istihbarat
toplanmasını talep ettiğini yazmıştı. Almanya’nın istihbarat önceliklerinin
tanımlandığı çok gizli belgede 30 ülkenin, istihbarat faaliyetlerinin
yoğunlaştırılacağı “ana ülkeler” olarak belirlendiği, bu 30 ülke
arasında NATO müttefikleri Türkiye ve Arnavutluk’un da bulunduğu bildirilmişti.
Almanya’da 2009 yılına kadar “NATO ülkelerini dinlememe kuralı vardı. Türkiye
için bu kuralı değiştirmek, Bakanlar Kurulu kararı ile listeye alındı.
Almanya’nın Türkiye’yi dinlemesinin dört nedeni var;
– Türkiye’nin
Ortadoğu’da izlediği Sünni İslamcı politika ve başta IŞİD olmak üzere terör
örgütlerine silah ve diğer lojistik destekte bulunması.
– Türkiye’nin son 10
yıldır yolsuzluk ve kara para trafiğine iyice batmış olması ve bunun yurt dışı
bağlantılarının Almanya’yı rahatsız etmesi.
– İsviçre’den gelen
CD’lerde yer alan bilgiler.
– Türkiye’ye olan
geleneksel güvensizlik ve Almanya’daki Türk ve Kürtlerin iç güvenliklerine
tehdit teşkil etme olasılığı.
Kimi Türk hükümet adamlarının İsviçre’deki banka
hesaplarına ilişkin bilgiler Almanların elindedir. Türkiye’de günümüze kadar 3
bin kişiyi dinledikleri görülüyor. Türkiye’nin bunun üzerine gitmemesinin esas
sebebi de bu dinlemelerde bizi direkt ilgilendiren konuların olması. Onun için
Türkiye bunlar ortaya çıkmasın diye üzerine gitmiyor. Bundan dört yıl önce
Merkel, 60 bin kadar Alman’ın vergi ödememek için İsviçre bankalarına para
kaçırdığını tespit ettiklerini açıklamıştı. Almanya, bu kişileri tespit etmek
için İsviçre bankalarından 12 adet CD satın aldı. İşte bu CD’lerin birinin
içerisinde bazı Türk büyüklerinin, eski bir Cumhurbaşkanı ve mühim kişilerin
hesapları da ortaya çıktı (Şen, 2014). Yani Almanyanın elinde iki koz var. Bir
İsviçre bankalarına para kaçıran Türk büyükleri, ikincisi Türkiye’deki bu
belirli telefon görüşmeleri. Almanya’da haftalık haber dergisi Focus,
Ankara’nın konuyu büyütmediğini söylerken, Alman basını da Türk yöneticilerin Alman
istihbaratının elde etmiş olması muhtemel bilgilerden çekindiğini savundu.
Başlangıçta devlet başkanı ve dış işleri seviyesinde verilen tepkiler, daha
sonra teknik seviyeye düşürüldü. Almanlar, konuyu “Bu teknik olay, Hakan Fidan
gelsin, Almanya neden dinlediğinin gerekçesini öğrensin” seviyesine
düşürdüler.
Almanya Başbakanı Merkel, Alman istihbaratının Türkiye’ye
yönelik dinleme faaliyetlerinde bulunduğu haberlerine ilişkin soru üzerine
“Dostlar arasında dinleme kabul edilemez sözüm, ABD’nin faaliyetleri
bağlamında söylenmiş bir sözdü (A.A., 2014)” dedi. Yani Almanya’ya göre
ABD, Fransa, İngiltere müttefik ve ciddi dost ülkelerdir. Bunların dışında
Almanya’nın dinleme özgürlüğü vardır ve Türkiye dost ülkeler içinde değildir.
Bu itiraf, yukarıda açıkladığımız Türk-Alman ilişkilerinin genel gelişimi ile
tamamen uyumludur.
BND’nin Türkiye’yi dinleme nedenleri arasında; insan
kaçakçılığı, uyuşturucu ticareti ve terör gösterildi ve “AB adayı
Türkiye’den bize neler gelebileceğini mutlaka bilmek zorundayız” ifadesi
kullanıldı. Dinleme olayı ortaya çıkınca, önce AKP’nin bir bakanı Der Spiegel’i
suçladı, sonra AKP’nin havuz medyası bu kez de Merkel’i “Paralel” yaptı. Neden
böyle yaptı? Son dinleme olaylarının arkasında Deniz Feneri yolsuzluğu
soruşturması ile ilgili gelişmeler var. Deniz Feneri, Almanya’daki Milli Görüş
teşkilatının kurduğu bir yardım derneğidir. Almanya’da kurban kesme hakkı
verilmediği için, bu dernek Afrika ülkelerinde dağıtılmak üzere Türklerden para
toplamaktadır. Yaklaşık 200 bin kişiden 100-140 Euro para toplandığı hesap
edilirse rakam büyüktür. Ancak, bu paraların Kanal 7 ve RTÜK içinde kendine yer
bulmuş ve Alman mahkemeleri tarafından mahkûm edilmiş malum kişilerce Başbakan
Tayyip Erdoğan’a teslim edildiği ortaya çıktı. Dava süreci Almanya’da devam
etmekle birlikte, Türkiye üstünü örttü. 2009 yılında Almanya’da soruşturmayı
yapan 9 polisin, 3’ü Türk ve bunlardan 2’si cemaatçidir. Soruşturma kapsamında
Türkiye’den gönderilmekte olan belgeler arasında Başbakan Tayyip Erdoğan ile
ilgili bazı resimler de vardı. Cemaat, bir rapor hazırlıyor ve bu resimlerin
soruşturmaya eklenmesini istiyor ama her nasılsa birileri bu duruma el koyarak,
resimleri Erdoğan’a veriyor. Ancak, resimler olmasa da hükümetin üst düzeyi ile
ilgili çok önemli bilgi ve belgeler Almanya’ya gidiyor. Ardından Almanya
Anayasayı Koruma Başkanlığı, suç Almanya orijinli olduğu için, bir dinleme
kararı çıkarıyor. Dinlemeler sonra genişletiliyor ve uydu dinlemesi ile
Ortadoğu’daki gelişmeler de takip edilmeye başlanıyor. Edinilen önemli
bilgilerin zamanı gelince hükümete karşı kullanılacağı bekleniyor.
Sonuç
Almanlar, kendisinden başka bir ülkenin taşeronu olmuş
Türkiye’yi hiçbir zaman dost görmediler. Hoş, dost olduğumuz zamanlarda da
ilişkiler onların emperyalist amaçları çerçevesinde gelişti. Yani ABD olmuş,
Almanya olmuş, pek farkları yok. Hele ki ABD-Almanya ilişkilerine baktığımız da
iki ülke çıkarlarının nasıl büyük bir rekabet içinde olduklarını ama buna
karşılık uzun vadeli çıkarları için en kötü durumu bile sindirmeye çalıştıklarını
görüyoruz. Almanların Balkanlara, Ortadoğu’ya, Kafkasya’ya yönelik uzun vadeli
hedefleri var. BND Başkanı Gerhard Schindler, özellikle Ortadoğu konusunda çok
tecrübeli olduğu için bu göreve seçildi. Alman planları içinde Türkiye, her
zaman ABD’nin kanişi olarak görüldü, o yüzden bize karşı geçmişte İran ile
denge kurmaya çalıştı. Çıkarılması gereken ilk ders; hırsızlara, kara para
aklayanlara, telefon dinlemeleri ve komplolara karşı duyarlığını yitiren Türk
halkı ve MİT’in bir an önce casuslukla mücadele ve kontr-espiyonaj hakkında
aklını başına toplamasıdır. İkinci ders, başta MİT ve askerler olmak üzere
Türkiye’deki güvenlik kurumlarının siber güvenlik konularında bir an önce acil
tedbirler alması, hem savunma hem de saldırgan amaçlı olarak bu yetenekleri bir
an önce edinme ihtiyacımızdır. Geri kalmış ülkeler teknoloji edinemedikleri
için bol bol usul değiştirir, eskiden yaptıklarını tekrar ederler. Bugün MİT’in
reform dediği de budur. Olmayan bir siber güvenlik kabiliyeti öne sürülerek,
hükümetin kirli işlerinin örtülmesi için dinlemeler konusunda tekel kurulmaya
çalışılmaktadır. Diğer yandan yeniden yapılanma diye, MİT dışından atanan ve
işin ehli olmayan ancak hükümetin ideolojisine uygun kişiler bölge ve daire
başkanı yapılarak, teşkilat az sayıdaki değerli elemanını da kaybetme aşamasına
gelmiştir. Tüm gizli görüşmeleri dinlenen, gizli belgesi kalmayan, güney
sınırları belirsiz hale gelen, her karışı ajan kaynayan, hırsızlıkların ve
yolsuzlukların örtüldüğü bir ülkede “Almanlar bizi dinlemiş, çok mu?” diye bir
ironi ile bitirelim.
Doç.Dr.Sait Yılmaz
Kaynakça
Mehmet Eymür: MAH’tan MİT’e geçiş ve Zayıflayan Karşı
Koyma, (Der.) Sait Yılmaz, İstihbarat Dünyası, Kripto Yayınları, (2014). (Yayım
aşamasında).
Celalettin Yavuz: Keşke MİT de Almanya’yı Dinleyebilecek
Kadar Olsaydı! Etik Haber, (21 Ağustos 2014).
Faruk Şen: Almanya’nın Elinde Çok Önemli Kozlar Var, Bugün
TV, (26 Ağustos 2014).
Ümit Özdağ: Türk Ordusu PKK’yı Nasıl Yendi? Türkiye PKK’ya
Nasıl Teslim Oluyor?, Kripto Yayınları, (Ankara, 2010), s.73-77.
Şenol Gezer: Hablemitoğlu’nun Katili Almanlar mı? Haber 7,
(27 Haziran 2006). http://www.haber7.com/haber/20060627/Hablemitoglunun-katili-Almanlar-mi.php
Necip Hablemitoğlu: Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası,
Otopsi Yayınları, (Ankara, 2001), s.44
Turkey’s bank in Kosovo owned by close associate of Reccep
Erdogan suspected of money laundering, 21/08/2014. http://dtt-net.com/en/index.php? page=view-article&article=6773
A.A.: Merkel, Türkiye’yi dinleme ve PKK’ya silah yardımı
iddiaları hakkında konuştu, (24 Ağustos 2014)