LİBYA
& FİZAN…
Fizan!!!
19’uncu yüzyılın Osmanlı Devleti’nde en
korkulan sürgün yeriydi.
Etrafı çöllerle çevrili bir kabus diyarı!
Zîrâ Fizan’da hayatta kalmak zoru başarmak
demekti. Oradan kaçmak ise neredeyse imkânsızdı. Bu yüzden mahkûmları ve
hükümete muhalefet edenleri “sürgün” değil “Fizan” kelimesi
daha çok korkutuyordu.
Çünkü develerle ancak 45 gün süren zorlu bir
çöl seyahati sonrası ulaşılabiliyordu ve deveden başka da ulaşım aracı
yoktu.
Biliyorum, şimdi nerden çıktı bu Fizan
diyorsunuz?
Fizan
nerede? Fizan’a bile giderim ne demek?
Fizan’a kadar yolun var sözünde geçen Fizan şehri
nerededir? Fizan’ın haritadaki yeri nerede? Fizan’a bile giderim ve Fizan’a
kadar yolun var ne demek?
Fizan
Libya’nın güneybatısında bulunan bölgedir. Libya’nın Sahra Çölü kısmında yer
alan Fizan bölgesi dağlar, yükseklikler ve vadilerle çevrili olduğu için yaşam
koşulları son derece zordur.
MÖ.
5 ile MS. 5’inci yüzyıl arası Fizan, Trans Sahra Ticaret Yolu’na hakim olan
Gramantlar’ın yönetimindeydi. Roma İmparatorluğu’nun çöküşüyle beraber Fizan
bölgesi önemini yitirmeye başladı. Orta Çağ döneminde Sahra Çölü’nün
genişlemesiyle beraber Fizan bölgesinin nüfusu ciddi oranda azaldı.
Fizan’a bile giderim ve Fizan’a kadar yolun var
sözleri nereden geliyor?
13
ve 14’üncü yüzyıllar arası Fizan, Kanem İmparatorluğu’nun eline geçti. 17’nci
yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu bölgede hakimiyet kurdu. Osmanlı İmparatoru 2.
Abdülhamid döneminde Jön Türkler için sürgün yeri olarak kullanıldı çünkü
Fizan, başkent İstanbul’dan en uzak toprak parçasıydı. Fizan’a bile giderim ve
Fizan’a kadar yolun var sözlerinin çıkış sebebi de budur.
1911
yılında Fizan’ın kontrolü İtalyanlar’ın eline geçti ve 1923’e kadar
İtalyanlar’da kaldı. Fizan bölgesi 2011’de gerçekleşen Libya İç Savaşı
sırasında dönemin devrik Libya lideri Muammer Kaddafi için koruma yeri görevi
gördü.
Fizan’ın haritadaki yeri
Fizan
Libya’nın güneybatısında yer alır. Sahra Çölü içerisinde bulunur. Afrika
kıtasının kuzey tarafındadır.

Anlatacağım.
Ama önce, geriye doğru bir zaman yolculuğuna
çıkalım ve hadi Kıbrısa gidelim.
Yıl 1974 idi…
Yavru Vatan Kıbrıs’ta Türklere karşı yapılan
kıyım ve zulüm, uzun zamandır bütün hızıyla devam ediyordu ve Türkiye’nin
yaptığı bütün uyarılar hiçbir işe yaramamıştı.
Takvimler 16 Temmuz 1974’ü gösterirken Türk
Devleti tarafından; bu zulüm ve kıyımların durdurulması maksadıyla Kıbrıs’a
askeri müdahale kararı alındı. Dönemin Bakanlar Kurulu tarafından alınan bu
karar her yerde ve her aşamada büyük bir gizlilikle korunuyordu.
Fakat o da ne?
Karardan sadece bir gün sonra (17 Temmuz 1974)
Mersin’de kurulu (en büyük ortağı bir İngiliz petrol şirketi olan) ATAŞ
Rafinerisi birden bire revizyona girme kararı alarak üretimi düşürdü. “Jet
yakıtı” üretimini ise tamamen durdurdu! Türk Hava Kuvvetlerinin elindeki stok
bitince jet yakıtı gerçekten büyük bir sorun olacaktı…
İki gün sonra ise (19 Temmuz 1974) Lefkoşa
Havaalanı’na arka arkaya 12’den fazla büyük Yunan nakliye uçağı indi. İçleri;
Yunan komando subay ve erleri ile silah ve mühimmat doluydu.
Aynı gün Türk Hükümeti’ne sürpriz bir mesaj
ulaştı (19 Temmuz 1974). “Libya Lideri Muammer Kaddafi’den gelen bu mesaj Türk
Hükümeti’ni çok duygulandırdı. Diyordu ki Kaddafi: ‘Her ihtiyacınızı
karşılamaya hazırım. Uçak yollayın, istediğiniz silah ve mühimmatı verelim.’
Kaddafi aynı gün Jet yakıtı ile dolu dev bir tankeri de Mersin’e (gitmek üzere)
yola çıkarmıştı.”
Hemen ertesi gün (20 Temmuz 1974, Saat
18.00), bir gün önceden koltukları sökülerek nakliye uçağına dönüştürülen dört
DC-9 Uçağı Bingazi Vilesu Havaalanı’na indi. Gece boyunca uçaklara toplam 20
ton; 2,75 ve 5 inçlik roketler, uçaklar için motor yağı, napalm malzemesi ve
20mm.lik top mermisi yüklendi. Bu uçaklar, 21 Temmuz günü Ankara’ya döndü.
Ertesi günü bir uçak daha gönderildi.
Hatta derler ki, o gece Türk uçaklarına
mühimmat sandıklarını sırtlayarak yükleyenlerden birisi de Kaddafi’nin ta
kendisiydi…
21 Temmuz 1974 günü Libya Lideri Kaddafi, Türk
maslahatgüzarını çağırdı ve dedi ki; “Olayları yakından takip ediyorum. Bu
durumda büyük devletler hemen yedek parçayı falan keserler. Hangarlarım
açıktır. Neye ihtiyacınız varsa alabilirsiniz. Bizde olmayan bir şeyi de
gerekli görürseniz, söyleyin, derhal biz sizin için alalım.”
Kıbrıs Barış Harekatı başarıyla sonuçlandı,
Kıbrıs Türk’ü yok olmaktan kurtulurken, Türk milleti de yeni bir Türk devleti
kazandı.
Derken, aradan yıllar geçti ve 29 Kasım 2010
tarihinde; Kaddafi tarafından, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na “İnsan Hakları
Ödülü” verildi. O zamanın Başbakan’ı (bugünün Cumhurbaşkanı) bu ödülü “Biz
birbirimize sırtımızı dönemeyiz” diyerek aldı.
Aradan yaklaşık dört ay daha geçti; 19 Mart
2011 tarihinden itibaren NATO tarafından Libya’ya müdahale edildi. Türk
Hükümeti; önce “NATO’nun Libya’da ne işi var?”, sonra da “NATO, Libya’nın
Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil için oraya girmelidir” gibi çelişkili
açıklamalar yaptıktan sonra, Libya Lideri Kaddafi’nin, 20 Ekim 2011 tarihinde
linç edilerek öldürülmesiyle sonuçlanan sürecin içerisinde (Zamanında Kaddafi’nin
yardımına koşup güçlendirdiği Türk Ordusu’nu da aktif bir şekilde kullanarak)
bizzat yer aldı…
Kaderin cilvesi deyin, iyilik yap kötülük bul
deyin, isterseniz tesadüf deyin. Ne derseniz deyin, karar sizin…
Bu sürecin sonunda Libya bölündü, İç savaşa
kurban olan Libya halkı, huzurunu ve özgürlüğünü, Libya Devleti de etkinliğini
yitirdi.
Daha sonraları Türkiye bölgesinde
yalnızlaştıkça yalnızlaştı. Dostları günden güne azalırken düşmanları dağ gibi
yığılmaya devam etti. Devran döndü ve emperyalistler, kan damlayan dişlerini bu
sefer de Türkiye’ye göstermeye başladılar!
Ülkemizin doğu ve güneydoğusuna barikatlar
kurdurarak, tüneller açtırıp hendekler kazdırarak bir iç savaşla toprak
bütünlüğümüzü parçalamaya ve milli birliğimizi yok etmeye çalıştılar. Bu
olmayınca hükümetin yanlış Suriye politikasından da yararlanarak ülkemizi
güneyden kuşatmaya çalıştılar! Fakat bu emperyalist kuşatma yurt içinde ve yurt
dışında Mehmetçiğin canı ve kanı pahasına yapmak zorunda kaldığı harekâtlarla
kırıldı.
Bu kuşatma gayreti Akdeniz’de de devam etti.
Son olarak Türk Devleti, mavi vatandaki kuşatmayı yarmak üzere önemli bir hamle
yaptı ve Libya ile deniz yetki alanları anlaşması yaptı.
Kabul, Akdeniz’de sıkıştık!
Kabul, yapılan anlaşma doğru…
Ve bu anlaşmanın yürürlükte kalabilmesi için
Libya’daki mevcut hükümetin ayakta kalması da şart.
Libya’nın bölünmesinde büyük vebali olan
sizler, şimdi bölünmesine katkıda bulunduğunuz iki parçadan birini korumak ve
diğerini de ezmek için, her sıkıştığınızda yaptığınız gibi mehmetçiği kullanmak
istiyorsunuz.
Ha bir de Atatürkü dilinize dolayıp
haklılığınızı kabul ettirmeye çalışıyorsunuz. Bakın bu konuyu aynı bir çocuğa
anlatır gibi anlatalım ki, herkes anlasın:
1. Öncelikle o zamanlar Libya, Türk topraklarının
bir paçasıydı.
2. Atatürk oraya vatan topraklarının savunması
için gitmişti.
3. Ve Atatürk oraya Libya halkının bir
kısmıyla savaşmaya değil; Libyalılarla birlikte, emperyalist bir düşman olan
İtalyanlara karşı savaşmaya gitmişti.
Yani bugünkü durum; amaç, sebep ve sonuç
ilişkisi yönünden dünden çok farklı…
Eğer Atatürk bugün sağ olsaydı, ilk hedefi
Fizan çölleri değil, Yunanlıların AKP döneminde sessizce işgal ettiği Ege’deki
Türk adaları olurdu.
Kabul, anlaşmanın selameti açısından Ulusal Mutabakat
Hükümeti’ne askeri destek gerekebilir.
Fakat Fizan’a kadar gönderilecek bu güç
Mehmetçik olmamalıdır. Çünkü Türk ordusu ne bir emperyal zihniyetin istila
gücü, ne de kanlarını parayla satan bir lejyonerler birliği değildir. Sizin şu
SADAT veya HÖH gibi hevesli yapılarınız vardı ya, işte onlar bu iş için
biçilmiş kaftandır. O çöller şimdiye kadar çok Türk kanı içti ama bir türlü
doymadı. Madem vekalet savaşları devrindeyiz, o zaman devrin ruhuna göre
davranın. Yeter artık, Mehmetçiğe ilişmeyin.
herşeyi hesaplar ve geleceği de görür. İyi de bu emperyalist zalimler ilk defa
Libya’nın üzerine abandıklarında sizin aklınız neredeydi?
Devlet aklı size yanlış yoldasınız demedi mi?
Şimdi Fayiz el-Serrac’a verdiğiniz siyasi
desteği o zaman Kaddafi’ye vermiş olsaydınız her şey çok daha farklı ve çok
daha iyi olmaz mıydı?
Kaddafi’yi niçin arkadan vurdunuz?
BOP Başkanı öyle istedi diye mi? Yoksa Kaddafi
sizin mezhepsel anlayışınıza uymuyor diye mi?
Nedeni artık çok da önemli değil.
Çünkü Bor’un pazarı geçeli çok oldu!
Su köprüyü çoktan böldü!
BOP ‘un Eş Başkanı siz değil miydiniz?
Daha önce aynı güneydoğuda ve aynı Suriye’de
olduğu gibi, şimdi bütün bu hatalarınızı, yine Mehmetçiğin canı ve
kanıyla mı düzelteceksiniz?
Sizin hatalarınızın bedelini hep sıvasız
evlerin gariban çocukları mı ödeyecek?
Gaflet ve dalaletten ne zaman uyanacaksınız?
Kandırmaktan ve kandırılmaktan ne zaman
kurtulacaksınız?
Dost ile düşmanı ne zaman ayıracaksınız?
Tam 17 yıldır tek başınıza iktidardasınız.
Doğru hamleyi doğru zamanda yapmayı daha ne
zaman öğreneceksiniz?