Yayınlandı: 24.09.2020 10:52
Güncellendi: 23.10.2021 17:47

IRKÇILIK & İSLAMOFOBİ & FAŞİZM & NEO NAZİ HAREKETLERİ

FAŞİZM DOSYASI /// EKONOMİK FAŞİZM ÜZERİNE DÜŞÜNCELER : Küresel hapishane

EKONOMİK FAŞİZM ÜZERİNE DÜŞÜNCELER : Küresel
hapishane




02.01.2019


John Berger


İki yıl önce, 2
Ocak 2017’de, zamanımızın en önemli düşünürlerinden birini, John Berger’ı
kaybettik. “Düşünür”, daraltıcı bir ifade aslında. Aşkın bir insandı. Asıl
önemi buydu. “Kaybettik” de tam olarak doğru değil. Ardında bıraktıklarıyla
ufuk açmayı sürdürüyor. Ölüm yıldönümünde, İstanbul’dan Gelen Telefon başlıklı söyleşi kitabında
yer alan Küresel Hapishane / Ekonomik Faşizm Üzerine Düşünceler başlıklı
yazısını dikkatlerinize sunuyor, anısı önünde bir kez daha saygıyla eğiliyoruz.



Bülent
Erkmen, “Inside”, Uluslararası Cezaevi Gözlemcileri Derneği’nin “1000 Kopya,
1000 Sergi” projesi için afiş, 70×50 cm., 1995.



Adrianne Rich, harikulâde bir Amerikalı
şairdir kendisi, geçenlerde yaptığı bir konuşmada şöyle demişti: “Adli
İstatistik Bürosu’nun yayımladığı rapora göre, ABD’de yaşayan her 136 kişiden
biri demir parmaklıkların arkasında. Bunların birçoğu hüküm giymeden hapis
yatıyor.” [1]


Aynı konuşmada, Adrianne Rich Yunan şair
Yannis Ritsos’u alıntılamıştı:


Tarladaki son
kırlangıç geç vakte kadar oyalandı


Havada asılı
durdu, sonbaharın yeninde siyah bir


matem
kurdelâsıydı adeta


Geriye kalan
hiçbir şey yoktu. Yanmış kül olmuş


evlerin tüten
dumanından başka
[2]


Ahizeyi kaldırdığım anda, senin beklenmedik
bir şekilde aradığını biliyordum. Via Paola Sarpi’deki evinden konuşuyordun.
(Seçimlerden ve Berlusconi’nin iktidara dönüşünden iki gün sonraydı.) Aniden
beliren tanıdık bir sesin kimliğini saptama hızımız rahatlatıcı, ama gizemli
de. Çünkü bir sesi diğerinden net olarak ayrıştırmamızı sağlayan küçük farkı
hesaplarken kullandığımız birimlerin, ölçütlerin ne adları var, ne formülleri.
Onların kodları yok. Oysa zamanımızda, her geçen gün daha çok şey kodlanıyor.


Haliyle, verili başka şeyleri hesaplayan
kodsuz, fakat keskin, başka ölçütler olup olmadığını merak ediyorum. Mesela,
belirli bir durumdaki koşullu özgürlüğün miktarını, çapını ve kesin hatlarla
çizilmiş sınırını. Mahkûmlar bunun uzmanı kesiliyor. Özgürlüğe dair özel bir
hassasiyet geliştiriyorlar –bir ilke olarak değil, tanecikli bir madde olarak.
Özgürlüğün parçacıkları vuku bulduğunda, neredeyse derhal teşhis ediyorlar.


***


Sıradan bir günde, kayda değer bir şey
olmazken ve saat başı tebliğ edilen krizler bildik, tanıdık krizler iken –ve
siyasetçiler krizler olmadığı takdirde felaket olacağını ilan ederken– insanlar
birbirleriyle göz göze gelirken, bazı bakışlar içlerinden geçirdikleri şeyi
başkalarının da düşünüp düşünmediğini kolaçan ediyor: Hayat böyle işte!


Genellikle o başkaları da aynı şeyi düşünüyor
ve bu asli paylaşımda, bir şey söylemenin veya tartışmanın öncesinde, bir tür
dayanışma söz konusu.


İçinde yaşadığımız tarihi dönemi tanımlayacak
kelimeler arıyorum. “Emsalsiz” demenin pek bir manası yok, çünkü tarih
keşfedildiğinden beri, hiçbir dönemin emsali görülmemiştir.


İçinden geçtiğimiz dönemin Bütünlüklü bir
tarifini aramıyorum. Zygmunt Bauman gibi bu hayati görevi üstlenmiş düşünürler
var. Ben yalnızca işaret levhası işlevi görecek bir imge arıyorum. İşaret
levhaları kendilerini bütünüyle tanımlamazlar, ama paylaşılan bir referans
noktası sunarlar. Popüler atasözlerinin içerdiği söze dökülmemiş varsayımlara
benzerler. İşaret levhaları olmadığında, daireler çizerek dönüp durmak gibi
büyük bir insani risk söz konusudur.


Hapishane ve
“biz”


Benim bulduğum işaret levhası hapishane. Biz
bu gezegenin dört bir yanında, hapishanelerde yaşıyoruz.


“Biz” kelimesini duyduğumuzda ya da ekranda
gördüğümüzde şüpheleniriz. Çünkü iktidardakilerin, muktedir olmayanlar adına
konuştuklarında, bütün o demagojilerde mütemadiyen kullandıkları bir zamirdir
“biz”. O halde kendimizden “onlar” diye söz edelim. Onlar hapishanede yaşıyor.


Ne tür bir hapishane? Nasıl inşa edilmiş?
Nereye yapılmış? Yoksa bu kelimeyi bir mecaz olarak mı kullanıyorum?


Hayır, hapishane bir mecaz değil,
hapsedilmişliğimiz bir hakikat. Fakat tarif edebilmek için tarihsel bir bakışla
düşünmek gerekiyor.


Michel Foucault hapishanenin 18. yüzyılın
sonlarıyla 19. yüzyılın başlarında icat edildiğini, sanayi devrimiyle,
fabrikalarla ve faydacılık felsefesiyle sıkı bağları olduğunu göstermişti. Daha
önceki dönemlerde, hapishaneler mağaranın ve zindanın uzantısıydı. Bugünün hapishanesinin
onlardan farkı, barındırdığı mahkûm sayısı –ve onları Panopticon modeli
sayesinde sürekli gözetim altında tutması. Panopticon modelinin mucidi, etiğe
muhasebe kurallarını getiren Jeremy Bentham’dı.


Muhasebecilik her alışverişin kayda
geçirilmesini talep eder. Hapishanelerin dairesel duvarları, hücrelerin daire
biçiminde dizilmesi ve merkezde gözetleme kulesinin yer alması aynı mantığın
ürünüdür. Bentham 19. yüzyılın başlarında John Stuart Mill’in hocası ve sanayi
kapitalizminin önde gelen faydacı düşünürlerinden biriydi.


Bugün, küreselleşme çağında, dünya sanayi
sermayesinin değil, finans sermayesinin egemenliği altında. Ve suçu tanımlayan
dogmalar ile hapsetmenin mantığı radikal biçimde değişmiş durumda. Hapishaneler
hâlâ var ve her geçen gün yenileri inşa ediliyor. Fakat hapishane duvarları
şimdi başka bir amaca hizmet ediyor. Kapatma, hapsetme maksadıyla kurulmuş olan
alan dönüşüme uğradı.


“Zek” olmak


Yirmi yıl önce, Nella Bielski’yle birlikte,
Gulag’lar hakkında A Question of Geography (Bir Coğrafya Meselesi) adlı
bir oyun yazmıştık. İkinci perdede bir zek (bir siyasi mahkûm) Gulag’a yeni
gelen bir delikanlıyla çalışma kampındaki seçenekler ve seçimlerin sınırlılığı
hakkında konuşur:


“Akşam olunca, bütün gün taygada çalışıp bitap
düşmüş ve karnın zil çalarak hücrene döndüğünde, çorba ve ekmek hakkını
kazanırsın. Çorba konusunda bir seçenek yoktur. Sıcakken ya da hiç olmazsa
ılıkken yemek zorundasın. Ama 400 gram ekmeğe gelince, seçeneklerin vardır.
Mesela, üç parçaya ayırabilirsin. Birini çorbayla yiyebilirsin, birini ranzanda
uykuya geçmek üzereyken ağzına koyup emebilirsin, son parçayı da ertesi sabah
çalışırken ve karnın guruldamaya başladığında ağzına atarsın.


“Zek’sen ve takım lideri olmuşsan iki
seçeneğin vardır. Ya işbirlikçi olacaksın ya da zek olduğunu unutmayacaksın.” [3]


Gulag’lar artık yok. Gelgelelim, milyonlarca
insan Gulag’lardakinden pek farkı olmayan koşullarda çalışıyor. Değişen şey,
işçilere ve suçlulara uygulanan adli mantık.


Gulag denklemi


Gulag’larda siyasi mahkûmlar suçlu ilan edilir
ve köle-işçiliğe indirgenirdi. Bugün vahşice sömürülen milyonlarca işçi, suçlu
statüsüne indirgeniyor.


Suçlu = Köle-İşçi şeklindeki Gulag denklemi,
neoliberalizm tarafından yeniden yazıldı: İşçi = Gizli Suçlu. Küresel göçün
dramı bu yeni formülde yatıyor: Çalışanlar gizli suçlular. İtham edildiklerinde
hayatta kalabilmek için ne mümkünse yapmaktan suçlu bulunuyorlar.


ABD’de 15 milyon Meksikalı izinsiz çalışıyor,
dolayısıyla yasadışı konumdalar ABD-Meksika sınırında 1200 kilometrelik bir
beton duvar var ve 1800 gözetleme kulesinden oluşan bir “sanal” duvarın inşa
edilmesi planlanıyor. Elbette, bu duvarlar arasından geçmenin yolları –ne kadar
tehlikeli olursa olsun– bulunacaktır.


İmalata ve fabrikalara dayalı sanayi
kapitalizminden serbest piyasa spekülasyonuna dayalı finansal kapitalizme
geçişle birlikte, hapsedilme alanı değişti. Her gün 1300 milyar dolar tutarında
finansal işlem yapılıyor, bu meblağ toplam ticaret hacminin elli katı.


Hapishane artık gezegen çapında. Ve ona tahsis
edilmiş çeşit çeşit isimleri olan mıntıkalar var. İşyeri, mülteci kampı,
alışveriş merkezi, periferi, getto, plaza, favela, banliyö… Asli olan şu: Bu
mıntıkalara kapatılmış olanlar hapishane arkadaşlarımız. 


***


Mayısın ilk haftası. Kuzey yarıkürenin
tepelerinde, dağlarında, sokaklarında, bahçelerinde birçok ağaç yaprak veriyor.
Yeşilin çeşitli türlerinin birbirinden farkı bir yana, insanlar her bir
yaprağın diğerlerinden farklı olduğu izlenimi ediniyor. Dolayısıyla,
milyarlarca –hayır, milyarlarca değil, o kelimeyi dolarlar iğdiş etti– sonsuz
çeşitlilikte yeni yapraklarla karşılaşıyorlar.


Doğanın devamlılığının görünür işaretleri
mahkûmlar için hep zımnen yüreklendirici olmuştur ve hâlâ
olmaktadır.  


“Başka seçenek
yok”


Bugün, hapishane duvarlarının (beton,
elektronik, devriye gezen veya sorguya çeken) birçoğunun amacı, mahkûmları
içeride tutmak ve ıslah etmek değil, hariç tutmak ve dışlamak.


Dışlananların büyük çoğunluğu anonim kişiler.
Dolayısıyla bütün güvenlik güçlerinin en büyük takıntısı kimlikler. Bu insanlar
sadece anonim değil, aynı zamanda sayısız. İki nedenle: Birincisi, sayıları
sürekli değişiyor. Her açlık, doğal afet ve askeri müdahale (şimdi buna
“polisiye tedbir” deniyor) dışlananların sayısını azaltıyor ya da artırıyor.
İkincisi, onların sayısını hesaplamak hakikatle yüz yüze gelmek demek. Zira
yerkürenin nüfusunun çoğunluğunu onlar oluşturuyor. Bununla yüz yüze gelmek
mutlak absürde çakılmak demek.


Küçük ürünleri paketlerinden çıkarmanın
giderek zorlaştığını fark ettiniz mi? Ücret mukabilinde istihdam edilen
insanların hayatlarına da benzer bir şey oldu. Yasal olarak istihdam edilenler
ve yoksul olmayanlar, kendilerine giderek daha az seçenek sunan ­–birbirine
bağlı iki seçenek olan itaat ve itaatsizlik haricinde– ziyadesiyle daralmış
hayat alanlarında yaşıyorlar. Çalışma saatleri, ikametgâhları, geçmişte
edindikleri becerileri ve tecrübeleri, sağlıkları, çocuklarının geleceği,
ezcümle işlevlerinin dışındaki her şey, likit kârın devasa ve öngörülemeyen taleplerinin
yanında tâli, önemsiz bir yer tutuyor.


Dahası, bu katı kurallara “esneklik” deniyor.
Hapishanede kelimelerin anlamları tersyüz edilir.


Çalışma koşullarının tehlike sinyalleri veren
baskısı, Japonya mahkemelerini yeni bir adli tıp kategorisini tanımak ve tarif
etmek zorunda bıraktı: “Aşırı çalışma nedeniyle ölüm.”


“Başka hiçbir sistemin fizibilitesi yok”. Öyle
deniyor ücretli çalışanlara. Başka seçenek yok. Buyrun asansöre. Asansör küçük
bir hücre.


Bir yüzme dersi


Hapishanenin bir yerinde, belediyenin kapalı
yüzme havuzunda yüzme dersi alan beş yaşındaki bir kız çocuğunu seyrediyorum.
Lacivert bir mayosu var. Yüzebiliyor, ama henüz bunu tek başına, yardımsız
yapabilecek özgüveni yok. Öğretmeni onu havuzun derin kısmına götürüyor.
Öğretmeninin uzattığı uzun çubuğu tutarak suya atlayacak. Bu, korkusunu
yenmesinin bir yolu.


Aynı şeyi dün de yapmışlardı.


Küçük kız bugün çubuğa tutunmadan atlamak
istiyor suya. Bir, iki, üç! Atlıyor, fakat son anda çubuğa tutunuyor. İkisi de
tek kelime etmiyor. Kadınla küçük kız arasında belli belirsiz bir tebessüm
cereyan ediyor. Kız tezcanlı, kadın sabırlı.


Kız havuzun merdivenlerini çıkıyor, kenara
geliyor.“ Bir daha” diye fısıldıyor. Kollarını yana açarak suya atlıyor, hiçbir
şeye tutunmuyor. Yüzeye geldiğinde, çubuğun ucu burnunun dibinde. Çubuğa
dokunmadan merdivene doğru iki kulaç atıyor.


Lacivert mayolu kızın ve sandaletli kadının
hapishanedeki mahkûmlar olduklarını mı söylüyorum? Kızın çubuğu tutmadan suya
atladığı anda, ikisi de kesinlikle hapishanede değildi. Ancak, önümüzdeki
yılları düşündüğümde ya da yakın geçmişe baktığımda, korkarım ki, tarif ettiğim
sahneye rağmen, ikisi de mahkûm olmanın ya da yeniden mahkûm olmanın riskini
taşıyor.    


“Ufuk”
kelimesinin silinişi


Dünyayı çevreleyen iktidar yapısına ve onun otoritesinin
işleyişine alıcı gözle bir bakın. Her despotluk kendine göre bir denetim
tertibatı buluyor, doğaçlıyor.  


Dünyaya hükmeden piyasa güçleri, bütün
ulus-devletlerden daha kuvvetli olduklarını ileri sürüyorlar. Cep
telefonumuzdan arayıp özel sağlık sigortasına veya emeklilik sigortasına
kaydolmamız için ikna etmeye çalışmalarından Dünya Ticaret Örgütü’nün en son
ültimatomlarına kadar bu iddia her dakika yineleniyor.


Sonuç olarak hükümetlerin birçoğu artık
yönetmiyor. Hükümetler artık kendi seçtikleri hedeflere yönelemiyor. “Ufuk”
kelimesi, geleceğe dair umut vaadiyle birlikte siyasi söylemden silindi –hem
sağda hem solda. Mevcut olanı ölçmenin dışında tartışılan bir şey yok.


Kamuoyu yoklamaları istikameti ve arzuyu ikame
ediyor.


Gardiyanlar


Hükümetlerin birçoğu yönetmek yerine çobanlık
yapıyor. (Amerikan hapishane argosunda, gardiyanlara “çoban” denir.) 18.
yüzyılda uzun süreli hapis cezasına “sivil ölüm” deniyordu. Üç yüzyıl sonra
hükümetler kanunlarla, zorla, ekonomik tehditlerle ve yaygaralarıyla kitlesel
“sivil ölüm” rejimleri empoze ediyorlar.


Geçmişteki despot rejimlerin altında yaşamak
da bir mahpusluk türü değil miydi? Hayır, tarif etmeye çalıştığım anlamda bir
mahpusluk değildi. Bugün yaşadığımız yeni bir şey, zira mekânla başka bir
ilişki söz konusu.


İşte bu noktada Zygmunt Bauman’ın düşünceleri
aydınlatıcı. Bauman dünyayı yöneten piyasa güçlerinin mekândan azade olduğuna,
yani “alan sınırlamasından, yerel bağlardan” muafiyet kazandığına dikkat
çekiyor. Bu güçler uzak ve anonim, dolayısıyla eylemlerinin yerel ve fiziksel
etkilerini hesaba katmak zorunda değiller. Bauman, Alman Merkez Bankası başkanı
Hans Tietmeyer’i alıntılıyor: “Günümüzdeki mesele, yatırımcıların güvenini
sağlayacak koşulları oluşturmak.” Tek ve yüce öncelik bu.


Ve bu öncelikten hareketle, üreticilerden,
tüketicilerden ve marjinalize edilmiş yoksullardan oluşan dünya nüfusunun
denetlenmesi, itaatkâr ulusal hükümetlere havale edilen bir görev.


Gezegen bir hapishane, hükümetler de, ister
sağcı olsun ister solcu, çobanlık yapıyor.


Hapishane sistemi siberuzay sayesinde işliyor.
Siberuzay piyasaya alışveriş hızı sağlıyor, işlemler ânında gerçekleşiyor, gece
gündüz demeden kesintisiz sürüyor. Piyasa despotizmi mekândan azade olma
ehliyetini bu hızdan alıyor. Ne var ki bu hız, onu kullananlar üzerinde
patolojik bir etki yapıyor. Onları uyuşturuyor.


Bu hızda acıya yer yok. Acının lafı ediliyor
olabilir, ama hissedilmesi, çekilmesi söz konusu değil. Dolayısıyla insani
durum sistemi işletenlerin bünyesinden defediliyor, dışlanıyor. Yalnızlar,
çünkü tepeden tırnağa taş kalpliler.


Geçmişte despotlar acımasız ve erişilmezdi,
ama acıya maruz kalanlarla komşuydular. Artık bu durum söz konusu değil ve
sistemin muhtemel zafiyeti tam da burada.


Uzun kapılar çarpıyor

Hapishane
avlusundayız


Yeni bir mevsimde
[4]


Onlar (biz) hapishane arkadaşları(yız). Bunu
söylemek, hangi tonda söylenirse söylensin, bir reddi içeriyor.


Gelecek, hiçbir yerde, hapishanede olduğu
kadar tasarlanan, hesaplanan, şimdinin zıddı olarak özlemi duyulan bir şey
değildir. Hapse tıkılanlar şimdiyi asla bir son olarak kabullenmezler.


Bu arada, şimdiyi nasıl yaşamalı? Hangi
sonuçlara ulaşmalı? Hangi kararları almalı? Nasıl davranmalı? 


İstikamet
önerileri            


İşaret levhalarını oluşturduğumuza göre,
birkaç istikamet önerim olacak.


Duvarın bu tarafında tecrübelere kulak
verilir, hiçbir tecrübe vadesi dolmuş addedilmez. Ayakta kalmak saygı duyulan
bir şeydir ve herkes bilir ki, ayakta kalmak mahkûmlar arasındaki dayanışmaya
bağlıdır. Otoriteler de bunu bildikleri için yalnızlaştırma politikası uygular.
Bu yalnızlaştırma, fiziksel tecrit veya manipülatif jargonla gerçekleştirilir.
Bireyler tarihten, kökenlerinden, yeryüzünden ve en önemlisi, ortak bir
gelecekten yalıtılır.


Hapishane yöneticilerinin laflarına kulak
asmayın. Elbette kötü yöneticiler ve daha az kötü yöneticiler var. Bazı
durumlarda aradaki farkı dikkate almak gerekir. Ama dedikleri –daha az
kötülerinki de dahil olmak üzere– boktan şeyler. İlâhilerini, parolalarını,
sihirli sözlerini tekrarlayıp duruyorlar: Güvenlik, Demokrasi, Kimlik,
Medeniyet, Esneklik, Üretkenlik, İnsan Hakları, Entegrasyon, Terörizm,
Özgürlük… Maksatları kafa karıştırmak, bölmek, dikkat dağıtmak ve bütün
mahpusları uyuşturmak. Duvarın bu tarafında hapishane yöneticilerinin
kelimeleri manasız ve düşünceye faydası olmayan şeyler. Hiçbir karşılıkları yok.
Bu lafları kendi kendimize düşünürken bile reddetmeliyiz.



John
Berger (1926-2017)




Ortak paydalar


Mahkûmların kendilerine has kelime
dağarcıkları var, onlarla düşünüyorlar. Birçok kelime bir sır olarak
saklanıyor, birçok kelimenin sayısız yerel varyasyonu mevcut. Kısa kelimeler ve
ifadeler, ama koskoca bir dünyayı içeriyorlar.


Mahkûmlar arasında çelişkiler var –bunlar
bazen şiddetli de. Bütün mahkûmlar mahrum bırakılmış insanlar, ama mahrum
bırakılma derecelerinin farkı haset yaratıyor. Duvarın bu tarafında hayat ucuz.
Küresel despotluğun belli bir çehreye sahip olmaması günah keçisi avcılığını,
mahkûmlar arasındaki düşmanlıkları körüklüyor. Yoksul yoksula saldırıyor, işgal
altındakiler birbirini yağmalıyor. Mahkûmlar idealize edilmemeli.


Mahkûmları idealize etmeden ortak paydalarına
–hiç gerekmediği halde çektikleri acı, tahammül güçleri, açıkgözlülükleri–
bakalım. Bunlar, onları ayıran şeylerden daha belirleyici, daha açıklayıcı. Yeni
dayanışma biçimleri de bu özelliklerinden doğuyor. Yeni dayanışmalar
farklılıkların ve çoğullukların karşılıklı olarak tanınmasıyla başlıyor. Hayat
böyle işte! Bir dayanışma, ama kitlesel değil, karşılıklı irtibatlanmanın
dayanışması. Hapishane koşullarında çok daha münasip olan o.


Otoriteler mahkûmları dünyanın öteki
hapishanelerinde olanlar hakkında sistematik bir biçimde yanlış
bilgilendiriyor. Onları, kelimenin agresif anlamında, endoktrine etmiyorlar.
Endoktrinasyon eğitime tabi tuttukları tacirlerden, işletmecilerden, piyasa
uzmanlarından oluşan küçük bir elit tabakaya mahsus. Hapishane nüfusu için
uygun gördükleri, onları aktive etmek değil, pasif bir belirsizlik içinde
tutmak. Hayatta riskten başka bir şey olmadığını ve yeryüzünün emniyetsiz bir yer
olduğunu bıkıp usanmadan onlara hatırlatmak.


Bu, titizlikle seçilen enformasyonla,
dezenformasyonla, yorumlarla, rivayetlerle, hayali öykülerle yapılıyor.
Operasyon başarılı olduğu müddetçe halüsinatif bir paradoks oluşturulup
pekiştiriliyor. Hapishane nüfusuna, her bireyin önceliğinin kendi kişisel
emniyeti olduğuna ve hapsedilmişliklerine rağmen, ortak kaderden, ortak
akıbetten bireysel kurtuluşun bir yolunun bulunabileceğine inandırma tuzağı
kuruluyor.


Mesajlar
yayılıyor


Bu dünya görüşünden yansıyan insan imgesinin
emsali şimdiye kadar hiç görülmemişti. İnsan korkak bir varlık olarak
resmediliyor; sadece kazananlar cesur. Dahası, armağan diye bir şey yok, sadece
ödül var.


Mahpuslar birbirleriyle iletişim kurma yolunu
her zaman bulmuşlardır. Siberuzay, bugünün global hapishanesinde, onu ilk
kuranların çıkarlarına karşı kullanılabilir. Bu sayede mahkûmlar dünyada her
gün neler olduğu hakkında birbirlerini bilgilendiriyor ve geçmişin hasıraltı
edilmiş öykülerini izliyor, ölülerle omuz omuza duruyorlar.


Bunları yaparken küçük armağanları yeniden
keşfediyorlar, cesaret örneklerini, tamtakır mutfaktaki bir demet gülü,
silinmez acıları, annelerin yorulmak nedir bilmezliklerini, kahkahayı,
karşılıklı yardımı, sükûtu, hep genişleyen direnişi, gönülden fedakârlığı ve
daha fazla kahkahayı.


Mesajlar kısa, ama yalnız gecelerine
(gecelerimize) yayılıyor.


Umudun adımları


Yol haritasının nihai kılavuzu taktiksel
değil, stratejik.


Dünyanın despotlarının mekândan azade
olmaları, her şeyi denetleyen, gözetleyen iktidarlarının kapsamını açıkladığı
gibi, beliren zaaflarını da imliyor. Siberuzayda faaliyet gösteriyorlar ve
korunaklı sitelerinde yaşıyorlar. Onları çevreleyen dünyadan bihaberler.
Dahası, o türden bir bilgiyi önemsiz bularak ellerinin tersiyle itiyorlar.
Sadece yeraltı kaynaklarının esamesi okunuyor. Dünyaya kulak veremiyorlar.
Yeryüzüne ayak bastıklarında körleşiyorlar. Yerelde kayboluyorlar.


Hapistekiler için tam tersi geçerli.
Hücrelerin duvarları bütün dünyada birbiriyle temas ediyor.


Süregelen direnişin etkili eylemleri, uzaktaki
ve yakındaki yerelde kök salacak. Ücradaki direniş yeryüzünü dinliyor.


Özgürlük yavaş yavaş beliriyor, parmaklıkların
dışında değil, hapishanenin derinliklerinde.


***


Via Paola Sarpi’deki evinden aradığında sesini
derhal tanımakla kalmadım, sesin sayesinde kendini nasıl hissettiğini de tahmin
edebildim. Öfkeyle ya da daha ziyade sabırlı –senin tipik özelliğin bu– bir
öfkeyle iç içe geçmiş olan yeni umudumuzun hızlı adımlarını da işittim.


Çeviren: Yücel Göktürk


[1] Adrianne Rich, Poetry and
Commitment
(Şiir ve Bağlanma), W. W. Norton & Company, 2007.


[2] Yannis Ritsos, “Romiosini”, Selected
Poems
(Seçilmiş Şiirler) 1938-1988, BOA Editions Ltd, 1989.


[3] John Berger & Nella Bielski, A Question of
Geography
(Bir Coğrafya Meselesi), Faber & Faber, 1987.


[4] “Prison”: Nine Haiku Poems from Hallby
Juvenile Prison
(“Hapishane”: Hallby Sübyan Koğuşu’ndan Dokuz
Haiku), 1959, Tomas Tranströmer. New Selected Poems (Yeni Seçilmiş Şiirler), Bloodaxe
Books Ltd, 1987.