İYAD EBU ŞAKRA : Lübnan’ı
İran kontrol edecek ama fatura kime ödetilecek ??
Lübnan’da son günler, halk hareketinde
sert hava koşullarının katkıda bulunduğu bir durgunluğa tanık oldu. Siyasi ve
ekonomik krizlere yol açan ekip ise halkı dışlama ve görmezden gelme yolunda
ilerlemeye devam ediyor.
Geçim kaynaklarını vatandaşlara karşı bir
şantaj aracı olarak kullanmak, bu ekibin hala en güvendiği seçenek. Parolası
ise, anayasayı ortadan kaldırma sürecini tamamlamak, ülkede fiili olarak var
olan İran “işgali” gerçeğini Hizbullah ve taraftarları aracılığıyla
pekiştirmek. Halk ayaklanmasının sömürülmesini gizlemek için yeni bir siyasi
gerçeklik yaratmak.
Halihazırda yönetici grubunun tüm çabası;
hükümetin kuruluşuyla ilgili ayrıntılarla halkı oyalamak. Oldu bittiye
getirerek ve geçmişin geri dönmeyecek şekilde geride kaldığı gibi gerekçelerle
Lübnanlılara, “darbe”nin meşruiyetini ve tüm siyasi sonuçlarını kabul ettirmeye
çalışıyorlar. Onlara göre, Lübnan halkının, İran’ın bölgesel sistemine entegre
olmuş, onunla aynı renkte, neredeyse çökmüş olan Arap arka planında “azınlıklar
ittifakını” pekiştiren “kukla” bir hükümetle yaşamayı kabullenmesi gerekiyor.
Lübnan düşüncesi iki asır önce doğduğunda
kendisini anlatan ve savunan iki temel faktör vardı: Birincisi; Lübnan
kimliğini tanımlamak ve içeriğini ayırt etmek. İkincisi; kendisini korumak ve
siyasi, demografik ve ekonomik olarak yaşayabilir bir “vatan” inşa ederek
pratik olarak varlığını ifade etmesini sağlamak.
Buna göre, Lübnan vatanı düşüncesinin
başlangıcı yüzyıllar öncesine dayanır ve İslam fethinden öncesine uzanır.
Düşüncenin içeriği, sonraki dönemlerde Abbasi yönetimi altında Suriye’nin kıyı
bölgesinin kuzeyindeki dağlarda yaşayan azınlıklar ile netlik kazanmıştı. Daha
sonra Haçlı Seferleri, dört yüzyıl süren Osmanlı hakimiyeti ve son olarak
bağımsızlıkla sonuçlanan Fransız manda yönetimi dönemleri boyunca devam
etmiştir.
Elbette bir yazıda, Lübnanlıların
kimlikleri için öne sürdükleri argümanların, yaptıkları çağrıların,
kapıldıkları eğilimlerin, İslam’dan Arap milliyetçiliğine, doğu
Hristiyanlığına, Suriye milliyetçiliği ve Lübnan milliyetçiliğine geçiş
yaptıkları yılların ayrıntılarını ele almak mümkün değil. Bu yüzden asıl önemli
olan noktaya değineceğiz. O da bütün bunların, pek çok parti ve hareket ortaya
çıkardıkları, bazı özelliklere saygı duyulmasını sağlamayı başardıkları, onları
pekiştirmek için sınırlar çizdiği ve diğerlerini görmezden geldiğidir.
Lübnan’da, bileşnlerinden birine saygı
duymanın ilk modeli, 1840-1860 yılları arasında yaşanan çatışmaların ardından
Avrupalı güçlerin Osmanlı devletine yaptığı baskı sonucu kurulan, özerk
yönetime sahip Cebel-i Lübnan Mutasarrıflığı’dır. Doğu sorunun ve mirasının hamisi
Fransa’nın manda yönetimi sırasında bu model gelişti ve 1920 yılında Cebel-i
Lübnan Mutasarrıflığı, “Büyük Lübnan”a dönüştü. Paris bu adımı, Osmanlı
devletinin yenilgisi ile sonuçlanan Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden
sonra düzenlenen Paris Barış Konferansı’nda, Maruni ve Katolik dini liderlerin
“yaşayabilir bir devlet” taleplerine karşılık olarak atmıştı.
Her halükarda, “yaşayabilir nihai bir
vatan” tutkusu, bağımsızlıktan sonra da Lübnan devletini kuran akımın
düşüncesinin merkezinde yer almaya devam etti. Yine bu siyasi akım, Hristiyan
toplumu içerisindeki güçlü konumunu günümüze kadar korudu. Hatta, 1952-1967
yıllarındaki Nasırcı yayılmacılık, 1968-1977 arasında Filistin direnişinin
yükselişine karşı ayakta kalmayı başardı. Bu başarısının ana faktörü, bazı
Hristiyan liderlerin sahip oldukları bilgelikti. Hristiyanların en çok
güvenmeleri gereken noktanın, Müslüman ortaklarıyla birlikte eşit bir şekilde
yaşama isteği olduğuna dair inançlarıydı. Müslümanları Batı ile tehdit edip
onları korkutmamaları, onları bölgesel Müslüman Arap çevrelerinden yardım
istemeye itmemeleri gerektiğine yönelik farkındalıklarıydı. Bu liderler
arasında en öne çıkanlar, Cumhurbaşkanı Bişara Huri ve Başbakan Fuad Şihab’tır.
Öte yandan, Kamil Şamun, Raymond Eddé, Piyer Cemayel ve Beşir Cemayel gibi
Hristiyan liderler ise ulusal ünlerini, bağımsız ve topraklarında tek egemen
güç olan bir Lübnan inançlarına ve hayallerine dayandırıyorlardı .
Lübnan’da Nasırcılık, Arap
milliyetçiliğinin ve solcu eğilimlerin gelişmesi ile ortaya çıktı. Filistin
direnişi ve fedailerinin varlığıyla devam etti ve güçlendi. Bunun yanısıra
Nasırcılık, komşu Arap ülkelerindeki –sosyalist millileştirme deneyiminden
kaçan- sermayenin Lübnan’a akmasına yol açtı. Bu da, Lübnan’ı bölgesel ve
küresel bir hizmetler merkezine dönüştüren gelişmiş bir tüketim toplumu
yarattı. Ancak, 1967’de İsrail’e karşı alınan yenilgiden sonra bölgesel iklim
değişti. Bunu, Filistin direnişine indirilen darbeler, kendisini sınırlama
girişimleri takip etti. 1978 ve 1979 yılları, bölgenin tarihi açısından bir
dönüm noktasıydı. Bu süreçte, Mısır’ın Arap dünyasında ve bölgede etkisini
zayıflatan Camp David Anlaşması imzalandı, İran’da kendisine günümüze kadar
birçok savaş ve barış denklemini kontrol etme gücü veren Humeyni devrimi gerçekleşti.
O andan itibaren, Lübnan’da durum yeni
boyutlar kazandı. Suriye’deki Esed ailesi rejiminin önemli bir rol oynadığı
tehlikeli sorunlarla karşılaştı. Yetmişli yılların ikinci yarısından itibaren
Esed rejiminin rolü ve tavrı değişti. Filistinlilerin güçlerini sınırlamak ve
direnişi vurmak için Lübnan topraklarına giren uluslararası bir vekilden, İran
nüfuzunu “ihraç etme” projesinin kuluçkasına, Tel Aviv ve Tahran’ın
düşmanlarına karşı İsrail ve İran’ın “posta kutusu”na dönüştü.
Bu esnada Lübnan, iç ve bölgesel savaşı
nedeniyle (1975-1990) ekonomik refahını, hizmetsel ve bölgesel açıdan konumunu
kaybetmişti. Göç ve demografik değişimler sonucunda Şii ve Sünni bloklar
karşısında Hristiyan bloğun boyutu küçülmüştü. Savaşı durduran Taif Anlaşması
(1989) adeta Hristiyan varlığı ve ortak yaşamdan geride kalanları mümkün
olduğunca kurtarma operasyonu oldu.
Yine de bu anlaşma, kendisini tasfiye
etmeye karar veren üç grubun isteklerini karşılamıyordu. Nitekim bu üç grup
bugün, amaçlarını gerçekleştirmek yani onu ortadan kaldırmaya hazırlanıyorlar.
Bu üç grup şunlardır:
Bugün Lübnan’ı bölgesel haritasının bir
parçası sayan İran. Sünnilere boyun eğdirmeyi Irak, Suriye ve Lübnan’daki
bölgesel stratejisinin merkezine yerleştiren İran, Sünnilerin siyasi önemlerini
kaybetmeleriyle Taif Anlaşması’nın da son kullanma tarihinin bittiğini
düşünüyor.
Fırsatçı Hristiyan grup. Bu grup, İran’ın
Sünnilere karşı yürüttüğü savaşa güveniyor. Bedeli ne olursa olsun İran’ın,
Batı ve İsrail’in de örtülü desteğiyle Hristiyanlara kaybettiklerini
düşündükleri hakları ve imtiyazları iade edeceğini umut ediyor.
Üçüncüsü; İran’ın bölge boyunca ektiği
düşmanlık, bölünme ve nefret tohumlarının kendisini rahatlattığı, geleceğini
güvence altına aldığı, İran’ın yayılmasından zarar gören tarafları hemen
kendisi ile ilişkileri normalleştirmeye hatta yardım istemeye teşvik ettiği
İsrail’dir.İşte mevcut Lübnan krizinin, arka planının ve ufuklarının taşıdığı
felaket “senaryosu” budur. Bu senaryo derinlerinde, ülkedeki “işgalci” İran
nüfuzunu pekiştirme amacını taşıyor.
Bunu da “azınlıklar ittifakı” ve onları
koruma sloganı altında, söz konusu nüfuzu Hristiyan Batı ülkelerine pazarlamaya
hizmet eden Hristiyan vitrinin arkasına gizlenerek yapıyor. Öte yandan, “Arap
kimliğini koruma” gerekçesi altında Araplardan özellikle de Körfez ülkelerinden
Lübnan’ı kurtarmanın maliyetini üstlenmelerini talep ediyor.
Bu, Arap dünyasındaki zayıflık
etkenlerinin, bozulan dengelerin, değişikliklerin yanlış okunmasının acı verici
bir özetidir.
İyad
Ebu Şakra
Siyasi analist, tarih
araştırmacısı