TARİH & TARİHİ ESERLER & ARKEOLOJİ & MİTOLOJİ & SANAT TARİHİ & NOSTALJİ DÜNYASI & KUVAYI MİLLİYE

TARİH : Kurtuluş Savaşını kaybetmiş olmayı arzu eden bir zihniyetin okuması gereken temel belgeler

Kurtuluş
Savaşını kaybetmiş olmayı arzu eden bir zihniyetin okuması gereken
temel belgeler

HİKMET ULUĞBAY

KAYNAK : http://www.hikmetulugbay.com/




Gaziantep’te bir
cami imamının Bayram namazının arkasından okuduğu hutbede, “Kurtuluş
mücadelesinde bizi kandırdılar. 1. İnönü’de şöyle zafer kazandılar, 2. İnönü’de
şöyle zafer kazandılar. Sakarya’da şöyle zafer kazandılar. Şöyle kahramanlık
yapılmış, böyle kahramanlık yapılmış. Yunanlıları denize döktüler. Nerde
döktüler. Hepsi yalan, keşke o gün savaşı kaybetseydik, belki Osmanlı’yı daha
sonra yeniden kurabilirdik” ifadesini kullandığı yazılı ve görsel basında yer
aldı[1]. Aynı haberlerde, Gaziantep Valiliğinin,
basında yer alan bilgiler üzerine soruşturma başlattığı ve imamı görevden
aldığı da yer almıştır. Ülkemizde bu tür olaylarla ilgili olarak soruşturmalar
açılması şimdiye kadar ne soruşturma açılan kişilerin doğru bilgi sahibi
olabilmesini sağlayabildi, ne de benzeri olayların bir süre sonra yeniden
ortaya çıkmasını önleyebildi. Sadece, bu düşüncede olanların bir süre sessiz
kalmalarına yol açtı. Özellikle soruşturma sonucu caydırıcı bir yaptırım ile
karşılaşılmadı ise, benzeri düşünceleri açıklamayı özendirdiği bile
söylenebilir.


Anımsanacağı
üzere, Kadir Mısırlıoğlu da geçmişte, “Keşke Yunan galip gelseydi. Ne Hilafet
yıkılırdı, ne Şeriat kaldırılırdı, ne Medrese lağvedilirdi, ne hocalar
asılırdı, hiçbiri olmazdı” şeklinde açıklamalar yaptığı yine yazılı ve görsel
basında yer almıştı[2]. Bu görüşü ileri süren kişi
hastalandığında, Diyanet İşleri Başkanı’nın 10 Kasım 2018 günü geçmiş olsun
ziyaretinde bulunduğu ve bazı kitaplar hediye ettiği de yine yazılı ve görsel
basında yer almıştı[3].


Bu tür söylemler,
birkaç kişinin saçmalamaları diyerek geçiştirilemez. Zira, bu tür düşünceye
sahip olup da dile getirmeyenler ile bu düşünceleri destekleyenlerin sayısı
konusunda bir bilgiye sahip değiliz. Ayrıca bazı kişiler böyle düşünüp, böyle
açıklamalar yapıyorlarsa, bu düşünceyi ya birilerinden dinleyerek veya bazı
yayınları okuyarak öğreniyorlar. Bu tür öğrenim içinde olanların boyutunu da
tam olarak bildiğimizi sanmıyorum. Ancak, Gaziantep’te Yunan başarısını özleyen
kişinin bir cami imamı olması nedeniyle Diyanet İşleri Başkanlığının bir
görevlisi olduğu düşünüldüğünde, öğreniminin en az bir bölümünü Millî Eğitim
Bakanlığı’nın okullarında görmüş olması da yüksek bir olasılıktır.


Bu düşünce
ışığında, yanlış ve çarpıtılmış bilgiler altında, yeni yeni Yunan başarısı
özleyenlerin yetişmemesi, yetişmiş olanların da doğru bilgi sahibi olabilmeleri
için, Millî Eğitim Bakanlığına, Diyanet İşleri Başkanlığına ve İlahiyat
Fakülteleri Dekanlarına önemli görevler düşmektedir. Bu kurumların,
öğrencilerinin ve memurlarının benzeri düşünce tuzaklarına düşmelerini önlemek
için bazı kitapları okumalarını önermeleri gereğini düşünüyorum.


Söz konusu
kurumların bu yönde atacakları adımlara küçük bir katkı sağlayabilmek için bu
yazı ile bazı kitapları tanıtmak istiyorum. Bu amaçla tanıtmak istediğim ilk
kitap Remzi Kitabevi tarafından Ağustos 2011 de basılan, değerli araştırmacı
Salahi Sonyel’in “İngiliz Gizli Belgelerinde Türk Yunan İlişkileri 1821-1923”
başlıklı kitabıdır. Kitap, Sonyel’in değerli tarih araştırmalarından birisidir.
Türk Tarih Kurumu Şeref üyesi olan, 1932 Kıbrıs doğumlu Prof. Dr. Sonyel, 25
Aralık 2015 tarihinde yaşamdan ayrılmıştır. Prof. Dr. Sonyel’e, Türk Tarihine
yapmış olduğu değerli katkılar nedeni ile 2002 yılında, “Atatürk Üstün Hizmet
Madalyası” da verilmiştir.


Bilindiği üzere,
1821 yılında Osmanlı Devletinden ayrılma amaçlı Yunan isyanı başlatılmıştı.
Yunan yarımadasında bu isyan hareketinin başlamasını cesaretlendiren olaylar
arasında, Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın aynı dönemde Osmanlı Devleti’ne
isyan etmesinin de etkili olduğu ileri sürülmektedir. Ayrıca, 1808 yılında
Sırplar Osmanlı Devleti’ne başkaldırdığında, Batı Avrupa ülkelerinde kimsenin
kılı kıpırdamamışken, Yunan isyanı başlar başlamaz, Avrupa’nın her yerindeki
antik çağ Yunan hayranlarının gemiler dolusu olarak Mora yarımadasına akmaya
başladıkları gözlenmiştir[4].


Sonyel, yukarıda
adı verilen kitabında İngiliz arşiv belgelerinden yoğun olarak alıntı yapma
yanında çeşitli yazarların eserlerinden de alıntı yapmıştır. Bunlardan birisi
de İngiliz yazar William St. Clair’in kitabıdır[5]. Clair kitabının ilk bölümü “Başkaldırı”nın
başlangıç cümlelerinde şu gözleme yer vermiştir; “Yunanistan’daki Türklerden
çok az iz kalmıştır. Onlar, 1821 yılının ilkbaharında, dünyadaki insanlar
farkına varmadan ve onlar için yas tutmadan ansızın ve tümden yok olmuşlardır.
… Kıyımın başlangıcındaki birkaç hafta içerisinde 20 bine yakın Türk erkeği,
kadını ve çocuğu Yunanlı komşuları tarafından yok edildiler.[6]” Bu isyan sırasında, 12 Aralık 1821 de
Yunanistan’ın Navplia kentinde yaşayan Türkler, isyancılara teslim olduğunda
yaşananlar ise Sonyel’in ve Clair’in kitaplarında şöyle anlatılmıştır; “asiler
öldürülenlerin kafalarını piramit gibi yığmışlardı. Bu kentin sokakları
açlıktan ölen Türk çocuklarının cesetleri ile dolmuştu.[7]” Her iki kitapta, bu kentte daha fazla
katliamın olmasını bir İngiliz savaş gemisinin kentin limanına gelmiş olmasının
önlediği de yer almaktadır[8]. Bu olaylar olurken Osmanlı donanması ne
yapıyordu acaba?


Yıllarca süren
Yunan isyanı sonrasında, 3 Şubat 1830 günü İngiltere, Fransa ve Rusya’nın
imzaladığı Londra Protokolü ile kabul edilip ilan edilmesi ile bugünkü
Yunanistan Devleti kurulmuştur. Bu devlet kurulduktan bir süre sonra ilan
edilen Gülhane Hattı Hümayunundan sonra, Osmanlı topraklarında yaşayan Rumlar
ve diğer gayrı Müslümler önemli haklar da kazanmışlardır. Bu kazanımlar
konusunda İzmir’deki İngiliz Konsolosu 28 Temmuz 1860 günü İstanbul’daki
Büyükelçi’ye gönderdiği raporunda şu gözlemlerde bulunmuştur; “…
Hıristiyanların durumu Gülhane reformlarının yürürlüğe girmesinden sonra
Türklerin durumundan çok daha iyi olmaya başladığını, çünkü askere
alınmadıklarını; Müslümanların mal ve mülkünün yavaşça onların eline geçmeye
başladığını, dolayısı ile Türk köylüsünün Hıristiyanlara oranla daha çok zulme
uğruyor. Hıristiyanlar şikayetleri varsa bunları çeşitli yabancı örgütlerin ve
devletlerin dikkatine sunuyorlar, ama Türkler kime baş vurabiliyor? …[9]” Aynı yıl yine İzmir’deki İngiliz
Konsolos vekili Büyükelçisine gönderdiği raporda, Osmanlı topraklarındaki Rum
okulları konusunda şu bilgiyi vermiştir; “… Rum okullarında öğretmenlik eden
Grekler, Rum çocuklarına Grek ihtilal şarkıları söylemeyi öğretmişlerdir ve bu
da Rum gençleri arasında padişahın yetkisine karşı isyan etmelerini
kışkırtmaktadır. Eğitim görmüş Rumların çoğunluğu Yunanistan, İyonya adaları ve
Türkiye’de şubeleri olan ‘Eteria’ adlı gizli ihtilal derneğinin üyeleridirler
veya ona bağlıdırlar.[10]” İngiliz Konsolosunun yukarıda değinilen
raporunda belirttiği Türk köylüsünün askere gitmesine karşılık, Osmanlı uyruğu
Hıristiyanların aynı görevden muaf olmaları nedeniyle sağladıkları avantajlar
konusunda daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler, değerli tarih araştırmacısı
Cengiz Özakıncı’nın Bütün Dünya dergisinde yayınlanan “Osmanlı Düzeninde
Müslüman Türk Kıyımı” başlıklı yazısını okuyabilirler[11].


Sonyel’in söz
konusu kitabı okunduğunda, Yunan Devleti kurulduktan sonra dahi, Osmanlı
Devleti’nin Dışişlerinde Büyükelçilik ve diğer diplomatik görevlerde birçok
Rum’un görev yaptığını, Meclisi Mebusan’da Rum milletvekillerinin bulunduğunu,
Sultan Abdülhamit II’nin parasal varlıklarını Zafiri adlı bir Rum’un
yönettiğini ve yine padişahın doktorunun da bir Rum olduğunu öğrenilecektir. Bu
bilgiler, Osmanlı Devleti’ni yönetenlerin diplomatik görev yapacak, mali
işlerde görev üstlenecek, sağlık alanında halka hizmet sunacak nitelikte ve
sayıda Türk vatandaşına eğitim olanağı sunamadığını da şaşırarak ve üzülerek
öğreneceklerdir.


1821 yılında
başlatılan Yunan isyanında ve sonrasında yaşananlar konusunda bu kısa
alıntılar, Yunanistan’ın Kurtuluş Savaşı’nda galip taraf olmasını arzulayanlar
için böyle bir galibiyetin insan maliyetinin ne olabileceği hakkında bir fikir
vermiştir sanırım.


O döneme ilişkin
daha fazla bilgi edinmek isteyenlerin Sonyel ve St. Clair’in anılan kitaplarını
okumalarını öneririm. William St. Clair’in kitabının dilimize çevrilmesi bu
konuda bir İngiliz yazarının gözlemlerinin de öğrenilmesine yardımcı olacaktır.
Sonyel’in kitabının, Yunan isyanını anlatan bölümünden sonra “İsyan Sonrası”,
Osmanlı Devletindeki Islahatların ardından yaşananlar, Jön Türkler Dönemindeki
Gelişmeler, Balkan Savaşları ve sonrası ile Mondros Bırakışması döneminde
yaşanan olaylar ele alınmıştır.


Şimdi de
Sonyel’in kitabından Yunan askerinin 15 Mayıs 1919 günü Amerikan, Fransız,
İngiliz ve Yunan savaş gemilerinin koruması altında İzmir’i işgali ile başlayan
Kurtuluş Savaşı sürecinde yaşananlar konusunda bazı kısa alıntılar yapmak
istiyorum. İzmir’deki İngiliz Başkonsolosu, işgalin başlamasının ertesi günü 16
Mayıs’ta İstanbul’daki Amiral Webb’e gönderdiği raporunda, Yunan askerinin
karaya çıkmasından sonra direnen Türkler ile çatışmalar yaşandığını, birçok
Türk’ün gereksiz yere tutuklandığını ve kötü muamele yapıldığını, Rumların ayak
takımının dükkanları ve evleri yağmaladığını, Türklere karşı cadı avının
sürdüğünü, 300 Türk ile 100 Hıristiyan’ın yaşamını yitirdiğini bildirmiştir[12].


Diyarbakır’daki
imamın I. inci İnönü Savaşı konusunda ileri sürdüğü görüşüne yanıt Sonyel’in
kitabında, İngiliz arşiv belgelerinden alıntılanmış olarak mevcuttur.
Alıntılayalım, “Yunan ordusu, 6 Ocak 1921 de yine saldırıya geçmiş, ancak 6-10
Ocak arasında I. İnönü Savaşı’nda ulusalcı Türk ordusu Yunan Ordusuna karşı
kesin bir zafer sağlamıştır. Papulas’ın ordusu geri çekilirken Türk ve
Müslümanlara zulüm yapmış; geçtiği yerleri viraneye çevirmiştir.[13]” Ayrıca, Stanford J. Shaw ve Ezel Kural
Shaw’un kitabında da I. İnönü Savaşı için şu tanımlama yer almaktadır; “Birinci
İnönü meydan savaşından sonra Yunanlılar Bursa’ya doğru geri çekildiler, bu
savaştaki ilk Türk zaferidir. Türkler zaferi sürdürecek şekilde geri çekilen
Yunan ordusunu takip etmeye niyetlendilerse de, yorgunluk, mühimmat noksanı ve
Çerkez Ethem’in Yeşil Ordusunu denetim altında tutma gereği nedenleri ile vaz
geçtiler.[14]” İstanbul’da görev yapan İngiliz Yüksek
Komiseri Sir Horace Rumbold, Lord Curzon’a yolladığı 3 Ocak 1921 tarihli
yazısında şu bilgileri aktarmıştır; “Yunanlıların silah ararken ve halkı
silahtan arındırırken yaptıkları işkence, hırsızlık, yağma ve yıkımlar
çoğalmıştır. … Greklerin kendi işgal bölgeleri olarak nitelendirdikleri
yerlerin çoğu çöl haline gelmiştir.[15]


Yunan ordusu II.
İnönü savaşında da yenilgiye uğradıktan sonra da halka çok ciddi kötü davranış
içerisinde olmuştur. İngiliz Dışişleri Bakanlığı görevlilerinden Lancelot
Oliphant, Londra’daki Yunan diplomatik temsilcisine 7 Nisan 1921 de gönderdiği
yazı ile halka yapılan kötü davranışlar konusunda şu bilgileri vermiştir; “Batı
Trakya’da 500 Türk’ün tutuklandığını, mallarının yağma edildiğini, genç
Müslüman kız ve kadınlarının, Yunan askerlerinin zulmünden kurtulmak için
intihar ettiklerini, camilerin yağma edildiğini … [16]” Sonyel’in, II. İnönü savaşının
sonuçları konusunda, Yunan tarihçisi Sifneos’tan yaptığı alıntı ise şöyledir;
“İsmet bizi denize dökecekti. 5 bin ölü ve yaralı vermiş olduğumuz bu savaşta
(İsmet), Yunan ordusuna karşı sağlamış olduğu zaferden sonra kuzeye dönmüştü ve
‘A’ ordusuna öldürücü bir darbe indirmek üzereydi ama bu sırada 34. Alayın
direnişi sayesinde durum kurtarılmıştı… İsmet’i İnönü’nde kahraman yaptık ve en
kötüsü Mustafa Kemal’in rejimini kesinlikle sağlamlaştırdık.[17]


Sonyel’in
kitabında, Kurtuluş savaşında Yunan galibiyetini özleyenlerin ibretle öğrenmesi
gereken birçok bilgi mevcuttur. Sonyel’in saygın, titiz ve nitelikli
çalışmalarına ve emeklerine saygı gereği alıntılarımı çok sınırlı tutup,
kitabın okunmasını özendirebilmek için alıntılarımı bu kadarla sınırlıyorum.


Kurtuluş
Savaşı’nı Yunanistan’ın kazanması özlemi duyanlara önermek istediğim diğer bir
kaynak ise, dönemin şahitlerinde Falih Rıfkı Atay’ın (1894-1971), “Batış
Yılları” başlıklı kitabıdır[18]. Atay kitabında, düşman donanmaları
İstanbul Boğazına gelip demirler ve askerleri karaya çıkarken, bu olayları
sevinçle izleyen Türklerle karşılaştıklarını yazar[19]. Atay aynı şekilde bu işgalin başladığı
günün ertesinde Türklerin evlerinin kapısını çalıp, izleyen sabaha kadar
evlerini boşaltmalarını emreden eski komşulardan da söz etmektedir. Atay’ın
kitabı okunduğunda da kimlerin İngiltere’yi “âlem-i İslâm’ın hamisi” olarak
gördüklerini de öğreneceklerdir. İstanbul işgal edilirken, “geldikleri gibi
giderler” diyebilen tek kişi Mustafa Kemal Atatürk olduğunu kimse aklından bir
an bile çıkarmamalıdır.


Ülke ve başkenti
işgal edilirken, ülkenin düşman istilasından kurtarılabileceğine ve
bağımsızlığın yeniden sağlanabileceğine inanan ve bu inancını yaşama geçirmek
için eyleme geçen Mustafa Kemal Paşa için idam fetvasını şeyhülislam Mustafa Sabri
vermiştir. Kurtuluş Savaş’ını Yunanistan’ın kazanması özlemini çekenler,
Mustafa Sabri’nin Kurtuluş Savaşı sırasında yaptıklarını ise Yılmaz Özdil’in
Sözcü Gazetesinde yayınlanan 20 Haziran 2019 tarihli yazısından öğrenebilirler.


Kurtuluş
Savaşında Yunanistan’ın başarılı olmasını arzu edenlere önereceğim diğer bir
kitap ise, emekli büyükelçi ve değerli tarih araştırmacılarımızdan Bilâl
Şimşir’in “İngiliz Belgeleri ile Sakarya’dan İzmir’e 1921-1922” başlıklı
kitabıdır[20]. Şimşir, kitabında Savaş’taki gelişmeler
konusunda, Sonyel gibi, bilgiler aktarırken diplomatik yazışmalar ve girişimler
hakkında da bilgi vermektedir. Şimdi de Şimşir’in kitabından bazı alıntılar
sunmak istiyorum. “Daha Sevr Antlaşmasının hazırlanması sırasında, Nisan 1920
de, San Remo Konferansında askeri uzmanlar durumu enine boyuna incelemişler,
görüşlerini müttefiklere bildirmişlerdi. Birinci Dünya Savaşının ünlü
kumandanlarından Fransız Mareşali Foch Başkanlığındaki ‘Askeri Komite’,
yapılacak antlaşmanın (Sevr’in) Türklere empoze edilebilmesi (dayatılması H.U.)
için en az 27 tümen askere ihtiyaç bulunduğunu hesaplamıştı. Bir tümen 15,000
kişi hesabıyla bu 405,000 askerlik bir kuvvet olması gerekiyordu. Kim verecekti
bu kadar askeri? Venizelos o zaman Yunanistan’ın 14 tümen verebileceğini
söylemişti. Geriye kalan 13 tümeni verebilecek devlet çıkmamıştı. Doğu’da
Ermenileri silahlandırıp yetiştirme fikri ortaya atılmıştı. Bunlar bir yıl
önceki hesaplardı. O zamandan beri çok şey değişmişti. Umut bağlanan Ermeniler
yenilmiş saf dışı edilmişlerdi. Yunan orduları İnönü’nde üst üste iki darbe
yemişlerdi. Kilikya’da Fransa ateşkes anlaşması yapmak zorunda kalmıştı.
İtalya, Antalya’yı boşaltıyordu. İngiltere hâlâ direniyordu. General Harington,
müttefik orduları başkomutanı olarak İzmit’te Türk kuvvetleriyle burun
burunaydı. Durumun ne kadar güç olduğunu onun kadar kavrayan bir başka İngiliz
yoktu.[21]”   9 Temmuz 1921 günü Bursa
cephesinden Yunan ordusunun saldırıya geçmesi üzerine, 13 Temmuz 1921 günü
İngiltere’nin Atina’daki Büyükelçisi Londra’ya gönderdiği telgrafında şu
hususlara da yer vermişti. “Hükümet ve Venizelos taraftarı bütün gazeteler uzun
uzun geciktirilmiş saldırının başlaması üzerine heyecanlı makaleler
yayımlıyorlar ve kesin zaferden emin olduklarını belirtiyorlar, son hedefin
İstanbul olacağını da sözlerine ekliyorlar. Yalnız bir Venizelos’çu gazete
Kemal’in çok kuvvetli olduğu uyarısında bulunuyor, ama bunun Yunan zaferini
daha da parlak duruma getireceğini ekliyor… Sosyalist organ bütün bu
iyimserliğin saçma olduğunu ve zaferin bile yararsız ve kısır olacağını
söylüyor.[22]


“20 Temmuz 1921
günü Yunan kuvvetleri Eskişehir’e de girdiler. Ertesi gün Yunan Dışişleri
Bakanı Baltazzi, Yunanistan’ın dış temsilciliklerine şu telgrafı yolladı:
‘Perşembe günü (20.7.21) kızgın bir vuruşmadan sonra akşam saat 8.00 de onuncu
tümenin Eskişehir’i zapt ettiği haberini biraz önce aldığımız bildirmekle
mutluyum. Majeste kral bugün kurmay heyetle birlikte Uşak’a gitti. Ordu
isabetle ve süratle düşman kovalama harekâtına devam ediyor. Kemalist sürülerinden
kurtarılan Hıristiyan, Musevi ve hatta Müslüman halkın sevinci tarifsizdir. …[23]” Ülkesinin işgal edilmesinden tarifsiz
mutluluk duyan insanlarımız olmuş o tarihlerde de. Bunu okurken bile insanın
yüreği burkuluyor ve üzüntüsü tavan yapıyor.


Sakarya Meydan
Savaşı üzerine Yunan Genel Kurmay Başkan Yardımcısı 25 Eylül 1921 de uzun bir
rapor yazmıştır. Savaş sürdüğü sırada başlanan ve Bursa’da bitirilen bu
raporundan Şimşir’in yaptığı bir alıntıyı da paylaşmak istiyorum. “Haritaya bir
bakınız. Çengel gibi kıvrılan bu Sangarios (Sakarya Nehri H.U.) ırmak değil,
düpedüz koskoca bir oltadır. Porsuk bu oltanın iğnesidir. Biz Yunanlılar bu dev
oltayı, iğnesi ile birlikte fena yuttuk![24]” Sakarya savaşı devam ederken, Harington
7 Eylül’de şunları yazıyordu; “Bugün aldığım bilgilerden Yunanlıların
çekilmekte oldukları ve onları kovalamak için Türklerin yoğun bir hazırlık
yaptıkları kesinlikle görülüyor. Yunan çekilmesinin Sakarya arkasında
(batısında) toparlanıp hücumu yenilemek amacıyla yapılıp yapılmadığını
söyleyemem. Herhalde şimdiki durumda hedeflerine ulaşmayı başaramamışlardır ve
Türkler başarı kazandıklarını ileri sürecekler. Türk başarısı burada
(İstanbul’da) hemen yankı yaratabileceğinden her türlü ihtiyat tedbirleri
alıyorum.[25]” Şimşir’in kitabını okumaya devam
ettiğimizde Harington’un bu gözleminden tam bir yıl sonra 30 Ağustos Zaferi’nin
kazanıldığını ve 6 Eylül 1922 günü Yunan Generali Tricoupis’in esir alındığına
ilişkin bilgiler ve diğer değerlendirmeler de görülecektir. Yunan Dışişleri
Bakanı 8 Eylül 1922 günü Atina’daki İngiliz, Fransız, İtalyan ve Amerikalı
elçiliklere şu çağrıda bulunduğu da Şimşir’in kitabına alıntılanmıştır.
“Anadolu limanlarına acıklı bir durumda 500,000 den fazla göçmen geldi. Yunan
Hükümeti, kendilerine gereken toprağı verebilir, ama onun elinde gemi, yiyecek
ve çadır yoktur. Yunan Hükümeti, insani bakımdan yardım çağrısında bulunuyor.[26]” Yunan Dışişleri Bakanı’nın insani
yardım talebinde bulunduğu 8 Eylül 1922 günü İstanbul’daki İngiliz Yüksek
Komiseri Rumbolt, Fransız meslektaşının da uyarısını göz önüne alarak,
Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a şu mesajı gönderme gereğini duymuştur; “Yunan
askerlerince boşaltılması sırasında Bursa’nın da, Eskişehir ve Uşak’ın
akıbetine uğrayacağından korkulmasına neden vardır. Böyle bir hareketin, hele
Yeşil Camiye (Türbeye) zarar verilmesinin havsalaya sığmayan çılgınlığı ve
bütün Osmanlı Türklerince derin hürmet duyulan bir kentin vahşice yıkılmasının
doğuracağı dehşetli sonuçlar üzerine parmak basmaya ihtiyaç duyuyorum. Böyle
bir felaketi önlemek için manevi nüfuz kullanmak üzere üç müttefik subayından
kurulu bir heyetin Bursa’ya gönderilmesi konusunda anlaşmaya varıldı. Bu konuda
Yunan Hükümeti’nin en sert bir şekilde uyarılması gerektiğini düşünüyorum. …[27]” Kurtuluş Savaşında Yunanistan’ın galip
gelmesini isteyenlerin aklına, Bursa’nın Yeşil Türbesi’nin başına ne
gelebileceği düşüncesi gelmezken, bunu bir İngiliz’in düşünmesinden alınacak
ders olmalı. Şimşir, bu bilgiyi alıntıladıktan sonra şu tamamlayıcı bilgiyi de
vermiştir. “Çeşitli yönlerden gelen uyarılar sonucunda Yeşil Türbelerin, Ulu
Camilerin bulunduğu ilk Osmanlı Devleti başkentinin Uşak ve Eskişehir’in
akıbetine uğramadığı anlaşılıyor.[28]” Kurtuluş Savaşını Yunanistan’ın
kazanmış olmasını arzu edenler, sadece yukarıya alıntıladıklarımın ne
kadarından haberdardırlar acaba?


Şimşir’in
emeklerine saygı gereği alıntılarımı bu kadarla sınırlandırıyorum ki bu değerli
araştırma da merak ve ilgiyle okunabilsin.


Yukarıda sunduğum
bilgiler, bugün ülkemizde bizimle birlikte yaşayan Rum kökenli vatandaşlarımıza
ve diğer azınlıklara yönelik olumsuz düşüncelere dönüşmemelidir. Zira geçmişte
yaşananlar yaşanmış, geride kalmış ve alınması gereken dersler alınmıştır.
Esasen nitelikli ve gerçekleri saptırmayan tarih, geçmişi sağlıklı ve doğru
biçimde öğrenmek ve geçmişteki hatalardan ders çıkarıp, o hataları yenilememek
için yazılmaktadır. Bu ülkedeki tüm insanlarımızın barış, huzur ve gönenç
içinde bir arada yaşamaları ile birliğimiz bütünlüğümüz sağlanıp
sürdürülebilir. Benim okunmasını önerdiğim kaynaklar, insanlarımızın kendi
tarihimize yönelik bilinçli ve bilinçsiz çarpıtmalardan kaynaklanan yanlış
bilgilerle Cumhuriyet karşıtı olarak yetişmemelerine yardımcı olmaya küçük bir
katkıda bulunma amacını taşımaktadır.


Yunan galibiyeti
ile Hilafetin kalkmayacağını düşünenler de, Hilafetin kaldırılmasına ilişkin
yasanın görüşülmesinin yapıldığı Cumhuriyet Halk Fırkasının Grup toplantısı ile
TBMM Genel Kurulu tutanaklarını dikkatle okumalarını öneririm. Özellikle
dönemin Adalet Bakanı İzmir Milletvekili Seyyid Beyin kitabının ve Mecliste’ki
açıklamalarını satır satır okunduğunda hilafetin ne olup ne olmadığı çok iyi
anlaşılacaktır. Bu konuda bilgilere Av. Kemâleddin Nomer’in derleyip yayına
hazırladığı, “Şeriat, Hilafet, Cumhuriyet ve Lâiklik” başlıklı kitapta yer alan
belgelerden ilki, Seyyid Beyin “Usul-i Fıkıh” dersleri kitabının ilgili
bölümlerini ve Cumhuriyet Halk Fırkası Grubunda Seyyid Beyin açıklamalarını ve
diğer söz alanların görüşlerini içermektedir[29]. Nomer’in kitabından sadece üç alıntı
yapmakla yetineceğim. Bu alıntıları vermeden önce Adalet Bakanı Mehmet Seyyid
Bey (1873-1925) hakkında Türkiye Diyanet Vakfı’nın yayınladığı İslâm
Ansiklopedisinde yer alan ve Sami Erdem tarafından kaleme alınan özgeçmişinden
kısa bir alıntı yapmakta fayda görüyorum. “Mehmed Seyyid İzmir’de doğdu. Babası
İzmir eşrafından Müezzinzâdeler ailesinden Abdullah Takıyyüddin’dir. Meşhur
âlim İbn Melek’in de aralarında bulunduğu büyük dedeleri Aydınoğulları’nın
daveti üzerine Türkistan’dan Aydın sancağına gelmişti (Seyyid Bey, s. 55). İyi
bir medrese eğitimi alan Mehmed Seyyid’in İzmir’de bulunduğu yıllar hakkında
yeterli bilgi yoktur. 1904 yılında 18. devre birincisi olarak Mekteb-i
Hukuk’tan mezun olduktan sonra İzmir’de iki yıl kadar avukatlık yaptı (Türk
Parlamento Tarihi, III, 445). Dârülfünun Hukuk Fakültesi’nde başladığı usûl-i
fıkıh müderrisliği aralıklarla ölümüne kadar devam etti. II. Meşrutiyet’in
ilânıyla birlikte siyasete atıldı ve 1908 seçimlerinde İzmir mebusu oldu, 1912
ve 1914 seçimlerinde aynı ilden mebus seçildi. Üçüncü meclisteki iki yıllık
görevinin ardından 13 Kasım 1916’da Âyan Meclisi üyeliğine tayin edildi.
Osmanlı İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin lider kadrosunda bulunan Seyyid Bey
1910’da İttihat ve Terakkî Fırkası başkan yardımcılığına, 1911’de fırka
reisliğine getirildi. Medrese kökenli olmasının verdiği ilmî nüfuzla cemiyet
içinde bir denge unsuru olduğu ve hiziplerin arasını bulmada etkin rol
üstlendiği anlaşılmaktadır. … Mebus ve İslâm hukuku müderrisi olarak II.
Meşrutiyet döneminde çeşitli kanunlaştırma ve tâdil komisyonlarında görev
yaptı. İlk defa 1909 yılında Kānûn-ı Esâsî’nin tâdili için görevlendirilen otuz
kişilik özel komisyonda (Tunaya, III, 379) ve 1916’da Mecelle’nin ikmal ve
tâdili için Mebusan Meclisi’nce kurulan komisyonlardan Kānûn-ı Medenî
Komisyonu’nda bulundu (Öztürk, s. 96). Mondros Mütarekesi’nin ve İngilizler’in
İstanbul’u işgalinin ardından Malta’ya sürgün edilenler arasında Seyyid Bey de
vardı. … Millî Mücadele sırasında Mustafa Kemal’in kendileriyle irtibat kurarak
Anadolu’daki harekete destek vermelerini istediği kişiler arasında bulunan
Seyyid Bey, Cumhuriyet’in ilânından önceki dönemde Mustafa Kemal’e hukukî
konularda danışmanlık yaptı (Soyak, I, 182). 1923 yılı başlarında (3 Mayıs
1339) Adliye Vekâleti tarafından teşkil edilen ta‘dîl-i kavânîn
komisyonlarından ilki olan ve Mecelle’yi tâdille görevlendirilen Vâcibât
Komisyonu’nda Ali Haydar Efendi’nin istifasıyla boşalan komisyon başkanlığına
seçildi. Cumhuriyet’in ilânının arefesinde yapılan seçimlerde İzmir’den
milletvekili ve ikinci meclisin 14 Ağustos 1923 tarihinde yaptığı Hey’et-i
Vekile seçiminde adliye vekili oldu.[30]” Hilafetin kaldırılmasına ilişkin TBMM
görüşmelerinde bu bilgi birikimine sahip bir bilge insan bilgi sunmuş ve
Hilafetin kaldırılmasını savunmuştur.


Nomer’in yayına
hazırladığı kitaptan ilk alıntım Mehmet Seyyid Beyin 1917 yılında yayınlanan
“Şeriat ve Hilâfet” kitabından olacaktır. “Zamanımızda hilâfet makamı hakkında
biri ifrat, diğeri tefrit olmak üzere birbirine zıd iki aykırı görüşün mevcut
olduğu görülmektedir. Bir kısım halk, hilâfet makamına bir nevi kudsiyet
(kutsallık) ve rûhaniyet (ruhsallık) isnad ederek (vererek) aşırılık derecesine
varıyor. Bir kısmı da kamu işlerini yürütme hususunda adı geçen makamı büsbütün
kısıtlayarak fıkhın herkesce bilinen mezhepleri dışında, hattâ Hanefi mezhebine
aykırı kanunlar koymaya yetkili olmadığına inanıyor. Bu iki fikrin ikisi de
yanlış olmakla beraber meselenin zamanımızda pek büyük ehemmiyet ve inceliği
bulunduğundan bu konuda biraz uzun izahat vermeye, meselenin hakiki mahiyetini
fıkıh ve İslâm Hukuku bakımından etraflıca tedkik ve şerh etmeye mecburiyet
hasıl olmuştur.[31]


İkinci alıntım
yine Seyyid Beyin TBMM de yaptığı açıklamadan olacaktır. “Hilâfet-i hakikiyye
(gerçek hilafet) asıl hilâfettir ki Hulefâ-yı Râşidin’e (ilk dört halifeye)
mahsus (ait) ve münhasır (onlarla sınırlı) idi. Geldi geçti. Hilâfet-i sûriyye
(hakiki olmayan) ise Hulefâ-yı Râşidin’den sonra gelen hâlifelerin hilâfetidir
ki saltanat-ı kahireden (kahreden saltanattan) başka bir şey değildir ve şer’an
gayet mezmumdur (kınanmıştır).[32]


Şimdi de, Adalet
Bakanı Seyyid Beyin TBMM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmadan bazı alıntılar
yapmak istiyorum[33]. Alıntıları yaptığım Genel Kurul
tutanaklarına TBMM’nin web sitesindeki tutanaklar bölümünden isteyen erişip tam
metni okuyabilirler. Okurlara kolaylık olsun diye alıntılardaki bazı eski
sözcüklerin yanına parantez içinde güncel karşılıklarını vereceğim. Seyyid Bey
açıklamalarının başlangıcında şu önemli vurgulamayı yapmayı uygun bulmuş,
“Nitekim geçen sene hilâfet hakkında (Hilâfet ve hâkimiyeti milliye) unvanı ile
bir de kitap neşretmiştim. Dediğim gibi tarihi İslâmda azîm (büyük, önemli) bir
İnkılâp (Devrim) yapıyoruz. Diyebilirim ki bundan daha büyük inkılâp olamaz. Bu
inkılâbın azametindendir ki (büyüklüğündendir ki) zihinler bununla pek
meşguldür. Kalbler endişe ve tereddüt içindedir. Onun için cümlemizin vicdan ve
izanı (kavrayış, inanç) arzu ediyor ki mesele tamamiyle tavazzuh etsin
(açıklansın). Yârü ağyar (dost düşman) ne yaptığımızı ve ne yapmak istediğimizi
bilsin.[34]” “Çünkü tekrar ediyorum mesele hakikaten
gayet mühimdi. Âlemi İslâmda şimdiye kadar böyle bir inkılâp vaki olmamıştır.
Değil Âlemi İslâmda, belki kürei arzda (dünyada) vaki olan inkılâbatın
(devrimlerin) en büyüğü en mühimidir.[35]


“Evvel emirde şu
ciheti arz edeyim ki, hilâfet meselesi dinî olmaktan ziyade dünyevi bir
meseledir ve itikat (inanç) meselelerinden değil, millete ait hukuk ve mesalihi
âmme (kamuyu ilgilendiren işlerden) cümlesindendir. İtikada taallûku (inançla
ilgisi) yoktur. Vakıa itikadiyata dair teklif olunan âsarı İslâmiyede dahi bu
meseleden uzun uzadıya bahs olunuyor. Fakat bu, hilâfet meselesinin akayîdi
İslâmiyeden madud (İslâm dinin temel ilkelerinden) olduğu için değil, belki bu
mesele etrafında sonradan hâsıl olan birtakım hurafat ve efkârı batılayı
(hurafe ve boş düşünceleri) iptal (geçersiz kılmak) içindir.[36]


“Muhterem
efendiler, asıl kanunu din olan Kuran-ı Kerim’e müracaat ederseniz görürsünüz
ki, bizim şekli Hilâfet hakkında yani İslâm Hilâfeti hakkında hiçbir âyeti
kerîme yoktur.[37]


“Efendiler,nazarı
dikkatinizi celbederim; tırnak kesmek, sakal bırakmak gibi en fer’i adap ve
adâta, umru seniyeye müteallik meseleler hakkında birçok hadisi şerif varid
olduğu halde halifenin nasıl nasp ve tayin edileceği, hilâfetin şartlarının
neden ibaret olduğu ve her zamanda halife nasp ve tayin etmek vacip olup
olmadığı hakkında sarih ve kati hiçbir hadis yoktur. Bunun hikmeti nedir? … Bu
nazarı dikkati calip değil midir? Bunun sebebi şudur ki hilâfet öyle
zannolunduğu gibi mesaili asliye-i diniyeden değildir. Siyasi bir meseledir. …[38]


“Eğer vârid olsa
idi Ashabı Kiram hazeratı kimin halife nasb ve tayin edileceği hakkında kendi
aralarında ihtifa düşmezlerdi. Halbuki irtihali nebeviden (peygamberin
ölümünden) sonra Ashabı Kiram, içlerinden birini halife intihabı hususunda
ihtilaf ettiler. (Sekife-i Beni Saide) denilen mahalde içtima ederek aralarında
hayli münakaşa cereyan etti. Acı, tatlı sözler söylendi. Medineliler
Mekkelilere bizden bir emir, sizden de bir emir olsun dediler. Mekkeliler
bizden emir sizden vezir olsun diye cevap verdiler. Nihayet Hazreti Ebu Bekir’e
biat olundu ve (Halife-i Resulüllah) denildi. Hatta isim takmak hususunda
evvela tereddüt ettiler. Hazreti Ebu Bekir’e ne isim vereceklerini, ne suretle
hitab edeceklerini birden bire kestirip atamadılar. Nihayet dediğim gibi halife
dediler.[39]


“Hazreti
Peygamberin bu bapta bir hadisi şerifi vardır ki, burada bilinmesi lâzımdır ve
calibi dikkattir. O hadiste (Elhilâfetü badi selâsüne seneten sümmetasire meliken
adudan) dır. Mânası (Benden sonra hilâfet otuz senedir. Ondan sonra ısırıcı
saltanata münkalib olur) demektir. (Adud ısırıcı demektir) bu hadis en muteber
hadis kitaplarından olan (Sinnen türmüzi) de bütün akayit kitaplarında
mevcuttur. Bâzıları bu hadisi zayıf addetmek istiyorlarsa da doğru değildir.
(Hadisi hüsn) nevindendir.[40]


“Hulâsa gerek
Hulefayı Emeviye ve gerek Hulefayı Abbasiye hakikatte halife değildirler,
sultan ve padişahtırlar. Onlara halife ıtlak olunmaması beynennası örf
olmasındandır. Tefsiri Keşşafta demin zikrolunan ayetin tefsirinde Hulefayı
Emeviye ve Abbasiye hakkında (Gâsıp ve mütegallibtirler, kendi kendilerine
halife ismini takınmışlarıdır) diye mezkûrdur.[41]


Cumhuriyet Halk
Fırkası ve TBMM görüşmeleri sırasında Seyyid Beyin Osmanlı Padişahlarının
Halifeliği ile ilgili açıklamasından kısa bir bölüm şöyledir; “Efendiler! Kendi
kendimizi aldatmayalım. Âlem-i İslâmı biz hiç aldatamayız. Onların içinde bir
çok ulemâ vardır. Kâffesi (hepsi) bugün bizlerden âlimdirler. Kütüb-i İslâmiyye
(İslamiyete ait kitaplar) ellerindedir. Onlar hilâfeti İslâmiyenin ne demek
olduğunu bilmezler mi? Hind ulemâsı, Mısır ulemâsı, Yemen ulemâsı, Necid
ulemâsı, Kürdistan ulemâsı halifenin Kureyş’den olması lâzım geleceğini
bilmezler mi efendiler? Bu saydığım yerlerin hiçbir âlimi bizim padişahımızın
halifeliğini din nokta-i nazarından kabul etmez. Mısır’da, Hindistan’da,
Kürdistan’da hilafetten bahsedildiği vakit bunun ciddi olduğuna inanıyor
musunuz? Onların ulemâsı hiçbir zaman bizim padişahlara halife dememiştir.
Kitapları meydandadır. … Hattâ bizim Osmanlı ulemâmız bile kendi padişahlarına
halife dememişlerdir.[42]


“Zannolunuyor ki
biz hilâfeti lâğvedersek Mısır’da, Hindistan’da ve diğer İslâm memleketlerinde
pek fena tesir yapacak. Bu bence pek boş fikirdir. Emin olun efendiler, bunun
âlemi İslâm’da hiçbir tesiri olamaz. Evvelce de söylediğim gibi âlemi İslâm’ın
uleması kimin halife olacağını ve nasıl halife lâzım geleceğini bizden iyi
bilirler. Âlemi İslâm’ın bize olan muavenetini bilmiyorum, hakikaten var mıdır?
Efendiler beş on lira vermekle ona muavenet denmez. Vaktiyle İstanbul’da cihad
fetvası ısdar olunduğu zaman âlemi İslâm’dan hiçbir sadayı icabet sâdır olmadı.
Irak’ı, Suriye’yi, ve hattâ güya makam hilâfet addolunan İstanbul’u işgal eden
ordular Hindistan’ın Müslüman askerlerinden mürekkep idi. Beni Ürbiyan hanında
bir odaya kapıyarak başımda nöbet bekleyen Müslüman Hint askeri idi. Refikam ve
çocuklarım ziyaretime geldiği zaman onlarla benim arama girerek elinde hançerle
nöbet bekleyen Müslüman Hint askeri idi. İçimizde şeyhülislâmlık etmiş olan zat
da beraber Malta’da esir yaşadığımız zaman âlemi İslâm’ın hiçbir tarafından
bize desti muavenet uzatılmamıştı efendiler. Kendimizi aldatmayalım, hakikati
olduğu gibi görelim ve görmeyenlere de gösterelim. Evet, âlemi İslâm’ın bize ve
bizim onlara muavenet etmemiz lâzımdır, hattâ vaciptir. Bütün efradı
İslâmiyenin de yekdiğerine elden geldiği kadar muavenet etmesi vaciptir. Fakat
bu hilâfet meselesi değil, hilâfetten dolayı değil, uhuvveti diniye
meselesidir. … Yoksa bir zatın halife namiyle heyülâ gibi bir makamda
oturmasından dolayı değildir. İslâmiyet’te insanlar hakkında kutsiyyet yoktur.
İslâmiyet’te öyle Hıristiyanlıkta olduğu gibi ruhaniyet yani Hükümeti ruhaniye
yoktur. Kezalik İslâmiyet’te ne teşkilâtı diniye, ne de teşkilâtı idariye
yoktur. Şeriatı İslâmiye, teşkilâtı diniye tesis etmediği gibi teşkilâtı
idariyeyi de Ümmeti İslâmiyeye terk etmiştir. İslâmiyet, mukaddes olarak yalnız
bir şeyi tanır ki, o da (Hak) tır. Mukaddes olan yalnız hukuktur, (Hak) tır.
Cenabı hakkın isimi de (Hak) tır. Kutsiyet de ondadır. Bazı dinlerin bazı
eşyaya verdiği kutsiyeti İslâmiyet vermemiştir. Hele insanlara hiç kutsiyet vermemiştir.
Zerre kadar vermemiştir. …[43]


“Efendiler bir
vakit Avrupa zulmeti cehl içinde iken, Şark medeniyet yollarında hayli
ilerlemişti. O vakitler küre-i arz üzerinde en müterakki ve en mütemeddin
yerler âlemi İslâm idi. Bütün Avrupa ezcümle İngilizler tekmil ulûm ve fünunu
şimdi İspanya denilen Endülüs’ten almıştır. Amerika darülfünun medreselerinden
(draper) Niza-ı İlim ve din namiyle bir kiıtap neşretmiştir. Tavsiye ederim
mühim bir kitaptır okuyunuz. Bu adam bu kitabında bir kafada bir dimağda din
ile ilim içtima edemez. Âlim ise mütedeyyin değildir, mütedeyyin ise âlim
değildir diyor ve bu mevzu üzerinde mütalâatını tetkikatı tarihiyesini
yürütüyor, fakat yine kendisi o kitapta sarahaten diyor. Benim bu kitapta
dinden maksadım Dini İslâm değildir. Diğer dinlerdir. Hususiyle Katolik
dinidir. İslâm dini değildir diyor. Sonra Endülüs’te vaktiyle ulamayı İslâm
tarafından kısmen yeni baştan icat, kısmen ikmal edilen ulûm ve fünunu birer
birer tadad ediyor. Meselâ müsellesatı küreviyenin (trigonometri), kürre-i
musattanın (düzlem küre) tamamiyle İslâm uleması tarafından icad edildiğini,
eski Yunanlılar zamanında bunların icad edilmemiş olduğunu söyler, iki üç (üs)
lü cebir düsturlarını, hesabı tefazuliyi (diferansiyel) ve hattâ lûgaritmayı
(logaitmayı) fenni saydaIâni yani ispençiyarlık (eczacılık) fennini, …. daha
birçok usul ve kavaid-i fenniyeyi doğrudan doğruya iptidaen İslâm ulemasının
icad eylediğini söyler. İnkisarı ziyayı (ışığın kırılmasını), Ebubekir Razi’nin
keşfettiğini ve kürre-i arzın küreviyetini (dünyanın küresel oluşunu) kezalik
İslâm ulemasının, keşfettiğini söyler ve kürre-i arzın iptida Bağdad civarında
Sincar ovasında usulü fenniyesi dairesinde ölçüldüğünü ve Avrupalıların kürre-i
arzı ölçerek bulduğu miktar ile İslâm ulemasının bulduğu miktar arasında pek
cüzi bir fark olduğunu söyler. Ebulkasım denilen bir doktorun Belçika Kralı
tarafından kendisini tedavi için sureti mahsusada celbedildiğini ve müşarünileyhin
iki defa Belçika’ya gittiğini, hattâ bir defasında altı ay kadar bir müddet
Belçika’da oturarak Kralı ve diğerlerini tedavi ettiğini, Avrupa’da ilim
meraklısı birçok gençlerin ve hattâ bilâhara Papa olan bir iki zatın tahsili
ilim için Endülüs’e kadar gittiklerini İngilizlerin fünunu bahriyeyi (denizcili
bilgilerini) Endülüste tahsil eylediğini uzun uzadıya tadat ve izah eder. İşte
bunun içindir ki İngilizce ıstılahatı bahriyenin (denizcilik terimlerinin)
ekserisi kelilmatı arabiyeden ahzedilmiştir; … Zaten bizce malûmdur. Lâkin
ağyar (yabancı) lisanından işitmek hoşa gideceği için muhtasıran (özet) olsun
onun sözlerini ve hüsnü şahadetini, takdirkâr ifadatını nakletmeyi muvafık
gördüm. Efendiler, şurasını arz edeyim ki Şark’ta âlemi İslâm’da, medeniyeti
İslâmiyeye ulûm ve fünuna hizmet eden ulemanın ekserisi Türk’tür, içlerinde pek
büyük feylezoflar, pek büyük mütefennin ve mütebahhir (derya gibi bilgili)
âlimler, büyük hukukçu fakihler vardır. … Şîmdi, sorarım size, o vakit
medeniyeti İslâmiye o derecede müterakki ve âlemi İslâm o nisbette mamur ve
mütemeddin (medeni-uygar) iken, şimdi neden harabezare (viraneye) dönmüş,
ahalisi cehil ve nadan (kabalık) içinde kalmıştır, bunun sebebi nedir?
İslâmiyet o vakit terakkiye mâni olmuyordu da şimdi mi mâni oluyor veyahut sözü
aksine çevirelim, İslâmiyet şimdi terakkiye mâni oluyor da, o vakit olmuyor
muydu? Bunun hiç biri değil. Efendiler, zamanımızda memleketimizde terakkiye
mâni olan hal hakikî İslâmiyet değildir, cehilden körü körüne taklitçilikten
neşet eden bugünün nâbemahal (uygun olmayan) zihniyetidir. … Bilâ tereddüt
(duraksamadan) diyebilirim ki, bugünkü Dini İslâm başka, aşrı saadetteki Dini
İslam başkadır. Hakikî Dini İslâm fıtrî ve mantıkî bir dindir. Hayalâtı,
hurafatı birtakım efkârı bâtılayı hiç sevmez, bilâkis onlardan nefret eder. …
Efendiler ahali bu hakayıkı anlamazmış, bilmezmiş. Anlatalım, bildirelim;
vazifemizdir. Ahali anlamamış, bilmemiş ise kabahat onlarda değil,
anlatmayanlardadır, bildirmeyenlerdedir. Bundan sonra anlatalım, ikaz edelim,
irşat ve tenvir edelim ve bu zavallı memleketi artık yürütelim. (Bravo,
sesleri) Hilâfet, hilâfet diye çökmüş gitmişiz. Harap ve türab (toz-toprak)
olmuşuz. Ne malımız, ne canımız, ne mülkümüz kalmış. Bütün memleket yoksulluk
içinde kalmış. Yevmi hilâfetin imhasını efendiler?.. (Bravo, sesleri) Artık
yürüyelim, dirilelim. Bütün âlemi medeniyet almış yürümüş, tariki terakkide dev
adımlarıyla gidiyor. Biz bunların arkasından boynu bükük yetim gibi bakıp bakıp
da (Göçtü kervan, kaldık dağlar başında) mı diyelim? (Handeler) doğrusu insan
müteessir oluyor. Ne yalan söyleyeyim aynı zamanda insana hiddet de geliyor. Ne
acayip şey! Dini İslâm bu kadar âli ve terakkiperver bir din olsun da biz
Müslümanlar milel ve akvam içinde en geride kalalım. …[44]


Seyyid Beyin
konuşmasını tamamlarken, cehaletin ortadan kaldırılabilmesi için çaba
harcanmasını vurgulaması çok önemlidir. Atatürk de birçok konuşmasında
Türkiye’nin en önemi konusunun cehaletin ortadan kaldırılması olduğunu
vurgulamış ve sık sık bunun üzerinde durmuştur. Atatürk’ün ölümünden kısa süre
sonra başlayan eğitimde içerik ve nitelik zayıflatıcı uygulamalar giderek
artmış ve böylece, cehalet önlenemediği gibi cahillerin bir bölümü yarı cahile
dönüştü ki bunlara bir şey öğretebilmek çok daha zor hale geldi. İleride bu
konu ayrı bir yazıda işlemem gerekecek.


Sanırım,
Hilafetin kaldırılmasına ilişkin TBMM Genel Kurulu’nda Adalet Bakanı Seyyid
Bey’den yaptığım bu alıntılar, adı geçenin açıklamalarının tümünü okumayı
özendirecektir. Seyyid Bey’den alıntıladığım son bölümde Amerikalı bir
akademisyenin kitabına atıf yapar, alıntılar yapar ve önemli gördüğü bu kitabın
okunmasını önerir. Sözü edilen “(draper)” John William Draper New York Üniversitesi
akademisyenidir. 1875 yılında “History of Conflict Between Religion and
Science” isimli kitabını yayınlamıştır. 418 sayfalık kitabın metnine “internet
archive” adresinden ulaşılabilir. Seyyid Bey konuşmasında bu kitaptan “Niza-ı
İlim ve din” olarak bahsetmektedir. Çünkü anılan kitap Ahmet Mithat Efendi
tarafından 1895 yılında çevrilmiş, tartışılmış ve analiz edilmiştir. Ahmet
Mithat Efendi’nin çevirisi analizi Osmanlıca metin olarak ilk iki cildi 1018
sayfa ve üçüncü ve dördüncü ciltleri de 986 sayfadır. Osmanlıca bu metinlere de
internet archive’dan ulaşılabilmektedir. Ayrıca, Ahmet Mithat Efendi’nin Niza-i
İlm ve Din isimli kitabı, Seyyid Beyin 1924 te ismini anmasından tam 95 yıl
sonra 2019 yılında Mustafa Yıldırım tarafından 522 sayfalık bir metin olarak
yayınlanmıştır.


Bilim ve Din
arasındaki çatışma tarihi konusunda bir Amerikan akademisyeni tarafından 1875
yılında yayınlanan kitap çok yönlü bir Osmanlı aydını olan Ahmet Mithat Efendi
(1844-1912) tarafından yirmi yıl sonra tercüme ve şerh edilmesine rağmen,
Draper’ın bu kitabı henüz Türkçeye çevrilmemiştir.


TBMM’de 3 Mart
1924 günü yapılan görüşmelere katılan II. Dönem TBMM’deki tüm üyeler, Osmanlı
Devleti döneminde yaşamışlar, ailelerinden o dönemin terbiye ve moral
değerlerini almışlar, o dönemin okullarında eğitim görmüşlerdir. Dolayısı ile
padişahlık ve hilafet konusunda hem bilgi hem de deneyim sahibi olmuş
kişilerdir. Milletvekillerinden benim sayabildiğim kadarı ile yirmiden fazlası
da medreselerde öğrenim görmüşlerdir[45]. Seyyid Bey dahil, içlerinde
Darülfünün’un Hukuk bölümünü bitirmiş olanlar vardır ki, bunlar Şer’i hukuk
konusunda da bilgilidirler. Dolayısı ile böyle bir deneyime, moral değerlerine
ve birikimlere sahip milletvekillerinden oluşan Meclis’in hilafeti kaldırma
kararına saygı duymak gerektiğini düşünüyorum.


Gaziantep’teki
imamın Yunan galip gelseydi “Osmanlı’yı daha sonra yeniden kurabilirdik” hayali
ise, bir hayal olmaktan öteye geçemeyecek bir gündüz rüyasıdır. Birinci Dünya
Savaşı sonrası Osmanlı bakiyesine bahşedilen Sevr coğrafyasından daha iyisinin
Yunan zaferinden sonra elde edilebileceğine inanmak için nasıl bir düşünce
yeteneğine sahip olmak gerekir düşünemiyorum. Osmanlı Devleti bakiyesine
bırakılacak coğrafyadan bir süre sonra yeniden Osmanlı’yı kurabilmeye ne yeni
Fatih ve yeni Kanuni Sultan Süleyman’ın bile yetmezdi. Çünkü pazı ve kılıç gücü
ile ülkeler ele geçirme çoktan 16 ıncı yüzyılın gerisinde kalmıştı. Böyle boş
hayaller kurmamanın yolu, önce, doğru bilgi kaynaklarından Osmanlı Devletinin
neden battığını anlamak ve öğrenmekle başlar. Osmanlı Devleti’ni çökerten
Devletlerin doğmalardan kurtularak laik eğitim ile sorgulayarak, araştırarak,
teknoloji geliştirerek güç kazanmaları sayesinde bunu başardıklarını anlamak
gerekir. Rönesans’tan beri lâik eğitimle, bilgi ve teknoloji üreten insanlar
yetiştirerek ekonomik güç sahibi olma devri başlamıştır. Bu uygarlık yolundan
uzaklaşmanın sonu, sahip olduklarımızı da tehlikeye atmaktan başka sonuç
getirmez. Günümüzde lâik eğitimden uzak duran ve toplumsal cehaleti gideremeyen
toplumların, gelişmiş ülkelerce nasıl sömürüldüğünü, doğal kaynaklarının nasıl
ele geçirildiğini görmek için uzun süredir Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da,
Haiti’de, Yemen’de ve diğer birçok ülkede yaşananlara göz atmanın yeterince
aydınlatıcı olduğunu düşünüyorum.


Onun için önce
Atatürk’ü o zor zamanda ülkemize gönderdiği için Tanrı’ya teşekkür etmek ve
Atatürk’e ve yaptıklarına sevgi ve saygı duyup onun gösterdiği aydınlık yoldan
ayrılmamak gerekir.


Sözünü ettiğim
kitapların yanında Atatürk’ün Nutuk isimli belge kitabının yanında, Nutuk’ta
sözü edilen belgeleri içeren “Vesikalar” kısmını da mutlaka okumalarını
öneririm. Vesikalar arasında 264 üncü belge olarak yer alan “Saltanat-ı
Milliyenin tahakkukuna dair Büyük Millet Meclisi’nde cereyan eden tarihi
celseden” başlıklı metinde, Atatürk, İslâm’daki halifelik dönemine ilişkin
olarak da çok değerli bilgiler açıklamıştır. Nutuk’ta Kurtuluş Savaşı öncesinde
ülkenin içinde bulunduğu durum ve ülkenin parçalanması için ülke içinden ve
dışından harcanan çabalar konusunda çok aydınlatıcı bilgiler bulunacaktır. Aynı
şekilde Atatürk Araştırma Merkezi tarafından üç cildi bir arada yayınlanan
“Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri” de bu yazının içerdiği konularda mutlaka
okunması gereken temel kaynaklardan bir diğeridir.


Cengiz Özakıncı,
Kanal B de yayınlanan “Tarihin Bilinmeyen Yüzü” programlarının 4, 11 ve 18 Mart
2017 tarihli bölümlerinde Hilafetin Kaldırılması konusunu incelemiş ve bu
konuda okunması gereken kaynak kitaplardan örnekler verme yanında bu konuda
kamuoyunda yanlış bilinen hususları da belgeler eşliğinde açıklamıştır.


Cengiz
Özakıncı’nın “Türkiye’nin Siyasi İntiharı Yeni Osmanlı Tuzağı”, “İblisin
Kıblesi”, “İslâm’da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü” ile “Dil ve Din” isimli
kitapları da, ülkemizdeki bilgi açığı ve boşluğunu dolduran ve inancı, çeşitli
ülkelerin siyasi ve ekonomik çıkarları için nasıl kullandıklarını belgeler
eşliğinde açıklayan çok değerli araştırmalardır. Okunmalarını öneririm.


Dünyadaki ve
ülkemizdeki değerli araştırmacıların ömürlerini adayarak ortaya çıkardığı bilgi
hazinelerine toplumumuzun ve eğitim kurumlarımızın gösterdiği ilgi düşüklüğü,
insanlarımızın çarpıtılmış bilgilere esir olabilmelerini de kolaylaştırmaktadır.
Türkiye İstatistik Kurumu tarafından Mayıs 2018 de açıklanan “İstatistiklerle
Aile” verilerine göre, ülkemizde 22,676,186 hane halkı vardır. Bunların
büyüklüklerine göre dağılımı Tablo 1 de yer almaktadır.


Tablo 1 deki hane
boyutları, olası aylık gelir boyutları ve okutmak zorunda oldukları çocuk
sayıları ile birlikte düşünüldüğünde, çocukların ders kitapları dışında, kitap
satın almaya gücü yeten hane sayısının kabaca 12.7 milyon olabileceğini var
saymak pek de hatalı olmaz sanırım. İki çocuklu ailelerin de ders kitapları
dışında kitap almak için kaynak ayırabileceğini var sayarsak bu sayı Tablo 1
den de görüleceği üzere 17.4 milyona ulaşacaktır.















Tablo 1

Hane halkı
yapısı

Hane halkı nüfusu

Her gruptaki hane sayısı

Bir nüfuslu

3,491,148

İki nüfuslu

4,734,931

Üç nüfuslu

4,541,246

Ara toplam

12,767,325

Dört nüfuslu

4,667,819

Ara toplam

17,435,144

Beş nüfuslu

2,518,575

Altı nüfuslu

1,233,415

Yedi ve daha

fazla
nüfuslu

 

1,489,052

Toplam

22,676,186


Kaynak: İstatistiklerle Aile 2017.


Şimdi bu bilgiler
eşliğinde, bu yazıda okunmasını önerdiğim kitaplardan bazılarının evlerimize
giriş boyutuna ilişkin küçük bir hesaplama yapabiliriz. Salahi Sonyel’in
“İngiliz Gizli Belgelerinde Türk Yunan İlişkileri 1821-1923” başlıklı kitabı
benim saptayabildiğime göre ilk basımını 2011 yılında yapmış ve halen piyasada
bulunmaktadır. Kitap, yayınevlerinin kitap türüne göre satış boyutu konusunda
sahip oldukları bilgi ve deneyimler ışığında, yanılmıyorsam 1,000 adet basılmıştır.
Dolayısı ile bu kitap 2011 den bu yana sekiz yıl geçmesine karşın tümüyle
tükenmemiştir. Bu var sayımlarım doğru ise ve kurumsal alımlar hariç ki bu
boyutu biraz sonra ele alacağım, 22,700 haneden birisine ve olasıdır ki tek
çocuklu aileler aldı ise 12,700 haneden birisinde bulunmaktadır. Bu rakamlar
hepimizi uzun uzun düşündürecek verilerdir.


Bilâl Şimşir’in
“İngiliz Belgeleri ile Sakarya’dan İzmir’e 1921-1922” başlıklı kitabı ise
saptaya bildiğim kadarı ile ilk baskısı 1972, ikinci baskısı 1989 ve üçüncü
baskısı da 2016 yılında yapılmıştır. Diğer bir deyişle 44 yılda üç baskı
yapabilmiştir. Her baskının 1,000 adet olduğunu kabul edersek, en fazla
22,700/3= 7,567 haneden birinde mevcut olabilir. Eğer, 44 yıl önceki baskı
halen evlerde mevcut ise!


Kemâleddin
Nomer’in derlediği “Şeriat, Hilafet, Cumhuriyet ve Lâiklik” başlıklı kitabın
ilk baskısı ise 1996 yılında yapılmış, aradan 23 yıl geçmesine rağmen piyasada
bulunabiliyor. Bu kitabın da 1,000 adet basıldığını tahmin edersek, ailelere
erişim boyutu henüz 22,700 de biri veya 12,700 de biri bulmadığı ortaya çıkar.


Mustafa Yıldırım
tarafından yayınlanan Ahmet Mithat Efendi’nin “Niza-i İlm ve Din” isimli kitabı
2019 yılı başında basıldığına göre, bu kitaba ulaşan aileler için bir tahminde
bulunmak için çok erkendir.


Uygar ülkeler,
kitapların ve özellikle de nitelikli ve biraz yüksek bedelli kitaplara halkın
erişebilmesini sağlamak üzere “halk kütüphaneleri” kurmaya büyük özen göstere
gelmişlerdir. Örneğin ABD Washington D.C. kentinde görev yaptığım dönemde 1920
lerde yayınlanmış bir kitap için mahallemizde bulunan halk kütüphanesine
gittiğimde, kendilerinde bulunmadığını arzu edersem bir iki gün içinde kitabın
bulunduğu kütüphaneden getirtebileceklerini söylediler. Getirtmelerini
istediğimde, iki gün sonra telefon ederek kitabınız geldi alabilirsiniz
dediler. Halk kütüphanesi, yanlış anımsamıyorsam, gece saat 10.00 a kadar da
açıktı.


Ülkemizin dar
gelirli halkın kolayca kitaba erişebilmesi için kütüphaneler konusunda ne
durumda olduğuna ilişkin genel bilgiler Tablo 2 de yer almaktadır.









Tablo 2

2015
yılında ülkemizdeki kütüphane ve sahip olduğu kitap sayısı

 

Kütüphaneler

 

Sayısı

 

Kitap
sayısı

Kütüphane
başına ortalama kitap sayısı

Millî Kütüphane

1

1,299,000

1,299,000

Halk Kütüphanesi

1,137

18,828,000

16,559

Üniversite Kütüphanesi

552

15,236,000

27,601

Örgün ve yaygın

Eğitim
kütüphanesi

 

27,280

 

27,430,000

 

1,005


Kaynak: İstatistiklerle
Türkiye 2016, Eğitim ve Kültür Bölümü Tablo 6.8 sayfa 41.


Tablo 2 nin
incelenmesinden de görüleceği üzere, Ankara’daki Millî Kütüphane 2015 yılı
verilerine göre yaklaşık 1.3 milyon kitaba sahip bulunmaktadır.


Tablo 2 den
görüldüğü üzere, 2015 yılı itibariyle 1,137 halk kütüphanesi mevcuttur. 2004
yılında halk kütüphanelerinin sayısı 1,367 idi ve bu sayı 2012 yılında 1,112 ye
değin gerilemişti[46]. Halk kütüphanelerindeki toplam kitap
sayısı kütüphane sayısına bölündüğünde, kütüphane başına ortalama 16,559 adet
kitap düşmektedir. Bu yazıda okunmasını önerdiğim kitaplar halk kütüphaneleri
tarafından satın alınmış olsalardı, şimdiye kadar en az 16 baskı yapmış olmaları
gerekirdi. Diğer taraftan bu kitaplar, üniversite kütüphanelerince satın
alınmış olsa idi, bu gereksinimi de karşılamak için en az 27 baskı yapmış
olmaları gerekirdi.


Örgün ve yaygın
eğitim kütüphanelerinin bu kitapları alma olasılığı üzerinde durmuyorum bile
zira, kütüphane başına düşen kitap sayısı bin adettir.


Ülkemizdeki halk
kütüphanelerinin diğer ülkelerdeki halk kütüphaneleri karşısındaki durumunu da
Tablo 3 de özetle vermek istiyorum. Bu tabloda yer alacak bilgileri daha
kapsamlı görmek isteyenler, tablonun kaynağına gidebilecekleri gibi arama
motorlarında kendi aramalarını yapabilirler.


Tablo 3 den de
görüleceği üzere Polonya’nın başkenti Varşova’da (100,000/11.5=) 8,696 kişiye,
Güney Kore’nin başkenti Seul’de (100,000/11=)9,090 kişiye, Finlandiya’nın
başkenti Helsinki’de 16,129 kişiye ve İtaiya’nın başkenti Roma’da
(100,000/1.4=) 71,429 kişiye bir halk kütüphanesi mevcutken, İstanbul’da
(100,000/0.4=)250,000 kişiye bir halk kütüphanesi olduğu görülüyor. İstanbul
için bu bilginin doğruluk derecesini denetleyebilmek için izleyen paragraflarda
bir makalenin adını veriyorum. Dileyen okur o makaleye göz atabilir. Bu
kütüphanelerdeki kitap sayıları gibi anlamlı diğer verilere girmeksizin dahi
veriler yeterince iç karartmaktadır. Ancak Finlandiya’dan birkaç rakam vermek
isterim. 5.5 milyonlu Finlandiya’da 2017 yılında 68 milyon kitap ödünç
alınmıştır[47]. Finlandiya’da her yıl ortalama 20
milyon kitap satılmaktadır[48]. Bu ülkede yerleşik halk
kütüphanelerinin yanında 12,500 adet de kütüphane hizmeti veren otobüs görev
yapmaktadır.
















Tablo 3

100,000
kişiye düşen halk kütüphanesi

Kent adı

Kütüphane sayısı

Verinin ait olduğu yıl

Varşova

11.5

2017

Seul

11.0

2017

Brüksel

10.0

2015

Paris

8.5

2015

Helsinki

6.2

2018

Stokholm

5.9

2016

Viyana

5.9

2014

Edinburg

5.5

2018

Madrid

1.5

2013

Roma

1.4

2017

İstanbul

0.4

2014


Kaynak: World cities culture
forum number of public libraries per 100,000 population


Devlet yönetimi,
ülkeden cehaletin tümden kalkması gerektiğini düşünüyorsa, halk kütüphanelerine
ve üniversite kütüphanelerine ülkenin yaşamsal çıkarları açısından önem taşıyan
kitapların satın alınması için gerekli kaynakları aktarmak ve bunların
alındığından emin olmak durumundadır. Ailelerin kitaba erişebilmelerini
desteklemek üzere, kitaptan alınan katma değer vergisinin tümden kaldırılması
yanında bilimsel ve kültürel içerikteki kitapların basıldığı kağıt üzerindeki
tüm vergilerin kaldırılmasının da uygun olacağını düşünüyorum. Buradan doğacak
vergi kaybı kolaylıkla lüks tüketimden alınan kdv’de çok küçük bir artışla
dengelenebilir.


Ülkemiz
kütüphaneleri hakkında değerli bir araştırmayı da okurların bilgisine sunarak
yazımı tamamlamak isterim. Umut Al ve Sinan Akıllı tarafından yazılmış ve
Hacettepe Üniversitesi’nin web sitesinden indirilebilen 12 sayfalık
makalelerinde ayrıntılı veriler eşliğinde değerli bilgiler mevcuttur.


Atatürk’ün
ulusumuza verdiği önemli görevlerden birisi olan “cehaletin ortadan
kaldırılması”, ancak toplumumuzun kurumları ve bireyleri ile birlikte sürekli
çaba göstermesi ile başarılabilecektir. Bilginin üretim hızındaki ivme
büyüklüğünün yanında, bilgi kirliliğinin de giderek yoğunlaştığı göz önüne
alındığında bu mücadele sürekli ve yoğun olmak zorundadır.


Hikmet Uluğbay


[1] “Cumhuriyet Düşmanı İmamdan Skandal Vaaz”, Sözcü Gazetesi 5
Haziran 2019 sayfa 10 ve “Kim bu cumhuriyet düşmanı imam”, Odatv 04.06.2019.


[2] ‘Keşke Yunan galip gelseydi’ diyen Kadir Mısıroğlu hakkında suç
duyurusu, Cumhuriyet.com.tr 26 Temmuz 2017.


[3] “10 Kasım’da Atatürk’ü anmayan Diyanet, “Keşke Yunan galip gelseydi”
diyen Kadir Mısıroğlu’nu ziyaret etti”, Odatv, 10 Kasım 2018 ve
“İlahiyatçılardan Diyanet’e: Mısıroğlu’nu ziyaret Cumhuriyet’e meydan
okumaktır”, Aydınlık 11.11.2018 02:00.


[4] Clair William St., “Taht Greek Might Still Be Free”, Cambridge
Open Book Publishers 2008, From reviews of the first edition Daily
Telegraph’tan yapılan alıntı.


[5] Clair William St., “That Greek Might Still Be Free”, Cambridge
Open Book Publishers 2008.


[6] Clair, y.a.g.e. sayfa 1 ve Sonyel Salahi, “İngiliz Gizli
Belgelerinde Türk-Yunan İlişkileri 1821-1923” Remzi Kitabevi Ağustos 2011,
sayfa 31.


[7] Sonyel, sayfa 35-36, Clair, sayfa 107.


[8] Y.a.g. eserler aynı sayfalar.


[9] Sonyel, sayfa 67-68.


[10] Sonyel, sayfa 68.


[11] Özakıncı Cengiz, “Osmanlı Düzeninde Müslüman Türk Kıyımı”, Bütün
Dünya dergisi Kasım 2016 sayfa 57-62.


[12] Sonyel, sayfa 150.


[13] Sonyel, sayfa 255.


[14] Shaw Stanford J. ve Ezel Kural Shaw, “History of the Ottoman
Empire and Modern Turkey” Cilt 2 sayfa 358.


[15] Sonyel, sayfa 255.


[16] Sonyel, sayfa 270.


[17] Sonyel, sayfa 272.


[18] Atay Falih Rıfkı, “Batış Yılları” Pozitif Yayınları.


[19] Atay, y.a.g.k., sayfa 121.


[20] Şimşir N. Bilâl, “İngiliz Belgeleri ile Sakarya’dan İzmir’e
1921-1922”, Bilgi Yayınevi, Mayıs 1989.


[21] Şimşir, y.a.g.e., sayfa 61.


[22] Şimşir, sayfa 118.


[23] Şimşir, sayfa 123.


[24] Şimşir, sayfa 150.


[25] Şimşir sayfa 166.


[26] Şimşir sayfa 381.


[27] Şimşir sayfa 384.


[28] Şimşir sayfa 384.


[29] Nomer Kemâleddin Av., “Şeriat, Hilafet, Cumhuriyet ve Lâiklik”
Boğaziçi Yayınları Kasım 1996.


[30] Türkiye Diyanet Vakfı, İslâm Ansiklopedisi, “Seyyid Bey” maddesi,
SEYYİD BEY – TDV İslâm Ansiklopedisi,


https://islamansiklopedisi.org.tr/seyyid-bey


[31] Nomer, sayfa 25.


[32] Nomer, sayfa 176.


[33] TBMM Zabıt Ceridesi 3 Mart 1924, sayfa 40-61.


[34] Y.a.g.z. sayfa 40.


[35] Y.a.g.z. aynı sayfa.


[36] Y.a.g.z. aynı sayfa.


[37] Y.a.g.z. sayfa 41.


[38] Y.a.g.z. sayfa 43.


[39] Y.a.g.z. aynı sayfa.


[40] Y.a.g.z. sayfa 44.


[41] Y.a.g.z. sayfa 47.


[42] Nomer, sayfa 174.


[43] Y.a.g.z. sayfa 50.


[44] Y.a.g.z. sayfa 59-60.


[45] TBMM Albüm 1920-2010, Cilt 1 1920-1950, II. Dönem sayfa 81-122.


[46] TÜİK, İstatistik Göstergeler 1923-2013, Kültür Bölümü Tablo 5.5
sayfa 81.


[47] Banks Tash Reith, “The borrowers: why Finland’s cities are havens
for library lovers, The Guardian 15 May 2018.


[48] Finland Reads This is Finland.