İLHAN AZKAN : NE YAPMALI ????
ÖNSÖZ
Elinizdeki bu kitap; beka sorunu yaşayan; ekonomisi, siyasal ve toplumsal yapısı ve düzeni, uluslararası ilişkileri, kısaca ifade etmek gerekirse hükümeti oluşturan bütün bakanlıkların ülkemizi getirdiği ‘çöküş’ durumundan kurtarıp aydınlığa çıkarmanın yollarını araştırma çabasının bir ürünüdür.
“Araba devrilince yol gösteren çok olur” diye bir atasözümüz vardır. Yol gösterme çabalarımız araba devrilmeden yıllar önce – 2000 yılında – ilk ürününü verdi. Ülkemizin önde gelen 16 bilim insanımız ve aydınımızla birlikte yazar olarak da katıldığım ‘ULUSAL SORUNLAR VE DEMOKRATİK ÇÖZÜM YOLLARI adlı başvuru kitabının basımı ve dağıtımı yapıldı.. Editörlüğünü de yaptığım kitabın yazarlarının seçimi, konuların belirlenmesi ve yazarlar arasında dağıtımı tarafımca yapılmıştır. Kitabın toplumda ne derece ilgi gördüğü hakkında tam bir bilgim yok. Ancak, ilk basımını takiben basımevince yeniden talep geldiği hakkında tarafıma bir bilgi gelmeyince insanımızın bilimsel kitaplara pek de rağbet etmediği sonucuna vardım.
Yine de yılmayıp sonraki yıllar boyunca yazdığım yazıları topladığım ‘YOL AYRIMINDAKİ TÜRKİYE’ ( 2009 ) adlı kitapta bu çalışma içinde yer alan önemli bir konuya girişin ilk dokunuşlarını verdim.
Akla gelebilecek bir soru; “Düşünürlerimiz bunca yıldır hep doğruları yazıp doğru yolu’ gösterdiler, sizin göstereceğiniz yolun farklı yönü ne olabilir?’ şeklinde olabilir. Bu sorunun yanıtını ilerideki bölümlere bırakalım, zira bir-iki sayfa içinde verilecek bir yanıt değil.
Yazdığım yazıların hiçbirinde bu yazı dizisindeki kadar zorlandığımı hatırlamıyorum. Zorlanmanın nedeni ele alınan konuların işlenmesinde gerekli bilgilere sahip olup olmamak değil, ögelerin fazlalığı ve okuyucu kitlemizin okuma alışkanlığının istenen düzeyde olmaması nedeniyle kitabın bu kadar küçük bir hacim içinde arzulanan düşünceyi iletmede başarısız olma olasılığıdır.
Bir diğer etken “Bu kadar yazıyoruz, kafa yoruyoruz, bir şey olduğu yok?’yaygın düşüncesidir. Düşünen insanı yoran şey budur. Ama “Sen yaz, bir gün kullanan bulunur” sözleri bizi yeniden yazmaya itiyor.
İlhan Azkan
Nisan 2021
***
İÇİNDEKİLER
***
GİRİŞ 7
GENEL DURUM 8
ÜLKENİN İŞGALİ 11
SİLAHSIZ İŞGAL 13
İŞGALDEN BETER 16
TÜRKİYE’Yİ BEKLEYEN TEHLİKE: BÖLÜNME, PARÇALANMA 18
***
TÜRKİYENİN YAŞAM ALANI, DENİZDE VE KARADA, DAHA FAZLA KÜÇÜLTÜLEMEYECEK
BİR KONUM VR BOYUTA İNDİRGENMİŞTİR. 20
TÜRKİYENİN GELECEĞİYLE NASIL OYNANDI 21
BİR BİLGİSAYAR PROGRAMCISINDAN DEHŞET DOLU AÇIKLAMA 21
22 TEMMUZ SECIMLERININ SONUCLARI BILGISAYARDA NASIL DEGIŞTIRILDI…. 22
SECİMDEN EMPERYALİST GÜÇLERİN İSTEDİĞİ SONUÇLAR CIKTI, TÜRKİYE’NİN
VERDİĞİ OYLAR DEĞİL! 23
TOPLUMSAL GÜÇLER VE DAVRANIŞ BİÇİMLERİ 25
ANA MUHALEFET PARTİSİ VE EĞİLİMİ 25
YENİ CHP 28
DEMOKRATİK KİTLE ÖRGÜTLERİ(DKÖ) 30
İŞÇİLER CEPHESİNDE GENEL DURUM 31
İKTİDAR VE VATAN KAVRAMI -‘VATAN VE ONLAR’ 35
BUNLAR ABD VE AB TARAFINDAN ÜLKEMİZİ BÖLMEK
VE PARÇALAMAK İÇİN İKTİDARA GETİRİLMİŞ İNSANLAR 37
HALKIMIZIN EĞİLİMLERİ 39
ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK 43
İNANÇ DÜNYASINDA DURUM 45
KÜLTÜR DEVRİMİ SORUNU –I-Kadercilik ve Tevekkül 49
KÜLTÜR DEVRİMİ SORUNU –II- 52
LAİKLİKTEN UZAKLAŞMANIN BEDELİ 53
TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ 54
KUMPAS DAVALARI ve 15 TEMMIZ DARBESİ ÖNCESİNDE TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ 54
KUMPAS DAVALARI vr 15 TEMMIZ DARBESİ ONRASI TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ 55
İKTİDAR, GÜLEN CEMAATİ VE TSK 57
TSK 35. MADDE DEĞİŞTİRİLDİ 58
ULUSAL SORUNLARDA TARAF OLMAK 59
TSK’DA EMİR KOMUTA SİSTEMİ 60
TSK’YA KİM KOL KANAT GERECEK? 62
HAKLI BİR ENDİŞE KONUSU 63
BİZİM BİR ORDUMUZ VARDI 65
TSK VE DEVLET YÖNETİMİ – I – 65
TSK VE DEVLET YÖNETİMİ – I I-TSK’DAN BEKLENEN 67
TSK’NIN DEVLET YÖNETİMİ İÇİNDEKİ YERİ VE İŞLEVİ – III – 69
‘ASKERİ MÜDAHALE’ 72
EKONOMİDE GENEL GÖRÜNÜM 78
GENEL DURUM 78
TARIMIN ÇÖKERTİLİŞİ 82
“TÜRKİYE ÜRETMESİN PROJESİ”Nİ KİM UYGULADI? 84
KÜRESELLEŞME DAHA SALDIRGANLAŞIRKEN İÇ SORUNLAR DÜZELTİLMEDENSÜRERSE…
Prof. Dr. GÜLTEN KAZGAN’ın öngörüleri Ekim 2000 86
AKP’NİN GENEL EKONOMİ POLİTİKASI 88
LİBERAL EKONOMİK POLİTİKALARIN ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜ 89
***
EKONOMİK SİSTEM ÜZERİNE KİMİ UYARILAR
KAMU SEKTÖRÜNÜ KÜÇÜLTMENİN YAŞANARAK GÖRÜLEN SONUÇLARI 90
OECD ÜLKELERİNDE KAMU SEKTÖRÜNÜN TOPLAM EKONOMİ İÇİNDEKİ PAYLARI 93
SİYASAL DURUM 99
BUGÜNKÜ İSLAMCI BİR FAŞİZM 99
TÜKENİŞ NOKTASI……… İKTİDARIN YANLIŞLARI VE ÇELİŞKİLERİ 101
İÇ CEPHE HANGİ DEMOKRASİ İÇİN SUSKUNLUĞUNU SÜRDÜRÜYOR? 104
TEK ADAM NİÇİN YÖNETEMEZ 105
İKTİDAR, UMUDU TÜKETTİĞİNDE 106
ERGENEKON VE BALYOZ:”SOFİSTİKE BİR DİJİTAL SAHTECİLİK 108
EŞİ GÖRÜLMEMİŞ SAHTECİLİKLE BİR ULUSU DEĞİŞTİRMEK 108
ALT-ÜST EDİLEN HUKUK SİSTEMİ…. 111
YENİ SEÇİM YASASI SANDIĞI DA ANLAMSIZ KILIYOR… 119
BU YASAYLA SEÇİM OLMAZ, OLAMAZ, OLMAMALI! 120
ABD STRATEJİK HISIM MI, HASIM MI? 122
BUNALIMDAN ÇIKMAK MÜMKÜN AMA NASIL? 124
DEVRİM GİBİ BİR DEĞİŞİM;ATATÜRKÇÜ HALKÇILIK 124
AYDINLARIMIZI BEKLEYEN GÖREV 125
HALK MECLİSİ ÖNGÖRÜSÜ / İKİ MECLİSLİ PARLAMENTO 127
OYUNUN KURALI 128
HALKSIZ OLMAZ 130
OLASI YURTİÇİ KAYNAKLI KARŞITLIKLAR 132
BATI’NIN OLASI TEPKİLERİ 133
SİYASAL SİSTEMLE EKONOMİK SİSTEM DEĞİŞİKLİKLERİNİ BAĞLANTILI
OLARAK DÜŞÜNMEK VE PLANLAMAK GEREKİR. 134
ULUSALCI,KARARLI VE YETERİNCE UZUN SÜRELİ BİR KALKINMA SEFERBERLİĞİNE MUTLAK İHTİYAÇ VARDIR 136
YENİ SİYASAL YAPILANMA NASIL OLMALIDIR 138
KATILIMCIU/ TOPLUMSAL DEMOKRASİ 143
NASIL BAŞLAMALI 143
***
MUHALEFET PARTİLERİ İÇİN SEÇİM İTTİFAKININ ÖNEMİ 144
TOPLUMSAL/KATILIMCI DEMOKRASİNİN OLAĞANÜSTÜ ÖNEMİ 147
PLANLAMA İHTİYACI 148
TÜRKİYE’NİN BUNALIMDAN KENDİ İMKÂNLARIYLA ÇIKMAK İÇİN YETERLİ POTANSİYELİVARDIR. 149
YENİDEN KURTULUŞ SAVAŞIMI İLE İLGİLİ KİMİ NOTLAR – ZAMANLANMA 151
EKONOMİK KALKINMADA BAŞARININ ÖNKOŞULU: PLANLI EKONOMİ 152
AYDINLAR DKÖ’BİN BÜTÜNLEŞMESİNDE TEŞVİK EDİCİ OLMALI, ÖNDERLİK ETMELİDİRLER. 154
BAZI LİDERLER MİTİNGE İHTİYAÇ DUYMAZLAR 156
OKUMA PARÇASI – ÇİFT MECLİS SİSTEMİ VE TÜRKİYE 157
EKONOMİK VE SOSYAL KONSEY DENEYİMİ
SONSÖZ 172
YAZAR HAKKINDA 182
G İ R İ Ş
Okumakta olduğunuz bu kitabı, önsözde de belirttiğim gibi. Ülkemizin içine düşürüldüğü durumdan kurtarılması için neler yapılması gerektiğini dikkate alarak oluşturdum. Bildiriler / makaleler içinde dizinin derleyicisi olarak benimkilerin yanında ülkemizin önde gelen bilim insanlarının, aydınlarının görüşlerine de yer verdim..
Kıdemli öğretim üyelerimiz ve yazarlarımız / aydınlarımızın makalelerinin başında yazar olarak isimleri, yazının tarihi ve yayınlandığı yayın organının da ismi sayfa altı dipnot olarak verilmektedir. Okuyucu, seçilen yazıların çalışma konusunun içeriği ile ilgili yayınlanmış yüzlerce yazı içinden özenle seçilmiş olduklarından emin olabilirler. Konu, toplam 150 sayfa içinde 2. Kurtuluş Savaşımın gereği, nedeni, nasılı, ne Zaman ve kimler tarafından, kimlere Karşı yapılacağı işlenmeye çalışılmıştır.
Yazıların uzunlukları, sayfa sayıları ile içeriklerinin değeri arasında her zaman doğrudan bir ilişki yoktur. Bu konunun da okuma alışkanlığı zaten çok sınırlı olan okuyucuyu sıkmadan olabildiğince etraflıca bilgilendirilmesi için 140 sayfa içinde işlenmesinin hiç de kolay olmadığını belirtmek istiyorum.
Ayrıntılarıyla ele alınırsa yapılması düşünülen bir harekâtın, hele bu konu yahut harekât beka sorunu olan bir ulusun varlığını korumak ve ulusu güvenli bir geleceğe taşımak gibi dev bir konu ise çözüm önerilerini sadece 140 sayfa içine sığdırmak zaten mümkün değildir. Yapabileceğiniz şey; planlamanızın genel durum tespiti, amaçların çok iyi belirlenmesi ve çözüm uygulamalarında takip edilecek siyasaların belirlenmesidir.
Planlama yapmadan yola çıkarsanız hedefinize varmanız mümkün değildir. Harekâtın bütün safhaları uzman teknokratlarca adeta oya gibi işlenerek, büyük bir dikkatle hazırlanmalıdır.
Bu kitapta, önce, genel durum tespiti ana hatlarıyla yapılmış,İkinci Kurtuluş Savaşımı öncesi bir restorasyon/yenileme döneminin yaşanması gereği üzerinde durulmuş, ardından atılması gereken adımların hangi ilkelere uygun olarak uygulanmaları gerektiği üzerinde yoğunlaşılmıştır. Hemen belirtelim ki burada savaş sözcüğü savaşım,bir amaca erişmek, bir güce karşı koyabilmek amacıyla bir kişi veya toplumun sürekli çabası, mücadele anlamında kullanılmaktadır.
Dr. İlhan Azkan
Nisan 2021
GENEL DURUM
Mart 2019
Kapitalist batı dünyasının bir parçası iseniz, hele ‘yenidünya düzeni’ yaftasıyla yutturulmaya çalışılan yeni liberalizm-yeni sömürgeciliğin hedeflerinden biri haline gelmişseniz kurtuluşunuz ancak kararlı bir ulusalcı çıkışla mümkün olabilir.
24 Ocak 1980 kararlarından sonra, bu kararların silahların gölgesinde uygulanması, ‘ekonomik sistemin geri döndürülmesi zor bir şekilde değiştirilmesi’ şeklinde tanımlanabilecek 12 Eylül Hareketi’nden bu güne geçen 40 yıl içinde etkin bir ulusalcı çıkış görülmemiş, devletin güzide kurumları teker teker ya yerli büyük sermaye sınıfına yok pahasına ya da ederinin çok altında fiyatlarla yabancılara satılmış; devlet, ekonomik varlık olarak adeta ‘kuşa çevrilmiştir’. TC Devleti borçlarını ödeyemez duruma düşürülmüş, Atatürk’ün ‘Gençliğe Hitabesi’nde ‘kaleler ve tersaneler’ olarak tanımladığı günümüz stratejik kurumları bir-iki aylık faiz ödemesi karşılığı yabancılara peşkeş çekilmişlerdir.12Eylül’le birlikte başlayan Özal dönemi; “sınırsız sömürü” ilkesini, dine dayalı politika ile bütünleştirerek, Türkiye’nin kapitalistleşme sürecini “vahşi sömürü” dönemlerini andıran bir biçimde yeniden yapılandırdı (Kongar, XXI yy. da Türkiye., Sh.613)
Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ‘gem’i azıya alan emperyalizm; tek kutuplu dünyada küreselleşme/yeni liberalizm saldırısıyla ulus-devletleri mikro milliyetçiliği de kullanarak parçalama ve uluslararası sermayenin küresel egemenliğini tesis etme yolunda önemli bir engelle karşılaşmadan sömürüyü tırmandırmıştır.
Sonuç Türkiye açısından ancak ‘iflâs’ sözcüğüyle tanımlanabilir. Siyasal iktidar ve yandaşı sermaye sınıfı durumu halkımızdan gizleyebilmek için medya denen basın-yayın organlarının yayınlarını denetim altına almışlar, onlar için aykırı ses anlamına gelen yegâne ulusalcı TV kanalına dahi tahammül edemeyip gelir kanallarını tıkayarak satmaya zorlamışlardır.
Okumayan, okusa da anlamayan halkımız iktidarın ve büyük sermaye sınıfının tercihleri doğrultusunda adeta bombardımana tutulmuş; bir kısım insanımız ‘Artık Kemalizm’in modası geçti, şimdi küreselleşme zamanı’ diyecek kadar yanlı yayınların etkisinden kendilerini kurtaramaz duruma gelmişlerdir. O kadar ki bir üniversitenin idari bilimler fakültesinde ekonomi dersi veren bir öğretim üyesi, konuşma sırasında Türkiye’nin iflasında en önemli sorumlulardan biri olan özelleştirmeler için “iyi ama ben özelleştirmelere karşı değilim ki” diyebilmiştir.
Bu konuda söylenebilecek, yazılacak o kadar çok şey var ki değil bir-iki sayfa, ciltlere sığmaz. Küçük birkaç hususu daha ekleyelim: 9 Eylül’de denize döktüğümüz Yunanistan, Mudanya’da mürettebatının ve komutanının karaya çıkmasına izin vermediğimiz Yunan gemisinin sahibi Yunanistan, bugün parasıyla Türk bankalarını satın alıyor. Yabancılar, bankacılıktan sonra sigorta sektöründe, İMKB’de artık egemen konumdadırlar. Limanlarımızın işletmeleri büyük bölümü yabancılara olmak üzere yarım asırlık sürelerle devredilmişlerdir. Kabotaj Bayramı’nı kutlayamazsınız. Çünkü limanlarınızın işletimi artık bizim değil!
Bunun adına silahsız işgal denir!!!
Yanlış okumadınız, Türkiye açıkça satılmış, yabancıların askeri güç kullanmasına gerek kalmadan ekonomik olarak teslim alınmıştır ve bu durumun sorumluları iktidardadırlar! Nasıl çıkılacaktır bu bunalımdan, bu fetret devri nasıl sonlandırılacaktır? Bu yazı dizisinde işte bu sorunun yanıtı verilmeye çalışıldı. (Bu bölümle ilintili olarak Yol Ayrımındaki Türkiye adlı kitabımın Emperyalizm Demir Atıyor, Türk Rönesans’ı Bir Başka Yüzyıla Kalıyor”, “Ekonominin Tapusu Kimdeyse Egemenlik Onundur”, “Cumhuriyet, İhanet ve Atalet…” ve “Satılık Vatan” başlıklı yazılara göz atılabilir)
Anayasa mahkemesindeki AK Parti kapatma davasının sadece bir ihtar(!)la sonuçlanmasının ardından iktidar; ülkeyi pazarlama politikasından vazgeçmeyeceğini insan aklını zorlayacak girişimlerle demiryollarını, şeker fabrikalarını özelleştirme kapsamına alarak göstermiştir.
Biraz da Ümit Zileli’nin bir köşe yazısına göz atalım (Cumhuriyet- 28 Nisan 2005):
“Türkiye, tarihinin en ağır, en karanlık ve en korkutucu sürecinden geçiyor… 1919 şartlarını saymazsak, Türkiye Cumhuriyeti 100 yıllık tarihinde hiç bu denli parçalanmanın, halkı da bu denli köleleşmenin eşiğine gelmedi!
Devlet, tüm kurumlarıyla bir depremin kucağında sarsılıyor. Piyasa ekonomisi adı altında fabrikalar, bankalar, şirketler, ülkenin en büyük zenginliği demek olan stratejik madenler art arda küresel efendilere peşkeş çekiliyor… Bunun adına da özelleştirme, yabancı sermayenin Türkiye’ye ”özel önem vermesi” deniyor!
Bu vahim ötesi gidiş konusunda halkı aydınlatması, kamuoyu oluşturması gereken yayın organları büyük çoğunluğu ile iktidarın kontrolunda iktidarın ve küresel efendilerin sözcülüğünü ve tetikçiliğini üstlenmiş durumda… En etkili köşelere yerleştirilmiş bulunan işbirlikçi kalemler, ülkenin en yaşamsal konularında bile açıkça Washington’un, Brüksel’in yanında yer alıyor. Halk, müthiş bir kirli bilgi ve yorum bombardımanı altında adeta uyuşturulmuş durumda…
Bu akıl almaz yoğunluktaki iç ve dış saldırı karşısında deyim yerindeyse, ”bir avuç” yurtsever aydın her türlü baskı, tehdit ve yıldırma kampanyasına karşın halka gerçekleri anlatma savaşımını sürdürüyor. Gazetelerde, televizyonlarda seyrek de olsa yer bulabilenler oynanan vahşi oyunları anlatıyor”.
Bu gidişle Türkiye…
Türkiye, bu gidişle, sadece geri kalmışlığa mahkûm bir ülke değil, aynı zamanda, emperyalist Batı’nın her dediğine boyun eğmekten başka seçeneği olmayan bir sömürge konumunda olacaktır. Bütün bu istemleri dikkate alınca Osmanlı Devleti’nin son dönemini yaşıyormuşuz gibi bir hisse kapılmamak, Mondros Mütarekesi’ni, Sevr’i hatırlamamak elde değil.
ÜLKENİN İŞGALİ…
Dr.Öztin Akgüç – 09 Nisan 2007- Cumhuriyet
Bir ülke yabancı güç ve güçler tarafından işgal edilse, sömürgeleştirilse ne olur, bugün Türkiye’de neler oluyor? Karşılaştırın, karar verin.
1-Öncelikle yabancı gücün desteklediği, yabancı gücün güdümünde sözde bağımsız, sözde demokratik bir hükümet kurulur. Demokratik(!) bir seçimle, yabancı gücün isteği doğrultusunda şekillendirilmiş bir Meclis oluşur.
2-Bürokraside önemli mevkilere yabancı güç referanslı, icazetli ya da doğrudan bu güç tarafından önerilmiş kişiler atanır.
3-Ülkenin önemli tesisleri, stratejik altyapısı, bankaları, doğal zenginlikleri yabancıların denetimine geçer. Yabancıların çıkarları, istekleri, beklentileri doğrultusunda bu tesisler işletilir. Yaratılan gelirin önemli bir bölümü, kâr – faiz.. bir şekilde yabancı ülke veya ülkelere aktarılır.
4-Doğal güzelliği olan yerleşim bölgeleri yabancıların ve onların yerli işbirlikçilerinin, kompradorların yaşam alanı haline dönüşür. Ekonomide ve sosyal yaşamda bir ikilik oluşur. Bir yanda gelir düzeyi yüksek, ülkenin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini yöneten, ülkenin en güzel yerleşim bölgelerinde, lüks villalarda, konutlarda yaşayan yabancı işadamları, yöneticileri, onlarla işbirliği yapanlar, öte yandan gelir düzeyi düşük, işsizlik oranı yüksek, yeterli eğitim ve sağlık hizmeti almayan, gecekondu türü konutlarda yaşayan, ülkenin doğal güzelliklerini dahi göremeyen geniş halk kitleleri ..
5-Yabancı dil üzerinde eğitim yapan, yabancı kültürün, yabancı eğitim sisteminin egemen olduğu, yabancı ülkelerde yazılmış kitapların okutulduğu, yabancıların isteği doğrultusunda güdülenmiş gençliğin yetiştirildiği bir eğitim düzeni. Böylece ülkeyi yönetecek, önemli görevlere gelecek bir azınlık, yabancı ülkelerin kültür hegemonyası altında biçimlendirilirken öte yandan yeterli eğitim hizmeti alamamış, vasıfsız, emeğini satmaktan başka çaresi olmayan, geliri bulunmayan, din motifleriyle de uyuşturulmuş, günlük maişeti dışında pek fazla düşünemeyen, bölünmüş, oyunlarla birbirine düşürülmüş geniş halk kitleleri.
6-Egemen güçler isteklerini; çıkarları doğrultusunda yayın yapan güçlerin temsilcilerini çağırarak kamuoyu oluşturmaya çalışan, olayları farklı biçimde algılandıran medya, bilgi çarpıtması, TV kanalları ile halkı yanlış yönlendirme yoluyla gerçekleştirirler.Öte yandan egemen güçlerin canını sıkacak şekilde yayın yapmaya çalışanlar üzerinde, vergi terörü, işten atılma, iş vermeme gibi ekonomik yaptırımlar, gerekirse fiziki ya da hürriyeti bağlayıcı cezalar koyarlar.
7-İşgal eden ülke, tabii o ülkenin toprağını, doğal güzelliklerini alıp kendi ülkesine taşıyamıyor. O ülkeyi, kendi ekonomik ve siyasal çıkarı doğrultusunda yönetiyor, yönlendiriyor, kaynaklarına, varlıklarına, tesislerine bir şekilde el koyuyor. Hindistan’ın, Afrika ülkelerinin toprakları Avrupa’ya taşınmadı. Yaratılan servet, gelir, bu ülkenin doğal kaynaklarının yarattığı değer, işgal güçlerince kendi ülkelerine taşındı. Hindistan, İngiliz hegemonyasından kurtulduktan sonra hızla kalkınma sürecine girdi. Afrika tüm baskılara, iç savaşlara karşı, ancak son yıllarda ortalama yüzde beşin üstünde bir kalkınma sağlayabildi.
8-Türkiye işgal ediliyor. İşgalin tüm sonuçları görülmeye başlandı. Bu özelleştirmeler, yabancılaştırmalar sürsün, yakın bir gelecekte işgal daha net biçimde yaşanacaktır. İşgale uğramış bir ülkenin kalkınmasına da olanak yoktur. Ancak bir azınlık o da onurundan, bağımsız hareketten fedakârlıkta bulunarak ne ölçüde erdemli olduğu tartışılabilir bir gönenç içinde yaşayabilir.
9-Bağımsız olmanın, hür yaşamanın, kalkınmanın bir bedeli vardır. Ancak bunu göze alanlar onurlu kişiler, bağımsız ve hür yaşayabilirler. Felâket, halkımızın aymazlığı nedeniyle ülkemizin yabancı askere dahi gerek kalmadan işgale uğraması, işgalin tamamlanmasıdır.
* * *
SİLAHSIZ İŞGAL
Yeniçağ 30 Ocak 2007
İsterseniz zamanda bir yolculuk yapalım ve bakalım 2007’deki durum ne imiş:
Emperyalist güçler, ekonomik ve siyasi kuşatmaya aldıkları Türkiye’yi tek kurşun atmadan ele geçiriyor Topraklar, madenler, bankalar derken petrol de elden gidiyor.
……………
Önce topraklar yağmalandı
Yabancıların Türkiye’den aldığı taşınmazların alanı 273 milyon metrekareyi aştı.
Sonra madenler talan edildi
……………
Haziran 2004’de geçen bir yasayla, Doğu Anadolu bölgesi büyüklüğünde bir alanın maden arama ve işletme ruhsatı yabancıların eline geçti.
……………
Petrol Yasası ile peşkeş sürdü
6326 Sayılı Yasanın temel kıstası olan (talebin milli menfaatlere uygun olması) ölçütü, yasadan çıkarılmıştır. Yani ülke yararını gözetme terk edilerek, uluslararası şirketlere sayısız imtiyaz ve avantajlar sağlanmıştır.”
Yeni yasa ile arama ruhsatlarından hektar başına alınan “devlet hakkı” gelirinin tamamen kaldırıldığını ve gelir kaybına yol açıldığını belirten Öztaşkın, sadece bakan müsaadesiyle arama yapılacak yerlerde bile izinsiz çalışma yapılabileceğini ifade etti. “Sınırlara 5 kilometre mesafede, tarihi, dini yer veya tesise, şehir veya kasaba belediye imar yasası dâhilinde petrol faaliyeti Bakan müsaadesi olmadan yapılamaz” hükmünün yeni yasadan çıkartıldığını belirten Öztaşkın, “Kanunla yabancı şirketler artık ne bakan tanıyacak ne de tarih” dedi.
……………
Her şeyimizi yağmaladılar
AKP Hükümeti döneminde çıkarılan, Tapu ve Köy Yasası’nda değişiklik öngören Yasa ile, tüzel kişiliğe sahip yabancı şirketlere de taşınmaz mal edinme hakkı tanındı. Yabancı gerçek kişilerin miras yoluyla taşınmaz mal edinmesinde mütekabiliyet (karşılıklılık) koşulu kaldırıldı.
……………
TMMOB Konya Şube Başkanı: “ Ülkemizde kadastro görmeyen yerlerde zilyetçiliğin devri yoluyla, yani muhtarlıkların yaptığı toprak satışı yöntemiyle yabancılara devirler söz konusudur. Bu satışlar da dikkate alındığında bugüne kadar ülkemizde yabancılara satışı yapılan arazi, bina ve dairelerin toplam alanı 1 milyon 814 bin 834 dönümdür”
…………….
Madenler elden gitti
Türkiye Jeoloji Mühendisleri Odası yetkilileri, 5 Haziran 2004’te TBMM’den geçirilen bir yasayla, yabancı şirketlerin, Doğu Anadolu bölgesine denk gelecek kadar alanın maden arama ve işletme ruhsatını eline geçirdiğini açıkladı. Yabancıların altın çıkarmak için Karadeniz’e akın ettiğini açıklayan uzmanlar, Türkiye’de ortaklıkları da bulunan Rio-Tinto isimli ABD – İngiliz sermayeli uluslararası şirketin 1.4 milyar hektarlık alanda ruhsata sahip olduğunu belirttiler.
…………………………
Bankacılık sektörüne hâkim oldular
………………………….
Telsim ve Telekom gitti, TEKEL sırada (O da gitti; yazarın notu)
Türk Telekom, Arap’ın.
Telsim İngiliz’in.
Kuşadası Limanı İsrailli’nin.
İzmir Limanı Hong Konglu’nun…
Araç muayene işi Alman’ın.
Başak Sigorta Fransız’ın.
Adabank Kuveytlinin.
İETT Garajı Dubailinin.
Avea Lübnanlı’nın.
PetkimErmeni’nin. (Kazak’a sattık, dediler. Kazağı bi çıkardık… altından Ermeni çıktı…)
Rakı, Amerikalı’nın.
Demirbank İngiliz’in(Fortis)
Finansbank Yunanlı’nın…
Oyakbank Hollandalı’nın.
Denizbank Belçikalı’nın.
Türkiye Finans Kuveytli’nin
TEB Fransız’ın İsrailli’nin.
MNG Bank Lübnanlı’nın.
Alternatif Bank Yunanlı’nın.
Dışbank Hollandalı’nın.
Şekerbank Kazak’ın.
Yapı Kredi’nin yarısı İtalyan’ın,
Turkcell’in yarısı Finli’nin Rus’un.
Beymen’in yarısı Amerikalı’nın.
Enerjisa’nın yarısı Avusturyalı’nın.
Garanti’nin yarısı Amerikalı’nın.
Eczacıbaşı İlaç, Çek’in .TGRT Amerikalı’nın.
Demirdöküm Alman’ın.
Döktaş Fransız’ın.
Süper FM Kanadalı’nın.
İzocam, Fransız’ın
* * *
İŞGALDEN BETER
(13 yıl önce kaleme aldığım bu yazı bugün de geçerliliğini korumaktadır )
02 Mart 2008
Buiktidar eline geçen tarihi fırsatı değerlendirmek, kendini başarılı göstermek için ülkemizin varlıklarını, taşını, toprağını satmak da dahil olmak üzere her yola başvurmaktadır ve başvuracaktır.. Bulacağı çareler ulusalcı olmuş, olmamış, umurlarında değildir. Ulus değil, ümmet topluluğu peşinde olduklarından devletimizi devlet yapan kurumları satmakta, vatan topraklarını yabancılara açmakta, kiralamakta sakınca görmeyeceklerdir. İşgal edilmiş olsaydık durum herhalde daha kötü olamazdı..
Özelleştirmeden şimdiye kadar ne fayda sağlandı ki yeniden aynı yola başvuruluyor? Aslında bunun yanıtı oldukça basit.AKP’nin başarılı olmak için kaynağa gereksinmesi var. Devletin içinden geçtiği büyük ekonomik bunalımda kaynağı nereden yaratacaksınız? Devletin kurumlarını satarak! Yurt içinde listesini hazırladıkları kurumların bedellerini ödeyebilecek mali güce sahip sermayedar olmadığına göre yabancılara yahut onların yurtiçi işbirlikçileriyle ortaklıklarına satacaklardır. Bu; bir anlamda devleti pazarlamak anlamına gelmiyor mu? Meclis kürsüsünden ettikleri yeminin bir kelimesine bile sadık kalmayan bu iktidar meşru sayılabilir mi?
Bütün bu girişimlere karşı DKÖ’mizden (demokratik kitle örgütleri) güçlü bir tepki beklenirdi. Ama ne yayın organlarından, ne DKÖ’den ne de sivil toplum örgütlerinden beklenen sesi duyabiliyoruz. İşgal edilmiş olmayı yeğlerdim diyorum! Belki o zaman ulusumuz aydınıyla, işçisiyle, memuruyla, köylüsüyle, esnafıyla emperyalizmin ve onun yurt içindeki işbirlikçilerine karşı tepkisizliğini bırakırdı. Öyle ya…, bayrağımız dalgalanmaya, ezan seslerimiz duyulmaya devam ediyor. İstiklâl Savaşı’ndaki gibi düşman çizmesi altında değiliz. POAŞ elden çıkartılıp bir medya patronuna sunulmuş; Kardemir kaderine terk edilmiş; THY iflas eden bir yabancı havayoluna satılmanın eşiğinden geri dönmüş; Fruko, Pepsi, enerji üretim ve dağıtım, telekomünikasyon kuruluşları, TÜPRAŞ yok pahasına özelleştirildi. IMF’den alacakları birkaç milyar dolar için bir takla atmadıkları kaldı. Ama bunalımı takip eden yıllarda yurt dışına kaçan, kaçırılan sermayenin tutarı 100 milyar ile 400 milyar arasında bir rakammış, ne gam!
TV ekranında ABD’nin Irak savaşı öncesi ‘incelemek’ amacıyla girmek istediği hava alanları ve limanlar içine Karadeniz kıyılarındaki liman ve tesislerin de dâhil olduğunu gösteren görüntüler vardı.
ABD, neden boğazın iki yakasında konuşlanmak için Çorlu ve Sabiha Gökçen alanlarını da istedi? Yoksa Birinci Dünya Harbi’ndeki gibi mağlup taraftan bir ülke olarak yeni bir “Mondros Mütarekesi” antlaşmaya mı zorlanıyoruz? Bunlar Türkiye’ye girip de çıkmak için değil, çekiç güç gibi çıkmamak üzere geliyorlar sanki. Sokaktaki insanımız da bunu sezinliyor ama bu tepkisizlik, ulusal davalarımıza sahip çıkamamamız yok mu, işte bu kahrediyor insanı. Toplumumuzu oluşturan çeşitli sınıf ve kitlelere “neredesiniz?”, diye serzenişte bulunmaya hakkımız yok mu? Bu ülke için yaşamlarını feda etmiş şehitlerimizin kemikleri sızlamıyor mu sanırsınız?
***
TÜRKİYE’Yİ BEKLEYEN TEHLİKE: BÖLÜNME, PARÇALANMA
(Bir örnek: eski Yugoslavya)
Bu konuya girerken bir kıdemli iktisat öğretim üyesinin, Em. Prof. Dr. Gülten Kazan’ın, editörlüğünü yaptığım ve yazarlarından biri olduğum ‘Ulusal Sorunlar ve Demokratik Çözüm Yolları’ adlı kitap için gönderdiği bildirisinden bir bölümü dikkatinize sunmak istiyorum.
“Küreselleşme Daha Saldırganlaşırken İç Sorunlar Düzeltilmeden Sürerse…
Türkiye’nin 1990’lı yıllardaki sorunları çözülmeden bir de küreselleşme; dayattığı yeni uygulamalarla Türkiye’yi uluslararası şirketlerin tam denetimine sokarsa, 1990’lı yıllarda yaşanan olumsuz gidişin şiddetlenerek devam etmesi en olağan beklenti olacaktır. Yani büyüme yerini dur¬gunluğa bırakacak, krizler şiddetlenecek, borçlar taşınmaz nok¬taya gelecek, gelir bölüşümü daha da bozulacak ve hükümetle¬rin ekonominin gidişini etkileme gücü giderek zayıflayacaktır. 1990’da belirginlik kazanan sosyal güvenlik sistemini özelleştir¬me, uluslararası şirketlerin bugün tahkim, yarın daha başka ta¬leplerini yerine getirme, temel altyapıyı yabancılara ya da yer¬li/yabancı ortaklara satma eğilimi bu yolda atılmış önemli adım¬lardır. Buna dışarıda teknolojideki baş döndüren yenilikler, ulus¬lararası şirketlerin birleşmeler yoluyla tekel güçlerini artırmaları, bu güç ve yaşanan iç sorunlar karşısında yerli sermayenin reka¬betten çekilme eğilimi eklenmelidir. Bunun getireceği ekonomik ve toplumsal sorunlar çok cid¬didir:
i) Ekonomik sorunların başında sermayenin “kâr” ölçütünün egemenlik kazanması gelir. Dolayısıyla “kârlı” olmayan yatırım yapılmaz. Bu, Türkiye’nin geri kalmış bölgelerinin ve tarım gibi bazı kesimlerinin yatırımsız kalması, alt-gelir katmanlarına yöne¬lik mal ve hizmet üretiminin sınırlanmasını getirir. Ayrıca uluslar¬arası şirketlerin küresel hesaplarına uygun bir üretim dokusu or¬taya çıkar; bunun ne getireceği ise belirsizdir.
ii) İkinci sorun, içerde yabancı egemenliği arttıkça, serbest sermaye giriş-çıkışlarının tutarı büyüdükçe, Türkiye bunları den¬geleyebilmek için daha büyük rezervler tutmak zorunda kala¬cak; dış borçları artacaktır. Bu üçü bir arada Türkiye’den dışarı transfer edilmesi gereken faiz, kâr ve rant toplamını büyütecek-tir. Ülke içinde kaldığı, ülke sakinlerinin eline geçtiği durumda, bu kalemler, ülke gelirinin öğesi olduğu gibi aynı zamanda ser¬maye birikimine de kaynaklık eder. Bu kalemden dışa transfe¬rin artması demek, Türkiye’nin GSMH’sının giderek emek geli¬rinden kaynaklanır hale gelmesi demektir. Ne var ki, 1990’larda gözlenen, sermayeyi kârlı kılmak yolunda reel ücretlerin baskı altında kalması, sosyal hakların giderek kısılmasıyla da bunun perçinlenmesidir. Bu ikisi bir arada Türkiye’yi “proleter devlet” konumuna getirir: sermaye gelirinden yoksun, düşük ücretin oluşturduğu emek gelirine mahkûm bir devlet. Yani Üçüncü Dünya Devleti olarak yaşamını sürdürme. Ancak bu ko¬numda, ülke bütünlüğünü koruyamaz.
Bu sonucun toplumsal/siyasal boyutuysa Türkiye’nin 2025 yılı civarında üçe parçalanması olasılığıdır: Buna göre uluslar¬arası sermayeyle işbirliği yapan yerli sermayenin zenginleşme¬si, aynı zamanda Türkiye’nin (Ankara ve batısında kalan) Batı bölgesini zenginleştirir; fakirleşen Orta bölgesi dinci eğilimlerin egemenliğine daha fazla girer ve Arap/Ortadoğu bölgesinin bir uzantısına dönüşür; Doğu/Güneydoğu bölgesiyse Kuzey Irak’la birleşme eğilimine girer.
Uluslararası şirketlerin egemenliğine girmiş ve sadece yer¬li/yabancı Önce sermayenin daha kârlı olmasına hizmet eden bir dev¬letin ulusal bütünlüğü koruması mümkün değildir. Çünkü bu bütünlüğü sağlayan, ulus-devletin ortak çıkarların, ortak değer¬lerin, ortak tarihin ve bir arada yaşamanın herkes için yararlı ol¬duğu kanısının koruyucusu olmasıdır. Zenginleşen Batı bölgesiyse AB’ye tam üye olabileceği gibi, bağımsız, EURO-MED için¬de geniş serbest pazarın bir üyesi olarak da kalabilir; Ancak ABD’yle stratejik ortaklık konumunu sürdüremez, çünkü enerji maddelerinin boru hatları yolları üzerindeki denetim gücünü ve Rusya’ya karşı koyabilecek dengeleyici gücünü önemli ölçüde yitirmiş olur”.
TÜRKİYENİN YAŞAM ALANI, DENİZDE VE KARADA, DAHA FAZLA KÜÇÜLTÜLEMEYECEK BİR KONUM VR BOYUTA İNDİRGENMİŞTİR.
28 05 2020
Balkanlara gezi amacıyla gitmiş olanlar görmüşlerdir. Emperyal ve uygar(!?) Batı; Balkanları öyle bölmüş, parçalamış ki bu topraklarda bir daha belki de yüzyıllar boyu gerçek bir medeniyetin, uluslararası arenada söz sahibi olabilecek bağımsız devletlerin yeşermesi mümkün olmayabilecektir. Nedeni en basit ifadesiyle ekonomiktir: Parçalanma sonucu meydana gelen şehir devletlerin boyutları bu ülkelerde sanayiler kurulmasına engel olacak kadar küçüktür. Bu şehir devletlerin tümünün nüfuslarını toplasanız ancak İstanbul’unki kadar bir büyüklüğe ulaşırsınız. Bu ülkelerde eskiden var olan sınai kuruluşların kiminin sökülmüş, kiminin kaderine terk edilmiş olduğunu gözlerimizle gördük. Bu ülkeler, geçimlerini, esas olarak, turizmden kazanıyorlardı.
* * *
Yeniden Türkiye’ye gelelim… Türkiye’nin bölünemeyeceği; diğer düşüncelerin yanında sadece aşağıda verilen bilgi çerçevesinde dahi kolayca anlaşılır bir olgudur:
“Elektrik Üretim A.Ş. (EÜAŞ) verilerine göre Türkiye’de toplam 23.873,7 MW’lık kurulu gücün %47,54’lük kısmı( 11350 MW) hidroelektrik santralleri tarafından üretilmektedir. Yine EÜAŞ verilerine göre kurulu 106 tane hidroelektrik santrali bulunmaktadır.
Türkiye’de nüfus ve sanayi yoğunluğu orta ve batı Anadolu’dadır. Bir bölünme durumunda Atatürk, Karakaya, Keban gibi büyük santraller muhtemel özerk Kürt devleti’nin sınırları dâhilinde kalabilecektir. Bu hidroelektrik santrallerin (Sadece bu üçünün toplam kurulu gücü 5535 MW’dır ve bu güç Orta ve Batı Anadolu’nun tükettiği elektrik enerjisinin yaklaşık beşte birini karşılamaktadırlar).
Elektrik Üretim A.Ş. (EÜAŞ) verilerine göre Türkiye’de toplam 23.873,7 MW’lık kurulu gücün %47,54’lük kısmı( 11350MW) hidroelektrik santralleri tarafından üretilmektedir. Yine EÜAŞ verilerine göre kurulu 106 tane hidroelektrik santrali bulunmaktadır.
Hidroelektrik santralleri tarafından üretilen 11350 MW’ın yaklaşık 6782 MW’ı (%60’1) da Doğu ve Güneydoğu bölgesinde kurulu santraller tarafından üretilmektedir (Bkz. elektrikçe.com isimli site – elektrik bilgi kaynağı). Türkiye’de nüfus ve sanayi yoğunluğu orta ve batı Anadolu’dadır. Bir bölünme durumunda Atatürk, Karakaya, Keban gibi büyük santraller muhtemelen özerk Kürt Devleti’min sınırları içinde kalabilecektir. Bu hidroelektrik santrallerin (Sadece bu üçünün toplam kurulu gücü 5535 MW’dır ve bu güç Orta ve Batı Anadolu’nun tükettiği elektrik enerjisinin yaklaşık beşte birini karşılamaktadırlar).
Bu bilgilerden çıkarılacak sonuç kolaylıkla anlaşılabilir: Orta ve batı Anadolu elektriksiz yaşamaya mahkûm olabilecektir.
Özerklik dediğiniz zaman geçici bir süre federatif bir yapı kapsamında olsa dahi kısa zamanda Türkiye’den bağımsız bir ABD uydusu devlete dönüşecek olan yeni Kürt Devleti, Türk’ün Anadolu’daki varlığının sona ermesi demek olacaktır.
Anadolu’nun Balkanlarda olduğu gibi paramparça olması (beş-altı parçaya bölünmesi) ABD’nin de işine gelmez ama Doğu ve Güneydoğu’su koparılmış bir Türkiye ister istemez kendisine daha da bağımlı hale gelecek ve ABD’nin Ortadoğu’da güdeceği siyasetin önünde bir engel kalmamış olacaktır. Amaçları da zaten, kendisine medyun ve sözünden dışarı çıkmayacak yeni bir yapılanmadır.
Yazımı, şimdilik, bu içerikle sonlandırıyorum. Bundan sonraki bölümde bu iç karartıcı akıbetle karşılaşmamak için neler yapılması gerekeceği üzerinde duracağız. Burada verdiğimiz bilgilerin ve yaptığımız yorumların değişmez veya % 100 hatasız oldukları ileri sürülmemektedir. Kaldı ki yazarın lisansüstü bilgisinin esasını oluşturan Yöneylem Araştırması’nın ilgili bölümlerine göre özellikle toplumsal ve siyasal konular olasılık içeren anlamına gelen stochastic karakterlidirler ve tutarlı öngörülerde bulunabilmek için bu problem türleri için tasarlanmış dal-budak (Branch and Bound Method) yönteminin kullanılması ve olasılık değerlerinin öngörülmesinde çok dikkatli davranılması gerekmektedir. Bu bakımdan ihtisas konuları siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler ve siyasal ekonomi olan uzmanlarımızın, öğretim üyelerimizin bu konuların işlenmesinde katkıda bulunmaları özellikle arzulanmaktadır.
***
TÜRKİYENİN GELECEĞİYLE NASIL OYNANDI ????
22 TEMMUZ 2011-SECİM SONUÇLARI MANİPÜLASYONU
Bir bilgisayar programcısından dehşet dolu açıklama
Ayla ARIKAN — Yönlendirilmiş ileti —: 17 Mart 2014
Profesyonel satıcı olmadan önce 7 yıl bilgisayar programcılığı yaptım. Bu dönemde öğrendiğim en önemli kavram şudur; sanal ortam literatüründe imkânsız benzeri bir kavram asla yoktur. Bir bilgisayar programcısının yaptığı engelleme, şifreleme benzeri olağan üstü olan bir güvenlik yazılımı, diğer bir programcı tarafından rahatça kırılabilir, kilitleri açılabilir, verileri değiştirilebilir. Bir atasözü vardır hani -el elden üstündür der. Bu söz sanal ortam için çok uygundur. Bir programcı çözemez ise başka bir programcı mutlaka çözer istenen problemi.
Son genel secim sonuçlarının hiçbir zaman hilesiz, normal sonuçlar. olduğuna nanmadımYıllardır tek parti hükümeti görmemiş ülkemizde, milyonlarca insanın meydanlarda toplanarak tepki gösterdiği bir partinin böylesine büyük bir oy farkı ile iktidara gelmiş olması mümkün olamazdı. Bu konuda, açıklayıcı olduğunu düşündüğüm bir alıntı gönderisi aldım ve sizlerle de paylaşmak istedim.
22 TEMMUZ SECIMLERİNİN SONUCLARIBİLGISAYARDA NASIL DEGİŞTİRİLDİ…. ???
22 Temmuz sonuçlarını AKP’nin ve Erdoğan’ın kendisi de beklemiyordu çünkü bu secim sonuçlarını değiştirme sahtekârlığı onlardan habersiz yapıldı, sadece halk ve AKP bu secim sonucuna Tarhan Erdem’in sözde anket sonuçlarıyla psikolojik olarak hazırlandı.
Türkiye genelinde Türkiye toplamının %25 oyları seciminbitmesinin ilk bir saatinde merkez bilgisayarı üzerinden tamamen AKP’ye aktarıldı ve AKP secime %25 oyla baslarken diğerleri sıfır oyla başladı ve sonra normal dağılıma bırakıldı.
Bu yüzden AKP’nin gerçek oyları %47 değil % 22-%28′ arasındadır.
Bunun en büyük kanıtı da benim ve birkaç arkadaşımın incelediği tüm YSK sonuçlarında hiçbir sandıkta AKP oyunun %25 altına düşmemesidir.
Yani Türkiye’nin her sandık bölgesinde dört kişiden en az birinin AKP’yeoy vermesi mümkün müdür?
Özellikle Çankaya’da, Alsancak’ta ve diğer tüm Atatürkçü ve milliyetçi sandık bölgelerinde ve şehirlerinde, kasabalarında, semtlerinde, köylerinde. HAYIR,!! Mantık olarak kesinlikle mümkün değildir.
SECİMDEN EMPERYALİST GÜÇLERİN İSTEDİĞİ SONUÇLAR CIKTI, TÜRKİYE’NİN VERDİĞİ OYLAR DEĞİL
Secim sonuçlarının hızlı bir şekilde duyurulmuş olması 22 Temmuz seçimlerinin sonuçlarına gölge düşürmek için yeterli mi? Bizce yeterli. Özellikle gizli servislerin dünyada birçoksecime müdahale ettiği gerçeğini göz önüne alırsak ve bazı güçlere göre bazı ülkelerin kaderini insanlarının demokrasi kandırmacası altında attıkları oylarının secim sonucunu haklı olarak değiştirebilmesinden haksız olarak değiştirmek daha akıllıca ve daha önemli ise ve o ülke diğer büyük bir ülkenin planlarının bas aktörü olarak yer alıyorsa sadece ve sadece bu nedenden dolayı bile yeterlidir. İste biz yukarıda saydığımız bu olasılıkları inceleyip şu sonuca vardık.
Gizli servislerin seçimleri etkilemeleri 1948 İtalya seçimleriyle başladı, daha sonra Türkiye’de 1954 yılında Menderes’le devam etti ve birçok ülkede yapılan ve yapılmaya çalışılanlardan sonra bugünlere gelindi. Bugün seçimlerin sonuçlarını değiştirmek bilgisayar ortamında daha kolaydır.
Türkiye’deki secimde hilenin nasıl yapıldığını su anda son aşamasında inceledik ve secim gecesinde tahmin ettiğimiz gibi hile yapıldığı olasılığı çok yüksektir ve bazılarının dışında bu müdahale yapılırken kimsenin ruhu da ne yazık ki duymadı, hatta AKP’liler de hilenin nasıl olduğunu bilmedikleri için secimde başarılı olduklarını zannettiler.
Su anda secim sandık sonuçlarının çoğunluğunu tek tekkontrol ettik ve yüzdelerini dikkatle inceledik, bulgular tam tahmin ettiğimiz gibi, sonuçlar bilgisayarda saat 5.30’da ilk secim sonuçlarının gelmeye başladığı zaman il il değiştirildi, AKP secime %25 fazla oyla başladı, elimizde tüm sandık sonuçlarının imzalı belgeleri olsa yapılan hile hemen görülebilir.
Şu ana kadar gördüğümüz durum AKP’nin hiçbir sandıkta %25 altına düşmemesidir. Her sandıktan en az %25 AKP’ye oy çıkması mümkün müdür? Hayır, çünkü çok partili demokrasilerde her bölgeden ayni şekilde oy çıkması matematiksel olarak milyonda bir olasılıktır ve mantıksal olarak mümkün değildir.
Peki, bu %25’e tekabül eden yaklaşık 7- 8 milyon oynereden ortaya çıkmıştır? Nüfus kütükleriyle seçmen kütükleri arasındaki 7 milyon farktan mı; yani muhalefet oylarının bir kısmının yok edilmesindendi? Yoksa diğer partilerin oylarının secimin ilk bir saatinde sıfırlanıp AKP’ye aktarılması ve secimin diğer partiler %0 ile baslarken AKP’nin %25 ile başlaması mı? Her ikisi de mümkün. Fakat bir gerçek var ki kesinlikle gözerdi edilemez.Seçimin ilerleyen saatlerinde oyları düsen bir partinin (AKP)%25 ile başlayıp secimi kaybetmesi imkânsızdır. İste hile de buradadır!
Hilenin sekli: Bizim basından beri tahmin ettiğimiz bu sekil sandık secim sonuçlarıyla bu iddiamızı tamamen güçlendirdi. Secim sonuçları YSK merkez bilgisayarından, Cihan (Fethullah’ in) Haber ajansı aksam 6 dan sonra ilk secim sonuçlarını açıklamadan önce, ilk secim sonuçlarının gelmeye başladığı saat 5:30 civarında 15- 20 dakika bir görevli tarafından değiştirildi veya hacı edildi ve AKP %25 oyla secim yarışına baslarken diğerleri de % 0 oylabaşladı ve saat 6:00-6:30 arası o ana kadar alınan sonuçların Türkiye’nin %50 ‘si olduğu ilan edildi, bu ayarlamadan sonra AKP’nin oyları düşse de diğerlerinin yükselse de AKP’nin secimi kaybetme ihtimali yoktu ve plan AKP’nin en az 367 milletvekili çıkaracak kadar yani Türkiye’nin en az %50 oyunu alabilecek şekilde yapıldı, oysaki ileriki saatlerde sonuçlar açıklandığından müdahale yapılamadı ve bu yüzden AKP’nin oyları düşmeye ve CHP, MHP’nin oyları yükselmeyebaşladı, GP ve DP’nin oyları da sıfırdan başladığından oyları yükselse bile %10 barajını asma olanakları yoktu. Mantıki ve matematiksel olarak secim sonuçlarında ilk bir saatte Türkiye’nin %50 oyunu almayı basarmış bir parti diğer yüzde ellilik oylar da okunduktan sonra daha da yükselmesi gerekmektedir. Fakat öyle olmadı, merkezbilgisayarı sonuçlarına ilk bir saatte müdahale secimin sonucunu AKP lehine tamamen değiştirdi. Dikkat ettiyseniz web sitesindeki secim sonuçlarındaki pdf . dosyalı dokumanlar Excel veya Access programından çıkma, yaniana dokumandayapacağınız bir değişiklik otomatikman diğer tüm il ve sandık sonuçlarını değiştirebilir, sandık secim sonuçlarıfotokopi (can) yoluyla pof dosya programı yapılmamış bu da şüphelerimizi tamamen doğruluyor.
Bakiniz İzmir’de AKP’nin CHP ile ayni sayıda oy alıp 5 er millettekileri çıkarmaları olanaksızdı fakat ilk bir saatte müdahaleden dolayı AKP’nin (%25 + gerçek değer) olarak değiştirilen oyları müdahale sonrası normal oyların gelmesiyle %30’a kadar geriledi. Yani tüm Türkiye sonuçlarına müdahale olmasa AKP’nin gerçek oyları gerçekte %22+-6 veya %8-%28 veya %30 civarında olacaktı.
CHP ve MHP ve diğer partilerin oyları gerçekte ortalamada bir buçuk katlarına yakındı. CHP özellikle İzmir’de 1 milyon seçmen üzerinden oyların %60’ini alıp 5 milletvekili yerine 8-9 milletvekili çıkaracaktı ve AKP’nin İzmir’deki toplam oy oranı % 13 olarak çıkacaktı.
Ayni oranı Türkiye’ye uygularsak AKP’nin gerçekmilletvekili sayısı 190, CHP’nin 190 ve MHP’nin ise 150 olacaktı.
Artık eskisi gibi sandıklarda hile yapmaya gerek yok, basit bir bilgisayar müdahalesi bir ülkenin kaderini iste böyle çizebiliyor.
Bu konuda tek izlenecek yol; Anayasa mahkemesinin huzurunda tüm imzaları kontrol edilmiş sandık seçmen kâğıtlarındaki seçmen sayılarının ve sandık secim sonuçlarının YSK elektronik kayıtlarıyla tek tek karşılaştırılması.. YSK bunu yapabilir fakat yapmıyor (hatta sandık dokümanlarının aralarından 100 adedini seçip foto kopya yoluyla ellerindeki elektronik dokümanlarla birlikte web sitesine koyabilir ve karsılaştırma bu şekilde yapılabilir fakat bunu yapmıyorlar ve sandık sonuçlarını elektronik dokuman halinde web sitesine koyuyorlar,Koymaları gereken foto kopya dosyası (pof) halinde imzalarla birlikte gerçek sandık dokümanlarıdır elektronik dokumanlar değil).
Endişelendiğimiz nokta yakında birileri bu isinüzerine gidebilir ve gerçek ortaya çıkar diye merkeze getirilen sandık resmi belgelerini elektronik kopyaları var mazeretiyle imha yoluna bile gidebilir…
TOPLUMSAL GÜÇLER VE DAVRANIŞ BİÇİMLERİ
ANA MUHALEFET PARTİSİ VE EĞİLİMİ,
Ana muhalefet partisinin ekonomik sistem konusunda ne düşündüğünü anlamak için CHP’nin önceki genel başkanı Deniz Baykal’ın başkanlığı döneminde bir gazeteye verdiği demeci bilginize sunmak istiyorum: Baykal,
“Artık siyasi partilerin uygulayacakları ekonomi politikalarının belirli bir çerçevesi olduğunu, herkesin bu çerçeve içinde kalacağını söyledi. CHP’nin uygulayacağı politikaların da bu doğrultuda olacağını vurgulayan Baykal, “Ekonominin giderek küreselleşmekte olduğunu, sermaye hareketlerinin ekonominin ayrılmaz bir parçasını oluşturduğu, ticaretin giderek serbestleşmekte olduğu dikkate alınarak bir politika ortaya konacaktır” dedi. CHP lideri Baykal, seçimlerde açıklayacakları ve iktidara geldikleri zaman uygulamayı düşündükleri ekonomi politikalarının ana hatlarını Referans’a anlattı. Deniz Baykal, Avrupa’daki çeşitli sosyal demokrat partilerin, merkez sol partilerin uygulamalarının da ortada olduğunu hatırlatarak, Avrupa Birliği (AB) hedefinin devam etmesi gerektiğini belirtti Bu konuda gerekenlerin yapılacağını anlatan Baykal, “Başlangıçtaki yanlış mimarinin yeniden değerlendirilmesi lazım. O mimariyle bir yere gitmek mümkün değil. Bunu yeniden sorgulayacağız” dedi.
CHP’den yanlış bir teşhis: piyasa ekonomisi gerçeği değiştirilmez yanılgısı (!!)
Türkiye’nin önemli ve köklü değişimler gerçekleştirdiğini, son dönemde dünya ekonomisiyle bütünleşmek konusunda ileri adımlar attığını kaydeden Baykal, piyasalarda CHP konusunda var olan tedirginlik konusundaki kaygılara ise şu yanıtı verdi: “Siyasal iktidar değişiminin, Türkiye’nin ekonomik kazanımını ortadan kaldıracak bir doğrultuya sebep olacağını düşünmek tamamen gerçek dışıdır.
“Kurallar belli. Piyasa ekonomisi gerçeğini değiştirmeye gerek yok” diye konuşan Baykal, bu noktada Türkiye’de siyasetin piyasa ekonomisi kurallarını işletmesinin ötesinde, yeni bir rol üstlenmeye yönelmesini de engellemek gerektiğini ifade etti. Piyasa ekonomisi içinde son dönemde siyasetin de bir ticari aktör haline gelmeye başladığına dikkat çeken Deniz Baykal, şu değerlendirmede bulundu: “Bu çok tehlikeli ve vahim bir olay. Siyasetle ticaret ayrışmak zorunda. Ticari heveslerini terk etmemiş siyasi kadroların elinde piyasa ekonomisi yozlaşmış olur. Şu anda yaşadığımız gerçek yer yer böyle bir manzara gösteriyor. Bu da dünyayla bütünleşmeye, rekabet anlayışının yerleşmesine engel olan bir ana faktördür. Önümüzdeki dönemde, piyasa ekonomi kuralları, bu tip ‘siyasi ticarileşmeye’ meraklı siyasi arayışlardan arındırılmış olarak uygulanacaktır. Bu da ciddi bir güvencedir. Ayrıca siyasi bekleyişlere göre, her an yeniden tarif edilebilecek piyasa kuralları değil; açıkça konulmuş, belirli kurallar çerçevesinde bu işler işleyecektir. O yüzden kimsede tereddüt olmamalı.”(10 Mayıs 2007, Referans-Gündem).
“ Piyasa ekonomisi gerçeğini değiştirmeye gerek yok” diyen Sayın Başkan’a gelişmiş kapitalist ekonomilerde dahi piyasanın denetimsiz olmadığını ve bir yabancı bilim adamı, Köln Üniversitesi Sosyal Siyaset Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Hans Jürgen Rösner’in “Piyasa devletin denetiminde olmalı ………… Hiçbir piyasa mekanizması, iyi işleyen bir devletin yerini tutamaz. Ancak iyi işleyen bir devlette piyasa da iyi işler. Sosyal piyasa ekonomisi gerekir. “şeklindeki sözlerini hatırlatmak isteriz. (1998)
Avrupa Birliği hedefinin de sürdürülmesi gereğini vurgulayan Genel Başkan’ın Türkiye’nin bu birliğe diğer üyelerle eşit koşullarla alınamayacağını, piyasa ekonomisinin ve piyasa güçlerinin ‘kamu yararı’ ilkesi gerektirdiği zaman denetim altına alınmasının kaçınılmaz olduğunu bilmemesi mümkün mü dür?Gerçi “Siyasi tercihlere göre her an yeniden tarif edilebilecek piyasa kuralları yerine ‘belirli kurallar’ çerçevesinde işleyecek bir piyasa ekonomisinden söz etmektedir ama nedir bu ‘belirli kurallar’?.Türkiye’nin ihtiyacı ise ekonomik yapının köklü bir şekilde değiştirilmesidir ama sayın genel başkan bu konudan hiç söz etmemektedir.
Daha önce de belirttiğimiz gibi kurallarını kapitalist gelişmiş batı ülkelerinin koyduğu uluslararası ekonomik ilişkilerde gerek kişi başına gelirleri gerekse gayri safi yurtiçi hasılası yönüyle orta gelirli ülkeler arasında yer alan bir ülkenin planlı ekonomiye geçmediği takdirde kazanmasını bir yana bırakalım gelişmişlerle aradaki farkı kapatma şansı yok gibidir. Önce bu çok basit gerçeğin hiç unutulmaması gerekir.
Yapılması gereken ülke ekonomisinin bir bütün olarak kaynaklarının kullanımını maksimize edecek bir planlamayla saklı gücümüzün (potansiyel) harekete geçirilmesidir.Zira, zaten, kuşa çevrildiği için ekonomi üzerindeki düzenleyici rolünü kaybeden devletin siyasal ve ekonomik aktörlerden yerli büyük sermaye üzerinde yaptırım gücü de yoktur.
Ayrıca, Türkiye’de uygulanan teşvik politikasının tamamen değiştirilmesi gerektiğini vurgulayan Baykal, CHP’nin teşvik politikasını şöyle anlattı: “Biz şu anda coğrafyaya teşvik veriyoruz. Bir ülkenin sanayi politikasını bölgesel teşvik politikasına indirgemesi, rekabet kabiliyetini artırma ihtiyacını kazanmamış olmasından gelir. O yüzden yapılması gereken coğrafyayı değil, sektörü desteklemektir.
(……………)İzlenen politika rekabet kabiliyeti olan sektörleri çökertmiş, rekabet kabiliyeti olmayan sektörleri ayakta tutmuştur.”
Görüldüğü gibi, sosyal barışın sağlanmasının koşullarından biri olan bölgelerarası gelir farklılıklarının enaz’a indirilmesi için bölgesel teşvik yerine seçilecek sektörlerin desteklenmesini ileri süren Başkan, kamu yararı ilkesini göz ardı ederek sanayi kuruluşlarının mülkiyetini büyük ölçüde eline geçiren büyük sermaye çevrelerine adeta göz kırpmaktadır. Oysa seçici davranarak salt sektör desteklemesine yönelirseniz besleyeceğiniz özel sektörün kazanacağı gücü geri kalmış bölgelere yönlendirme garantisi yoktur. Bu da sermayenin doğasında vardır.
‘Biçimsel demokrasimizi yönlendiren ise bir avuç büyük sermaye kesiminin değil, geniş halk kitlelerinin oylarıdır. Bu gerçeği göz önünde tutarak deyimi yerindeyse her kesime ‘boncuk dağıtmak’ yerine özlemleri giderilmeyen, umutlarının yeşertilmesi ihtiyacıyla‘kıvranan’ halkımıza yönelmek daha akılcı değil midir? Dahası, bunu yaparken sistemi değiştireceğinizi vurgulayarak büyük sermaye kesiminin oklarını üzerinize çekmek zorunda da değilsiniz.. Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı boyunca yurtiçi çevrelere yönelik izlediği siyasaya, verdiği mesajların zamanlamasına bakılırsa bazı ipuçları görmek mümkün olabilecektir.
Şematik olarak bakıldığında bir tarafta oligarşiyi oluşturan, yabancı güçlerin desteğini arkasına alan siyasal iktidar, yerli büyük sermaye sınıfı ve onların hizmetinde bir bürokrasi; diğer tarafta yurtsever aydınlar, TSK ve DKÖ ile muhalefet partileri ve bu iki taraf arasında biçimsel demokrasiyi oylarıyla yönlendiren yoksul halkımız vardır.
***
YENİ CHP
CHP İzmir Milletvekili Birgül Ayman Güler partisinden istifa etti.
Sözcü…26 Ocak 2015
2015 genel seçimleri öncesi CHP İzmir MV Prof. Dr. Birgül Ayman Güler CHP’den istifa etmesi sonrası yaptığı açıklamada istifasının nedenleri açıkladı. İşte Birgül Ayman Güler’den istifa sonrası ilk açıklama:
“26 Ocak 2015 günü, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına verdiğim dilekçeyle Cumhuriyet Halk Partisi üyeliğinden istifa etmiş bulunuyorum.
***
Bugünkü yapı, ideolojisi bakımından milletvekili olduğum CHP değildir.
Gerçek-dışı soykırım suçlamaları, yeni-CHP yöneticileri tarafından Türkiye’nin kendini ifade etme olanakları bastırılarak adeta desteklenmiştir. 2015 gibi bir saldırı yılında ‘soykırımla yüzleş’ pankartını taşıyan genel merkez yöneticileri bu desteğin somut ilanı olmuştur.
Anayasa Uzlaşma Komisyonu çalışmalarında AKP – BDP ortaklığının “Anayasa’dan Türk vatandaşlığını kaldırma” hedefine yönetim tarafından verilen destek, “çözüm kanunu” gibi yabancı üçüncü göze kapı açan yasal düzenlemelere ortak olunarak pekiştirilmiştir.
Laiklik ilkesini sekülerlik haline dönüştürme gayreti, eğitimi geriletip parçalayan saldırılara sözde pedagojik gerekçeli etkisiz muhalefette ve inkârla örtülen ittifaklarda kanıtını bulmuştur.
İstifa ettiğim parti CHP değil, politik bakımdan tutarsız bir yapıdır.
Yeni-CHP, ulusal ekonomi anlayışını terk etmiş, ulusal üretken sektörler için değil küresel mali piyasaların faiz çıkarlarını gözeten bir yapı olmuştur.
Gelir dağılımında adalet ilkesini terk edip, yeni liberalizmin yoksullukla mücadele politikalarına sıkışmıştır.
Devletçilik ilkesi zamanı geçmiş sayılırken, özelleştirme adeta doğal politika olarak kabul edilmiştir.
Halkçılık içi boş retorik olarak nitelendirilip bir yana atılmış, planlama ve sosyal devletle kalkınma yerine piyasa dinamikleriyle küresel ekonomiye bağlılık teslimiyeti getirilmiştir.
Yeni-CHP, CHP’yi ve örgütünü tasfiye etmek işlevi gören bir yapıdır.
CHP Programı’na ve kurucu ilkelerine aykırı olan yeni yapı, yetkili kurullar dışlanarak ortaya çıkmıştır. Genel başkanlık, yetkili kurulların dışında alınan kararların tek kişilik yürütme makamına dönüşmüştür.
Yetkililerin sorumluluğu ve hesap verme zorunluluğu yok edilmiştir. Son Kurultay, kırılma noktasıdır.
Kurultay delegesinin onayını alamayan kimselerin Kurultay’a karşı hile yoluyla yönetici koltuklarına oturtulması da başka söze gerek bırakmaz.
Hiçbir gerçek neden yokken ilçe – il kongreleriyle Kurultay’ın ertelenmesi, tüzüğe aykırı yönetmelik değişiklikleri yapma cüreti sergilenmesi, değişiklik adı altında Parti’nin Altıok Programı’nı ortadan kaldırma hazırlıkları, disiplin sürecinin tasfiye amacıyla kullanılması, Parti’nin cumhuriyetçi ve halkçı olmayanların istila harekâtını tamamlama adımlarıdır. Halka güven vermeyen, seçmeni ve parti üyelerini umutsuzluğa sürükleyen CHP yabancısı bu yapı, 2015 seçimlerinde ve sonrasında halkımız ve seçmenimiz için değil, mevcut iktidar için güvencedir.Bu nedenlerle; Büyük Türk Milleti önünde ettiğim yemine bağlılığımla, İzmir’in Bağımsız Milletvekili olarak görevimi yerine getirmeyi sürdüreceğimi,2015 seçimlerinde Cumhuriyet için büyük birliğin sağlanması, bağımsız Türkiye hedefiyle Mustafa Kemal Atatürk ve Altıok Programı çerçevesinde güçlü bir siyasal seçenek üretilmesi için üzerime düşeni yapacağımı kamuoyuna saygılarımla duyururum.
DEMOKRATİK KİTLE ÖRGÜTLERİ(DKÖ)
Demokratik Kitle Örgütleri’nin ise; 12 Eylül 1980 Hareketi’nin toplumun üzerinden adeta silindir gibi geçen baskıcı ve demokrasiyi budayıcı uygulamaları sonunda yitirilen, değiştirilen sendikal haklar nedeniyle gerçek tepkilerini ve dayanışmalarını sergileyemedikleri gözlenmektedir. 2002 yılında iktidar olan AKP ismindeki ‘adalet’ kavramına ve demokrasiye taban tabana zıt bir tutumla 12 Eylül’ün toplumsal yapıda yaptığı değişimler yetmiyormuş gibi bu değişimlere deyimi yerindeyse ‘rahmet okutan’ uygulamaları toplumun tümünü sindirmiş, muhalif yayın organlarının kapanmalarını sağlamış, yazarlarını tutuklatmış, demokratik kitle örgütlerini işlevsizleştirmiştir. Bugün işçilerimizin % 94’ü sendikasızdır!!! Sendikalı olmak isteyenler ise işlerini kaybetmek tehlikesiyle karşılaşmaktadırlar !! Devrimci İşçi sendikaları gibi birkaç sendika hariç geride kalanlar ise ‘sarı sendika’ diye anılan, işçi haklarını korumak bir yana iktidar yanlısı tutumlarını sürdüren sözde sendika yöneticileridir.
Ancak bu durum DKÖ’lerin; köklü değişimler için gerekli güçler birliği içinde düşünülmesi gerçeğini değiştirmez. Zira DSÖ’lerin yöneticileri olmasa bile gövdelerini oluşturanlar halkımızın temsilcileridirler ve onlar olmadan kalıcı bir değişimi düşünmek olası değildir.
Siyasal iktidarlar kapitalist dünyanın kendi işçi sınıflarına tanıdığı hakları Türk işçi sınıfından esirgediğine göre halkımızı modern çağın kulluğundan çıkarıp kendi geleceğini kendisinin tayin edeceği bireyler durumuna getirecek atılım ancak
– Atatürk’ün halkçılık ilkesiyle,
– İmtiyazsız sınıfların parlamentoda temsil edilmesiyle,
– Halkın ülke yönetimine katılma hakkının anayasal güvenceye alınmış olmasıyla,
– Aydınların ve kendilerini ‘vatanı korumak ve kollamakla görevli kesimin ittifakıyla
gerçekleşebilir önderliğiyle hayata geçirilebilir.
Katılımcı demokrasi yahut toplumsal demokrasi olarak tanımladığımız bu sisteme geçişin kendiliğinden ve demokratik süreç içinde olup olamayacağı daha ilerideki bölümlerde irdelenecektir. Şimdilik hangi yolla olursa olsun katılımcı demokrasiye geçmenin zorunlu olacağını belirtmekle yetinelim.
***
İŞÇİLER CEPHESİNDE GENEL DURUM
Aydınlık 29.07.2018
Sendikaların üye sayısı açıklandı. Kayıtlı işçiler 14 milyonu geçerken 87 bin artan sendikalı sayısı ancak 1 milyon 800 bine ulaştı. 114 sendika, toplusözleşme yapılabilmesi için gerekli yüzde 1’lik işkolu barajının altında kaldı.
SENDİKALARIN üye sayılarına ilişkin Temmuz 2018 istatistikleri dün Resmi Gazete’de yayınlandı. Buna göre 20 işkolunda kayıtlı işçi sayısı 277 bin 468 artarak 14 milyon 121 bin 664’e ulaştı. Ancak çalışanların yalnızca 1 milyon 802 bin 155’inin, yani yüzde 12.76’sının sendikalı olduğu tespit edildi.
Ocak 2018’den bu yana 87 bin 758 işçi, sendikalara üye oldu. Kayıtlı çalışan sayısında ise artış en çok yaklaşık 130 bin ile “konaklama ve eğlence işleri” işkolunda yaşandı. Onu 60 bin ile “inşaat”, 40 bin ile “gıda” işkolları takip etti. 6 aylık dönemde sendika sayısında da artış yaşandı. Bir önceki dönem 164 olan sendika sayısı 169’a yükseldi.
114 sendika baraj altı
En büyük işçi konfederasyonu Türk-İş’in üye sayısı, Ocak 2018’den bu yana 33 bin 579 artarak 958 bin 618’e yükseldi. Türk-İş’i 654 bin 722 üye sayısı ile Hak-İş, 160 bin 568 ile DİSK takip etti. Toplu iş sözleşmesi yapabilmek için gerekli olan yüzde 1’lik işkolu barajını aşamayan sendika sayısı bir önceki dönem 109 iken Temmuz 2018’de bu rakam 114’e çıktı.
İnşaat işçisi örgütsüz
Önceki dönem “konaklama ve eğlence işleri” işkolunda kayıtlı işçi sayısında 78 bin 321 düşüş yaşanırken Temmuz 2018’de 130 bin artışla en yüksek artışın yaşandığı işkolu olarak öne çıktı.
Ocak 2018’de kayıtlı işçi sayısında en çok düşüş görülen inşaat kolunda da bu sayı 60 bin arttı, 1 milyon 805 bin 928’e ulaştı.
Ölümlü kazaların en çok yaşandığı inşaat işkolunda sendikal örgütlülük, kayıtlı işçi sayısının artışına karşın sendikalı yalnızca 245 kişi sendikalara üye oldu, sendikalı olanların sayısı 55 bin 412’de kaldı. On sendikanın bulunduğu inşaat işkolunda toplusözleşme yapma hakkına ise sadece Yol-İş Sendikası sahip. Diğer 9 sendika ise toplusözleşme yapabilmek için gerekli olan yüzde 1’lik işkolu barajının altında kaldı.
15.8 milyon işçi niçin sendikasız?
Aydınlık 15.1.2019
TÜİK’in son verilerine göre Türkiye’de 2018 yılı Ağustos ayında 19.8 milyon işçi, memur ve sözleşmeli personel vardı. Memur ve sözleşmeli personel sayısı yaklaşık 3 milyondur. Geriye kalan yaklaşık 16.8 milyon kişi, kanunlarımıza göre işçidir. Bu 16.8 milyonluk kitlenin günümüzde ancak 1 milyonu toplu iş sözleşmesinden yararlanan sendikalı işçidir. Peki, geride kalan 15.8 milyonluk işçi kitlesi niçin sendikasız?
Ana engel mevzuat mı?
Bu soruya kolaycı (ve yanlış) yanıt, yürürlükteki mevzuatta yer alan yasak ve kısıtlamaların sendikalaşmanın önündeki en önemli engel olduğudur.
Ancak çalışma mevzuatında önemli bir engel yok. Hatta 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanununun 25. maddesine göre, sendikal nedenle işten çıkarılan veya işyerinde ayrımcılığa maruz kalan işçilere, bir yıllık ücretinden az olmayacak bir tazminat ödenmesi gerekiyor. Ayrıca Türk Ceza Kanununun 118. maddesine göre, cebir veya tehdit kullanarak sendikal özgürlükleri engelleyenlere altı aydan iki yıla kadar hapis cezasının verilmesi öngörülmektedir.
İş kanunu da işçilerin işten çıkarılmasında geçerli bir neden oluyor.
Bu konudaki sorun, mahkeme masraflarının (dava açma harcı, bilirkişi ücreti, avukat ücreti, vb.) yüksekliği ve davaların çok uzun sürmesi.
İşten çıkarmalar mı korkutuyor?
Birçok işyerinde sendikalaşan işçiler işten çıkarılıyor. İşsizliğin arttığı, kredi kartı ve tüketici kredisi borçlarının önemli olduğu koşullarda birçok işçi, sendikalaşıp işten atılmak yerine, kötü çalışma ve yaşama koşullarını kabulleniyor.
Sendikal nedenle işten atılıp işyeri önünde aylarca direnen işçiler, insanların mücadele azmini güçlendiriyor. Ancak direnişteki işçileri gören bazı işçiler ise aynı duruma düşmemek için daha ihtiyatlı davranıyor.
İşçiler hayatlarından memnun mu?
İşçilerin bir bölümü, gerek ailede birkaç kişinin gelir getirici bir işinin olması, gerek tarımsal faaliyetten yan gelir elde edilmesi nedeniyle, sendikalardan uzak duruyor. Türkiye’de hızlı bir işçileşme süreci yaşanıyor. Artık tütün üretemeyen köylü, maden ocağında işçiliğe başlıyor. Hayvancılıkla artık geçinemeyen köylü, bir fabrikada işe giriyor. Mazot, gübre, tarım ilacı fiyatlarındaki artış nedeniyle tarlasını ekmeyen köylü, kente göçüp iş arıyor. A101, Şok, BİM gibi perakende mağaza zincirleriyle rekabet edemeyen esnaf dükkânını kapatıp, işçileşiyor.
Bu insanların topluca hak arama gelenekleri çok zayıf. Bunlar işçi olsalar da, kafalarının işçileşmesi ve sendikal örgütlülüğü ve mücadeleyi, sorunlarına çözüm yolu olarak görmeleri zaman alıyor.
Bazı işçiler de hayatlarından, risk almaktan başka çarelerinin kalmadığı noktaya kadar, şikâyetçi değil.
Sendikacıların sorumluluğu
Günümüzün işçisi 50 yıl öncesinden çok farklı. Örgün eğitim düzeyleri yükseldi. Ellerindeki akıllı telefonları da büyük bir beceriyle kullanıyorlar ve sosyal medya aracılığıyla bilgiye, söylentilere, dedikodulara kolayca erişebiliyorlar. Sendikal dünyada olan bitenler bir biçimde sosyal medyaya yansıyor. Artık güneşin altında hiçbir şey gizli kalmıyor. Yapılanlar da, yapılması gerekirken yapılmayanlar da ortalığa dökülüyor.
Sayıları çok az da olsa bazı sendikacıların yaptıkları bazı yanlışlar sendikacıların tümüne mal ediliyor ve sendikaların ve sendikacılığın tümünün itibarına ve güvenilirliğine büyük darbe indiriyor.
Bir sendikacının ayda 40-45 bin lira net ücret alması, pavyonlardaki harcamalarını sendikaya ödettirmesi gözlerden gizlenemiyor. Çok laf yalansız, çok mal haramsız olmaz. Eğer bir sendikacının, çocuklarının ve eşinin üzerinde, bilirkişi heyetinin yaptığı tespite göre, 300’den fazla tapu bulunuyorsa, sıradan uyanık bir işçi bu sendikacının başında bunduğu bir sendikaya nasıl güvenir, bu sendikaya ödediği aidatın işçi yararına kullanılacağına nasıl inanır?
Sendika başkanının aldığı 1 milyonluk arabayı, Ukrayna’ya gezmeye giden sendikacıları, üyesini silahla tehdit ederken kendi tabancasıyla vurulan sendikacıyı hatırlayın.
Bazı sendikalardaki anti-demokratik uygulamalar da işçileri sendikalardan soğutuyor.
Bunlar gibi daha neler var neler. Bunlardan haberdar olan işçi, sendikaya gider mi?
İKTİDAR VE VATAN KAVRAMI
VATAN VE ONLAR
Em. Tümamiral Soner Polat (1958 – 2019)
Aydınlık 16.11.2018
Onlar için vatan kavramının hiçbir kutsiyeti yoktur. Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre” eserini bunlar “Vatan Yahut Seccade” olarak okur. Seccade Washington’da Beyaz Ev’in önünde seriliyorsa, orası vatandır. Hudut, sınır gibi sözcükler ise kelime haznelerinin dışında kalır.
İhanetten beslenmek
Vatan için “gazilik, şehadet” kavramları bunların algılama düzeyinin çok üzerindedir. Bu nedenle, milletin bağımsızlığı için can verenlere, yaralanıp gazi olanlara kötü gözle bakarlar. Devlet ve millet ölüm-kalım savaşı verirken, düşmanla işbirliği yapanlar onlar için en kutsal varlıklardır. Hepsinin acısı ve özlemi aynıdır: “Keşke, Yunan, İngiliz, Fransız, İtalyan, Amerikalı vb. Türkiye’yi işgal etseydi!” Bu grup Türk milletinin vatanını savunma azim ve iradesinin önündeki en büyük engeldir.
Bir ölüm-kalım savaşında düşmanın yanında saf tutarlar. Falih Rıfkı Atay’ı dinleyelim: “… Mustafa Kemal’den nasıl kurtulacağız! Ah! Bir kurşun, son Yunan kurşunu Mustafa Kemal’in göğsüne saplanamaz mıydı?” Atay isyanında haksız mıydı: “Doğu böyledir, dostlarım. Doğu’da kin, kolayca hıyanete kadar götürür…” Hayati bir savaşın en kritik döneminde askerlikten muaf tutulmayı talep ederler. Emperyalizmin nam ve hesabına milli ordunun karşısına çıkarlar. Çünkü doğalarındaki işbirlikçiliğin kökleri derindedir. Kim kazanırsa ona yanaşacak ve ihanetten besleneceklerdir. Emperyalizm için bu tipler bulunmaz kaftandır. Çünkü bir ülkeyi içten çürütmenin en kolay yolu bunları tepe tepe kullanmaktır. Bunlar her türlü yıkıcılık ve bölücülüğe meyillidir. Gün gelir Yunan’la bir olup Türk’ü arkasından vurur; gün gelir PKK ile sarmaş dolaş olurlar.
Türk nefreti!
Bunların istisnasız tamamı “Türk” sözcüğünden nefret eder. Hayatları boyunca Türk’e karşı mücadele etmeyi yaşam tarzı haline getirmişlerdir. Bulundukları mahallere, mecbur kalmadıkça asla Türk bayrağı asmazlar! Türklüğü ile gurur duyan hiç kimseyi aralarına sokmazlar. Eğer ihanetten beslenecek bir ortam bulamazlarsa, sessizce ortadan kaybolurlar. Sinsi bir şekilde pusuda bekleyerek, ilk fırsatta nefret kusmaya devam ederler. Bu tipler güce taparlar. Güçlü şeytan olsa bile ona kayıtsız koşulsuz biat ederler. Çünkü gerçekte paradan başka içlerinde kök salmış hiçbir değer yoktur. Seccadenin serildiği yer vatan olduğundan, onlar bu toprakların hiçbir değerinden nasibini almamıştır.
Karanlıktan, cehaletten, kin ve hasetten beslenirler. Din, iman, Allah, peygamber sözcükleri dillerinden düşmez ama kutsal saydıkları en değerli şey Amerikan dolarıdır. Paraya giden yolu bulma konusunda mucizevi yetenekleri vardır. Çalışmadan, ter dökmeden, hak etmeden paraya uzanan bulvarlarda kurnazlıklarını profesyonelce sergilerler. Elleri her yere uzanır. Kandırılmış çaresiz insanların cepleri de, beytülmal (kamu malı) da onlar için aynıdır. Fakir fukaranın ödediği vergilerle alınan trilyonluk arabalara din ve imam gereği kurulur, kasım kasım kasılırlar. Yaptıkları her özel dini faaliyette vatandaştan para talep ederler. Kul hakkının kırıntısında bile gözleri vardır.
Sosyo genetik kodlar!
Ele güne borcu olan, ekonomik sıkıntılarla boğuşan bir ülkede bile aslan payı onlarındır. Ne kadar verirsen ver, daha fazlasını isterler. Vatandaşın durumu, çilesi, sıkıntısı bunların umurunda bile değildir. Devletin ve milletin içinde bulunduğu durum da bu kesimin ilgi alanına girmez! Onların musluğu kesilmedikçe, her şey yolunda demektir. Kendilerini Kaf dağının ardında gördüklerinden milletin hassas olduğu konulara karşı en küçük saygıları yoktur. Milletin bütünleştiği günlerde, “Keşke Yunan galip gelseydi!” diyenlerle yan yana gelmekten ve bunu kamuoyu ile paylaşmaktan özel bir haz duyarlar. Kendi içlerinden geçenleri bu yolla başkalarına söyletmiş olurlar.
Çöküyorlar…
Türk milleti gün geçtikçe bunların gerçek yüzünü görüyor. Maskeleri bir bir düşüyor. Neye ve kime hizmet ettikleri ortaya çıkıyor. Ülkenin tarihine ve özellikle yakın tarihine olan kin ve önyargıları belirginleşiyor. Her attıkları adımda çöküyorlar. Kilit konumdaki kişilerin vatan millet düşmanları ile kucaklaşması her vatandaşı hem düşündürüyor hem de uyandırıyor. Geçmişi şaibeli, kerameti kendinden menkul şahısların çok önemli makamlara getirilmesi sistemin de sorgulanmasına neden oluyor. Atmaya gelince mangalda kül bırakmayanlar, “Keşke Yunan galip gelseydi!” diyenlerin dizinin dibinden ayrılmıyor. Bundan sonra ne söylerlerse söylesinler, en yakın destekçilerinin bile kafalarındaki kuşkular dağılmayacak! Var olmanın dayanılmaz hafifliği yaşanıyor. Atılan her adım bir öncekini aratıyor. Çöküş sağlı sollu başladı. Ekonomik sıkıntıların yanına milletin kutsal değerlerini aşağılama eklenince, çöküş serbest düşmeye dönüşüyor..
.* * *
BUNLAR ABD VE AB TARAFINDAN ÜLKEMİZİ BÖLMEK VE
PARÇALAMAK İÇİN İKTİDARA GETİRİLMİŞ İNSANLAR
Turgut Özakman (Söyleşi: Aydın Keleşoğlu) AydinlIk.com.tr,
30.9.2018……..-28 Eylül günü ölüm yıldönümüydü.
Ölmeden 3 yıl önce 2010 yılında Çankaya’daki evinde ziyarete gitmiştim. Ergenekon tertibi ve tutuklamaları yeni başlamıştı. Beni görünce “Hayırlı olsun evladım, kitabın çıkmış” dedi. Çıkan kitabım 2010 yılında Bilgi Yayınevinden yayınlanan ‘İhanet Basını’ idi. Kitap üzerinde konuştuk biraz. Kahveler geldi. Yudumlarken ben “Osmanlı yıkılırken düzmece Nemrut Mustafa Divanlarının, Mahmut Hayret Paşa, Mustafa Nazım Paşa tertip Mahkemelerinin bugün Savcı Zekeriya Öz’ün düzmece Ergenekon Mahkemeleri ile ne kadar benzediğini söylemiştim. Ben bu konuşmanın bir bölümünde “Hocam, bugün ülkeyi yönetenler ‘Hürriyet ve İtilaf Partisine’ benziyor değil mi?” dediğimde şu cevabı vermişti.
-“Hayır evladım. Benzemiyor. Bugün ülkeyi yönetenler hiçbir partiye benzemiyor. Ogün evet Hürriyet ve İtilaf Partisi gaflet ve aymazlık içerisindeydi ama içinde tek tük de olsa iyi niyetli insanlar vardı. Ama bugün bizi yönetenlerin içinde iyi niyetli insanlar yok. Vatanseverler yok. Hiç yok. O gün Hürriyet ve İtilaf Partisi içerisinde ülkeyi yönetenlerin ne olduğu belliydi. Bugün ülkeyi yönetenlerin ne olduğu da belli değil. Bunlar daha fena.”
Evet, o gün Hürriyet ve İtilaf Partisinin ne olduğu belliydi ama bugün ülkeyi yönetenlerin ne olduğu belli değil. Bir hükümet, kendi yazarına, askerine, aydınına tertip düzenleyip cezaevine atar mı? Kendi kozmik odasına girer mi? Kendi Genel Kurmayını, subayını astsubayını terörist ilan eder mi? Şaşırmamak mümkün değildi. “Hayır, evladım şaşırma” dedi ve şu sözleri söyledi;
-“Bunlar görevini yapıyorlar. Amerika tarafından, Avrupa tarafından ülkemizi bölmek ve parçalamak için iktidara getirilmiş insanlar. Bunlar görevlerini yapıyorlar. Peki bizler, görevlerimizi yaptık mı? Gerçek tarihimizi halkımıza yeterince anlattık mı? Anlatmadık”
Evet. Turgut Özakman, O çılgın Türk haklıydı.
Emperyalistler görevini yapıyorlar, unutmuyorlar, ama biz unutuyoruz. Onun ölmeden önceki sözlerinden
bazılarını hatırlayacak olursak;
-“İnsanın vatanını yalnızca sevmesi yetmez. Çılgınca sevmesi gerekir”
-“Milli Mücadelenin içerisinde bugün karşılaştığımız her sorunu çözecek cevaplar var.”
-“Tarihimizi bilmiyoruz. Tarihten ibret almıyoruz. İbret almazsanız tarih tekerrür eder. Türkiye bugün bu
sancıyı yaşıyor. Bizi 30-40 yıldır Türk tarihini bilmeyenler yönetiyor. “
-“Partimize göre, ideolojimize göre, dinimize göre mezhebimize göre tarikatımıza göre, ne biliyim bencilliğimize göre, çıkarımıza göre tarih yaratamayız. Gerçeğe ihanet edemeyiz. “-“Ben Türk yurttaşıyım. Atatürk’e minnettarım, Türkiye’nin sorunlarının Atatürk yolu ile çözüleceğine inanıyorum. Atatürk yolundan Türkiye’yi ayırdılar, her ayırdıkları yerde başımızı taşa çarptık.”
-“Cumhuriyet çok büyük bir nimet. Vatan, Padişahın mülküydü, milletin oldu. Saltanat Padişahındı, milletin
oldu. Devlet padişahındı ve hanedanındı, milletin oldu. Bunu Cumhuriyete borçluyuz”
-“‘Çağımızda Atatürkçülük geçerli olmaz demodedir’ diyenler aslında dış kaynaklar. Bir Türk bunu söylemez“
-“Milli Mücadele bir kutup yıldızı gibidir. Ona ulaşamasak bile bize yol gösteriyor.”
Evet, Geçtiğimiz hafta ölüm yıldönümüydü. Ölümünün haftasında O’nu anarken, söylediği gibi Milli
Mücadele bir kutup yıldızı gibiydi.
Turgut Özakman da o yıldızın bir ışığı gibiydi.
Sen de yıldızlarda uyu Çılgın Türk…
İyi ki vardın,
İyi ki yazdın
Ve iyi ki yaşadın..
***
HALKIMIZIN EĞİLİMLERİ
14 Ağustos 2007
Gerek 2002 Kasım gerekse 2007 Temmuz’undaki genel seçimlerde halkımızın siyasal seçimini; temelde çıkarlarını içtenlikle düşünmeyen, dünyadaki yeni serbestleştirme hareketlerinin yurdumuzdaki taşeronu olma görevini üstlenen AKP lehinde yapmış olmasının nedenlerini irdelemeden ileriye dönük planların yapılması, eski deyimiyle ‘nakıs teşebbüs ’ün ötesinde bir anlam taşımayacaktır.
Genel seçimin hemen ertesinde birçok yazarımız seçim sonuçlarının analizini yapmaya çalıştılar. Bazılarını aşağıya aldım:
*
Dr. Alev Coşkun
27 Temmuz 2007- Cumhuriyet
(…………)Şimdi seçimlere karışan sadaka olaylarına göz atalım…
AKP seçimlerde “Alnımızın akıyla 4 yıl 8 ay 19 gün. Her şey Türkiye için” başlıklı bir broşür dağıttı. Bu broşürde yer alan ifadeler, AKP’nin yıllar boyu uyguladığı sadaka konularını şöyle belirtiyor:
“1.200.000 aileye ücretsiz kömür verilmiştir. Aile başı en az yarım tondan 4.3 milyon ton kömür dağıttık. Yoksullara bayramlarda 330 YTL gönderdik.
80 aşevinde her gün 70 bin kişiye sıcak yemek yedirdik.”
Görüldüğü gibi AKP 4 yıl 8 ay bunları hiç aksatmadan yerine getirmiştir…
*
Dr. Alev Coşkun
29 Temmuz 2007 Cumhuriyet
AKP’lilerin sık sık ‘azarlarıyla karşılaşan, yoksullaştırılan çiftçi yine de oyunu AKP’den yana kullandı. Ticari hayatta esnafın siftahsız günler geçirdiği ve kepenk kapattığı dönen çek ve senetlerin, işsizliğin, iflasların ve intiharların olağanüstü arttığı; işçinin ve memurun, emeklinin yaşam düzeyinin, alım gücünün aşınmaya uğradığı; ayrılıkçı terörün tırmandığı Doğu ve Güneydoğu’dan hemen her gün şehit cenazelerinin geldiği, kısaca ifade etmek gerekirse tüm sosyal ve ekonomik göstergelerin kötüleştiği bir dönem sonunda halkımız bütün bunların sorumlusu AKP’yi yeniden iktidar yaptı. Bu davranışın analizini yapmak kolay değil, hele halkın 2002 seçimlerinde artık umut olmaktan çıkmış partileri barajın altında bırakarak kısa bir geçmişi olan bir laiklik karşıtı partiyi iktidara getirdiğini düşünürsek bu partiyi yeniden iktidara taşıyan ana etmen’in Dr. A. Coşkun’un ele aldığı sadaka ekonomisi olduğu sonucuna varılabilir.
*
Şükran Soner
26 Temmuz 2007- Cumhuriyet
(………) Şükran Soner ‘in bu konuda bir saptaması var…
Diyor ki:
“Türkiye’nin gelir düzeyi en düşük diliminden ve eğitimi ortaöğretim altında kalanlardan AKP’nin aldığı oy oranı, genel oy oranının iki katı yüksek çıkıyor…”
Bu oran CHP için tam tersi!..
CHP, ortalama oy oranının iki katına yükseköğrenim mezunlarıyla, en varsıl (zengin) dilimlerinde ulaşıyor…
Yani eğitimsizler ve yoksullar AKP ‘ye, eğitimli ve varsıllar CHP ‘ye oy veriyor…
Sosyolojik bir olguyu nedense göz ardı ediyoruz…
Türkiye giderek dinci bir kimliğe bürünüyor. En hafif deyişle muhafazakâr bir toplum oluyor. Devlet eliyle beslenen, korunan tarikatlar hem ekonomi hem eğitim alanında etkin oluyor.
Kayıt dışı ekonomi patlamış, sosyal devlet ilkeleri çiğnenmiş, sigortalı, sendikalı işçi sayısı azalmış…
Tüm bunlara karşın AKP varoşlardan, Türkiye’nin her yöresinden oy alıyor.
Tanrıyla siyasetçi arasında sıkışan milyonlarca insan AKP’ye, tarikat şeyhlerine sarılmış…
*
Hüseyin Gündüz Öklem
Çetinkaya ve Soner’in görüşlerini onaylarken konuyu başka sözcüklerle dile getiren bir başka yazarımızın yazısına dikkatinizi çekmek istiyorum:
Hüseyin Gündüz Öklem adlı yazarımızın Yeniden Müdafaa-i Hukuk Dergisi’nin 2005 Ağustos sayısında yayınlanan yazısında,
“İrtica ile mücadele ekonomik olarak güçlü birey yetiştirmekle olur. Yetişmiş ve doğru eğitilmiş bireyleri doğru dürüst bir iş sahibi yapamaz iseniz o halde işsiz kalan insan perişan olur, aç kalır, eğitimsiz kalır, sonunda isyan eder veya anarşist olur ya da gider atavik olarak bildiğini yapar… Allah’a sığınır! Bu yaklaşıma ulusça nasıl karşı çıkacağız?” diyor.
*
Dr. İlhan Azkan
Bu yazının tutarlılığının herkesçe bilinmesi gerekir. İnsanoğlu doğa ile mücadelesinde ve varlığını koruyup geliştirmede kişisel yeteneklerinin veya ait olduğu toplumsal birimin / birimlerinin güçlerinin ulaşabildiği sınıra kadar başarılı olmayı umut eder. Şayet geleceğe dönük umutları yoksa doğaüstü güçlerden medet ummanın dışında yapabilecek bir şeyi kalmaz. İşte 2002 Kasım’ında da, 2007 Temmuz’unda da diğer etmenlerin yanında halkımızın davranışının başat belirteci buydu diye düşünüyorum. Günlük geçim kaygıları içinde olanlardan, ülke genelinde eğitim düzeyi ortalamasının henüz dört yılı geçmemiş olduğu dikkate alınırsa,GSMH ile GSYİH arasındaki farkı, IMF’ye bağımlılığı, iç ve dış borç stokundaki değişimin ne anlama geldiklerini bilmelerini, kendi küçük dünyaları dışındakilerle ilgilenmelerini,ulusal düzeydeki yanlış politikaları değerlendirerek doğru seçim yapmalarını bekleyebilir miydik?
Kadercilik ve tevekkül sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada değişen ölçeklerde varlığını sürdüren kavramlardır. Kadercilik, ‘bütün olan bitenlerin Tanrı tarafından önceden ve değişmez bir yolda saptandığına inanan felsefe, fatalizm’; tevekkül de,‘her şeyi Tanrı’ya bırakma ve Tanrı’dan bekleme’ şeklinde tanımlanmaktadırlar.
. ‘Tevekkül’ün toplumsal davranışlarda ne derece belirleyici olduğu gelişmişlik düzeyiyle, bireylerin çıkarlarını korumak ve kazanımlarını ileriye götürmek için sınıfsal dayanışma içinde olup olmadıklarıyla ölçülebilir..
Türkiye’de gerek 2002 gerekse sonuçların ilk kez bilgi işlem ortasında değerlendirildiği 2007 seçim sonuçları, seçimlere hile karıştırılmadığı varsayımıyla,ülke insanı üzerinde kadercilik ve tevekkül kavramlarının çok etkin oldukları düşüncesini haklı çıkarmışlardır.
Sonuçta, iktidara talip olacak siyasal güçler halkımıza geleceğe dönük umut vermek, vaatlerini nasıl gerçekleştireceklerini anlatmak ve toplumsal güçler yelpazesindeki yerlerini açıkça belirtmek durumundadırlar. Sınıfsal çıkarları çatışan tarafların hepsine az çok eşit mesafede durursanız yanınızda yer almasını istediğiniz asıl büyük oy potansiyeline sahip kitleyi de kendinizden uzaklaştırmış olursunuz.
ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK
Psikolog Seligman ve arkadaşları ortaya bu terimi koydukları zaman, insanlar kendi umarsız durumlarını biraz daha iyi anladılar(…….)”Öğrenilmiş çaresizlik (learned helplessness), hayvan ve insanlarda başlarına gelen şeyler üzerinde hiçbir denetimleri olmadığını gördükleri zaman ortaya çıkan “ne olduğunu anlayamama, hiç bir şey yapamadan öylece bakıp kalma” durumudur.
(……………)
Son seçimler, bu sonucu beklemeyenlerde buna benzer bir durum yarattı.
– Artık ne yapılır ki, işte olanları görüyorsunuz.
– Biz ne yapsak olmuyor, hep onlar kazanıyor.
– Bizden bir şey olmaz. Biz yapamıyoruz.
Seligman ve arkadaşları, bu durumun sonuçlarını şöyle belirtiyor:
– Motivasyon kaybı: Çevreyi kontrol isteği kayboluyor, pasifliğe düşülüyor.
– Duygusal düzeyde: Kontrol kaybı, umutsuzluk, depresyon.
– Bilişsel düzeyde: İnsan, eylemleri ile sonuçlar arasında bağ kuramıyor. Ne yaptığında ne olacağını
öngöremiyor. Özgüvenini kaybediyor.
(…………)
Biz nasıl bir toplumda yaşamak istiyoruz?
Biz, çağdaş, uygar, laik, bağımsız, iyi eğitimli, kültürlü, bilimsel düşünceli, sanatla zenginleşmiş, refah içinde,
eşitlikle paylaşımcı bir toplumda yaşamak istiyoruz.
Din eksenli bir yaşam biçiminin insanlığın kültürel gelişiminin gerilerinde kaldığını biliyoruz, toplumu
bu konuda uyarıyoruz, bu anlamda açılmış olan yolda yürümesini istiyoruz.
(…………)
Din öğretisinde “kul”, padişah yönetiminde “köle” olan kişi nasıl birey olabilir.
Onun için de bizim toplumumuzun insanı her şeyi “başkasından bekler”, kendisinden hiç bir şey beklemez.
Yaşamına kendi iradesinin yön verebileceğine inanmaz.
Her şeyini kaderin belirleyeceğine inanır ve “rahat eder “, işin kolayını bulmuştur.
Atatürk ‘ün bütün mücadelesi, “yüzyıllar boyunca kul-köle edilmiş” insanımızı birey yapabilmek
içindi. “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür insanlar yetiştiriniz ” sözünü öğretmenlere bunun için
Söylemişti.
(…………)
Ne yapsak olmuyor mu?
Biz bu işi beceremiyor muyuz?
Hayır, işte bu, yılgınlığa düşmektir; bu, ” öğrenilmiş çaresizliğe” teslim olmaktır.
Demek ki sağlam bir örgütlenmeyi başaramadık. Yapmamız gereken budur.
(…………)
Kadercilik ve Tevekkül kavramları sadece Türk ve diğer Müslüman toplumları ilgilendiren konular değildirler. Yeryüzündeki toplumların hemen hepsinde ve bütün dinlerde değişen ölçülerde etkilerini hissettirmeye devam etmektedirler. Ancak emperyalist Batı karşısında varlığını sürdürme savaşımı veren Türkiye için bu kavramların toplumumuz üzerindeki olumsuz etkilerini en az’a indirme konusu yaşamsal önem arz etmektedir.
***
İNANÇ DÜNYASINDA DURUM
CEMAATLERİN VE GENÇLİK İÇİN KURULDUKLARI SÖYLENEN, MADDİ KAZANÇ PEŞİNDE KOŞAN VAKIFLARIN YERDEN BİTER GİBİ TÜREMESİ
Günümüzde cemaatlerin yeniden hortlaması, bizzat Sayın Cumhurbaşkanımızın oğlunun kurduğu vakıflar kanalıyla para, arsa, bina bağışlarıyla ve kamuya ait varlıkların bu vakıflara tahsisi yoluyla kuruluş amaçlarının çok dışına çıkan faaliyetlerinin ülkemizin toplumsal yapısını değiştirmeye ve bir din devleti kurmaya hizmet eder hüviyete bürünmelerine yol açmaları tehlikenin büyüklüğünü ortaya koymaktadır.
Vakıflar kralı Bilal Erdoğan TÜRGEV’in ardından bir vakıf daha kurdu. (Birgün Gazetesi – 15 Mayıs 2018)
Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan, TÜRGEV’in ardından mezun olduğu Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesinin adıyla Kartal Eğitim Vakfı kurdu.
Bilal Erdoğan YETEV adında yeni bir vakıf daha kurdu. Vakfın kuruluş amacı, devletin kamu hizmetlerindeki yükünü azaltmak.(!?)
Bilal Erdoğan’ın vakfının mal varlığı dudak uçuklattı!
5 bin lira ile kurulan TÜRGEV’in, 2012 yılında 156 milyon 890 bin liralık mal varlığı beyanında bulunduğu belirlendi. Bu da 16 yılda ’31 bin 178 kat’ artması anlamına geliyor.
Son yıllarda kamusal hizmet sunumunun vakıflar aracılığıyla yapılmasıyla vakıf sayısında ciddi artış olduğuna dikkat çeken Altay, bu vakıfların üniversite kurma girişimlerinin “yeni bir sektör” doğurduğuna dikkat çekti.
“Siyasal nüfuz sahiplerinin vakfeden olması düşündürücüdür” diyen Altay, AKP’nin iktidarda olduğu son 10 yılda kurulan vakıfların mütevelli heyetlerinde yer alan AKP milletvekilleri ve vakfettikleri miktarlar hakkında bilgi istedi.
2012 yılında İbni Haldun Üniversitesi kuruluşu için Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne başvuran ve halen bu konudaki yasa tasarısı TBMM Milli Eğitim Komisyonu’nda bulunan TÜRGEV, üniversite kuruluşunda “mal varlığı yeterliliği” koşulu arandığı için 156 milyon 789 bin 614 liralık mal beyanı göstererek, İbni Haldun adında bir vakıf üniversitesi kuruluşu için başvuruda bulundu.
CHP Genel Başkan Yardımcısı Haluk Koç, “Royal Protocol” adlı hesaptan Bilal Erdoğan’ın yöneticisi olduğu TÜRGEV’in Vakıfbank’taki hesabına 26 Nisan 2012’de 99 milyon 999 bin 90 dolarlık kaynak aktarıldığını belirtmiş, söz konusu kullanıcının IBAN hesabını ve belgeleri de kamuoyuna açıklamıştı. *
Cumhuriyet’in haberine göre Kredi ve Yurtlar Kurumu’nun yeni yönetmeliğiyle Ensar, TÜRGEV ve TÜGVAgibi dini vakıflara “yemek yardımı” adı altında bütçe aktarılacak. (09 11 2017)
Yurtlar Kurumu’nun (KYK) yeni yönetmeliğiyle artık Ensar, TÜRGEV, TÜGVA ve İlim Yayma gibi dini vakıflara öğrenci başına bütçe aktarabilecek. Yönetmelikte ayrıca “devlet büyüklerine hakaret eden öğrenciler yararlanamaz” maddesi de yer aldı.
‘Dindar’ gençlik bakanlığı
Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın 2018 bütçesine ilişkin TBMM Plan Bütçe Komisyonu’daki sunumda bakanlığın gençlere yönelik dini etkinlikleri damgasını vurdu. Bakanlığın 216 sayfalık sunumunda, Dini İlimler Akademisi kapsamında öğrencilere “Temel dini bilgiler, Kuranı Kerim Meali, Hz. Muhammed’in Hayatı, Peygamberler Tarihi” eğitimleri; Değerler Atölyesi’nde de “İslam ve Ahlak Düşüncesi, Türk İslam Bilginleri, Anadolu’nun Manevi Kandilleri” eğitimleri verildiği açıklandı. “Memleketim Merhaba” programında 15 Temmuz ruhunun gençlerde kalıcı hale getirilmesi, “Bunu Konuşalım” programı kapsamında da “Osmanlı’dan günümüze kadar farklı odaklar tarafından zihinler üzerinde oynanan oyunlar, darbe girişimleri ve ayaklanmalar” hakkında gençlerin bilgilendirmesi amaçlandı. Bakanlık sunumunda ayrıca, “Gençler sabah namazında buluşuyor”, “Çaya geliyoruz” gibi etkinlikler ve yapılan gençlik kamplarında verilerin dini eğitimleri anlatıldı.
MEB, Ensar Vakfı ile 5 yıl geçerli olmak üzere ‘çeşitli eğitim, seminer ve sosyal etkinlikler düzenlenmesine dair işbirliği’ yaptı. Buna göre Ensar Vakfı sanatsal, sportif, sosyal, kültürel, bilimsel ve teknolojik gelişimi desteklemeye yönelik eğitim, seminer, proje, gezi, kitap okuma, yarışma, kamp, yaz okulu gibi etkinlikler düzenleyebilecek.
Cumhuriyet’ten Çiğdem Toker MEB’in Ensar ile imzaladığı protokolde 1000’e yakın kurs açma hakkı tanındığına dikkat çekerek, “Çok daha önemlisi ise kendi müfredatını oluşturmasına kapı açıyor” uyarısında bulundu.
Ensar, MEB’i arkasına alarak milyonlarca yetişkin insana, üniversiteye giriş kursundan, din adamlığı kursuna kadar değişen çeşitlikte programlar verebilecek.
MEB verilerine göre Türkiye genelinde 986 HEM buluyor. Merkezlerde 3 milyon 400 bin civarında erkek, yaklaşık 4 milyon da kadın kursiyer eğitim gördü.
o TEKNOLOJİ
o BİLİM
o OTOMOTİV
o MEDYA POLEMİK
o KÜLTÜR SANAT
o ZAMAN TÜNELİ
o SİNEMA
o ZAP DEDİK
o DİZİ-RÖPORTAJ
o KONUK KALEM
o ARAŞTIRMA
o BASIN İLAN
o REKLAM
o SAĞLIK
Ensar’a 1000’e yakın kurs hakkı
MEB Ensar Vakfı ile imzaladığı son protokol, vakfın ülke genelindeki 1000’e yakın Halk Eğitim Merkezi’nde (HEM) kurslar düzenleme hakkı veriyor.
Türkiye’nin tarikat ve cemaat haritası(Hürriyet 17. 09. 2006)
İstanbul’da İsmail ağa Camii’ndeki cinayet ve linç olayının ardından tarikatlar yine tartışılmaya başladı. Çoğunlukla kapalı bir ilişki ağı kuran ve içe dönük yaşayan tarikatlar, bunlardan doğan cemaatler neredeyse tüm şehirlerde faaliyette. Kökleri çok eskiye dayanan tarikatların çizgisinden geldiğini iddia eden birden fazla cemaat var. Sık sık kendi içlerinde bölünüyor, aralarında mücadele ediyorlar.
Çoğunlukla kurdukları vakıflar aracılığıyla hareket ediyorlar. Kimileri de neredeyse holdingleşmiş durumda. Postluk bazen babadan oğula, bazen kardeşlere geçiyor. Cemaatlerin bazılarının siyasetle çok yakın bağları var, bazıları politikayla ilgilenmiyor. Ancak tüm Türkiye’nin her bölgesinde günlük hayatı ve insan ilişkilerini etkiliyorlar. Tarikatları, kurucularını, etkili oldukları bölgeleri, yaklaşımlarını araştırdık, haritasını çıkardık.
– İSTANBUL-KAYSERİ-DÜZCE-ANKARAKadiri Muhammediye
– KÜTAHYA -Halveti tarikatının Şabaniye Kolu
– ANKARA-VAN-Ş.URFA-İSTANBULHizb-ut Tahrir
– ANKARA- ANTALYA Galibiler
– ERZURUMNurcu Kırkıncı Hoca Grubu
– TRABZONİcmalciler
– İSTANBUL-BURSA Cerrahiler
– İSTANBUL-ANKARA-ÇORUM-BOLU Uşşakiler
– ADIYAMAN-ANKARA-AFYON-
– SAKARYA-İSTANBULMenzilciler
– Gülen Cemaati ve Nurcular
– Süleymancılar
– İSTANBUL-ANKARA İskenderpaşa Cemaati
– İSTANBUL İsmailağa Cemaati
Anlaşılan o dur ki Türkiye’de sosyal sınıflar oluşup siyasal örgütlenme de sınıflar temelinde oluşuncaya kadar halk; dinsel inanç gruplarına ve etnik bölünmelere göre ayrışmış bulunmaktadır. Bu bölünmüşlüğün başlangıcı CHP’nin iktidardan zamansız uzaklaşması sonrasında devam eder. Bölünmüşlük; kendini,Demokrat, Adalet, Güven, Milli Nizam, Milli Selamet, Refah, HEP, Fazilet, ANAP, DSP, DYP, Saadet, AKP, İYİ partilerinin (partilerin hepsi burada sayılmamaktadır) partilerinin siyaset sahnesine çıkmaları ile gösterir. Türkiye’de irili –ufaklı 83 partinin var olduğu, bunlardan dokuzunun seçimlere katılma hakkı kazandığını biliyoruz. (Resmi Gazete ’de yayımlanan YSK kararında, Adalet ve Kalkınma Partisi, Bağımsız Türkiye Partisi, Büyük Birlik Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi, Demokrat Parti, Halkların Demokratik Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, Saadet Partisi ve Vatan Partisi’nin seçimlere katılma yeterliliğine sahip olduğu belirtildi).
KÜLTÜR DEVRİMİ SORUNU –I-
KADERCİLİK VE TEVEKKÜL
7 Ağustos 2007
TC Devleti’nin yeniden dirilişi için en çok neye ihtiyacı vardır diye sorulsa hiç şüphesiz ‘kültür devrimi’ derim. Nasıl bir kültür devrimi derseniz ‘halkını ataletten, kadercilik ve tevekkül kavramlarının pençelerinden kurtaracak bir devrim demek yerinde olur. Atatürk’ün laiklik ilkesi devlet yönetimini dinsel öğelerden kurtarmıştır ama bireylerin özel hayatlarında bu iki kavramın esiri olması sorununu çözmemiştir. Bunun sorumluluğu ilkenin kendisinde değil, bu ilkeyle birlikte bütünlük içinde uyulması gereken diğer beş ilkenin Atatürk’ün ölümünden sonra uygulanamamasındadır. Daha açıklıkla ifade etmek gerekirse, Batı’nın tamamlayıp ötesine geçtiği sanayi devriminin daha ortalarında dolaşan ülkemizin sanayileşip işsizliği en aza indirememiş olması, işçi-işveren ilişkilerini düzenlemede kusurlu kalması; emekçilerin haklarını kazanmak için savaşım vererek doğaüstü güçlerden medet ummalarının son bulmasının önüne geçmesini engellemiş ve bu iki kavramın toplumsal yaşam üzerindeki hâkimiyetinin sonlandırılmasına hizmet etmemiştir.
Burada üzerinde durulması gereken asıl husus, yüzyıllardır geri bıraktırılmış halkımızın bu zincirini kırabilmesi için iş sahibi olması, çalışma hayatındaki haklarını işverenlere karşı savunarak kazanması, kendi gayretleri dışında başka güçlerin, örneğin sadece Tanrı’nın yardımını beklemekle sonuç alamayacağını yaşayarak öğrenmesi gerekliliğidir.
“Kadercilik ve Tevekkül” başlıklı yazımda da belirttiğim gibi, halkımız, iyiliğin de kötülüğün de, her şeyin ama her şeyin Allah’tan geldiğine; alın yazısının değiştirilemez bir kavram olduğuna inanmakla (Amentü duasının Türkçe anlamına bakınız), yaşadığı koşulları değiştirmek için bir gayret sarf etmesinin gerekliliğine inanmamakta, diğer bir deyişle ‘kaderine razı olmakta’ ve onu değiştirmek için bir çaba içine girmemektedir.
2006 yazında Batı Avrupa’ya yaptığım bir gezi sırasında daha önce duyduğum, ancak gözlerimle görünce çok daha fazla etkilendiğim bir gözlemim oldu. Amsterdam çevresinde otobüsümüzle giderken rehberimiz Hollandalıların okyanus kıyısında deniz seviyesinin altında kalan topraklarını deniz’in istilasından korumak için kilometrelerce özel tekniklerle setler inşa ettiklerini anlatıyordu. Otobüsümüzün üzerinde seyrettiği asfalt yolun sol tarafı deniz, sağ tarafı kara idi. Denizin seviyesi asfaltın yaklaşık 20 santim, sağımızdaki kara ise deniz seviyesinin 6 metre altında idi! Ve bu set 32 kilometre boyunca devam ediyordu. Bu, bizim dışımızdaki dünyada ve çeşitli ülkelerde yapılmış, doğayı kendi denetimleri altına alma çabalarından bir örnek idi. Bu insanlar doğaya yenik düşmemişler, onunla savaşmışlardı.. Tersi bir davranışla, “Ne yapalım, Allah’ın takdiri böyleymiş, yapacak bir şey yok” derseniz; yahut küresel ısınmanın ülkemizdeki etkilerinden yağış kıtlığı çektiğinizde TV ekranlarına da yansıdığı şekliyle önünüzde sarıklı hoca,, toplu halde yağmur duasına çıkarsanız sorunlarınızı çözmek yerine çözümsüzlük üretmiş, sizi izleyen kitlelere de kötü örnek olmuş olursunuz. Böyle bir toplumun Afrika’da, Amazonlarda dahi artık nesilleri yok olmaya yüz tutmuş ilkel kabilelerin doğaüstü güçlerin kutsallığına inanmasından ve büyücülerden medet ummasından farkı kalır mı?
Atatürk’ün ‘çalışmak’ üzerine söylediği şu sözler düşündürücüdür:“Büyük dinimiz, çalışmayanın insanlıkla alakası olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler zamanın yeniliklerine uymayı kâfir olmak sanıyorlar. Asıl küfür, onların bu zannıdır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı, İslamların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, beyinledir.(1923 Atatürk’ün S.D. II, s. 128)
“Milli hedef belli olmuştur. Ona kavuşacak yolları bulmak müşkül değildir; Denebilir ki, hiçbir şeye muhtaç değiliz, yalnız tek bir şeye çok ihtiyacımız vardır: Çalışkan olmak! Toplumsal hastalıklarımızı tetkik edersek temel olarak bundan başka, bundan mühim bir hastalık keşfedemeyiz; hastalık budur. O halde ilk işimiz, bu hastalığı esaslı surette tedavi etmektir. Milleti çalışkan yapmaktır. Servet ve onun tabii neticesi olan refah ve saadet, yalnız ve ancak çalışkanların hakkıdır.(1923-Atatürk’ün S.D.II,s.59)
“Bizim dinimiz milletimize değersiz, miskin ve aşağı olmayı tavsiye etmez. Aksine Allah da, Peygamber de insanların ve milletlerin değer ve şerefini muhafaza etmelerini emrediyor. (1923 Atatürk’ün S.D.II. s.92)
Hangi şey ki akla, mantığa, halkın menfaatine uygundur; biliniz ki o, bizim dinimize de uygundur. … Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın uyduğu bir din olmasaydı mükemmel olmazdı, son din olmazdı. (1923 Atatürk’ün S.D. II. S.127)
Dini konularda uzman olmayan bu kitabın yazarı, kadercilik ve tevekkül kavramlarının toplumumuz üzerindeki etkilerini daha iyi öğrenebilmek için oturduğu şehirdeki İlahiyat Fakültesi öğretim üyeleriyle görüşmüştür. Din sosyolojisi üzerinde araştırmalar yapan bir öğretim üyesi bizim toplumumuzun mensubu olduğu mezhebin bir etkisinin olabileceğini, ancak halkımızdaki ataletin tek kaynağının bu olmadığını, halkımızın her ‘hak arama’ eyleminin şiddetle bastırılmış olmasının da toplumu ‘sindirdiğini’ ifade etmiş idi. Bu görüşmeler yazarın o güne kadar sahip olduğu bilgilerin üzerine yenilerini katmamış, onları sadece doğrulamıştır. Toplumsal davranış biçimleri üzerinde siyasal güçlerin baskılarının mı yoksa halkımıza tanıtıldığı yönüyle dinsel inançların mı daha etkin olduğunu söylemek kolay değildir. Ancak günlük gözlemler ve çeşitli ortamlarda halkla yapılan temaslardan edinilen bilgiler dini motiflerin daha etkin olduğu kanısını güçlendirmektedir.
Türkler Osmanlı tebaası içinde adeta ikinci sınıf bir kavim gibi görülmüş. Selçuklular döneminden sonra Anadolu ihmal edilmiş ve bu durum 600 yıl boyunca sürmüş gitmiş.
Sultanın tebaası olmanın ve daima devlete vergi ödeme yükümlülüğüne karşı ekonomik, eğitsel ve diğer sosyal ihtiyaçların giderilmesine yönelik bir ilginin gösterilmediği Anadolu halkı yüzyıllar boyu kendi haline terk edilmişti. Halkı bir arada tutmanın, siyasal birliğin bozulmasını önlemenin en etkin yolu, siyasal ve dini otoriteyi şahsında toplamış olan sultanın dini bir birleştirici güç gibi ‘kullanması’ olarak görülmüş.
***
KÜLTÜR DEVRİMİ SORUNU –II-
8 Ağustos 2007
Bir kültür devrimine ihtiyacımızın olduğu çok belirgin. Ama nasıl? Biteviye sorulan soru budur. Bunun vazgeçilemez koşulu sanayileşmektir. Ancak sanayileşmek, mevcut sosyo-ekonomik yapıyla mümkün değildir. Yarım yüzyılı aşan bir süredir, önce, yansızlığımızı yitirip batı dünyasının nüfuz alanına girmekle emperyal batının sosyal ve ekonomik yapı bağlamında batıya bağımlı hale gelmemiz sonucunu getirecek yaptırımlarına maruz kaldık. Batı, bu yaptırımları, dış politikada Türkiye’yi tehdit ettiği düşünülen Sovyetler Birliği’ne karşı ‘koruma’nın bedeli olarak dayattı. Ülke içinde kendine bağlı bir ayrıcalıklı sınıfın yaratılmasına yol açarak siyasal gücü de bu sınıf marifetiyle elinde tutan Batı, Türkiye’nin kontrolleri dışına çıkmasına yol açabilecek bir gelişme sürecine girmesine hiç izin vermek istemedi. Bugün bütün bu olumsuz gelişmelerin sonucu ülke, batı karşısında varlığını sürdürebilme savaşımı verir hale getirilmiştir. Yarım yüzyıldan fazla süren deneyimlerin ve toplumbilimin ışığında Türkiye’nin bu toplumsal-ekonomik yapı ile çağdaş ülkelerle girdiği gelişmişlik yarışında önündekilerle arasındaki mesafeyi kapatabilmesi söz konusu olamaz. Türkiye’nin sorunu yapısaldır, bu bozuk yapının mutlaka değiştirilmesi gerekmektedir. Sosyo-politik yapının değişmesine ne emperyal batı ne de onların yurt içindeki işbirlikçisi yerli büyük sermaye sınıfı razı olur. Bu değişimin süregelen biçimsel demokrasi çerçevesinde değiştirilebilmesi de zor görülmektedir.
Ancak, ‘Batı’nın güdümünde ve desteğindeki laiklik karşıtı iktidar + gayri milli yerli büyük sermaye + bu güçlerin istemleri doğrultusunda değiştirilip yeniden oluşturulmuş bürokrasi’oligarşisine karşı ‘Türk Silahlı Kuvvetleri + Sivil yurtsever aydınlar + Halkın Demokratik Kitle Örgütleri’nin birlikteliği sağlanabilirse bozulmuş, çürütülmüş yapımızı ‘iyileştirmek’ mümkün olabilir. İyileştirme ve değişme de ancak halkın iktidara fiilen ortak edilmesiyle mümkündür.
Sanayileşme ise çok yönlü yatırım harcamaları için bütçeden gerekli kaynak tahsisine ihtiyaç vardır. Oysa IMF ve DB’nın güdümündeki ekonomimiz, söz konusu kaynak tahsisi bir yana, giderek artan iç ve dış borçların faizlerini dahi ödeyemez duruma gelmiştir. O kadar ki borç ödemelerini yapabilmek için ulusal varlıklar değerlerinin altında uluslararası büyük sermayeye satılmaktadır. Oysa hangi düşüncenin temsil ettiğine bakılmaksızın hükümetlerin bu varlıkları satma yetkisine sahip olmamaları gerekir.
Ekonomik tablonun bu karamsar durumu veri iken sanayileşme nasıl sağlanacaktır? Sorunun yanıtı artık ‘ulusal’ sıfatını kullanmakta zorlandığımız ekonomik yapının değiştirilmesinde yatmaktadır. Bunun için dış borçların makul bir ödeme planına bağlanarak IMF’nin Türkiye’nin iç işlerine müdahalesine son verilmeli, Atatürk’ün Lozan ile çöpe attığı ama eskisine göre daha şiddetle geri gelen kapitülasyonların bir bileşeni olan AB ile imzalanmış gümrük birliğinin çıkarlarımızı zedelemeyecek şekilde değiştirilmesi veya bu gümrük birliğinden ayrılmamız gerekecektir.
Önümüzdeki tablo, bir hastanenin acil servisine getirilen kanamalı bir hastanın önce kanamasının durdurulması, ardından, iyice zayıf düşmüş vücudunu sağlığa kavuşturmak üzere uzunca sürebilecek bir iyileştirme tedavisinin kararlılıkla uygulanmasını gerektiriyor.
LAİKLİKTEN UZAKLAŞMANIN BEDELİ
Laiklikten uzaklaşma TC’nin yeniden ortaçağ karanlığına dönmesine yol açabilir. Sonucu, yeniden Batı’nın hasta adamı olmak ve ulusal egemenliğini kaybetmek durumuyla karşı karşıya gelmektir. Laiklikten ödün vermenin olası sonuçları ile aynı olmasına karşın yanlış ekonomik politikalar uygulamanın olumsuz etkileri devletin; Osmanlı örneğindeki gibi hasta da olsa yüz yıl daha yaşamasına izin vermez.Laikliğini koruyacağımız bir devletimizin kalmadığını görmemek için Türk toplumunun tüm kesimlerinin seferber olmasının zamanı gelmedi mi?
***
TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ
15 TEMMUZ DARBESİ VE KUMPAS DAVALARI ÖNCESİNDE TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ
Toplumsal değişimlerin aktörleri olan çıkar grupları içinde sınıfların varlığı ve önemi tartışılmazdır. TSK’yı bir çıkar grubunun temsilcisi, bir toplumsal sınıf olarak ele almak mümkün değildir. Ancak, bireylerinin yaşam düzeyleri, görev tanımları ve değer yargıları olarak ele alındıklarında orta sınıf kapsamında düşünülebilen TSK, emir-komuta zinciri içinde disiplinli, Cumhuriyet değerlerine bağlılığı ve onu koruma kararlılığı, sahip olduğu gücü dolayısıyla toplumsal değişimlere açılacak birkaç kapıdan birinin, belki de en büyüğünün anahtarını elinde tutan kitledir. Halkın güven duyduğu kurumlar içinde en önde olan TSK’nın önemi; silahlı bir kuvvet olmasından çok, aydınlar ve halk tarafından Cumhuriyet’i bir bütün halinde ayakta tutacak tek güç olarak görülmesindedir.
Klâsik ‘toplumsal sınıf’ kavramına uymamakla birlikte Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK); toplumsal değişimin göz ardı edilmesi mümkün olmayan güç unsurlarından ve başta gelenlerindendir. TSK, kendini; Bağımsızlık Savaşı’nı veren ve Cumhuriyeti kuran asker kadronun günümüzdeki mirasçıları olarak görür ve Cumhuriyet’in varlık nedeni olan Atatürk ilke ve devrimlerinin günümüzdeki koruyuculuk görevini sürdürmekle görevli sayar. Bu anlayış, ‘Cumhuriyeti koruma ve kollama’ görevi, İç Hizmet Yasa’sıyla Türk hukuk sistemindeki yerini almış bulunmaktadır.
TSK’nin subay ve astsubay kadrosunun kaynağı kentsoyluların (burjuvazi) dışında, ayrıcalıksız sınıflardır. Üst gelir gruplarının askerlik mesleğine itibar etmedikleri görülmektedir. ‘Halkın bağrından çıkmış’ deyişi TSK için yeri geldiğinde kullanılan bir nitelik olarak algılanmaktadır. Ancak, ‘halkın içinden gelen’ TSK’nın halk ile alışılagelmiş yakınlığının ne ölçüde sürdüğü üzerinde durulmaya değer bir konudur.
Sivil aydınların pek de kolay göremedikleri birkaç hususu hatırlatmakta fayda vardır: Türk subayı ve astsubayı eğitimleri boyunca ‘gereğinde vatan için canını feda etmekte tereddüt etmeyecek’ bir inanca sahip olacak şekilde yetiştirilir. Disiplin anlayışı, diğer devletler ordularının çoğunda görülemeyecek yüksek bir düzeydedir. Kendine has gelenekleri ve titizlikle uygulanan bir kurallar bütünü içinde yönetilen TSK’nın; hemen her kurumu yozlaşmış/yozlaştırılmış ülkemiz genelinde ‘en güvenilir kurum olma özelliği’ni neden sürdürmeye devam ettiğini anlamak zor olmasa gerektir.”
15 TEMMUZ DARBESİ VE KUMPAS DAVALARI SONRASI TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ
Yukarıda, koyu harflerle yazdığım bölüm; bugün de söyleyebilmeyi istediğim görüşlerdir. Ancak, müttefikimiz (!?) ABD’nin ülkemizin siyasi yaşamına ve bu arada TSK’nın yeniden yapılanmasına perde arkasından da olsa müdahil olması sonucu TSK’nın yapısında ve işlevinin tanımında daha önce düşünülemeyecek değişikliklerin yapılmasına yol açmıştır. TSK’ya bağlı kurumlar ya kapatılmış ya
Ana gövdeden ayrılarak sivil yönetimlere devredilmiş, personeli aynı olullardan mezun subay ve astsubaylardan oluşan jandarma Genel Komutanlığı dahi kopartılarak İçişlari bakanlığı emrine verilmiştir.
İsmen belirtmek gerekirse
Kara, Hava, Deniz Kuvvetleri Komutanlıkları Milli Savunma Bakan’ına bağlandı
Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı İçişler Bakanlığı’na devredildi. bağlandı.
Gülhane Askeri Tıp Akademisi’ne bağlı yükseköğretim birimleri, her türlü hak yükümlülükleri, sözleşme ve taahhütleri, taşınır ve taşıtlarıyla birlikte Sağlık Bilimleri Üniversitesi’ne devredildi.
Asker hastaneleri Sağlık Bakanlığına devredikdi.
Milli Savunma Bakanlığı bünyesinde Milli Savunma Üniversitesi adıyla yeni bir Üniversite kuruldu, Kara, Deniz ve Hava Harpokulları bu üniversiteye bağlandı ve başına da Siyasi iktidar tarafından uygun (!?) uygun görülen bir Sivil Rektör getirildi.! Bu arada, yakın zamanda, GATA’nın başına getirilen Rektörün bu bilim yuvası olması gereken yerde başında takkesi, giysi olarak cübbesiyle çekilmiş fotoğrafları basın-yayın orgablarında halkımıza gösterildi.
Genelkurmay Başkanlığı için Kuvvet Komutanlığı yapma şartı kaldırıldı,
Kanun hükmünde kararname ile Yüksek Askeri Şüra; Başşbakan, yardımcıları, Adalet Bakanı ve Milli Savunma Bakanı ilekuvvet Komutanlarından oluşturuldu. Böylece öazellikle ve sadece TSK’yı ilgilendiren konuları ele alan bu kurulca terfi ettirilecek komutanların iktidara yakın olanlar arasından seçilmesi için kurulda oy çokluğunun sivillere geçmesi sağlanmış oldu. Aynı durum Milli Güvenlik kurulunda da uygulanmış ve askerin sivil yönetimden bir anlamda ‘hesap sorması’ önlenmiş idi.
Sakaryadaki tank-palet fabrikasının Katarlılara devredildiğine ilişkin eleştirilere AKP’li Cumhurbaşkanı “Yapılan işlemin adı satış değil, özelleştirme değil, işletme hakkı devridir” şeklinde yanıt verdi.
Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde Genelkurmay Elektronik Sistemler (GES) komutanlığının MİT’e devredilmesi 2012 ‘de3 tamamlandıdi. GES komutanlığı elinde olmadığı için TSK istihbarat yapamaz hale geldiJandarma komutanlığı da büyük ölçüde etkisiz hale geyirildi. GES’in yeniden Genelkurmay’ın emrine verilmesi gerekiyor.
Kahramanı kadar haini de çok bir milletiz!
Rahmi Turan.,1 Ekim 2007
EMİN olun şaşırıyorum! Ne kadar çok hain ve gafil var ülkemizde?
Sanki satılmışlar hepsi…
………………………………….
Yabancı çıkarları için mürekkep tüketen yazarlar, Türkiye’yi bölmek isteyenlere destek olan ahláksızlar, üç kuruşluk menfaat için milletini satan düzenbazlar ortalıkta kol geziyor… Bunları her devirde olduğu gibi bugün de görüyoruz… Kimi Avrupa’nın, kimi Amerika’nın adamı olmuş… Daha doğrusu, onların çıkarlarını koruyup uşaklıklarını yapmayı görev saymışlar! Bu durum yeni değil tabii…88 yıl önce Anadolu’yu işgal eden Yunanlıları öven, onları destekleyen, ulusuna rezilce ihanet eden şairler, yazarlar gazeteciler, siyasiler, hacılar, hocalar, üç kuruşluk menfaat için virgül gibi kıvrılanlar vardı. Mustafa Kemal ve arkadaşları bunlarla da mücadele etti. Bugün de onların torunları işbaşında…
…………………………………….
………………………………………
……………………………………
Bu kadar hainlik, böylesine pespayelik nasıl olabiliyor, bilemem… Bunlardan tiksinmemek mümkün mü?Dedik ya, ülkemizdeki bu hastalık yeni değil… Bu sefillerin dedeleri de Kurtuluş Savaşı’nda, Türk ordusuna karşı Yunan askerlerini tutmuştu… Yazımızın başlığı olan “Kahramanı kadar haini de çok bir milletiz” sözü, bize değil, büyük Atatürk’e aittir. Turgut Özakman’ın Kurtuluş Savaşı destanı olan “Şu Çılgın Türkler” adlı ünlü kitabında bu durum çok güzel hikáye ediliyor. (Bilgi Yayınevi). İzmir’i işgal edip, Anadolu’ya yürüyen Yunan ordusunu yollarına gül serperek karşılayanlar, Türk bayraklarını yırtıp, Yunan bayraklarını sallayanlar vardı. (Bu olaylar İlhan Selçuk’un Yüzbaşı Seláhattin’in Romanı adlı kitabında ayrıntılarıyla anlatılır.) Yabancıların yurdumuzdaki uşakları “Yunanlılar bizi Kemal’in askerlerinden kurtarmaya geldi” diye rezilce yazıp çizmişler, her türlü melaneti yapmışlardı… Kitabın 555’inci sayfasında Yunan işgali sırasında iç düşmanları dış düşmanlardan daha tehlikeli bulan Mustafa Kemal Atatürk’ün:”Kahramanı kadar gafili de, haini de çok bir milletiz” demek zorunda kaldığı anlatılıyor. Atatürk’ün bu teşhisi, günümüzde de hálá geçerliliğini koruyor ne yazık ki…
Değerli okurum, Ulu Önder Atatürk’ün “Kahramanı kadar haini de bol bir milletiz” sözünü hatırlamadan yapamıyor insan.. Dünyanın kaç ülkesinde vatanını korumak ve kollamakla görevli Silahlı Kuvvetlerinin kolunu, kanadını kırmak, organlarını kesip atmak, zayıf düşürmek için çalışan bir iktidar görüyoruz.Bu topraklar üzerinde güvenle yaşamak istiyorsak ulusun gözbebeği olmöaya decam etmesi gereken Türk Silahlı Kuvvetlerini güçsüsleştirmek değil, güçlendirmeyi seçmemiz gerekmiyor mu?
İKTİDAR, GÜLEN CEMAATİ VE TSK
E. Amiral Türker Ertürk
Em. Amiral Türker Ertürk; 22 03 2019 tarihli yazısında, Türkiye’de iç cephenin çökmüş olduğunu belirtirken, “bunun tek müsebbibi, iktidarın söylemleri ve icraatlarıdır” demektedir. İçinden çıktığı TSK hakkında da,
“Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), iyi durumda değildir. Bu durumda olmasının nedenleri ise Ergenekon ve Balyoz kumpasları, itibarsızlaştırma saldırıları, 15 Temmuz Darbe Girişimi ve bu girişim bahane edilerek TSK’nın komuta yapısının, genetik kodlarının, eğitim ve öğretim sisteminin tahrip edilmesidir. Ayrıca; Savunma Sanayi fonlarına el konmuş ve çarçur edilmiştir. Ülkece çok ciddi güvenlik sorunlarımız olmasına rağmen, devamlı bedelli askerlik kavramı ile tahribat en üst seviyeye çıkarılmıştır. Bunun müsebbibi iktidar ve onun azami desteğine mazhar olmuş olan Gülen Cemaatidir.
İktidarın‘İkiz kardeşi’ Gülen Cemaati ile ülkeyi paylaşma mücadelesi sırasında bu cemaate verdikleri desteği, “Ne istediler de vermedik?” şeklinde kendi ağızlarıyla itiraf etmişlerdir. Şimdi de hasım gördükleri ve yok etmeye çalıştıkları cemaati lanetlerken onların başlattıkları TSK karşıtı uygulamaları devam ettirmekte ve cemaate mensup kendi siyasilerine ve milletvekillerine dokunmamaktadırlar.
Ertürk, “Dünya tarihinin acılı ve kanlı sayfaları bize göstermiştir ki; sorunun sorumlusu çözümün belirleyicisi olmaz, olamaz!” sözüyle aşırı iyimserlikle sorunların çözümünü bu iktidardan beklemenin saflık derecesinde gaflet içinde olacaklarını belirtiyor.
TSK 35. MADDE DEĞİŞTİRİLDİ
13.07.2013
TBMM Genel Kurulu’nda darbeye imkân tanıdığı iddialarıyla tartışmaya neden olan TSK İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesini değiştiren yasa maddesi kabul edildi. Tasarının, askerliğin tanımının değiştirildiği maddesi tartışmaya neden oldu. Askerlik tanımına karşı çıkan MHP Grup Başkanvekilleri Oktay Vural ve Mehmet Şandır, AK Parti Grup Başkanvekilleri sıralarına bu tanımı neden değiştirdiklerini sordu.
Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nda “Türk vatanını, istiklal ve Cumhuriyetini korumak için harp sanatını öğrenmek ve yapmak mükellefiyeti” şeklinde yapılan askerliğin tanımı, “harp sanatını öğrenmek ve yapmak mükellefiyeti” olarak değiştirildi.
Darbelerin yasal dayanağı olarak gösterilen TSK İç Hizmet Kanunu’nun 35. Maddesi’ndeki, TSK’nın vazifesi yeniden tanımlandı. “Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumaktır” ifadesi, “Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; yurt dışından gelecek tehdit ve tehlikelere karşı Türk vatanını savunmak, caydırıcılık sağlayacak şekilde askeri gücün muhafazasını ve güçlendirilmesini sağlamak, TBMM kararıyla yurtdışında verilen görevleri yapmak ve uluslararası barışın sağlanmasına yardımcı olmaktır” olarak değiştirildi.
ULUSAL SORUNLARDA TARAF OLMAK
Bu yazıda TSK’nın ulusal sorunlarda neden taraf olması gerektiği değerlendiriliyorum. Hiç düşünmeden söylenebilecek şey TSK’nın günlük siyasetin dışında tutulması gerektiğidir.Bu, TSK’nın siyasetin tamamen dışında tutulması gerektiği anlamına gelmez. Zira ulusal güvenlik;devletin iç ve dış karşıtlarından korunması, korunabilmesi için de ihtiyaç duyduğu maddi olanakların (donanımın) temini ve idame ettirilmesini de kapsar. Bu da, ülkenin ekonomik durumunun sağlıklı olmasını gerektirir. Ekonominin sağlıklılığı ise uygulanan ekonomik politikanın ülkenin bütünlüğü, halkının gönenci ve devletimizin uluslararası toplumda güvenle, onurla yaşamasına hizmet edip etmediği ile ölçülür. Onun için silahlı kuvvetlerin sadece sıcak çatışmalarla ve laiklikle ilgili konularda taraf olması yeterli sayılamaz.
TSK, görevlerini yerine getirmede kendini zaafa uğratacak girişimlerde de taraf olmak durumundadır. Ancak görüşlerini, mesleği politikacı olmak olan siyasiler gibi, her ortamda ve sıklıkla dile getirmek yerine MGK’da ve ülke güvenliğine ilişkin stratejilerin tartışıldığı ve belirlendiği Harp Akademileri gibi kurumlarda duyurur. Bu bakımdan, AB’ye girme beklentisiyle her türlü ödünler verilirken TSK’nın görüş oluşturma çalışmalarını ve olanaklarını kısıtlayan ‘MGK’nın AB normlarına uyumunun sağlanması’ bahanesiyle bu kurumun genel sekreterliğinin sivilleştirilmesi büyük bir talihsizlik olmuştur. Bunun kökeninde Batı’nın ulusal devletin teminatı TSK’nın etkisinin azaltılması isteminin rolü olduğu açıktır. Ama şimdi, sorunlardan hangilerinin gündeme alınacağı konusunda MGK’nın asker etkinliğinin en azından azaltıldığı, yeterli hazırlık yapma olanağının kısıtlandığını ve iktidarın askerin bilgilenmesini istemedikleri konuları gündeme getirmediklerini söylemek olasıdır sanırım.
AB normlarına uyum sağlanması isteminde AB’nin samimi olduğuna da inanmak güçtür. Ulusal çıkarlarını korumada olabildiğince hassas davranan gelişmiş batı ülkelerinin ulusal stratejilerinin saptanmasında kendi askerlerinin rollerini kısıtladıklarını düşünmemiz‘eşyanın tabiatına aykırı olma’ söylemindeki gibi mümkün görülmemektedir.
Taraf olunacak konuların en önemlilerinden biri ekonomik sisteme ilişkin olanıdır.Daha somut olarak ifade etmek gerekirse, ulusal güvenlikle ekonomik sistem arasında yüksek dereceden bir ilişki vardır. Aynı devletin bekası ile aydınlanma devrimimizin sürmesi ve dolayısıyla laikliğin korunması arasındaki doğrudan ilişki gibi.. Halkın tasarruflarıyla uzun yılların birikimlerinin eseri ve devletimizin ekonomik gücünün timsali kamu kuruluşlarımızı bir mirasyedi tutumuyla yabancılara peşkeş çekmenin sonucu; bizi dize getirmek isteyen Batı karşısında dizlerin üzerine çökmenin de ötesinde boylu boyunca yere serilmektir. Ülkeyi tehdit eden unsurlar arasında hangilerinin daha önemli olduğu zamana ve koşullara göre değişebilir. Ama on yıllar boyunca izlenen liberal ekonomik politikaların devletimizi sonunda uçurumun kenarına getirdiği açıktır. Ekonominin yönetiminde hükümetlerin aldıkları gündelik ve sistemin değişmesine yol açmayacak kararları irdelemek ve eleştirmek TSK’nın ilgi alanı içinde değildir ama devletin geleceğini ipotek altına alan kararların ülkeyi geri dönülemez bir aşamaya getirdiği noktada taraf olması beklenen bir olgudur. Devletin güvenliğinin, ulusal bütünlüğünün tehlikeye girdiği böyle bir durumda ‘Kışla siyasetin dışında kalmalıdır’ söyleminin geçerliliği kalmaz ve kalmamalıdır.
TSK’DA EMİR KOMUTA SİSTEMİ
Soner Polat 28.5.2018
Kardak krizi patlak verdiğinde Yunanistan’da Kuvvet Komutanlıkları doğrudan Milli Savunma Bakanı’na bağlıydı. Dönemin Genelkurmay Başkanı Oramiral Limberis çaresiz bir konumdaydı. Duygu ve düşüncelerini kitabına şöyle yansıttı:
Yunan ağır bedel ödedi!
“Kamuoyu ve birçok siyasetçi Silahlı Kuvvetler Komutanı’nın Genelkurmay Başkanı olduğunu söyler. Bu yanlıştır. Kuvvetler MSB’ye bağlıdır. Silahlı Kuvvetlerin yetkileri, faaliyetleri ve teşkilatlanmasındaki belirsizlik ve karışıklık herkesin ortak fikridir. Genelkurmay ile Kuvvetler arasındaki bağlantı yasayla yeniden hükme bağlanmalıdır.” O günlerde kamuoyu baskısı o denli güçlüydü ki dönemin Başbakanı Kostas Simitis de bir kitap yazmak zorunda kaldı: “Yaratıcı Bir Yunanistan İçin Politika!” Bu kitaptaki en çarpıcı ve dikkat çekici bölüm şöyleydi: “Yunan Silahlı Kuvvetlerinin teşkilatlanma yetersizliği ve harekât acizliği ortaya çıktı. Kardak, bir açıdan bizim bu acizliğimizi ortaya çıkaran olay oldu. Yunan Silahlı Kuvvetleri yeniden yapılandırılmalıdır!”
Vizyonsuz siyaset aynı kapıyı açtı!
15 Temmuz hain darbe girişiminden sonra AKP, yangından mal kaçırır gibi Yunanistan’ın bu iflas eden sistemine sarıldı. Böylesine hayati bir yapısal değişikliği OHAL kapsamındaki bir Kanun Hükmünde Kararname (KHK)’nin içine sıkıştırdı. Toplum içinde tartışılmasına bile izin vermedi! Böylece bir çırpıda TSK’nın emir ve komuta yapısını felç etti. En önemli harp prensibi olan emir komuta birliği ilkesini çöpe attı. Türkiye’nin güvenliği resmen riske edildi. Şu an harbin idaresinde bile siyaset kılcal damarlarına kadar askeri sisteme müdahale ediyor.
Türkiye’de siyaset ve güvenlik
Kabul etmeliyiz ki Türkiye’de siyaset kurumu jeopolitik, strateji ve güvenlik konularında emekleme döneminde bile değildir. Ülkenin geleceğini güvence altına almak için bu konuda sağlam bir kurumun varlığı yaşamsal önemdedir. Bu kurum Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’dir. Ancak kerameti kendinden menkul siyasi partiler kendilerini dev aynasında görmekte, boş tenekenin çıkardığı gürültüye benzer laf kalabalığı ile ülkeyi savunabileceklerini sanmaktadır. İktidardaki AKP, attığı her adımda TSK’nın kurumsal kimliğini aşındırmış, dengesini ve kimyasını bozmuş, TSK’nın doğrudan harp etkinliğe katkı yapan bütün müesseselerini tasfiye etmiştir. Ayrıca çıkan bütün kriz ve çatışmalarda AKP kadrolarının, kriz ve harp yönetiminde vasatın çok altında olduğu yaşanarak görülmüştür.
TSK’YA KİM KOL KANAT GERECEK?
Soner Polat… Aydınlık 26.5.2018
Son dönemlerde TSK hem içten hem de dıştan büyük bir saldırıya uğradı. Balyoz ve Ergenekon süreçleri AKP, CHP ve MHP’nin gözleri önünde cereyan etti. Bu dönemde TSK’nın her rütbeden milli, bağımsızlıkçı ve vatansever askerleri tasfiye edildi.
TSK’ya hücum!
Bunların yerine büyük ölçüde FETÖ mensupları kilit mevkilere getirildi. Bu aymazlıktan cesaret alan FETÖ’cü kadrolar 15 Temmuz hain darbe girişimini gerçekleştirildi. Böyle bir sonucun müsebbibi olan siyaset kurumu faturayı yine de TSK’ya kesti. AKP, hukuk dışı Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) TSK’nın en önemli kurumlarını yok etti; emir komuta zincirini dağıttı ve silahlı kuvvetlerin kimyasını bozdu. Protokolde bile gerilere itilerek TSK mensupları aşağılandı. Meclis’teki partilerin bu yapılanlara hiçbir itirazı olmadı. Eğer kendi haline bırakılırsa, TSK siyasetin kurbanı olacak ve bedelini bütün millet ödeyecek! Bütün bu üzücü ve kaygı verici gelişmeler yaşanırken, FETÖ’nün siyasi ayağı korunup kollandı.
Şimdi de Vatan Partisi’nin konu hakkındaki seçim bildirgesine göz atalım: “AKP iktidarı tarafından kapatılan ya da dönüştürülen askeri eğitim ve öğretim kurumları, ordumuzun geleneksel örgütlenme anlayışına göre yeniden açılacaktır. Lojistik ve sağlık kurumları, ordumuzun savaş yeteneğinin bir parçasıdır. GATA ve askeri hastaneler ordumuzun sağlık hizmetini yürütmek için yeniden faaliyete geçecektir. Askeri sanayi kuruluşları ile TSK arasındaki bağlar korunarak güçlendirilecektir.”
Yukarıdaki paragrafta adı geçen partinin önemsenmesi amaçlanmamıştır. Fakat bildirgede yazılı olanlar; yapılması gerekli olan Ordu’nun ‘fabrika ayarlarına döndürülmesini’savunduğu için yazılarımız içine dâhil edilmiştir.
Çare ne?
Bu coğrafyada güçlü bir ordu kuramayan bütün uygarlıklar yok olup gitmiş! Ülke karadan, denizden her yerden kuşatılmış! ABD, PKK’ya devasa silah, malzeme ve para vermiş! Güneyimizde büyük bir savaş var! Ama bütün partiler TSK’yı yıpratmak için demokrasi (!) yarışı içine girmiş! Ne kadar askere vurursa o kadar demokrat (!) olacak!
HAKLI BİR ENDİŞE KONUSU
Ağustos 2005
TSK’nın ekonomik konularla ilgilenmiyor görünmeleri yurtsever tüm Türk aydınlarını giderek daha çok rahatsız eder hale gelmiştir. Bu rahatsızlığın bir dışavurumu Hüseyin Gündüz Öklem adlı bir yazarımızın Yeniden Müdafaa-i Hukuk Dergisi’nin Ağustos 2005 tarihli sayısındaki yazıları arasında yer alan makalesinde dile getirildi. Öklem’in ‘Cihet-i Askeriye ve Özelleştirme’başlıklı yazısının metni aşağıda verilmektedir:
“Hep merak edip durmuşumdur.. Bu kadar yağma yapılırken neden ordumuzun sesi hiç çıkmaz diye? Bu sorunun cevabını yıllardır araştırır dururum., ama bir türlü net bir cevap alamam, ancak eminim ki gerçek Atatürkçü her Türk aydınının kafasında da bu soru işareti her zaman var olmuştur ve olacaktır. Hele hele özelleştirme adı altında yapılan satışların ve yağmaların arttığı bu günlerde bu soruya bir yanıt bulunması artık elzem hale gelmiştir sanıyorum.
Cihet-i askeriyenin ekonomi konusundaki yağmaların durmasına ve bu izansız talanın bitmesine destek verme zamanı gelmiş de geçmektedir. Yoksa bu konudaki görüş ve düşüncelerini Türk kamuoyu ile paylaşma hususunda beklenen bir izin mi vardır?”
Öklem’in görüşlerine katılmamak mümkün değil. Ülkemizi tehdit eden unsurlardan sadece laiklik ve terörizm üzerinde durup bunların kaynağı durumundaki ekonomik çöküş göz ardı edilmeye devam edilirse sonunda ‘laikliğini koruyamaya çalıştığımız bir Cumhuriyet’in artık var olmadığını görmemiz hiç de olasılık dışı bir durum olarak görülmemelidir.
AB’nin TSK’yı siyasal yaşamdaki belirleyici rolü nedeniyle eleştirmesinin kendileri açısından çok geçerli bir nedeni vardır: Türkiye’yi istedikleri konumda tutmanın önündeki tek engel olarak Kemalizme bağlılığı bilinen TSK’yı görmektedirler. MGK’nun yapısının değişmesini istemiş olmalarının arkasında ki neden de budur. MGK’nın, TSK’nın anayasal sınırlar içinde, gözetici, denetleyici işlevini yerine getireceği tek organ olduğunun bilinci ile bu kurumu; yeniden, TSK’nın eskisi gibi etkinliğini muhafaza edebileceği yapıya kavuşturulmasının gereği vardır.
***
BİZİM BİR ORDUMUZ VARDI…
Emin Çölaşan, 20 Ağustos 2014
……………………………………………..
Bizim bir ordumuz vardı, güvenirdik.
Biz yıllardır o orduyu arıyoruz, kaybolup gitti.
Bulamıyoruz.”
Olumsuz bir şeyler olacağını hissettiğimiz takdirde “Nasıl olsa bizim taş gibi ordumuz var, bir şey olmaz” derdik
Biz o güveni sayenizde yitirdik beyefendi.Şimdi bakıyoruz kolu kanadı kırılmış, tümüyle siyasi iktidarın güdümüne girmiş, saygınlığını büyük ölçüde yitirmiş, peşmerge konvoylarına bile eskortluk yapan bir ordu!..”
—————————————–
Değerli okurlarım,
İktidarın biteviye (durmaksızın) ülkemizin bütünlüğünü olumsuz etkileyen ve Atatürk ilke ve devrimlerini açıkça karşısına alıp vatanın gelrceğini tehlikeye atan adımları karşısında, nihayet Deniz kuvvetlerinden emekliye ayrılmış olan 104 amiralin 03 Nisan 2021 günü birlikte bir bildiri yaytınlamaları içimize bir parça da olsa su serpmiştir. Bildiride, *Son zamanlarda gerek Kanal İstanbul, gerekse Uluslararası Antlaşmaların iptali yetkisi kapsamında Montrö Sözleşmesi’nin tartışmaya açılması endişe ile karşılanmaktadır.
TSK ve özellikle Deniz Kuvvetlerimiz son yıllarda; çok bilinçli bir FETÖ saldırısı yaşamış ve çok değerli kadrolarını bu hain kumpaslara kurban vermiştir. Bu kumpaslardan çıkarılacak en önemli ders; TSK’nin, anayasanın değişmez, değiştirilmesi teklif edilemez temel değerlerini titizlikle sürdürmesi zaruretidir” denmekte ve Harp okulları ileAstsubay Yüksekokullarına giriş şaretları arasındabulunan “irticai ve bğlücü görüşleri benimsememiş veya bu faaliyetlere karışmamış olmak” hükmününkaldırılmasına da zımnen atufta bulunan “Vatanın koruyucusu Deniz Kuvvetleri personelinin Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda yetiştirilmesi elzemdir”ifadelerini içeren bildiriyi Atatürk’ün askerlerinin “vatanın bekası karşıtı girişimlere tüm varlığımızla karşı çıkıyoruz” şeklinde algılıyoruz.(yazarın notu. Bildirinin tam metni Sözcü gazetesinin 3 ve 4 Nisan tarihli yayınlarında görülebilir).
***
TSK ve DEVLET YÖNETİMİ –I –
13 Ağustos 2014
Konuşa konuşa, yaza yaza usandım: Askerin ülkeyi doğrudan yönetmesi; hem bu işlev için kurulmuş bir kurum olmadığından, hem yapısı bu işe uygun olmadığından, hem de devlet yönetimi gibi çok değişik alanlarda uzmanlaşmanın gerektiği bir konuda bilgi birikiminin yeterli olmamasından mümkün değildir.
Ancak 1950’lere kadar giderek söylemek mümkündür ki devlet yönetimi artık silahlı kuvvetlerin bilgi birikimiyle yürütülemeyecek kadar karmaşıklaşmış ve çeşitlilik göstermiştir.
Hemen kimileri; “-İyi ama 1960 devrimini yapan Silahlı Kuvvetler değil miydi?” diye soracaklardır. Yanıt hazır: Çivisi çıkmış devleti rayına oturtmak ihtiyacı vardı ve TSK müdahale etti. İyi de etti. Çivileri çakmak için güce ihtiyaç vardı o da ancak TSK’da mevcuttu – Şimdi yine çivi çakmak gerekiyor ama o güç geçici bir olgu da olsa yok görünüyor- . Ama ülkeye anayasal demokrasiyi, devleti devlet yapan kurumları getiren ve bu nedenle bir devrim olma niteliği kazanan 27 Mayıs’a bu nitelikleri kazandıran; TSK’nın kendi kurumundan değil, ulusalcı aydınlardan, üniversiteden çıktı. Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar’ın yönetiminde Türk hukukçularıdır ve onlar ülkemizin bugün de onur duyduğu 1961 anayasasını bizlere armağan ettiler.
Demek ki çok teknik bir konu olan devlet yönetimi için salt askerlik bilgileri yeterli olmuyormuş.
Bu noktada kimi okuyucu “Demek ki “TSK; devlet yönetimine hiç müdahale etmemelidir” gibi safdil bir düşünceye kapılabilir. Günlük siyasi hayata müdahale başka şeydir; devletin güvenliğini ilgilendiren konularda gereğinde müdahaleci olmak başka şeydir. Öeneğin, silah gereç ve donanımları için bir yatırım yapılması gerektiğinde TSK yeterince önceden, hükümeti uyarmak ve gerekli tedbirlerin alınmasının takipçisi olmak zorundadır. Konuyu siyasi açıdan ele alacak olursak beka sorunu yaratan bir iktidarın hatalarını düzeltmek için ülkenin mümtaz hukukçularından çağdaş bir anayasa oluşturulmasını isteyen TSK müdahil olmasaydı 1961 anayasasına sahip çıkma ve koruma görevini kim yahut hangi kurum üstlenecekti.? Zaten 1961 anayasasını yazan çok değerli hukukçularımız TSK’ nın devlet mekanizması içindeki yerini ve işlevini bu anayasa içinde tanımlamışlar ve Anayasa’nın halkoyu ile kabulünden sonra yeni rejimin korunması yeni anayasada belirtiler kurumlara bırakılmış ve TSK; siyasi hayata müdahale etmesini sonlandırmıştır.
Atatürk, Cumhuriyet’in ilanının ardından onca Üniversiteyi, fakülteleri boşuna mı kurdu? Bugün Ankara’nın her yerinden üniversiteler ve fakülteleri fışkırıyor. Ama Türk siyasi yaşamında TSK’ya olan ihtiyaç azaldı mı? HAYIR!!!
– O zaman ne demek istiyorsun? “Hem ihtiyaç var hem de yönetmeye kalkmamalı diyorsun. Açıkla da anlayalım” diyorsanız bu işi yeniden ve zevkle yaparım.
Yalnız, daha ileri gitmeden, bu yazının sonunda, demokratik bir kurum olarak TSK’nın devletin yönetimine ne şekilde müdahil olabileceğine dair 2008 yılı başında yazdığım “ASKERİ MÜDAHALE,DEMOKRASİ VE ÖTESİ…(TÜRKÜN YENİDEN KURTULUŞU;TSK’NIN ‘AÇIK-FİİLİ’ MÜDAHALESİ OLMADAN DA MÜMKÜNDÜR…) başlıklı bir yazımı bulabileceğinizi not ediyorum.
Önce şu sorunun yanıtını irdeleyelim: “Milli Güvenlik Kurulu’nun varlık nedeni nedir?”Adından da anlaşılacağı üzere ulusal güvenliği tehdit edecek gelişmelerin değerlendirilerek giderilmesi için atılacak adımların belirlenmesidir.
Tehdit unsurları aniden oluşabilecekleri gibi yanlış siyasaların on yıllarca birikimiyle de ortaya çıkabilirler. TSK ile ilgilerini irdeleyebilmek için önce Milli Güç unsurlarının neler olduklarına bakalım:
ı) Siyasal Güç
ıı) Askeri Güç
ııı) Ekonomik Güç
ıv) Nüfus Gücü
v) Coğrafi Güç
vı) Bilimsel ve Teknolojik Güç
vıı) Psiko-Sosyal ve Kültürel Güç
Bu güç unsurları da, aralarında, önem derecelerine ve neden-sonuç ilişkisine bağlı olarak sıralanabilirler. Bunların içinde ekonomik, askeri ve bilimsel ve teknolojik güç ilk sıraları alırlar. En geniş kapsamlısı ekonomik güçtür. Onsuz bağımsız olamazsınız, uluslararası alanda hareket kabiliyetiniz sınırlanır. Büyük Atatürk’ün bağımsızlık için ekonomik güce değer vermesinin, kuruluş yıllarının daha başında, 1923 yılında, İzmir İktisat kongresini toplaması arkasında yatan budur.
Uluslararasında askeri güç dağılımı, coğrafi konumlara göre tahsis edilmelerinin ulusal güvenliğimize muhtemel etkilerini değerlendirecek olan kurum silahlı kuvvetlerdir. Milli Savunma Bakanlığı dahi siyasal bir makamdır ve bu gibi teknik askeri bilgileri değerlendirebilecek uzmanlardan yoksundur. Aynı 12 Eylül döneminde bir Üniversite araştırma hastanesine gözetimci olarak atanan bir albayın 30 yıldan fazla akademik geçmişi olan Profesör doktorları yönlendiremedikleri, denetleyemedikleri gibi..
Üniversitelerimizde uluslararası ilişkiler dalında yetişmiş akademisyenlerimiz vardır ama bu değerli hocalarımızın silahların gücü, silahlı kuvvetlerin ihtiyaçları, personelin eğitimi, vb. konularda bilgileri yoktur. Eğer sivil kadrolar bu gibi konuların üstesinden gelebilselerdi devletlerin Genelkurmay Başkanlıklarına, Harp Akademilerine, yönetim kademesindekilerin çalışmalarını yürütebilmeleri için koca koca binalara gerek kalmazdı.
Genelkurmay, silahlı kuvvetlerin ihtiyaçları için hükümetten kaynak tahsisi istediğinde yerine getirilemezse bu eksikliğin ülkenin güvenliğine etkisi konusunda hükümeti elbette uyaracaktır. Komutan; genel ekonomik durumu da takip etmek, uzmanlarına durum muhakemesi yaptırmakla da sorumludur. Ancak bu şekilde ileriye dönük önlemler almada kuvvetlerinin ülke müdafaasında kusurlu duruma düşmemesini sağlayabilir. Dolayısıyla, kimse kalkıp da “Siz askersiniz, ekonominin liberal yahut devletçi olması sizi neden ilgilendirsin?” diyemez, dememelidir. ABD ve AB’nin Milli Güvenlik Kurulumuz’un yapısının değiştirilmesini ve TSK’ya bağlı Genel Sekreterlik’in sivillere devredilmesini neden istedikleri şimdi daha iyi anlaşılıyor mu?
***
TSK’NIN DEVLET YÖNETİMİ İÇİNDEKİ YERİ VE İŞLEVİ -II –
TSK’DAN BEKLENEN
07 Ekim 2004
(İkinci gözden geçirme; 10 Mart 2019)
Toplumsal değişimlerin aktörleri içinde sınıfların varlığı ve önemi tartışılmazdır. TSK’yı bir çıkar grubunun temsilcisi gibi bir toplumsal sınıf olarak ele almak mümkün değildir. Ancak,TSK, emir-komuta zinciri içinde disiplinli, Cumhuriyet değerlerine bağlılığı ve onu koruma kararlılığı, sahip olduğu gücü dolayısıyla toplumsal değişimlere açılacak birkaç kapıdan birinin, belki de en büyüğünün anahtarını elinde tutan kitledir. TSK’nın önemi, silahlı bir kuvvet olmasına bağlı olarak aydınlar ve halk tarafından Cumhuriyet’i bir bütün halinde ayakta tutacak en önemli güç olarak görülmesindedir.
Şimdi, oldukça hassas bir konuya; toplumsal-ekonomik sistem konusuna girmek ve bu konunun TSK ile bağlantısına değinmek istiyorum. Baştan belirteyim ki devletimizi silahlı kuvvetlerimizin yönetmesini istemek ve başka çevrelere de bu görüşü benimsetme gayreti içinde olmak gibi bir düşünceye sahip değilim. Ancak devletimiz hassas dönemlerden geçerken, Batı’nın gelişmiş ülkeleri Türkiye’de Silahlı Kuvvetler’in siyaset alanındaki etkinliğine neden karşı çıkarlar? Onlarda bizdeki gibi Milli Güvenlik Kurulları yok mu? Elbette var! Ama küresel alanda karşılarında ulus devlet modellerini sürdüren yahut sürdürmeye çalışan ülkelerin varlığı onların egemenlik alanlarını genişletici siyasalarının önünde bir engeldir. Türkiye’de ulus devlet modelinin en güçlü savunucusu da TSK olduğuna göre bu güzide kurumumuzun etkinliğine karşı çıkmalarını anlamak güç olmasa gerektir.
Ancak ulus devlet modelini savunmanın gereği; devlet yönetiminde yapılan affedilmez hatalara karşı bugün olduğu gibi sessiz kalmak olmamalıdır. TC Devleti’nin kuruluş değerleri, yönetimde gözetilmesi gereken sosyolojik ve ekonomik kıstaslar vardır. Bu kıstaslardan yapılacak büyük sapmalar düzeltilmediği takdirde bugün olduğu gibi bütün bir ulus varlığını koruma sorunuyla karşılaşabilir.
Yapılan vahim yanlışlara müdahale etmek bütün kurumların, DKÖ’nin ve Sivil Toplum örgütlerinin görevi olmalıdır.. TSK da toplumun çok etkili bir kurumudur. TSK elindeki gücü kullanırken olabildiğince dikkatli olmalı ve etkili olurken olabildiğince ‘sahne arkasında’ kalmaya özen göstermelidir. Bunun birinci koşulu TSK’nın günlük siyasetin içinde hiç yer almamasıdır. Bir diğer koşulu MGK’nda asker üyelerin çoğunlukta olduğu devirde olduğu gibi TSK, ülkenin güvenliğini ilgilendiren bütün konularda müdahil olması gereken hususları MGK ve Harp Akademileri toplantıları dışına taşırmamaya özen göstermesidir. MGK asker üyeleri ile devletin sivil zirvesi arasındaki özel görüşmeler doğaldır ki bu sınırlamanın dışındadır.
Burada, bir konuya değinmeden geçemeyiz. O da devlet yönetimini gözetmenin yönetim konusu dalların her birinde geniş bilgi birikimine ve deneyime sahip olmayı gerektirmesidir. MGK’da görevli kuvvet komutanlarının ise yaklaşık 30 bakanlığın çalışma konularının her birinde on yıllar gerektiren üniversite eğitimi alacak kadar ne yaşam beklentileri vardır ne de bu eğitimleri almış olmaları kendilerinden beklenir. Ayrıca, devlet yönetimine doğrudan müdahil olmaları Silahlı Kuvvetlerin Sevk ve idaresini zaafa uğratacak bir olgudur. Onlardan beklenen komutanları olduğu birliklerin harbe hazır halde tutulması, askeri sevk ve idare konularında bilgi sahibi olmalarıdır. Bu bilgilerin edinileceği yer de Harp Akademileri Komutanlığı’dır.
Peki, uzmanlık düzeyinde bilgi sahibi olmadığınız bir konuda karşınıza gelecek bir durumun değerlendirmesini ve eleştirisini nasıl yaparsınız.? Sorunun yanıtını zaten biliyordum ama kolay anlaşılır bir örnek bulmak için bir-iki dakika düşünmem gerekti:
*
Sağlık kontrolü için hastaneye gittiğinizde yaptırmanız istenen kan tahlilini düşünün. Tahlil sonuçları listelenmiş olarak verilir ve şayet bulunan değerler içinde ‘normal’ kabul edilen sınırların dışına çıkanlar varsa koyu renkle belirtilir. Tahlil sonuçlarından her birinin ne ifade ettiği, sağlığınız için işlev ve önemi doktorunuzun ilgi alanına girer. Doktorunuz ‘normal’ sınırların dışındaki değerlerin yeniden sınırlar içine girmesi – hastalığın tedavisi- için yapılması gerekenleri, almanız gereken ilaçları reçetenize yazacak, gerekli tavsiyelerde bulunacaktır. Milli Güvenlik Kurulu’nun sivil- asker üyelerinin hepsinin ulusal güvenliği ilgilendiren konuları değerlendirmesi, MGK Genel sekreterliğinin raporlarına dayandırılarak yapılır. Bu raporlar Gnl. Sekreterlikte görevli konularının uzmanı subaylar tarafından düzenlenmesi gerekir. Bu şekilde bir çalışma tarzı için de kimse MGK generallerinin devletin sivil yönetimine doğrudan müdahil olacağı eleştirisini yöneltemez. AB’nin Gnl. Sekreterliği askerlerden alıp siyasilerin eline verilmesini istemesinin nedeni; Türkiye ile ilişkilerinde kendi çıkarlarının korunmasında bir engel olarak gördükleri TSK’nın devre dışı bırakılmasını arzu etmeleridir. Bu husus da ne yazık ki gayri milli niteliği tescillenmiş olan iktidar tarafından gerçekleştirilmiştir..
***
TSK’NIN DEVLET YÖNETİMİ İÇİNDEKİ YERİ VE İŞLEVİ – III –
Demokrasinin sorunsuza yakın işlediği gelişmiş batı ülkelerinin siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel yapıları ve jeopolitik konumları ülkemizin koşulları ile önemli farklılıklar gösterir. Dolayısıyla ‘batı’ standartlarındaki demokratik işleyişi Türkiye’deki devlet yönetiminden beklemek gerçekçilikten uzak bir beklentidir.
Kaldı ki, örneğin, AB’nin dayatmasıyla askerin elinden alınan MGK Genel Sekreterliği, değişik şekillerde de olsa bütün kurumlarıyla batı demokrasilerinin hemen hepsinde mevcuttur. Ama onların sorunu Türkiye’yi; içlerine almak için devlet yapımızı şeklen kendilerine uydurmak değil; dizleri üzerine çökmüş, AB kapısında içeri alınmayı bekleyen, her zaman istedikleri biçimde yoğurabilecekleri bir Türkiye görmektir. Bu amaçlarını gerçekleştirmede en büyük engel AB’nin gerçek niyetlerine karşı koyan, Kemalizm ideolojisine bağlı TSK’nın yönetim hiyerarşisindeki etkili konumuna son vermektir.
O halde biteviye süregelen batı yaptırımları karşısında Türkiye’de yapılması gereken nedir? TSK’nın siyasal arenadaki konumu ve tutumu ne olmalıdır?
TSK’nın siyasal alandaki rolü oynayabilmesi için başlıca iki kurum vardır : Milli Güvenlik Kurumu (MGK) ve Harp Akademileri..MGK Genel Sekreterliği AB’nin dayatmasıyla sivilleştirilmiş, TSK’nın ülkenin siyasal, sosyal, ekonomik koşullarıyla ilgili bilgi edinmesi olanağı sınırlandırılmak istenmiştir.
‘Ulusal Güvenlik’ söz konusu olduğunda iktidarın bugün olduğu gibi ülkeyi yönetmede zaafa düştüğü durumlarda ‘TSK siyasetten elini çeksin’ demenin sağlam temeli yoktur. Okur nasıl bir yorum yaparsa yapsın karşı konulamayacak gerçek; TSK’nın görevlerini yerine getirebilmesi için yeterli teknik ve sınai güce ihtiyacı olduğu, bunların sağlanması için de ekonominin sağlam temeller üzerinde oturması gerektiğidid. Bu gerçek de tsk’nın buhizmetlerin yerine getirilişinde aksaklıklar görmek istememesidir. Devlet yönetiminde yetersizlik görüldüğünde TSK’nın yukarıda sözü edilen kourumlar yoluyla uyarıda bulunması yadırganmamalıdır
Amaç ve Tanımlar
Madde 2: Bu kanunda geçen,
a) Milli güvenlik; Devletin anayasal düzeninin, milli varlığının, bütünlüğünün, milletlerarası alanda siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik dâhil bütün menfaatlerinin ve akdi hukukunun her türlü dış ve iç tehditlere karşı korunmasını,
b) Devletin Milli Siyaseti; milli güvenliğin sağlanması ve milli hedeflere ulaşılması amacı ile Milli Güvenlik Kurulunun belirlediği görüşler dâhilinde, Bakanlar Kurulu tarafından tespit edilen iç, dış ve savunma hareket tarzlarına ait esasları kapsayan siyaseti İfade eder.
Dikkat edilirse görev; sadece askeri konuları kapsamamakta, ulusal güvenliğin siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik konularla ilişkisini vurgulamak gereği duyulmuştur ki olması gereken de budur.Dolayısıyla TSK komuta kademesini siyasal konulardan soyutlamayı amaçlamanın savunulabilir bir tarafı yoktur. Bu söylemi dile getirmekle ülkenin TSK tarafından yönetilmesini yahut hükümetin tüm günlük uygulamalarına müdahil olmak düşüncesini savunmak gibi basite indirgenen bir hareket tarzını onaylamamız mümkün değildir. MGK; TSK’nın ulusal güvenlik konularında görüşlerini anayasal sınırlar dâhilinde ifade edeceği yerdir.
MGK Genel Sekreterliği AB’nin dayatmasıyla sivilleştirilmesiyle AB; TSK’ya, “ülkenin sorunlarıyla ilgilenmeyi bırak, kendi kabuğuna çekil” demek istemiştir. Oysa ulusal güvenlik konuları MGK’nın kuruluş kanununda da belirtildiği gibi, tek boyutlu değil, iç içe geçmiş konular yumağındır ve örneğin “Ulusal güvenliğin ekonomik konularla ne ilgisi var?” gibi bir soru soramazsınız. O zaman konuyu kavramakta zorluk çekmesi olası kesimlere örneğin;TSK’nın ihtiyacı vasıflı çeliği üreten Erdemir’in konumu ve iyeliğinin ulusal ekonomi içinde kalması gerektiği hususunun anlatılması gerekir. İşte, iktidar vekillerinden bir kesiminin “Şükür, komutanların ekonomiyle ilgili sorularından, sorgulamalarından bunalmıştık, kurtulduk..” demelerinin ardındaki gerçek burada yatmaktadır.
MGK’da askerin sayısal çoğunluğunun sınırlandırılmasından çok TSK’nın bilgiye ulaşmasının önlenmiş olmasının önemi büyüktür. Böylece iktidar, diğer ülkelerde de olduğu gibi, TSK’yı bilinçli bir kitle olarak değil, sanki bir robot gibi emrine amade bir güç olarak görmek istediğini de göstermektedir. Oysa Cumhuriyet’i koruma görevinin yasal olarak verildiği TSK’nın yeterli bilinçten yoksun hareket etmesinin vahim sonuçlarının; ülkeyi en az 50 yıl geriye götüren 12 Eylül darbesiyle beyinlere çoktan kazınmış olması gerektir. Dolayısıyla TSK’yı bilinçsiz bırakmanın kimseye, hiçbir kuruma yararı olmadığı gibi TC. Devleti’ nin bekasına yönelik bir hareket olduğunun iyi anlaşılması gerekir.
TSK’nın ülke siyasetini yönlendirmedeki rolü gibi önemli bir konuyu işlerken bazı hususlarda açık fikirli olmakta yarar vardır: Aklı başında hiç kimse, TSK’nın ülkeyi fiilen yönetmesi taraftarı olamaz, olmamalıdır, üstelik gereği de yoktur. Bu girişimlerin deneyimleri yaşanmıştır ve 27 Mayıs devrim girişimi hariç 12 Mart ve 12 Eylül’ün acı veren izleri o günleri yaşamış yahut tarih bilincine sahip olanların belleklerinde yerini almıştır.
Gerçi TSK; artık o günlerin TSK’sı değildir ama bu izlerden kurtulmanın ve son iki müdahaleyi TSK’nın sicilinden silmenin pek de kolay olmayacağı anlaşılmıştır. 2007 yılı ilk yarısında (Nisan, Mayıs ayları) düzenlenen ve günümüze dek emsaline zor rastlanır gönüllü katılımla gerçekleştirilen Cumhuriyet Mitingleri’ ne demokratik kitle kuruluşlarının sadece yönetici kadrolarıyla katılmış olmalarında; mitingleri düzenleyen başat kuruluş olan ADD’nin başkanının bir emekli orgeneral olmasının ve aslı astarı olmayan darbe girişimleri söylentilerinin etkin olduğu bilinmektedir. Halkın demokratik kitle örgütlerinin desteğine sahip olmayan bir hareketin başarı şansının olmayacağının bilinmesi gerekir.
***
‘ASKERİ MÜDAHALE’
Prof. Dr. Çetin YETKİN,Yeniden Müdafaa-i Hukuk Dergisi Genel Yayın Yönetmeni
20 Eylül 1999
Bir ülkede, silahlı kuvvetlerin iktidara el koymasının hukuksal ve kuramsal açılardan anayasal düzene aykırı ve antidemokratik bir girişim olduğu gerçeklerini bir yana bırakarak, ”fiili” ve ”siyasal” gerçekler açısından konu ele alınacak olursa, bilinmelidir ki, yeryüzünün hangi ülkesinde olursa olsun, o ülkenin silahlı kuvvetleri yönetime el koymak isterse, bunu engelleyebilecek bir fizik iç güç yoktur. Çünkü silahlı kuvvetler, bir ülkede en üstün güçtür. Bu gerçek, yönetime el koyma aşamasında kesin olarak geçerli olmakla birlikte askeri yönetimi sürdürebilmede, başka etkenler de söz konusu olacaktır. Her şeyden önce dış güçlerin, başka bir deyişle de uluslararası ortamın ve dengelerin yapısının, o ülkenin iç siyasal, ekonomik gelişmeler üzerindeki etkinlik oranı bu süreçte yaşamsal önem taşır.
Öteki etkenlere geçmeden önce bu noktada bu gerçeği Türkiye açısından değerlendirirsek, 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül askeri yönetimlerinde ABD’nin ve Avrupa Devletleri’nin bu ”müdahaleler”i onayladıkları ve hatta yardımda bulundukları görülür. Her ne kadar, 27 Mayıs, öteki ikisinden ilerici ve laik niteliği ile ayrılmakta ise de bu yönden birleşmektedir. Gerçekten de, bu devletlerin 27 Mayıs’tan önceden bilgili oldukları, Adnan Menderes hükümetinin son uygulamalarından kaygılandıkları, hatta büyükelçilerinin raporlarında bu hükümetin görevden uzaklaştırılması gerektiğinin iyi olacağını bildirdikleri ve asıl önemlisi de Menderes’e verilmeyen dış kredilerin askeri yönetime hemen verilmeye başlandığı tarihsel olgulardır. 12 Mart ve 12 Eylül’ün emperyalizmin güdümünde gerçekleştirildiği ise tartışmasızdır. Başka bir deyişle, bu üc askeri yönetim de emperyalizme karşın değil, emperyalizmin çıkarları doğrultusunda oldukları için başarılı olmuşlardır. Oysa Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bugünkü yapısı nedeniyle, eğer olursa, bir müdahale emperyalizme karşın olabilecektir.
Oysa Türkiye, emperyalizmin ekonomik kıskacı içindedir. Bunun yanı sıra, emperyalizm Türkiye üzerindeki çıkarlarını, en başta demokratikleşme ve PKK’ya özgürlük istemleri, gerici örgütlenmeler aracılığı ile yürütmektedir. Bu nedenle, emperyalizme karşın yapılacak bir askeri müdahale, karşısında ilk aşamada hemen ”demokrasinin askıya alındığı” vb. gerekçelerle başta ekonomik alanda olmak üzere uluslararası yaptırımlarla karsı karşıya kalacaktır.
Şu çok güçlü bir olasılıktır ki, ”irticaya karşı” olmak gerekçesiyle gerçekleştirilecek bir askeri yönetim, ülkede gerici ayaklanmalarla yüz yüze gelecektir. Askeri yönetim, bunları en kısa surede ve sert bir bicimde bastırmak zorundadır. Bununla eşzamanlı olarak PKK’nın yoğun bir saldırıya geçmesi de beklenmelidir. Silahlı Kuvvetlerin buna karsı da ayni yöntemlerle davranacağı kuşkusuzdur. Bu durumda ise, insan hakları, kitle kıyımının durdurulması gibi gerekçelerle uluslararası müdahalelerle karşılaşılması gündeme gelecektir. Bu gelişmelerden yararlanmak istemeleri pek olası olan Iran, Suriye ve Yunanistan’ın da şu ya da bu açılardan harekete geçebilecekleri düşünülmelidir.
Tüm bu gelişmelerin Türkiye’yi çok ciddi bir çıkmaza ve hatta yıkıma sürükleyeceğini söylemek abartılı bir yargı olmaz. Bu nedenlerle, eğer bugün bir askeri müdahalede bulunmayı düşünen komutanlar ya da subaylar varsa, bu gerçekler onları bu girişimlerinden caydırmakta olmalıdır. Ne var ki, göz önünde tutulması gereken bir başka olgu ise, bir askeri müdahale olmaksızın da ülke parçalanmanın esiğine gelirse ya da yıkıma sürükleniyorsa, o zaman nasıl olsa emperyalizm amacına ulaşıyor demektir. İşte, o zaman elde kalanın kurtarılabilmesi için bile olsa bir müdahalenin gerçekleşebileceği de göz ardı edilmemelidir.
Ama gerici çevrelerde ve onlarla işbirliği içinde olan kimilerinde öyle bir tutum ve davranış gözlemlenmektedir ki, bu, ihanetten de ötedir. Bu gerçekleri bilen bu çevreler, Türkiye’yi bir yıkıma sürüklemek pahasına kendi amaçlarına ulaşmak istediklerinden, Silahlı Kuvvetleri usa sığmaz bir bicimde ”tahrik” etmektedirler. Kimileri de bilinçsizce bu kervana katılmış bulunmaktadırlar. Amaçları, bir askeri yönetimin işbaşına gelmesini sağlayarak yukarıda belirtilen olumsuz gelişmelerin önünü açmaktır. Sevindirici olan, kuskusuz bu gerçeklerin bilincinde olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu tuzağa düşmekten özenle kaçınmakta olmasıdır. 28 Şubat, bu gibi olumsuz gelişmelere karşı bir tepkinin ama bu gelişmelere bir ”müdahale” ile set çekmekten kaçınmanın ve anayasal çerçevede kalınmak istenmesinde gösterilen özenin çarpıcı bir örneğidir.
Ancak, çok önemli kimi başka gerçekleri de gözden hiç ırak tutmamak gerekmektedir. Bir ülkenin silahlı kuvvetlerinin görevi ve varlık nedeni ülkelerinin bağımsızlığını korumak ve özellikle de bir düşman işgalini engellemektir. Bu, onun anayasal görevidir. Hiçbir gerekçe bu görevi ortadan kaldıramaz, savsaklanmasına olanak tanıyamaz. Bugün, emperyalizm, hedef seçtiği ülkenin bağımsızlığına son vererek onu sömürmek için artık açık askeri işgale gerek görmemektedir. Çok değişik yöntemler geliştirmiş bulunmaktadır. Bunların başında da, hedef ülkenin yönetiminde kilit yerleri tutanların emperyalizmin işbirlikçileri, ajanları olmaları gelir. Herhangi bir ülkede, bu sağlandığında, emperyalizm amacına ulaşmış demektir. Bunun kendisi için hem maliyeti düşüktür, hem de örtülü bir işgal olduğu için hedef ülkenin halkının tepkisini çekmez. Düşman çizmesi her zaman bir direnişe neden olur ama yönetimin kilit yerlerinin emperyalizmin yerli işbirlikçilerinin ya da ajanlarının eline geçmiş olması, gizli bir işgaldir, bu nedenle de çoğunluk bunun ayırtında olmayacaktır.
Ayrıca irdelenmesi gereken bir konu olmakla birlikte bu yazıda ele alınanların daha iyi anlaşılabilmesi bakımından burada da kısaca da olsa yanıtlanması gereken iki soru bulunuyor. Emperyalizm neden artık Türkiye’nin bütünlüğünü içine sindiremiyor ve bizi yıkıma sürüklemek için irtica ile işbirliği yapıyor? Gerçekten de, emperyalizm artık ülkemiz üzerindeki çıkarlarını Türkiye’nin bir bütün olarak kalarak sağlamaya çalışmaktan vazgeçmiştir ve kendisi Hıristiyan olmasına karşın radikal İslam’la işbirliği içindedir.
Sovyetler Birliği’nin varlığını sürdürdüğü dönemde Türkiye’nin sınırlarını koruması Bati dünyasının çıkarınaydı. Üstelik Sovyetler’in Araplar üzerindeki etkisi, ABD’nin ”yeşil kuşak” kuramı ile komünizmin yayılmasının önüne din engelini koymak istemiş olmasına karşın, özellikle İsrail’in Ortadoğu’da emperyalizmin ileri karakolu görevini yapması nedeniyle, İslamcı akımlara karşı ölçülü olmasını da gerektiriyordu. Fakat Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile birlikte, emperyalizmin İsrail’e olan gereksinmesi önemini yitirdi. Basta Suudi Arabistan, Kuveyt ve bir ölçüde de Mısır bu işlevi yerine getirir oldu. Körfez Savaşı bu gelişimin çok belirgin bir aşamasıdır. Anımsanacağı üzere, emperyalizm, İsrail ‘i devre dışı tutarak Arap ülkeleri aracılığı ile bölgedeki çıkarlarını koruyup genişletti. Yine ayni nedenlerle İsrail barışa zorlandı. Önce, bu gelişmeleri unutmamalıyız.
İkincisi, Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile bağımsızlıklarına kavuşan Türk Cumhuriyetleri’nin Türkiye ile ussal ve ekonomik bir işbirliğinin Türkiye’yi bölgedeki en büyük güç yapacağı gerçeğidir. Öylesine ki, örneğin, Azerbaycan petrolleri Türkiye’nin Batı’ya bu alandaki bağımlılığını ortadan kaldıracak olduğu gibi, dünya pamuk üretiminde on sırayı alan fakat Sovyet yönetimi altında topraklarında tekstil sanayii kurulmasına olanak tanımayan Özbekistan pamuğunun tekstilde gerçekten ileri olan Türkiye tarafından islenmesi Türkiye’yi bu alanda da on plana çıkaracaktı. Dahası, Kazakistan topraklarında askeri ve ekonomik açıdan stratejik maddeler bulunuyordu. Bu arada, dünya görüsü kısır, sözlerinin ne anlama geldiğini bilmez kimi yöneticilerimiz ”Adriyatik’ten Cin Denizi’ne kadar” sloganıyla ortaya dökülüp de emperyalizmin korkulu düş görmelerine neden olduğunu da anımsamak gerekir. Unutulmamalı ki, emperyalizm, 1 yıl, 5 yıl ilerisini değil, 50 yıl sonrasını da kendi çıkarları acısından planlamaktadır. Üzerinden 25-50 yıl geçtikten sonra açıkladıkları belgeler, bu konunun kanıtlarıdır. Bu durumda, emperyalizm için en ussal iş, bölgede güçsüz ve parçalanmış bir Türkiye yaratmaktır. Kaldı ki, belirtildiği gibi, Sovyetler Birliği’ne karşı Türkiye’ye gereksinme de kalmamış bulunmaktadır.
Kürdistan böylece gündeme gelmiştir. Öte yandan, Türkiye’yi Araplaştırmak, emperyalizm için, belirtilen nedenlerle bir zorunluluktur. Laik Türkiye Cumhuriyeti devleti, gücümüzün temelidir. Bu temel yıkılmalıydı. Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, varlığını, geleceğini korumak ve kollamakla anayasal, tarihsel ve işlevsel olarak yükümlü ve görevli olan ve antiemperyalist, Atatürkçü ulusalcı Türk Silahlı Kuvvetleri ‘nin bu koşullar altında bu yükümlülük ve görevini yerine getirmesi gerçekten çok zordur ve zor olduğu ölçüde de özen gerektirmektedir. Ona yardımcı olmak ise, bizlere düşmektedir. Ulusumuz vatanımızın bağımsızlığına, bütünlüğüne, laikliğe, demokrasiye, kısacası Kemalizm’e ne denli sahip çıkarsa, ulusun bir parçası olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin görevini yerine getirmesi de o denli kolaylaşacaktır. Cumhuriyetimizi istenmeyen gelişmelerden sakınmanın yolu, ulusun, halkın ona sahip çıkmasıdır.
***
EKONOMİDE GENEL GÖRÜNÜM
GENEL DURUM
Prof. Dr. Erinç Yeldan 21 Kasım 2018
Bugün ekonominin genel görünümünü ve içinde bulunduğu yapısal kriz ortamının sinyallerini, güncel veriler aracılığıyla, dış dengeler açısından inceleyeceğiz.
Son bir hafta boyunca üç önemli veri yayımlandı. Önce işgücü piyasaları üzerine Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tahminlerini anımsayalım: “Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2018 yılı Ağustos döneminde, geçen yılın aynı dönemine göre 266 bin kişi artarak 3 milyon 670 bin kişi oldu. İşsizlik oranı 0.5 puanlık artış ile yüzde 1.1 seviyesinde gerçekleşti.”
Dolayısıyla, (açık) işsizlik oranı kabaca geçen mart ayından bu yana düzenli olarak artış göstermekte. Unutmayalım ki, söz konusu rakam sadece “iş aramak için son dört hafta içinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış ve 2 hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda olan çalışma çağındaki tüm kişileri, kapsamaktadır. Bu rakam içerisine umudu kırıldığı için veya başka sebeplerle iş aramaktan vazgeçen, ancak bir olanak bulunduğu takdirde iki hafta içerisinde iş yapmaya hazır kişiler dâhil değildir. İş aramaktan vazgeçmiş umutsuzları kapsayan bu “geniş tanımlı” işsizlik kavramı, DİSK’in yayımlamakta olduğu İşsizlik ve İstihdam raporlarında yakından takip edilmektedir.
DİSK Araştırma Dairesi (DİSK-AR), söz konusu “geniş tanımlı işsiz” sayısının 2018 Ağustos ayında, bir önceki yılın aynı dönemine göre 404 bin kişi artarak 6 milyon 352 bine ulaştığını belirtmektedir. Söz konusu (gerçek) işsizlik oranı yüzde 18 olarak hesaplanmakta. Bu yaklaşımdan hareketle, işgücü piyasasına katılmayan ancak ne eğitimde, ne de istihdam arayışı içinde olan atıl gençlerin oranının ise yüzde 28.6’ya çıktığı gözleniyor.
TÜİK istatistiklerine göre ağustos ayı itibarıyla son bir yılda 490 bin kişiye net istihdam artışı sağlanmış olmasına karşın, Türkiye ekonomisi bir bütün olarak mevcut işgücü potansiyelini değerlendirmekte cılız kalmakta, işsizlik oranının yükselmesine engel olamamaktadır.
Geçen hafta TÜİK tarafından yayımlanmış bulunan Sanayi Üretimi İstatistikleri bu tespitin uzantısı niteliğindedir. TÜİK tahminlerine göre sanayi üretimi 2018 Eylül ayında son bir yılda yüzde 2.7 azalış gösterdi. Sanayinin alt sektörlerine baktığımızda, söz konusu dönemde imalat sanayiindeki daralmanın yüzde 3.2; ara malları ve sermaye malları sanayilerindeki daralmanın ise sırasıyla, yüzde 4.8 ve yüzde 4.1 olduğunu gözlemekteyiz. Reel ekonomik aktivitedeki gerilemenin öncü göstergesi niteliğindeki bu saptama ekonomide sert bir iniş yaşanmakta olduğunu dile getiriyor.
Şimdi gelelim bir iktisatçı olarak yorumlamakta güçlük çektiğimiz döviz piyasalarına… Ekonomide reel daralma ve çöküntünün belirginleştiği bu konjonktürde (topludurum), Türk Lirası’ndaki değerlenmenin (dolardaki düşüşün) nedenlerini algılamakta zorlanıyoruz. Ekonomik göstergelerin bozulduğu bir ortamda Türk Lirası’nın değer kazanıyor olması, olsa olsa iktisat-dışı söylemlerle açıklanabilir. İrdeleyelim: TC Merkez Bankası ekonomiye olan döviz giriş çıkışlarını “Ödemeler Dengesi İstatistikleri” aracılığıyla izliyor. Buna göre, yılın ilk dokuz ayında cari işlemler açığı 29.9 milyar dolar düzeyinde. Geçen sene bu rakam 31.3 milyar dolar idi. Ancak geçen sene bu açığı kapatmak üzere yurtdışından sermaye girişleri 33.9 milyar dolara ulaşıyor; cari işlemler ve sermaye hareketleri dengesi beraberce toplamda net 2.678 milyon dolarlık bir döviz fazlasına olanak sağlıyordu. Oysa 2018’in ocak- eylül döneminde sermaye hareketleri dengesi eksi 4.2 milyar dolar ile açık vermiş, cari işlemler ile birlikte Türkiye’nin toplam döviz açığı 34.2 milyar dolara yükselmiştir. Merkez Bankası’nın istatistikleri bu açığın finansman biçiminin, öncelikle kayıt dışı sermaye girişlerini veren net hata ve noksan kalemi ile karşılandığını göstermektedir. Yılın ilk dokuz ayındaki kayıt dışı sermaye girişi 17 milyar dolar ile rekor düzeyindedir. Ekonomiye sağlanan bu gizemli kaynağın gene de yeterli olmadığı gerçeğinden hareketle, buna bir de Merkez Bankası’nın rezervleri eklenmiş ve uluslararası rezervler 16.9 milyar dolar azaltılarak toplam dış açık yamalanmıştır.
Türkiye ekonomi idaresi, derinleşmekte olan krizi siyasi kaygılarla yadsımakta; alınması gerekli tedbirleri uygulamaya koymak yerine, kaynağı belirsiz döviz girişleri ve Merkez Bankası’nın mevcut birikimlerini devreye sokarak gün kazanma çabası içinde gözükmektedir. Krize karşı önlemlerin savsaklanmasının bedeli bugünden çok daha ağır olacaktır. Tarih bu tür acı derslerle doludur, unutmayalım.
Piyasa yorumcuları “fundamentaller” diye adlandırmakta… Biz doğrudan doğruya adını koyacağız: Ulusal ekonominin temel göstergeleri nasıl şekillenmekte?
Geçen hafta içerisinde bu doğrultuda üç önemli veriyi tartıştık. Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu kriz ortamının en güncel göstergelerini oluşturan bu verileri sırasıyla, kısaca, değerli okuyucularımla paylaşmak arzusundayım. Sanayi üretimi (takvim etkisinden arındırıldığında) 2018’in son çeyreğinde yüzde 5.2, yıllık bazda ise yüzde 9.8 gerileme gösterdi. Sanayi sektörünün alt dallarına baktığımızda, dayanıklı tüketim malları sektöründeki gerilemenin sadece yüzde 0.1 olmasına karşılık; ara malı sanayisinde yüzde 8, yatırım malları sanayi alt sektörlerinde ise yüzde 5.1’lik bir daralma gözlüyoruz. Dolayısıyla, sanayinin temel yatırım faaliyetlerini oluşturan aramalı ve yatırım malları alt sektörlerindeki gerileme, ekonominin potansiyel büyüme sınırlarında topyekûn, ciddi kayıplar oluştuğunu vurgulamakta.
Sanayideki gerileme aslında son bir iki yılın sorunu değil, 1980’lerden bu yana uygulanmakta olan kuralsızlaştırılmış piyasanın güdümündeki neoliberal politikaların doğrudan bir sonucu. Bu yorumu aşağıda TÜİK verilerinden derlediğimiz şekilden gözlemekteyiz. Şekil uzun dönemde sanayinin milli gelir içindeki payının nasıl da gerile(til)miş olduğunu net bir biçimde dile getiriyor.
1- İşsizlik Türkiye’nin en ciddi sorunu olarak ciddiyetini koruyor. TÜİK tahminlerine göre Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2018 yılı kasım döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 706 bin kişi artarak 3 milyon 981 bin kişi oldu. İşsizlik oranı 2 puanlık artış ile yüzde 12.3 seviyesinde gerçekleşti. DİSK Araştırma Merkezi, ağustos ayından bu yana istihdamdaki kayıpların 1 milyon kişiye ulaştığını paylaşmaktaydı.
2- Ekonominin dış dengesi bozulmasını sürdürürken finansman kalitesi de giderek daha sağlıksız bir yapıya bürünmekte. Cari işlemler açığı 2018 yılı toplamında 27.6 milyar dolar olarak gerçekleşti. Söz konusu açığı finanse edebilmek için 21.2’si kaynağı belirsiz kayıt dışı sermaye girişlerinden, 10.4 milyar doları ise rezervlerden olmak üzere toplam 31.5 milyar dolar kullanıldı. Aradaki 4 milyar dolara ulaşan fazla ise yurtdışı sermaye çıkışını karşılamış oldu.
Aşağıdaki şekilden de görüleceği üzere cari işlemler açığı 2015’ten bu yana giderek artan biçimde kayıtsız sermaye girişlerinden (net hata ve noksan) ve uluslararası rezervlerden karşılanmaktaydı. 2018 bu sağlıksız politika tercihinin dibe vurduğu yıl oldu. kaynak: TÜİK, Ulusa lH Hesaplar.
Kaynak: TÜİK, Ulusal Hesaplar.
Kaynak: TC Merkez Bankası.
Son söz olarak vurgulayalım: Türkiye ekonomisinde derinleşmekte olan dengesizleşme süreci hayali düşmanların değil, Türkiye’de neredeyse otuz yıldır sürdürülen neoliberal politika demetinin eseridir. Bu politikaların günümüzdeki sorumluluğu ise bunların mevcut yürütücüsü konumunda olan AKP ekonomi idaresindedir
TARIMIN ÇÖKERTİLİŞİ
Erinç Yeldan 27 Şubat 2019
TMMOB Makina Mühendisleri Odası (MMO), “Sanayinin Sorunları” bülteninin şubat sayısını, tarımda yaşanan sert düşüşlerin imalat sanayii alt dallarına etkisine ayırdı. İktisatçı- yazar Mustafa Sönmez’in katkılarıyla hazırlanan Rapor, tarımı çökerten politikaların sonuçta katı bir gıda enflasyonu sorunu yarattığını vurgulayarak, başta gıda-içecek sanayii olmak üzere tarımla ilişkili sanayi dallarının da olumsuz etkilendiğine dikkat çekmekte.
Bilindiği üzere, TÜİK’in verilerine göre ocak ayında yıllık enflasyon oranı tüketici fiyatlarında yüzde 20.4’e, üretici fiyatlarında ise yüzde 32.9’a ulaştı. Ocak ayında enflasyonda en yüksek artış aylık bazda yüzde 6.4’lük artış ile gıda sektöründe gerçekleşti. Bu artış, ocak ayında 2003 yılından bu yana, yani son 16 yıldaki en yüksek düzey olarak gözlenmekte. Fiyatı en çok artan 25 ürün sıralamasında ilk 9 sırada yaş sebze ve meyve ürünleri yer aldı. İlk 15 ürünün 12’si sebze ve meyve ürünleri oldu.
Gıda enflasyonundaki artış kuşkusuz son bir iki ayın değil yıllardan beri tarımda biriken ve kronikleşen sorunların doğrudan sonucu. Önemli bir tarım ve hayvancılık potansiyeli olan Türkiye’de tarımın gerilemesi, AKP döneminde hızlandı. Tarıma önemli destekleri olan kamu kuruluşlarının Hazine’ye yük oluşturduğu gerekçesiyle özelleştirilmesi, tarımı önemli bir destekten mahrum bıraktı. Bunun yanında, hemen bütün Avrupa Birliği ülkelerinde tarıma destekler korunur ve yer yer artırılırken Türkiye’de, kamu maliyesinde mali disiplin sağlamak adına destekler azaltıldı. Desteklerin azalması ile birlikte, Kürt sorununa barışçı çözümler üretmek yerine “güvenlikçi” politikalardaki ısrar, bunun devamı olarak Güneydoğu’daki birçok köy ve mezrada zorunlu göç uygulamasına geçilmesi, can ve mal korkusu ile köylerin terki, tarımsal potansiyelin de körelmesi sonucunu yarattı. Tarım ve sanayide yatırımlarla beslenecek verimlilik artışlarına dayalı bir üretim planlaması yerine İstanbul kent rantı iştahına öncelik tanınması sonucunda tarım üreticisinin üretim motivasyonu da azaldı. Tarımsal faaliyetler önemli bir nüfus için geçim alanı olmaktan çıkarken, kırsal nüfus yaşlandı.
Tarımda yaşanan üretim gerilemeleri, bitkisel ve hayvansal ürünleri işleyen gıda ve içecek sanayii başta olmak üzere, tarımsal sanayileri de olumsuz etkiledi. Bunların yanı sıra tarıma girdi veren yem, tarımsal ilaç, gübre, traktör gibi sektörler de tarımdaki gerilemeden olumsuz etkilendi.
Bu sorunlar TC Merkez Bankası’nın 2018 Üçüncü Çeyrek Enflasyon Raporu’nda da dile getirilmekteydi. TCMB Raporu, “Türkiye’de işlenmemiş gıda ürünlerinde zaman zaman ortaya çıkan arz açıklarının ani ve yüksek fiyat artışlarına sebebiyet vermesi asıl itibarıyla yapısal faktörlerden kaynaklanmaktadır. Bu noktada, etkin ve dinamik bir tarımsal üretim planlaması yapılamaması önemli bir yapısal sorun olarak görülmektedir” biçimindeki yorumuyla tarımda süregelen yapısal sorunların özüne değinmekteydi.
2000’den bu yana tarım sektörünün milli gelirden aldığı pay yüzde 10.1’den, yüzde 5.7’ye; tarımda çalışan sayısı ise 7.7 milyon kişiden, 5.3 milyona geriledi. Tarım alanları toplamı ise 2003’teki 26 milyon hektardan, 2017’ye gelindiğinde 23.4 milyon hektara gerilemiş idi. Bu dönüşümler, emeğin tarımsal üretime katkısını artıracak daha yüksek katma değerli sermaye yatırımları veya teknolojik yeniliklere dayalı verimlilik artışları aracılığıyla değil, doğrudan doğruya tarımsal üretimin çökertilmesi yoluyla yaşandı.
Makina Mühendisleri Odası’nın raporu yapılması gereken ilk adımın tarladan sofraya sorunları bir bütün olarak ele almak olduğunun altını çiziyor. Bu sorunların en başında yüksek girdi fiyatları, çiftçinin üretim iştahının kaybolması ve üretimi terk etmesi, pazarlama zincirindeki sorunlar nedeniyle ürünün tüketiciye pahalı ulaşması geliyor. Ürün kayıpları, iklim değişikliğine bağlı afetler, yıkıcı ithalatın yarattığı tahribat, üretici kooperatiflerinin yetersizliği konuları üstünde de durulması gerekiyor.
Bu sorunların tümünü kucaklayan bütüncül bir tarım ve sanayi politikasının oluşturulması ve kararlılıkla uygulanması ise, kuşkusuz, tarımın yanı sıra onunla ilişkili sanayi alt sektörlerini yeniden ayağa kaldırmanın da ön şartları
“TÜRKİYE ÜRETMESİN PROJESİ”Nİ KİM UYGULADI?
Arslan BULUT27 Şubat 2019
Projeyi ABD ve AB’nin gıda tekelleri hazırladı, bizimkiler uyguladı! Aslında bu uygulamalar, Yüce Divan’da yargılanmayı gerektiren suçlardır. Çünkü Türkiye’de gıda güvenliğini yok etmişler, ABD ve AB’nin çıkarlarına hizmet etmişler, üretimi azaltarak, ithalatla yandaş zenginleştirmişlerdir. Sebze fiyatlarındaki artışı durdurmak için belediyeler tanzim satış çadırları kurdu, beşe alıp üçe sattı. Çadırlarda bakliyat satışına da başlandı.
Peki, bu durum ne kadar sürdürülebilir? Evet, bahar gelip doğal üretim başlayınca sebze fiyatlarında düşüş olacaktır ama acil tedbirler alınırken, sorunun temeline de inmek gerekmez mi?2008 yılında TZOB Başkanı Şemsi Bayraktar uyarmıştı:
“Eğer Türkiye’de üretici desteklenmez ise gıda sıkıntısı baş gösterecek ve insanlar aç kalacak. Üretimi desteklemekten başka bir çaremiz yok. Bu nedenle topraklarımız çok kıymete bindi. Çiftçilerimize çağrıda bulunarak, ‘arazilerinizi yabancılara satmayın, çünkü gelecek 10 yıl içinde en zenginimiz çiftçiler olacak’ diyorum.”
Bu uyarının üzerinden 11 yıl geçti. Üretim desteklenmediği için ekilmeyen arazi oranı arttı. Çiftçilik, büyük şirketlerin eline geçmeye başladı. Hükümet ise her defasında artan gıda fiyatlarını, yandaş şirketlere ithalat yaptırarak durdurmaya çalıştı! Asıl sorun, üretimdeki azalmaydı ama hiçbir tedbir uygulanmadı!
Çiftçiler, toprağı zehirleyen Amerikan firmalarına karşı dava açtı. Avukat Senih Özay, Tarım ve Orman Bakanlığı’na da başvurarak kansorejon içerikli tarım zehirlerinin piyasadan toplatılmasını, Monsanto şirketinin lisanslarının iptalini istedi. Bakanlığın başvuruyu cevapsız bırakması üzerine Bergamalı çiftçiler Hamza Kural ve Tahsin Sezer ile birlikte idare mahkemesine başvurdu. Ankara 18. İdare Mahkemesi’nde görülen davada Monsanto şirketi de müdahil olarak Tarım ve Orman Bakanlığı yanında yer aldı. Üstelik şirket, mahkemeye sunduğu dilekçede, Türkiye’de ruhsat aldıkları yabani ot zehirlerinde Dünya Sağlık Örgütü’nün kanserojen olduğunu tespit ettiği glifosat etken maddesini kullandığını kabul etti.
Davaya bakan Ankara 18. İdare Mahkemesi, bakanlığa başvurunun avukat Senih Özay tarafından yapıldığını, bu nedenle İzmirli çiftçiler Kural ve Sezer’in ruhsat iptaline ilişkin dava açamayacağına hükmetti. Mahkeme, Özay’ın ise “tarımla uğraşmadığını” kaydederek başvurusunu geri çevirdi. Özay, “Mahkeme bana, ‘Sen avukatsın. Tarlan mı var, bitki mi ektin? Zehir mi attın’ diye soruyor. Olması mı gerekiyor? Halk sağlığı için mücadeleye devam edeceğiz” dedi.
Oysa aynı dönemde, Amerikan gıda tekellerine karşı, Avrasya’nın tahıl ambarı konumundaki Kazakistan, Ukrayna ve Rusya, “ortak buğday pazarı” kurmaya karar vermişti.
Türkiye ise 57’nci hükümet döneminde Amerikan buğday tekellerinin baskısı ile çıkarılan buğday yasası ile buğday üretimini kısıtlamıştı. AKP döneminde de Türkiye, Amerikan şirketlerinin hazırladığı sözde ulusal “Biyogüvenlik Yasası” ile kendi tarım alanlarını genetiği değiştirilmiş organizmalarla yapılan tarıma açmaya zorladı.
Türkiye’yi yönetenler, Henry Kissinger’ın “Petrolün kontrolüyle bütün bölge ve kıtaları, gıdanın kontrolüyle de bütün insanları kontrol edebilirsiniz” sözüyle hareket eden ABD’nin ve Türk çiftçisinin üretmemesi için para veren AB’nin baskılarına karşı direnmedi. Ne istiyorlarsa yaptılar.
Köylü de emek harcamadan verilen paraya alıştırıldı! Zaten büyükşehirlerde, köyler de yok edildi. Şimdi iktidar, patates, domates, kuru fasulye ve nohut satarak çaresizliğini sergilemiş oluyorlar.
Türkiye, bu duruma aniden gelmedi. Hükümetler, tütün yasası, pancar yasası, buğday yasası çıkararak, üretimi azalttı! Denilebilir ki, Türkiye tarımının çökertilmesi için bir proje hazırlanmış olsa ancak bunlar yapılabilird
***
KÜRESELLEŞME DAHA SALDIRGANLAŞIRKEN
İÇ SORUNLAR DÜZELTİLMEDEN SÜRERSE…
Prof. Dr. GÜLTEN KAZGAN, 2000
Türkiye’nin 1990’lı yıllardaki sorunları çözülmeden bir de küreselleşme dayattığı yeni uygulamalarla Türkiye’yi uluslararası şirketlerin tam denetimine sokarsa, 1990’lı yıllarda yaşanan olumsuz gidişin şiddetlenerek devam etmesi en olağan beklenti olacaktır. Yani büyüme yerini dur¬gunluğa bırakacak, krizler şiddetlenecek, borçlar taşınmaz nok¬taya gelecek, gelir bölüşümü daha da bozulacak ve hükümetle¬rin ekonominin gidişini etkileme gücü giderek zayıflayacaktır. 1990’da belirginlik kazanan sosyal güvenlik sistemini özelleştir¬me, uluslararası şirketlerin bugün tahkim, yarın daha başka ta¬leplerini yerine getirme, temel altyapıyı yabancılara ya da yer¬li/yabancı ortaklara satma eğilimi bu yolda atılmış önemli adım¬lardır. Buna dışarıda teknolojideki baş döndüren yenilikler, ulus¬lararası şirketlerin birleşmeler yoluyla tekel güçlerini artırmaları, bu güç ve yaşanan iç sorunlar karşısında yerli sermayenin reka¬betten çekilme eğilimi eklenmelidir. Bunun getireceği ekonomik ve toplumsal sorunlar çok cid¬didir:
i) Ekonomik sorunların başında sermayenin “kâr” ölçütünün egemenlik kazanması gelir. Dolayısıyla “kârlı” olmayan yatırım yapılmaz. Bu, Türkiye’nin geri kalmış bölgelerinin ve tarım gibi bazı kesimlerinin yatırımsız kalması, alt-gelir katmanlarına yöne¬lik mal ve hizmet üretiminin sınırlanmasını getirir. Ayrıca uluslar¬arası şirketlerin küresel hesaplarına uygun bir üretim dokusu or¬taya çıkar; bunun ne getireceği ise belirsizdir.
ii) İkinci sorun, içerde yabancı egemenliği arttıkça, serbest sermaye giriş-çıkışlarının tutarı büyüdükçe, Türkiye bunları den¬geleyebilmek için daha büyük rezervler tutmak zorunda kala¬cak; dış borçları artacaktır. Bu üçü bir arada Türkiye’den dışarı transfer edilmesi gereken faiz, kâr ve getirim toplamını büyütecek¬tir.
Ülke içinde kaldığı, ülke sakinlerinin eline geçtiği durumda, bu kalemler, ülke gelirinin öğesi olduğu gibi aynı zamanda ser¬maye birikimine de kaynaklık eder. Bu kalemden dışa transfe¬rin artması demek, Türkiye’nin GSMH’sının giderek emek geli¬rinden kaynaklanır hale gelmesi demektir. Ne var ki, 1990’larda gözlenen, sermayeyi kârlı kılmak yolunda reel ücretlerin baskı altında kalması, sosyal hakların giderek kısılmasıyla da bunun perçinlenmesidir. Bu ikisi bir arada Türkiye’yi “proleter devlet” konumuna getirir: sermaye gelirinden yoksun, düşük ücretin oluşturduğu emek gelirine mahkûm bir devlet. Yani Üçüncü Dünya Devleti olarak yaşamını sürdürme. Ancak bu ko¬numda, ülke bütünlüğünü koruyamaz.
Bu sonucun toplumsal/siyasal boyutuysa Türkiye’nin 2025 yılı civarında üçe parçalanması olasılığıdır: Buna göre uluslar¬arası sermayeyle işbirliği yapan yerli sermayenin zenginleşme¬si, aynı zamanda Türkiye’nin (Ankara ve batısında kalan) Batı bölgesini zenginleştirir; fakirleşen Orta bölgesi dinci eğilimlerin egemenliğine daha fazla girer ve Arap/Ortadoğu bölgesinin bir uzantısına dönüşür; Doğu/Güneydoğu bölgesiyse Kuzey Irak’la birleşme eğilimine girer.
Uluslararası şirketlerin egemenliğine girmiş ve sadece yer¬li/yabancı sermayenin daha kârlı olmasına hizmet eden bir dev¬letin ulusal bütünlüğünü koruması mümkün değildir. Çünkü bu bütünlüğü sağlayan, ulus-devletin ortak çıkarların, ortak değer¬lerin, ortak tarihin ve bir arada yaşamanın herkes için yararlı ol¬duğu kanısının koruyucusu olmasıdır. Zenginleşen Batı bölgesiyse AB’a tam üye olabileceği gibi, bağımsız, EURO-MED için¬de geniş serbest pazarın bir üyesi olarak da kalabilir; Ancak ABD’yle stratejik ortaklık konumunu sürdüremez, çünkü enerji maddelerinin boru hatları yolları üzerindeki denetim gücünü ve Rusya’ya karşı koyabilecek dengeleyici gücünü önemli ölçüde yitirmiş olur.
***
AKP’NİN GENEL EKONOMİ POLİTİKASI
Dr. Engin Ünsal
26 Temmuz 2007
(………….) Cumhuriyet değerlerinin üstüne açıkça şal örtmek isteyen*, 1923 yılından bu yana devlete kazandırılmış ekonomik değerleri acımasızca yandaşlarına ve çokuluslu şirketlere satmakta bir sakınca görmeyen, yolsuzlukları ayyuka çıkan, aile bireylerini sınırsız zenginleştirip hesabını vermeyen ve bunun sorgulanmasını 2003 yılında çıkardığı 4783 sayılı yasa ile önleyen, zenginleri koruyan, yoksulu ezen, dolar milyarderlerinin sayısını katlayan, ülke borçlarını dört buçuk yılda yüzde 85, protestolu senetleri yüzde 663, kredi kartı borçlarını yüzde 393 artıran, işsizliği 4 milyona, kayıt dışı çalıştırılanları 8 milyona çıkaran, ABD ve AB karşısında omurgasız bir dış politika izleyen AKP, 2002’de aldığı 10 milyon oyu 16 milyona çıkararak inanılmaz bir sonuç elde etti.
(Not:22 Temmuz secımlerının sonucları bılgısayarda nasıl değıştırıldı. başlıklı bölüme bkz. İ.Azkan’ın notu)
***
LİBERAL EKONOMİK POLİTİKALARIN ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜ
Prof Dr. Gülten Kazgan 2000
Türkiye’nin içinde bulunduğu ağır bunalımdan çıkabilmesi; yurtiçi koşulların değişimi yanında uluslararası ilişkilerdeki gelişmelere ve bu gelişmelerin TC Devleti tarafından yönlendirilebilmesine de birinci derecede bağlıdır. Geleceği, en azından yakın geleceği, değerlendirebilmek için yurtiçi ve yurtdışı koşulların tümü dikkate alınarak almaşık senaryolar oluşturulabilir. Hangi senaryoyu ele alırsak alalım, TC Devleti’nin ulusal bütünlüğünü ve egemenlik haklarını koruyarak varlığını sürdürebilmesi için yarım yüzyılı aşan bir süredir uygulanan ekonomik sistemden (daha doğrusu sistemsizlikten) çıkarak ekonomisini güçlendirmesi gereği tartışılmaz bir koşul olarak karşımıza çıkmaktadır. Ekonomimizin nasıl güçlendirilebileceği ise, genel ilkeleriyle, bu ülkenin çeşitli üniversitelerinde görev yapan, kendi dallarında uzman oldukları kadar birer düşün insanı olarak da öne çıkmış yurtsever bilim insanlarımızın ortak ürünü “Ulusal Sorunlar ve Demokratik Çözüm Yolları” kitabın çeşitli bölümlerinde anlatılmıştır. Türkiye’nin “nasıl bir toplumsal-ekonomik sistem uygulanmalı?” sorusunun yanıtını bulmaya yönelik tartışmalarla kaybedecek zamanı da yoktur. Sözü geçen tartışmalar bu birleşik (kolektif) çalışmada tarihsel gerçekler ışığında yapılmış bulunmaktadır.
Türkiye, kuruluşundan günümüze kadar, halkçılık ve devletçilik ilkelerinin uygulanmaya çalışıldığı dönem dışında uluslar-arası yarışta geri kaldı. İçinde bulunduğumuz koşullar diğer uluslarınkiyle karşılaştırıldığında durumumuzun İstiklal Savaşı yıllarındakinden büyük bir farklılık göstermediği ve M.
Kemal Atatürk’ün gösterdiği hedefe ulaşmada çok geri kaldığımız anlaşılır. Ulusça yanılgımız, Atatürk’ün “Halkçılık”, “Devletçilik” ve “Devrimcilik” ilkelerinden ayrılmış olmamız değil midir? 1950’lerden sonra sistemsizliğin ne getireceğini anlayabilmek için kısa bir planlı kalkınma dönemi dışında yaklaşık 50 yılı aşkın bir dönemi heba etmemiz mi gerekiyordu? Bir ülke yönetimi; deneme-yanılma yönteminin 50 yılı aşan bir süre ile uygulanacağı bir kavram değildir. Ancak, bunun bir deneme süreci değil de ülkenin; toplumumuzun ayrıcalıklı küçük bir kesiminin tercihleri doğrultusunda yönlendirilmesi olarak değerlendirilmesi halinde bu ülkede yaşayan, toplumun % 80 gibi çok büyük çoğunluğunu oluşturan ‘halk’ın da düzeni, demokratik kurallar içinde,kendi lehine çevirme hakkını kullanmasını beklemek çok doğal olur.
Uluslar arası yarışta aramızdaki mesafeyi açmaya devam eden önümüzdeki gruptan daha fazla uzaklaşmamamız ve kararlı bir hız farkıyla yaklaşabilmemiz için ülke olanaklarının en uygun (optimum) kullanımını sağlamak; bunun için de devletin öncülüğünde planlı ekonominin disiplinle uygulanmasını mutlaka sağlamak zorundayız. Geçen on yılların; özelleştirmenin, ekonomide kuralsızlaştırmanın ve küreselleşme rüzgârında bir yaprak misali savrulmanın, yönsüz, ilkesiz yaşamanın maliyetinin ne kadar ağır olduğunu, politikacılarımıza ve bu düzeni savunan büyük özel sermaye kesimine öğretmiş olduğunu düşünmek isterdik ama nafile! Hâlâ yangından mal kaçırır gibi ülkenin stratejik kuruluşlarını özelleştirmek için çalışmaların sürdürüldüğünü görüyoruz… Bunun; kuzuyu kurdun (ÇUŞ / Çok uluslu şirketler / yabancı büyük sermaye) önüne atmaktan başka bir anlamı yoktur. Özelleştirmeye karşı çıkan bu ülkenin yurtsever bilim insanlarını dinozorlukla eleştirenlerin yahut eleştirecek olanların; Türkiye’de kamu kesiminin ülke ekonomisi içindeki payının % 20’ler (borç faizleri-ne ayrılan para çıkarıldığında % 10’un altında); AB ülkelerinde ise bunun üç-dört katı arasında değiştiğini düşünmeleri ve eğer art niyetli değil iseler bilgilenerek yorum yapmaları gerekir.
***
EKONOMİK SİSTEM ÜZERİNE KİMİ UYARILAR;
KAMU SEKTÖRÜNÜ KÜÇÜLTMENİN YAŞANARAK GÖRÜLEN SONUÇLARI
Türkiye’de ilk özelleştirmenin yapıldığı 1984 öncesi yerli sermaye kesimi özelleştirmenin yolunu açmak için yoğun bir ‘yanlış bilinç yaratma faaliyetine ‘ giriştiler. Öne sürdükleri nedenlerden kimileri,
_ Kamu sektörünün ticari ve sınai kurumları yönetmede verimsiz olmaları, kurumların zarar etmeleri
_ İşsizliğin azaltılması için kamu kurumlarının gereğinden fazla işçi istihdam etmeleri ki kurumun karını azaltıcı etkisi vardır.
Bu yazının yazarı önce büyük kamu kurumlarından PETKİM PETROKİMYA AŞ. ALİAĞA Kompleksi’ndeproje mühendisi, sonra planlama uzmanı olarak, ardından iki özel sektör kuruluşunda çalışmış ve çalıştığı kurumların mali açıdan kendisinin içinde bulunmadığıuygulamalarına şahit olmuştur. İleri sürülen nedenlerin gerçekleri yansıtmadığı özelleştirmeleri takip eden yıllarda görülmüştür.
Gereksiz istihdamın kuruluş yıllarında ileri boyutta olduğu PETKİM’de dahi gelirin ancak yüzde 3’ü boyutunda olduğu görülmüştür ki bu miktar şirketi güç durumda bırakacak bir düzey değildir.
Yerli sermaye çevreleri için asıl amaç; kuruluşu tamamlanmış, işler vaziyetteki kamu işletmelerini ucuza kapatmak, kamudan özele sermaye aktarımı yapmaktır.
Son aylarda Şeker fabrikalarının bütün uyarılara rağmen özelleştirilerek yok pahasına iktidar yandaşlarına verilmesi iktidar partisinin ulusal ekonomi konusunda ne denli çarpık ve gayri milli bir görüşe sahip olduklarının kanıtlarından biridir. Satılan şeker fabrikalarının sadece arsalarının değeri ihalede belirlenen satış değerlerinin üzerindeyse ne düşünürsünüz?
Yabancılara Satışlar
Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) ve Dünya Bankası’nın özelleştirilmesini istediği kurumlar arasında Petrol Ofisi A.Ş., enerji santralleri, elektrik dağıtım şebekeleri, petrol rafinerilerine öncelik verilmesini istemeleri bu seçimin hiç de rasgele yapılmadığı kuvvetli izlenimini veriyor. Aslında, uluslararası sermayenin Türkiye’ye özelleştirmeyi dayatmasının arkasında “ekonomik olarak teslim alma” planlarının yattığını düşünüyorum. Bu, ekonomik Sevr’den başka bir şey değildir.
İlk özelleştirmeden AKP iktidarı öncesine kadar geçen 16 yıllık sürede 8 milyar dolarlık özelleştirme gerçekleşirken,12 yıllık AKP iktidarı döneminde 48 milyar dolarlık özelleştirme yapıldı. Buna göre, 28 yıllık özelleştirme dönemindeki, özelleştirmelerin yüzde 32’si AKP öncesindeki 16 yılda gerçekleşirken, yüzde 68’i AKP iktidarları döneminde hayata geçti.
Geldiğimiz durumdan çıkmanın yollarından en ivedi olanı; varolan yönsüz, ilkesiz, başıboş ekonomik uygulamaları bir daha denememek üzere terk edip devlet tekelleri ile stratejik kuruluşların özelleştirmelerini derhal durdurmaktır. Bu da yetmez, satışı yapılan stratejik kuruluşlar satışta uygulanan koşullarıyla yeniden devletin mülkiyetine kazandırılmalıdır.
Özel Sektör korunuyorken kamu sektörüne üvey evlat muamelesi yapılıyor.
Kamu kurumlarının vergi kaçırma yolları kapalıyken özel sektör işletme ve yatırım sermayesi sıkıntısı çekmemesi için ödemeleri gereken vergilerin sadece beşte birini ödemektedirler.
Bu gerçekleri kurum yöneticileri yanında esnaf, TBMM deki milletvekilleri dâhil olmak üzere herkes bilir. İşletme sermayesi sıkıntısı çekmesi halinde kamu kurumunun bankalardan kredi çekme imkânı vardır, tabii geri ödemenin faiziyle birlikte yapılması kaydıyla… Özel sektörün ödemedikleri vergi ise yanlarına kar kalır. Bu bölümün geri kalan kısmını vergi konusunun uzmanı, bugün CHP’nin genel başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na bırakalım:
Özelleştirme ve vergi konusunu bu kadarıyla bırakıp Türkiye’nin günümüzdeki ekonomik yapısına bir göz atmak için IMF tarafından düzenlenmiş bir tabloyu dikkatlerinize sunmak istiyorum: Aşağıda verdiğimiz tablo, OECD ülkelerinde 1870 ile 2004 yılları arasında kamu sektörlerinin toplam ekonomileri içindeki paylarını vermektedir.
Görüleceği üzere, IMF’nin bu tablolarda verdiği verilere göre harcamalar yöntemiyle hesaplanmış rakamlar; gelişmiş batı ülkelerinde devletin ulusal ekonomi içindeki yerinin % 45’ler düzeyinde olduğunu gösterirken bu oran Türkiye’de % 23,9’dur. Ancak bu rakam iç ve dış borçların faizlerini de içerdiğinden gerçek rakam %10’un altında kalmaktadır (IMF, Economic Outlook, n’65,June 1998). Hele 2000 yılından günümüze geçen 19 yıl içinde İktidarın özelleştirmelere hız vererek neyimiz varsa hepsini bir mirasyedi tutumuyla satarak elden çıkarması sonucu Türkiye artık, pratik olarak, kamu sektörü sıfırlanmış bir ülke durumuna indirgenmiştir. Yıllardır Türkiye’de devletçiliğin ağırlığından şikâyet edenlerin ve devletçiliğin özel teşebbüsün önünü tıkadığını öne sürenlerin kamuoyunu nasıl yanlış yönlendirdiklerini bu rakamlar açıkça ortaya koyuyor.
Satacak bir şeyiniz kalmadığında nasıl bir durumla karşılaşabilirsiniz?
Bu sorunun yanıtını 1994 yılında -27 yıl önce – Bursa Barosu dergisinde yazmıştım.
Başlangıçta borçlarınızı ödemek için yeniden yapılandırır, borçlarınızı yeni borçlarla ödersiniz.
Tabii borçlarınız azalmayacak, faizleriyle birlikte artacaktır. Borçların miktarı ‘yönetilebilir’ olduğu sürece bu böyle devam edebilir.
Yönetemeyecek duruma geldiğinizde yeniden borçlanacak kapı bulamadığınızda IMF’nin kapısını çalmak zorunda kalırsınız. IMF istediğiniz borcu karşılayacak miktarı değil de küçük bir bölümünü, o da karşılığında büyük siyasal tavizler isteyerek, ulusal ekonominin kaleleri ve tersanelerini satmamızı isteyerek vereceğini bildirir. Bunun anlamı ‘ulusal egemenliğinizi kaybetmeye başlamışsınız ve bu devam edecektir demektir.
Ege’deki 18 adamıza ne oldu? Hala kamuoyuna bir açıklama yapılmış değil. IMF, savaşın sürdüğü Suriye’de ABD’nin politikasını destekler bir tutum içinde olmamızı istemedi mi? Kıbrıs konusunda karşı tarafın taviz isteklerinin arttığı bilinmiyor mu? Para bulmak için Karadeniz’deki yaylaları Araplara pazarlamaya kalkmadınız mı?
Herkesin bilgisi dâhilindedir; henüz IMF’nin kapısına gitmedik, ama müzakerelerin sürdürüldüğü bilgisi veriliyor. Ege’deki 18 adamıza ne oldu? Hala kamuoyuna bir açıklama yapılmış değil. IMF, savaşın sürdüğü Suriye’de ABD’nin politikasını destekler bir tutum içinde olmamızı istemedi mi? Kıbrıs konusunda karşı tarafın taviz isteklerinin arttığı bilinmiyor mu? Para bulmak için Karadeniz’deki yaylaları Araplara pazarlamaya kalkmadıdınız mı?
Aileniz mirasyedi bir babanın idaresinde borç içindeyse önce koltuğunuzu, kanepenizi satışa çıkarırsınız, Ardından evin hanımının bileziklerini bozdurursunuz, yetmezse oturduğınuz daireyi satar, kiracısı olarak oturmaya devam edersiniz. Sırada satacak birşeyiniz kalmayınca bir gecekondu mahallesine taşınırsınız. Bu da yetmezse evin hanımı başkalarının evine temizliğe gitmeye başlar.
Satacak birşeyiniz kalmadığında Vatan topraklarını satmaya başlayabilirsiniz. (Not: başlamadınız mı?)
OECD ÜLKELERİNDE KAMU SEKTÖRÜNÜN TOPLAM EKONOMİ İÇİNDEKİ PAYLARI
Yıllar 1870 1913 1920 1937 1960 1970 1975 1980 1985 1990 1995 1997 2000
ABD 3,9 1,8 7 8,6 27 31 34 31,8 35,5 35,2 34,9 32,3 32,2
ALMANYA 10 14,8 25 42,4 32,4 38,3 48,4 47,9 47 45,1 49,8 49 53,6
AVUSTURYA 14,7 15,2 35,7 37,6 44,3 47,1 50,4 48,6 52,6 61,7 49
BELÇİKA 21,8 20,3 41,9 50,9 57,3 61 53,5 53,6 64,3 49,9
FRANSA 12,6 17 27,6 29 34,6 38,5 43,4 52,1 52,1 49,8 54,3 54,3 53,6
HOLLANDA 9,1 9 13,5 19 33,7 41,3 50,6 55,8 57,1 54,1 51,3 49,9 47,7
İNGİLTERE 9,4 12,7 26,2 30 32,2 43 41.8 44,4 41 41,1
8,3 9,3 18,4 18,8 21,6 24,4 32,2 40,2 42,5 45,5 42,2 40,5
İSVEÇ 5,7 6,3 8,1 10,4 11 44,2 50,1 60,1 63,3 59,1 65,6 62,3 58,5
İSVİÇRE 2,7 4,6 6,1 17,2 32,8 41 47,5 48,8 49,5
İTALYA 11,9 11,1 22,5 24,5 30,1 33,1 41,5 42,2 51,3 54 52,7 50,2 48,5
JAPONYA 8,8 8,3 14,8 25,4 17,5 19 26,8 32 31,6 31,3 35,6 35 39,8
KANADA 13,3 18,6 28,6 34,1 39,2 39,6 46 46,7 46,4 42,3 41,5
NORVEÇ 3,7 8,3 3,7 29,9 34,9 39,8 43,9 41,5 49,7 47,6 43,6 47
ORTALAMA 8,3 9,1 15,4 18,3* 28,5 43,3 46,1 47,1
AVUSTRALYA 21,2 23,5 29,4 30,3 35,1 32,1 35,1 32,6 32,3
İRLANDA 28 48,2 51 39 37,6 35,1 31,5
KORE 17,1 19,3 17,6 18,1 19,1 22,2 26,9
POLONYA 49.3 46.9 46
TÜRKİYE 22,5 19,8 16,6 23,9
YENİ ZELANDA 26,9 38,1 48,8 38,8 18,9 40,2
ORTALAMA 25,4 39,5 39,1 40,4
TOPLAM ORT. 8,3 9,1 15,4 20,7 27,9 42,6 44,8 45,9
Kaynak: IMF, Erconomic Outlook, n’65, June 1998, OECD, Analytical Databank, OECD, National accounts of OECD Countries, Paris
Dünyanın gelişmiş tüm ülkelerindeki devletin ekonomik faaliyet içindeki payı% 30’un üzerinde. Bu rakamlar ABD’de son otuz yıldır hiç % 30’un altına düşmemiş. Belçika, Fransa, Hollanda gibi ülkelerde % 50’leri dahi aşıyor. Zengin ülkeler ortalaması % 47 dir. Ülkemizdeki durum ise (devletin ekonomi içindeki payı) 1997’de % 26.6, 2000 yılı tahmini % 23.9’dur. Yuvarlak bir hesapla bu % 24’ün yarısı devletin yaptığı faiz ödemeleri.. Ülkemizde oldukça önemli bir kayıt dışı ekonominin var olduğu hesaba katılırsa ve bu denli büyük faiz ödemeleri de hesap dışı tutulursa devletin gerçek anlamda ekonomideki payı % 10’un altında. Zengin ve büyük ülkelerin önlerinde (veya yakın geçmişinde) büyük alt yapı yatırımları (yol, baraj, köprü vs.) olmadığı halde, yurttaşlarının ortalama gönenci ücretsiz sağlık ve eğitim yatırımlarına enaz gereksinim duymasına rağmen devlet ekonomide % 50 civarında belirleyici. Ülkemizde? Hemen hemen tüm şehirlerimizin alt yapısı henüz yapılmamış, ulusun büyük kısmının başta sağlık ve eğitim olmak üzere sosyal politika seçeneğine mahkûmken, yol, köprü, baraj, vb. yatırımları büyük zengin ülkelerde dahi özel sektöre yaptırılmazken devlet ekonomiden elini çekmeli demek, bilgisizlikten kaynaklanmıyorsa; ihanet değildir de nedir? İkinci dünya savaşının bitiminde Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya tüm Avrupa kentleri ve sanayi tesisleri tümüyle bombalanmış, yakılmıştı. İkinci Dünya Savaşı ile tam bir yıkım yaşamış olan Avrupa ülkeleri bu bitiş ve tükenmişlikten, bugünkü gönenç düzeyine devleti küçülterek mi geldiler?(2)
Hiç tartışılmayacak husus, tekelleşme eğilimine sahip faaliyetlerin, stratejik kurumların yeniden devletin (kamu sektörünün) iyeliğine (mülkiyetine, sahipliğine) geri kazandırılmasıdır. Özelleştirmelerle kaybedilen kurumların tersine bir işlemle yeniden kazanılması mümkün müdür? Zor ama uzun vadede de olsa başarılması zorunludur.Cari açıkların büyüdüğü, gıda ürünlerini dahi ithal eder duruma geldiğimiz/getirildiğimiz, borçları yeni borçlarla ödemeye çalıştığımız kırılgan bir yapının daha ne kadar sürdürülebileceği önemli bir sorudur. Genel tablonun Arjantin’deki büyük kriz öncesi duruma benzerliği dikkat çekmektedir. Yıllardan beridir yurt dışına net kaynak aktarımı yaşanmakta, bir başka deyişle ülke ekonomisi sürekli kan kaybetmektedir. Sıcak paranın yurt dışına çıkması halinde büyük ölçekli bir devalüasyona başvurulması olasıdır. Ekonominin geleceği dış ajanların tercihlerine bırakıldığı için çok kırılgan bir zemin üzerinde bulunmaktayız. Burada amacımız, uzmanlık alanları ekonomi olan bilim adamlarımızın görüşlerini yinelemek değil, bir veri olarak kabul ettiğimiz mevcut durumda nelerin yapılması gerektiğine dikkat çekmektir.
İktidarın ekonomik durumun daha da kötüleşmeden siyasal konumunu korumak amacıyla Meclis’teki oy çokluğuna güvenip bir erken seçime gitmesi olasılığı dikkatlerden uzak tutulmamalıdır. Dolayısıyla ulusalcı güçlerin önlerinde derlenip toparlanmak, demokratik kurallar içinde bir çatı altında tüzel kişiliğe sahip bir yapı oluşturmak için zaman epeyce daralmış bulunmaktadır. Hiç istenmeyen bir durum, bunalımın ileri safhalarında bir toplumsal patlamanın yaşanması, ülkenin bir karışıklık ortamına sürüklenmesi, ekonomik kırılganlığın tam bir toplumsal çözülmeye, çökmeye yol açmasıdır. Böyle bir durumda neler yapılması gerektiğini bilmeyen, aceleyle oluşturulacak kadroların ülkeyi düzlüğe çıkarması beklenemez.
Yapılacak çok iş var. Çürümüş bir yapıdan kurtulmak için yapılacak planlama çalışmaları öyle her önüne gelenin öngörüde bulunabileceği basit etkinlikler değildir. Konu, büyük bir ülkenin bütünlüğü, varlığının güvence altına alınması ve Türk Rönesans’ını (yeniden doğuş) yaşamak olduğunda yapılacak çalışmaların; uzman araştırmacılar ve ülke çapında bilimsel kişilikleriyle öne çıkmış aydınlarımızca hemen her özgün konuda atılacak adımların ayrıntılarıyla belirlenecekleri bir ulusal planlama ile tavizsiz uygulanmaları söz konusudur. Planlama çalışmaları bir bütünlük içinde yürütülmelidir. Örneğin yeni bir Anayasa çalışması bir hikâye kitabının yazılması değildir ki kısa bir sürede tamamlanabilsin. Önce ilgili bilim kurulunun oluşturulması, ortak bir metin üzerinde antlaşmaya varılması, lehte ve aleyhte görüşlerin de metinleştirilmesi, onaylanması, topluma kabul ettirilmesi vb. her biri uzun ve zahmetli uğraşları gerektirmektedir. Yeni örnekler vererek konuyu uzatmadan şunu ifade etmek gerekiyor: En kötü şeylerden biri, ne yapacağını bilememek, olaylara hazırlıksız yakalanmaktır.
90 yıllık tarihimiz takip edilen siyasaların nasıl sonuçlar vereceği konusunda bizlere değerli deneyimler kazandırmıştır. Ana çizgileri itibariyle yapılması gerekenler bellidir ama atılacak adımların sağlıklılığı ayrıntılarında saklı olacaktır.
Olağandışı durumlar olağandışı önlemlere başvurma olasılığını da içerir. Şu hususun hep göz önünde bulundurulmasında zorunluluk vardır: Bütün çalışmaların ilk adımı siyasal iradenin demokratik yoldan belirlenmesidir. Gerçi bir özdeyişle “hainlerle savaşırken şövalyelik taslamaya gerek yoktur” denilir ama halkımızın beklentileri göz önüne alındığında toplumsal ortamın bir ‘yeniden kurtuluş’ için uygun koşulları içermekte olduğu dikkate alınırsa günümüz koşullarında şövalyelikten uzaklaşmanın gerekmediğini değerlendirebiliriz.
Türkiye’de ilk özelleştirmenin yapıldığı 1984 öncesi yerli sermaye kesimi özelleştirmenin yolunu açmak için yoğun bir ‘yanlış bilinç yaratma faaliyetine ‘ giriştiler. Öne sürdükleri nedenlerden kimileri,
Kamu sektörünün ticari ve sınai kurumları yönetmede verimsiz olmaları, kurumların zarar etmeleri
İşsizliğin azaltılması için kamu kurumlarının gereğinden fazla işçi istihdam etmeleri ki kurumun karını azaltıcı etkisi vardır,
Bu yazının yazarı önce büyük kamu kurumlarından PETKİM PETROKİMYA AŞ. ALİAĞA Kompleksi’nde proje mühendisi, sonra planlama uzmanı olarak, ardından iki özel sektör kuruluşunda çalışmış ve çalıştığı kurumların mali açıdan kendisinin içinde bulunmadığı uygulamalarına şahit olmuştur. İleri sürülen nedenlerin gerçekleri yansıtmadığı özelleştirmeleri takip eden yıllarda görülmüştür.
Gereksiz istihdamın kuruluş yıllarında ileri boyutta olduğu PETKİM’de dahi gelirin ancak yüzde 3’ü boyutunda olduğugörülmüştür ki bu miktar şirketi güç durumda bırakacak bir düzey değildir.
Yerli sermaye çevreleri için asıl amaç; kuruluşu tamamlanmış, işler vaziyetteki kam
u işletmelerini ucuza kapatmak, kamudan özele sermaye aktarımı yapmaktır.
Son aylarda Şeker fabrikalarının bütün uyarılara rağmen özelleştirilerek yok pahasına iktidar yandaşlarına verilmesi iktidar partisinin ulusal ekonomi konusunda ne denli çarpık ve gayri milli bir görüşe sahip olduklarının kanıtlarından biridir. Satılan şeker fabrikalarının sadece arsalarının değeri ihalede belirlenen satış değerlerinin üzerindeyse ne düşünürsünüz?
İlk özelleştirmeden AKP iktidarı öncesine kadar geçen 16 yıllık sürede 8 milyar dolarlık özelleştirme gerçekleşirken,12 yıllık AKP iktidarı döneminde 48 milyar dolarlık özelleştirme yapıldı. Buna göre, 28 yıllık özelleştirme dönemindeki, özelleştirmelerin yüzde 32’si AKP öncesindeki 16 yılda gerçekleşirken, yüzde 68’i AKP iktidarları döneminde hayata geçti.
Geldiğimiz durumdan çıkmanın yollarından en ivedi olanı; varolan yönsüz, ilkesiz, başıboş ekonomik uygulamaları bir daha denememek üzere terk edip devlet tekelleri ile stratejik kuruluşların özelleştirmelerini derhal durdurmaktır. Bu da yetmez, satışı yapılan stratejik kuruluşlar satışta uygulanan koşullarıyla yeniden devletin mülkiyetine kazandırılmalıdır. Özel Sektör korunuyorken kamu sektörüne üvey evlat muamelesi yapılıyor.Kamu kurumlarının vergi kaçırma yolları kapalıyken özel sektör işletme ve yatırım sermayesi sıkıntısı çekmemesi için ödemeleri gereken vergilerin sadece beşte biri düzeyinde ödeme yapmaktadırlar.
Bu gerçekleri kurum yöneticileri yanında esnaf, TBMM deki milletvekilleri dâhil olmak üzere herkes bilir. İşletme sermayesi sıkıntısı çekmesi halinde kamu kurumunun bankalardan kredi çekme imkânı vardır, tabii geri ödemenin faiziyle birlikte yapılması kaydıyla… Özel sektörün ödemedikleri vergi ise yanlarına kar kalır. Bu bölümün geri kalan kısmını vergi konusunun uzmanı, bugün CHP’nin genel başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na bırakalım:
Türkiye’nin günümüzdeki ekonomik yapısına bir göz atmak için bı bölümün başında verdiğimiz,IMF tarafından düzenlenmiş ‘OECD ülkelerinin ulusal ekonomilerindeki değişimleri dikkatlerinize sunmak istiyorum: Tablo, OECD ülkelerinde 1870 ile 2004 yılları arasında kamu sektörlerinin toplam ekonomileri içindeki paylarını vermektedir.
Görüleceği üzere, IMF’nin bu tablolarda verdiği verilere göre harcamalar yöntemiyle hesaplanmış rakamlar; gelişmiş batı ülkelerinde devletin ulusal ekonomi içindeki yerinin % 45’ler düzeyinde olduğunu gösterirken bu oran Türkiye’de % 23,9’dur. Ancak bu rakam iç ve dış borçların faizlerini de içerdiğinden gerçek rakam %10’un altında kalmaktadır (IMF, Economic Outlook, n’65,June 1998). Hele 2000 yılından günümüze geçen 19 yıl içinde İktidarın özelleştirmelere hız vererek neyimiz varsa hepsini bir mirasyedi tutumuyla satarak elden çıkarması sonucu Türkiye artık, pratik olarak, kamu sektörü sıfırlanmış bir ülke durumuna indirgenmiştir. Yıllardır Türkiye’de devletçiliğin ağırlığından şikâyet edenlerin ve devletçiliğin özel teşebbüsün önünü tıkadığını öne sürenlerin kamuoyunu nasıl yanlış yönlendirdiklerini bu rakamlar açıkça ortaya koyuyor.
* * *
SİYASAL DURUM
BUGÜNKÜ İSLAMCI BİR FAŞİZM
Enver AYSEVER’in (EA) KORKUT BORATAV (KB) Ile söyleşisi Cumhuriyet, 08 Ocak 2019
Kültürel Müslümanlık…
E.A…Liberallerin Cumhuriyet eleştirişlerine ne diyeceksiniz?
KB Liberallerimiz, post-modern demokrasi yorumu ile bütün siyasi akımların aynı derecede saygın olduğunu ileri sürdüler. Bu toplumun bünyesinde var olduğu için siyasi İslam’ın siyasette de yer almasını; toplumun çoğunluğunu oluşturuyorsa kendi programıyla iktidar olmasını savundular. Ama, siyasi İslam’ın toplumun bünyesinde yer almadığını; Türkiye halkının kültürel Müslümanlığından ayrı, hatta ona yabancı bir şey olduğunu algılayamadılar. Siyasi İslam’ın, Türkiye toplumunu aslında “ithal malı” bir İslam’a göre dönüştürme programı içerdiğini; bu programın demokratik olamayacağını bir türlü fark etmediler.Birçok arkadaşımız 12 Mart, 12 Eylül askeri faşizmlerinin panzehiri olarak İslamcılığı gördü; siyasî İslam’ın bünyesindeki anti-demokratik özü kavrayamadı. Askeri faşizm karşıtlığı, İslamcı faşizme teslimiyete yol açtı.‘Kriz, AKP’nin eseridir’
EA…Krizin göbeğindeyiz, sizce nasıl bir süreçten geçiyoruz?
KB…İçinden geçmekte olduğumuz kriz, finans kapitale bağımlılığı, teslimiyeti nedeniyle bizzat AKP’nin eseridir. Ağırlaştıkça temsilî demokrasinin normal koşullarında iktidarı da sarsması gerekir.Yeni rejim, kurumsallaşamama güçlükleriyle karşı karşıyadır. Türkiye’nin gelişkinlik düzeyindeki kapitalist bir ekonomi, bugünkü alaturka başkanlık rejimi ile yönetilemez. Meşrutiyetten bu yana kamu yönetiminin tarihsel birikimi emir-komuta zinciri içinde çalışmaya müsait değildir. Bu kadro yeni baştan kurumsallaşma gerçekleştiremez.Kriz çok derinleşirse mecburen IMF’yi getirecekler; bir gerekçe bulurlar. Kamu yönetiminde yapısal reform küçülterek, işsizliği artırarak düşe kalka sürdürürler.
EA…İçinde bulunduğumuz rejimi tarif etmek gerekse, ne dersiniz?
KB…Şunu söyleyeyim bir kere, rejim değişti. Ben İslamcı faşizm diyorum, Geçiş son cumhurbaşkanlığı seçimiyle tamamlandı. Meclis bitti. Ama birçoğumuz rejimin değiştiğinin farkında değil; çünkü özgürlük alanlarının hepsini yok etmediler. Hâlâ bu tür “aykırı” sohbetleri yayımlayan bir gazete var. İki üç muhalif TV kanalı ve gazete var. Zorla ayakta durduklarını da biliyoruz..
Burjuvazi ise, “lümpen”, kapkaççı, fırsatçı ve korkak olduğunu defalarca gösterdi. Mülkiyet haklarının ihlallerini dahi, “bana dokunmayan yılan..” anlayışıyla sineye çekti. AKP’nin rejim değiştirme operasyonlarının her aşamasına açıkça ya da sessizce destek verdi. Bu özellikleriyle Türkiye burjuvazisi, yakın dostlarına, hatta kendisine dahi “ihanet” etti. Hayalperest liberallerin ondan umduğu tarihsel görevi ifa etmiyor. Kapitalist bir toplumun egemen sınıfı olma iddiasını yitirmiş. İktidar, ihsan dağıtma ve cezalandırma yöntemlerini işadamlarına karşı pervasızca kullanıyor. Büyük sermaye de son tahlilde orta halli kapkaççıların yönettiği; yolsuzluğun zirveye çıktığı; yozlaşmış kapitalizmi sineye çekiyor. Bu rejimin kendisi için de yarattığı istikrarsızlık, güvensizlik tahammül sınırını aşarsa ne yapacak? Çoluk-çocuk, servet, sermaye, şirket olarak ülkeyi terk etme seçeneği yedektedir.
EA…İslam toplumu olmak sosyalizme engel mi, aşmak mümkün mü bunu?
KB…Kaynağı İslam dininden olmakla beraber, Müslümanlığı, Türkiye halkının kültürünün bir öğesi olarak yorumluyorum ve birçok arkadaşın aksine, sosyalizme karşı bir engel olduğunu düşünmüyorum.
Son yılların patolojik dönüşümleri hariç, kültürel Müslümanlık, Türkiye’nin seksen yıllık laiklik uygulamalarına uyum göstermiştir. Dahası, Türkiye seçmenlerinin, işçi sınıfının, emekçilerinin 12 Mart’la 12 Eylül arasında sandıkta, varoşlarda, fabrikalarda, köylerde, 1 Mayıs’larda, 15-16 Haziran’larda sola, giderek sosyalizme kaymasına Müslümanlık engel olmuş mudur? Hayır!
Tekrar edeyim: Siyasi İslam, Türkiye toplumunun Müslüman kimliğini fethetmeyi hedefleyen; dıştan gelen bir saldırıdır.
EA…Cumhuriyetçi kadronun en devrimcisi Mustafa Kemal’in farkı neydi?
KB…Mustafa Kemal, Cumhuriyetçi kadronun en devrimcisidir. Şubat 1923’te İzmir Kongresi açılış konuşmasına bakın. Yeni bir toplum tahayyülünün ip uçları var: Osmanlı toplumunun zirvesini simgeleyen üç büyük sultana meydan okumakta; ve ortaçağ düzenini reddetme işaretleri vermektedir. Liderliği, sonraki yılların devrimci doğrultuda gelişimini belirlemiştir.
EA…Sosyalizmi kurma fırsatı var mıydı kuruluşta, niye tercih bu yönde olmadı?
KB Mustafa Kemal niye sosyalizmi kurmadı diye bir soru sorulamaz ki. Toplumun özelliği, yapısı sosyalizmi gündeme getirmeye müsait değil. Mustafa Kemal’in dünya görüşü Fransız devriminin Jakoben kanadına yakındır; sosyalist değildi. Ortaçağ düzenine karşı mücadeleyi ödünsüz üstlenebilecek lider de oydu.
Cumhuriyet devrimlerinin eksikleri yok mu? Bir toprak reformu ile toplumun bünyesinde gericiliğin kaynaklarını oluşturan toprak ağasının, büyük çiftçinin, etkileri niçin tasfiye edilemedi? Parti teşkilatı niçin her yerde son tahlilde toprak ağalarının, taşra mütegallibelerinin kontrolü altına girdi?
Atatürk bu eksikliğin fakındaydı. Her fırsatta ısrarla çiftçiyi topraklandırmak lazım dedi. Bu doğrultuda bir atılım Atatürk’ün ölümünden sonra Köy Enstitüleri ve Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ile yapılmaya çalışıldı. Köy Enstitüleri’nin on yıl içinde Türkiye’nin kültür hayatına ne kadar büyük, devrimci bir ivme getirdiğini bugün dahi görüyoruz. Türkiye köylüsünün de devrimci bir değişime ne kadar yatkın olduğunu Köy Enstitüleri’nin bilançosunda gözlüyoruz.
EA…Atatürk’e yaygın bir sevgi var, Laiklik, Cumhuriyet ve Müslümanlık bir arada olabilecek mi yine?
KB…Elbette olacak. Aksi görüşte olanlar, Cumhuriyet devrimlerinin nasıl olup da ayaklanmalara, sert direnmelere yol açmadığını açıklasınlar. Öyle bir devrim ki, önce saltanatı, sonra hilafeti kaldırıyor; anayasasından “devletin dini İslam’dır” maddesini çıkarıyor; laikliği, Latin alfabesini getiriyor; kadını erkeği hukuken eşitliyor; kadınlara seçme-seçilme hakkını bazı Batı ülkelerinden önce getiriyor; şeriat hukuku yerine Avrupa hukukunu getiriyor…
EA…Şeriatçı halk ayaklanmaları nerede? Menemen vakasını, Şeyh Sait ve Dersim isyanlarını mı sayacaksınız?
KB…İlgisi yoktur. Zira Türkiye halkının Müslüman kültürü laiklikle barışıktır. Dede Korkut masallarındaki kadın karakterlere bakın. Bektaşi fıkralarına, Nasreddin Hoca fıkralarına, Bekri Mustafa fıkralarına bakın. Karacaoğlan’a, Âşık Veysel’e bakın.. Halk türkülerinin, şiirinin tümü dünyevî aşk taşır; sevda, muhabbet, kaçamaklar içerir. “Bir bahçeden bir bahçeye sallanan yemeniler” ile haberleşmeler vardır… Bu örnekler bugünkü rejimin İslamcı dünya görüşü ile nasıl uzlaşabilir?
EA…2023 Türkiye’si Mustafa Kemal’in mi Abdülhamit’in mi olacak?
KB…Türkiye halkına hiçbir telkin ve kampanya yapmadan bir anket uygulayın. “Atatürk mü Abdülhamit mi” diye. Sonucu göreceksiniz. Toplumumuzun, 2019 yılında Cumhuriyet rejiminin ana kazanımlarıyla hâlâ barışık olduğunu ve Atatürk’e ait yerleşik, yaygın bir sevginin var olduğunu düşünüyorum.
TÜKENİŞ NOKTASI – (İKTİDARIN YANLIŞLARI VE ÇELİŞKİLERİ)
Emre Kongar 22 Mart 2019
Ülkeyi 17 yıldır yöneten iktidarın kadroları ve taraftarları bugün gelinen tükeniş noktasını gerçekten görmüyorlar mı? Bugüne kadar alınan birbirine taban tabana zıt, son derece sert ve. tartışmalı (ve bence yanlış) iç ve dış politika kararları…
Bu kararların neredeyse bir gecede değişen tepeden inme emirlerle uygulamaya sokulması…
Hem kaynakların bitmesi, hem umutların solması…
Gelinen maddi ve manevi tükeniş noktası…
tidarın yönetici kadroları ve onlara oy verenler tarafından görülmüyor mu; onları rahatsız etmiyor mu?
Semokrasiyi ve insan haklarını geliştirmek için verilen sözlere rağmen, bütün temel hak ve özgürlüklerin baskılandığı noktaya gelmek:
Avrupa Birliği’ne tam üyelik hedefinden şimdi neredeyse düşmanlığa geçmek…
ABD ile bir müttefik, bir düşman olmak…
Libya konusunda “NATO’nun orada ne işi var” demek, sonra da NATO müdahalesine katılmak…
Suriye’de Esad’la kanka olup, birlikte kabine toplantıları bile yaparken, birdenbire “Hain Esed” diyerek Suriye savaşına dâhil olmak…
Kürtler konusunda, terör örgütü PeKaKa’yı bile bir dönem muhatap alırken (ki bence çok yanlıştı) şimdi meşru bir parti olan HDP’yi dahi te terör örgütü uzantısı olmakla suçlamak..
FETÖ ile birlikte yargıya el koyduktan sonra, Silivri davalarında, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni, Üniversite’yi, Medya’yı ezip yok ederek tümüyle parti emrine aldıktan sonra, bütün suçu sadece FETÖ’nün üstüne yıkıp kendi içindeki FETÖ yandaşlarını/artıklarını temizlememek..
Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yapılan müdahalelerle FETÖ’yü 15 Temmuz’da darbe teşebbüsünde bulanacak güce eriştirmek ve sonra bu teşebbüsü bahane ederek 20 Temmuz’da kendi darbesini yapmak…
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ve halkoylamalarında eşitliksiz ve adaletsiz ve hatta yasalara aykırı koşulları empoze ederek sonuç almak…
Yargıyı ve medyayı bütünüyle parti emrine almak, durumdan vazife çıkaran “kraldan çok kralcı” bir konuma getirmek ve toplumu nefes alamayacak kadar baskılamak…
Ekonomiyi krize sokmak, halkı yoksullaştırmak, gelir dağılımı adaletsizliğini daha da artırmak…
Ülkenin Cumhuriyet’ten bu yana ürettiği bütün birikimlerini sıfırlamak…
Yap-işlet-devret anlayışıyla, yerli ve yabancı müteahhitlere gerçekçi olmayan yüksek bedellerle hazine garantileri vererek gelecek kuşakları da borç altına sokmak…
Liyakat ilkesi yerine kayırmacılık ilkesini uygulayarak ülkenin bütün yetişmiş insan gücünü ve yetenekli gençlerini umutsuzluğa sevk edip yurtdışına göçü hızlandırmak…
Ve daha bütün bunlar gibi birtakım yanlışlarla toplumun bugününü ve geleceğini karartmak…
Ve böylece tükeniş noktasına gelmiş olmak…
İktidar mensupları ve onlara oy vermiş kişilerce görülmüyor mu; bu gerçek onları rahatsız etmiyor mu? Bir iktidar ülkenin tüm kaynaklarını yağmalayarak tükettiğinde, saydığım bütün yanlışlarına ve çelişkilerine rağmen iktidarda kalabilir mi?
Dağıtılacak kaynakların ve umutların tükendiği nokta, gelinen son nokta değil midir?
İÇ CEPHE HANGİ DEMOKRASİ İÇİN SUSKUNLUĞUNU SÜRDÜRÜYOR ?
Ülkenin her geçen gün siyasal, sosyal ve ekonomik yapısının bozulmasına yol açan, devleti adeta tasfiye etmeye koşullanmış günümüz iktidarının yaptıklarına ne uğruna katlanmaya devam ediyoruz? Demokrasi ve hukuka bağlılık adına mı? Eğer öyle ise hangi demokrasi adına?
Anayasada ifadesini bulmuş laikliğin ortadan kaldırılmasına alet edilmiş demokrasi mi?
Ülke varlıklarını işbirlikçi sermaye sınıfı ve yabancılara peşkeş çekmek mi demokrasi oluyor?
Kuvvetler ayrılığı ilkesini ve yargı bağımsızlığını rafa kaldırıp yargı mensuplarının bir bölümünü kendi amaçları doğrultusunda kullanmanın yolunu açan demokrasi mi?
USA’dan ithal seçim kontrol sistemi (Seçsis) ile seçim sonuçlarını bilgi işlem ortamında kendi lehine çevirenlerin yolundaki engelleri kaldıran demokrasi mi?
Seçimlerde elde ettiği oy potansiyelinin iki katı temsil gücüne ulaştıran çarpık seçim sisteminin başımıza sardığı bu iktidara katlanmak mıdır demokrasi?
Ülkenin göz bebeği, tarih boyunca Türk’ün gurur kaynağı olan TSK’ne haksız iktisap ile sahip olduğu yasama gücünü kötüye kullanarak saldırmanın koruyucu kalkanı olarak kullanıldığı demokrasi mi?
Hangi demokrasi adına bütün bu yapılanların devleti tasfiyesine gerekli tepkiyi göstermiyor ve “Sonra batılı dostlarımız(?) ne der?” veya “TSK demokratik teamüllerin dışına mı çıkıyor?” veya “Yeniden darbeler devri mi başlayacak?”gibi sorulara takılıp ataletimizi sürdürüyoruz?
Vatanın bekasının sorgulanmaya başlandığı koşullarda ülkeyi tehdit eden unsurların ortadan kaldırılması meşruiyet kazanır ve bu tartışmanın etrafında ileri sürülecek düşüncelerin hepsi teferruata dönüşür.
Şayet Atatürk’ün kurduğu parti, başta halkçılık olmak üzere parti ilkelerine kararlılıkla sahip çıksaydı beklenmeyen oy kayıplarına uğramaz, iktidarı gerici güçlerin eline bırakmazdı. Keşke Atatürk’ün kurduğu parti ilkelerine sahip çıkıpdemokratik kurallar içinde bir alternatif siyasal güç olarak ortaya çıkabilseydi ama olmuyor, olmuyor…..
TEK ADAM NİÇİN YÖNETEMEZ?
Cumhuriyet, Prof. Dr. Emre Kongar 28 Haziran 2018
24 Haziran seçimlerinin kaygı verici sonucu, bu seçimleri bir liderin ya da bir partinin kazanması veya kaybetmesi değildir… Bu seçimlerin ülke açısından sorun yaratacak sonucu, Demokratik Parlamenter Rejimin sona erdirilmiş ve Tek Adam Rejiminin, (ucube de olsa) bir Anayasa’ya bağlı olarak yürürlüğe girmiş olmasıdır.
Çünkü Türkiye’nin önündeki sorunları, bir Tek Adam Rejimi ile aşabilmesi pek olanaklı görünmemektedir.
1) Türkiye bugün, Temel Hak ve Özgürlükleri askıya alınmış, medyasına, üniversitelerine el konmuş, çağ gerisi bir eğitime mahkûm edilmiş olarak, adına “Demokrasi” denilemeyecek bir rejim ve bu rejimin yarattığı siyasal bunalım ile karşı karşıyadır.
Bu bunalımı, ne kadar bilge olursa olsun, tek bir kişinin aşması olanaklı değildir.
Üstelik bu bunalımı zaten, kendisi için Tek Adam Yönetimi üretilmiş olan lider yaratmıştır.
2) Ülke ekonomisi de, hem uluslararası eğilimlerden kaynaklanan hem de yanlış ekonomik politikaların sonucunda ortaya çıkan başka bir ciddi bunalımla karşı karşıyadır. Bu bunalımı da tek bir kişinin kararlarıyla aşmak olanaklı görünmemektedir. Üstelik ülkeyi bu ekonomik çıkmaza da kendisi için Tek Adam Yönetimi modeli biçilen lider sokmuştur.
3) Dış politikada, gerek bölgesel sorunlar, gerekse bu sorunlar karşısında izlenen yanlış politikalar, Türkiye’yi çok ciddi uluslararası askeri ve siyasal çıkmazlarla karşı karşıya bırakmıştır. Bu sorunların da tek bir kişinin kararlarıyla aşılması beklenemez. Hele bu kişi zaten bu sorunları yaratan sürecin başındaki lider ise.
4) Üstelik ülke, kendisine Tek Adam Yönetimi tevdi edilen lider tarafından ortadan ikiyi bölünmüş, halk birbirine düşman edilmiş ve yönetime her kim gelirse gelsin, bir “milli mutabakat”, “ulusal uzlaşma” olasılığı ortadan kaldırılmıştır. Yani Tek Adam Yönetimi’ni uygulayacak olan liderin arkasında yeterli bir destek yoktur.
5) Önemli bir nokta da, ülke yönetiminde, liyakatin bütünüyle ihmal edilerek bütün görevlere, layık olanların değil, “evet efendimci” militanların getirilmesinden dolayı, “Ortak aklın” veya “Devlet aklının” tahrip edilmiş olmasıdır.
6) Son bir nokta da, bütün Tek Adam Yönetimlerinin ortak hastalığının, liderin etrafının akıllı ve yetenekli değil, dalkavuk ve yeteneksiz kişilerce sarılmasının, bu yönetimde de ortaya çıktığı gerçeğidir.
Tek Adam Yönetimi, zaten büyük bir bölümünü kendisinin yarattığı ülke sorunlarını çözemeyecek, ama bedeli halk ödeyecektir.
* * *
İKTİDAR, UMUDU TÜKETTİĞİNDE…
Emre Kongar 20 Nisan 2018
Toplumsal, ekonomik ve dolayısıyla siyasal olaylar birdenbire ortaya çıkmazlar:
Her iktidar değişiminin arkasında mutlaka, toplumsal ve ekonomik süreçler ve bu süreçlere bağlı olarak siyasal oluşumlar vardır.
Erdoğan/AKP iktidarının da sonu gelmiştir, değişim kaçınılmazdır!
Erdoğan/AKP iktidarının sonunu getiren toplumsal, ekonomik ve bunlara bağlı olan siyasal süreçleri şöyle özetlemek olanaklıdır:
1) Demokrasiyi geliştireceğine söz vermiş, tam tersine, başta muhalefet ve medya özgürlüğü olmak kaydıyla temel hak ve özgürlükleri sınırlamış ve kısıtlamıştır.
2) Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne sokacağına söz vermiş, tam tersine, ülkeyi AB’den uzaklaştırmıştır.
3) Yargıyı güçlendireceğine ve bağımsızlaştıracağına söz vermiş, tam tersine, yargıyı siyasetin emrine vererek Hukuk Devleti’ni tahrip etmiştir.
4) Ekonomiyi güçlendireceğine, enflasyonu önleyeceğine söz vermiş, tam tersine, enflasyonu yeniden azdırmış, Cumhuriyet döneminin bütün ekonomik ve endüstriyel kazanımlarını satmış, ülkeyi sadece toprak yağmasına ve inşaat sektörüne mahkûm etmiş, ABD Doları’na eşitleyeceğini öne sürdüğü Türk Lirası’nı doların dörtte birine düşürmüştür.
5) Rüşveti ve yolsuzluğu önleyeceğim demiş, rüşvet ve yolsuzluk iddiaları ayyuka çıkmış, uluslararası mahkemelere kadar yansımıştır.
6) Kürt sorununu çözeceğini ve bu sorunu istismar eden PKK terörünü bitireceğini söylemiş, tam tersine, toplumu etnik eksende daha da ayrıştırmış, üstelik PKK örgütlenmesini komşulara da ihraç ederek, bu terör örgütünün uluslararası bir güç haline gelmesine yol açmıştır.
7) Bütün uyarılara karşın, Fethullah Gülen Cemaatini devletin en kritik yerlerine yerleştirmiş ve sonunda 15 Temmuz 2016 kalkışmasına yol açmıştır.
8) OHAL’i kaldıracağı sözünü vermiş, tam tersine, ülkeyi OHAL ile yönetmeye başlamıştır.
9) Eğitimde reform sözü vermiş, eğitim ve öğretimi çağ gerisine götürmüştür.
10) “Komşularla sıfır sorun demiş”, komşularla savaşa girmiştir.
11) “Seçim kazandım ama iktidar olamadım” demiş, yasama, yürütme ve yargının bütün yetkilerini, fiilen tek adamın elinde toplamıştır.
12) Anayasayı değiştirerek “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” denilen ucube bir “Tek Adam Rejimi” kurmuş, yine de yetkiye doymamıştır!
***
ERGENEKON VE BALYOZ:”SOFİSTİKE BİR DİJİTAL SAHTECİLİK .
EŞİ GÖRÜLMEMİŞ SAHTECİLİKLE BİR ULUSU DEĞİŞTİRMEK
Naci Kaptan tarafından 03 Mayıs 2014 tarihinde göderilen yazı
Dün, Amerika Birleşik Devletleri’nde bir başka cenaze daha kalktı. Bu da Silivri adaletinin ve bir kısım Türk medyasının cenazesiydi. Boston şehrinde Siber Suçlar Konferansı düzenlendi. Bilin bakalım, dijital dünya suçlarına ilişkin yapılan en büyük tartışmalardan biri neydi…
Mark Spencer’ın Balyoz sunumu şeytaniliği çok yakından görmenize olanak sağlıyor. Spencer eğlendirici bir hikâye anlatıyor ve ekibiyle ortaya çıkardığı bu sahtecilik hikâyesini kitaplaştırmalı.” W. Olin Sibert, Başkan, Oxford Systems, Inc.
Konu başlığını tam olarak vereyim;
Ergenekon ve Balyoz:”Sofistike (karmaşık – Yazarın notu) bir dijital sahtecilik”
Bir dakika… Bildiriyi sunanlar için Ergenekoncu falan deyip kurtulamazsınız… Bilimsel bildiriyi ABD’nin en önemli bilişim şirketlerinden biri olan ‘Arsenal’ şirketi sunuyor. Türk basınının nedense görmek istemediği bu haberi dün Radikal’de Ezgi Başaran’ın köşesinde okudum. Üstelik bildiriyi herhangi biri değil, şirketin başkanı Mark Spencer bizzat sunuyor.
Yani kendi adını ve şirketinin itibarını ortaya koyarak… Hikâyeyi hatırlayalım mı? Balyoz davası, Gölcük Donanmasına ait bir binada bulunan 1 No.lu CD ve 5 No.lu hard diske dayanarak karara bağlanmıştı. Bu disklerdeki bilgilerle suçlanan askerlerin avukatları dünyanın en itibarlı bilişim şirketlerinden olan Arsenal’e başvurarak bir rapor almıştı. Bu raporda, yüzlerce emekli ve muvazzaf subayı suçlayan bu belgelerin sahte olduğu kanıtlanmıştı. Ne yazık ki kararını daha polis ve savcı iddianame yazmadan vermiş olan mahkeme bu raporu kabul etmedi. *1
Eşi görülmemiş sahtecilikle bir ulusu değiştirmek
‘Mark Spencer’ın Balyoz sunumu şeytaniliği çok yakından görmenize olanak sağlıyor.
Arsenal, ABD’nin önemli dijital adli bilişim şirketlerinden biri. Bu şirket Balyoz sanık avukatlarının talebiyle davaya temel oluşturan delilleri incelemişti.
Arsenal’in Gölcük Donanması’nda bulunan 1 no’lu CD ve 5 no’lu harddisk ile ilgili raporu, yüzlerce emekli ve muvazzaf askerin hapis yatmasına temel oluşturan deliller sahtedir diyordu. Tabii ki mahkeme tarafından görmezden gelinmişti.
Ama Arsenal’in konuya vâkıf olması meseleyi Amerikan uzmanların ve gazetecilerin (geçen şubat ayında New York Times’da Arsenal’in raporuna atıfta bulunan tam sayfalık bir makale yer alıyordu) dikkatine taşımaya yetti.
Bugün ve yarın Boston’da ABD’nin en büyük ‘siber suçlar konferansı’ düzenleniyor. Ve tahmin edin sunumlardan biri nedir? Arsenal şirketinin başkanı Mark Spencer’ın hazırladığı ‘Ergenekon ve Balyoz: Sofistike bir dijital sahtecilik.’ Spencer’ın detaylarla dolu sunumunu önceden izleyen adli bilişim uzmanlarının yorumları da konferans gündeminde yer alıyor. Bakın neler demişler.
“Mark Spencer’ın Balyoz sunumu şeytaniliği çok yakından görmenize olanak sağlıyor. Spencer eğlendirici bir hikâye anlatıyor ve ekibiyle ortaya çıkardığı bu sahtecilik hikâyesini kitaplaştırmalı.” W. Olin Sibert, Başkan, Oxford Systems, Inc.
“Balyoz sunumu muhteşem. Gerçek şu ki niyeti bozmuş ve teknik olarak yetkin düşmanlar, delillerle oynayarak ulusların güç yapılarını değiştirebiliyor.” Paul Bowen, Direktör, National Information Security Group, Inc.
“Bu sunumla eşi görülmemiş bir delil sahteciliğini çok yakından inceleme fırsatı yakalıyorsunuz. Arsenal’in kendisini adli bilişime adadığı çok açık… Joseph Dahlbeck, Dedektif, Boston Emniyet Müdürlüğü
Naci Kaptan .. 03 05 2014
Balya’daki sahte delil meselesine iddianameyi didik didik ederek daha ilk günden şahit olduğum, şimdi Balyoz’a “Askerlere kurulmuş bir kumpas, cemaatin kötü planı” diyenlerden zamanında işittiğim hakaretlere aldırmadan bunu defalarca yazdığım için Mark Spencer’ın sunumu Amerikalı uzmanlar kadar beni şaşırtmayacaktır, orası kesin. Sanık yakınlarının birçoğunun son yıllarda çektiklerini bildiğimden bu sahtecilik serisini ‘nefes kesen bir film’ gibi izlemem de mümkün değil. Lakin Balyoz davasının adli bilişim konusunda en uzman insan grubu tarafından ‘eşi görülmemiş bir dijital sahtecilik’ olarak tescillenmesinin bu kadar çabuk olacağını tahmin etmemiştim. Çünkü hatırlayacaksınız, davanın sürdüğü, raporların alındığı, savunmaların yapıldığı ilk birkaç yıl sanki herkes aklını uçurmuş, işitme duyusunu kaybetmişti. Her şey barizdi ama kimse görmüyordu. Bu tutulmanın yıllar süreceğini sanmıştım. Yanılmışım. O nedenle bu konferanstaki Balyoz sunumunu çok önemsedim.
Bu iyi haberin ardından, eminim birçoğunuzu şaşırtmayacak bir de kötü haber: Sunumun sahibi Arsenal’in Başkanı Mark Spencer ile konuştum ve sordum: Bu sahteciliği kimin yaptığını bulmanın bir yolu var mı? Şöyle yanıtladı: “Eğer Balyoz delilleriyle oynamış olma ihtimali olan tüm bilgisayarları önümüze getirseler ve inceleme imkânı verseler… O bilgisayarlardan hangilerinin delillerle oynadığını bulabiliriz. Fakat gerçekçi olalım. Olayın üstünden zaman geçti. Suçu işleyenler de biz adli bilişimcilerin nelere ulaşabileceğini biliyor. O nedenle o bilgisayarların çoktan denizin dibini boyladığını ya da hard disklerinin eritildiğini tahmin ediyorum.” Yani, eşi görülmemiş bu dijital sahteciliği yapıp yüzlerce insanın hayatını karartanlar cezalandırılmayacak mı, 5 no’lu harddisk de bir ipucu vermiyor mu? Spencer’ın yanıtı: “5 no’lu harddisk üstünde değişiklik yapan bilgisayarı bulmamız gerekiyor, aksi halde şu andakinden fazla bilgi edinemeyiz. Ben size işin adli bilişim yönünü anlatıyorum. Fakat eminim Türk yetkilileri, eğer suçluyu bulmak isterse, başka birçok metotla sonuca ulaşabilir.”
*1* Hürriyet 03 Mayıs 2014 Ertuğrul Özkök
www.hurriyet.com.tr/yazarlar/26342692.asp
*2* Radikal 02 Mayıs 2014 Ezgi Başaran
yazarlar/ezgi_basaran/esi_gorulmemis_sahtecilikle_bir_ulusu_degistirmek-
Naci KAPTAN
03 Mayıs 2014
***
ALT-ÜST EDİLEN HUKUK SİSTEMİ
CHP VAHİM BİR SORUNLA BAŞ BAŞA KALACAK
Nurzen Amuran sordu; Yargıtay Onursal Başsavcı Sabih Kanadoğlu yanıtladı
Oda TV 06.01.2019
Nurzen Amuran: Sayın Kanadoğlu önce yeni yılınızı kutlarız. Umutlarla başlayan bir yıl olması dileğiyle geleneksel hale getirdiğimiz yılın ilk söyleşisini yine sizinle yapmak istedik.2018 de en çok demokrasi insan hakları ve hukuk konuşuldu. Bugünkü sohbetimizde gündemden düşmeyen bazı hukuksal konuları ele alalım diyorum.
Sabih Kanadoğlu: Huzur, güven ve gönenç içinde yaşamak isteyen her yurttaş için, her yeni bir gün ve yeni bir yıl umudun başlangıcıdır. Bu umudun gerçekleşmesi ancak çağdaş ve uygar bir demokratik rejimde olanaklıdır. Çağdaş demokrasi, varlık sebebi olan laiklik ilkesinin koruması altında, gücünü çoğulculuktan, katılımcılıktan, saydamlıktan ve hukuka bağlılıktan alan bir kurallar rejimidir. 1982 Anayasası’nın mimarı olan Prof. Orhan Aldıkaçtı’nın “Darbe Konseyinin müdahalelerine rağmen, sağlam bir devlet çatısı kurduk” deyişini anımsıyorum, rahmetli, Anayasanın başlangıcında yer alan ilkelere ve ilk dört maddesine dayanıyordu. Değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez “Kuvvetler Ayrılığı, Laiklik, İnsan Hakları, Atatürk Milliyetçiliği, Demokratik Sosyal Hukuk Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlük ve Anayasaya saygı ve mutlak sadakat” ilkelerine güveniyordu.
12 Eylül 2010 halkoylamasına kadar yapılan değişiklikler ile Anayasa, 1982 tarihinde kabul edilen haline göre, daha demokratik bir içeriğe kavuşturulmuştu. Bugün de temel insan hak ve özgürlükleri ve Cumhuriyetin nitelikleri Anayasa da varlıklarını korumaktadır. Ancak, uygulamada 16 Nisan halkoylaması sonucu kuvvetler ayrılığı yok edilmiş ve tek adam rejimi kurulmuştur. Dinin siyasete, siyasetin yargıya, kışlaya ve camiye müdahalesi sağlanmış, temel haklardan basın özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşü, özel hayatın özgürlüğü, kişi özgürlüğü ve güvenliği, düşünce ve ifade özgürlüğü, bilim ve sanat özgürlüğü kısıtlanmış, yargı bağımlı hale getirilerek yargıya güven en aza indirilmiştir. Genel ve yerel seçimlerin, halk oylamalarının eşit, adil, dürüst yapıldığı ve yapılacağı konusunda kuşku yaratılmıştır. Siyasi iktidarın gerginlik yaratma, ötekileştirme, kötüleme ve korkutma, sindirme politikasına, yolsuzluğu ve israfı umursamaz tutumu da eklenince yurttaşın karamsarlık ve umutsuzluk nedeni ortaya çıkmaktadır.
Bankalardan sağlanan kredilerle yandaşlara aktarılan TV’ler, siyasi iktidarın propaganda aracı olmuştur. Nitelik, ehliyet, liyakat, bilgi ve deneyim aranmadan her konuda kadrolu profesyonel iktidar sözcüsü yaratılmış olup, hedef, yurttaşın aldatılması, kandırılması ve inandırılmasıdır. Uygulama, bu yönde hızla yürütülürken demokrasiyi tam olarak uygulayan az sayıda ülkelerden biri olduğunu söylemek, yurttaşın aklıyla alay etmekten ileri gitmez.
2019’a girerken siyasi iktidarın yarattığı bu karamsar ortamda, çare ve umut, yurttaşın sağduyusunda, aklıseliminde ve vicdanındadır.
Amuran: Bir zamanlar Yargıtay’da, Danıştay’da Anayasa Mahkemesi’nde alınan kararlar, hukuk alanında bilimsel tezlerde araştırmalarda önemli kaynaklar olarak yerini alırdı… Özellikle Anayasa Mahkemesinde bu alanda çok önemli kararlar çıkmıştır. Oysa bugün verilen kararlar neden böyle algılanmıyor sadece kararların doğruluğu yanlışlığı tartışılıyor?
Kanadoğlu: Siyasi iktidara bağımlı bir yüksek yargının oluşumu 12 Eylül 2010 halkoylamasıyla yapılan Anayasa değişikliğiyle sağlandı. Yeni oluşturulan HSYK tarafından Yargıtay ve Danıştay’a yapılan seçimlerde, üyelerin çoğunluğunun FETÖ terör örgütü ile irtibatlı olduğu, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra anlaşıldı. Anayasa Mahkemesi de dâhil yüksek yargı üyeleri arasında tutuklanan ve ihraç edilenlerin yerine 16 Nisan 2017 deki Anayasa değişikliğinden sonra oluşturulan HSYK tarafından Yargıtay ve Danıştay’a Cumhurbaşkanı ve TBMM’ce Anayasa Mahkemesine yeni üyeler seçildi. Ehliyet ve liyakat yerine siyasi iktidara yakınlığın arandığı bir seçim olarak algılanması, siyasetin yargıya müdahalesi sonucu kaçınılmaz oldu.
Yargıya güvenin bizzat Yargıtay Başkanının ifadesiyle %30’a düştüğü, 15 Temmuz’dan sonra ilk derece mahkemelerde ihraç edilen 4238 hâkim ve savcı yerine iktidar partisine yakınların atandığı, örneklerle sergilendiği bir ortamda verilen kararların bilimsel olarak tartışılıp değerlendirilmesi olanak dışıdır. Yargının bağımsızlığı sağlanmadan, yargıdan verilen kararların doğru-yanlış ekseninde tartışılması da devam edecektir.
Cumhurbaşkanlığı Hükümeti Sistemi denilen bu tek adam sisteminde hükümet tasarısı verilemediği için bürokratların hazırladığı ve milletvekili eliyle meclise sunulan yasa tekliflerinin içeriğinden ve anlamından bizzat milletvekilinin haberdar ve bilgili olduğu kanısında değilim. Bu durum TBMM’ye yapılan büyük saygısızlıktır ve bir an önce son verilmelidir.
Amuran: Seçimler öncesi ve sonrası tartışılan kurumların başında Yüksek Seçim Kurulu geliyor. Sözgelimi 24 Haziran seçimlerinde mühürsüz zarfların geçerli olması kararı, YSK’yı eleştirilerin odak noktası haline getirmişti. Bu nedenle de alınan kararlar hukuken değil siyaseten tartışılmıştı. Bugün TBMM’de 2019’da görev süreleri dolacak olan üyelerin bir yıl daha görev süreleri uzatılması tartışılıyor. Bu düzenleme Anayasa’ya uygun mu?
Kanadoğlu: Anayasanın 79. maddesine göre seçimlerin başlamasından bitimine kadar düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğü ile ilgili bütün işlemleri yapma ve yaptırma, seçim süresince ve seçimden sonra seçim kanunlarıyla ilgili bütün yolsuzlukları şikâyet ve itirazları inceleme ve kesin karara bağlama, tüm seçim tutanaklarını kabul etme görevi Yüksek Seçim Kuruluna verilmiştir. Kurulun kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamaz. Bu görev aynı zamanda kurula büyük sorumluluk yüklemektedir. Seçimlerin eşit, adil ve dürüst yapılmasını YSK sağlayacaktır. Görevini ifa ederken Kurul, sadece Anayasa ve yasa hükümlerine dayanacaktır. Oysa, Yüksek Kurul son halk oylamasında iktidar partisinin, sandıkların kapanmasına bir saatten az kala yaptığı başvuru üzerine kanuna aykırı olarak mühürsüz oy zarflarının geçerli olduğuna karar vererek seçim sonucunu kuşkulu hale getirmiştir. Kurul kanunla verilen görevini açıkça kötüye kullanmıştır. Yapılacak yerel seçimlerde zarfların mühürlenmesi gereği genelge ile bütün seçim kurullarına bildirilmesi karşısında oluşan çelişkinin, açıklaması yoktur. Yüksek Kurulun, Anayasanın 11. maddesi uyarınca Anayasanın bağlayıcılığını ve üstünlüğünü göz ardı ederek Cumhurbaşkanını seçim yasaklarından muaf tutması, 67. maddesine aykırı olarak bir kısım vatandaşı seçme hakkından mahrum kılması yönündeki kararlarının, bitecek görev sürelerinin birer yıl uzatılması ile birlikte değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Verdikleri ve verecekleri olası kararlar karşısında, yerel seçimlerin eşit, adil ve dürüst yapılacağı konusunda endişeye düşmemek mümkün değildir. Yapılması gereken, YSK kararlarının bir itiraz merciinin olmasıdır. İtiraz merciinin ehliyet, nitelik ve liyakati ise yargının A dan Z ye kadar sayılan ilkeler ışığında bağımsızlığı ile sağlanabilir.
Ayrıca Anayasanın 67/son maddesi uyarınca, seçim kanunlarında yapılan değişiklikler yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 1 yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanmaz. YSK’nın oluşumu ve görev süreleri, 298 sayılı Milletvekili Genel Seçimleri Yasasında yer almaktaydı. YSK için çıkarılan özel 7062 sayılı yasada görev süreleri belirtildi. Son 7159 sayılı torba yasasıyla süreleri bitecek başkan ve üyelerin görev süreleri uzatıldı. Seçimleri yürütecek, dürüstlüğünü sağlayacak ve yolsuzlukları, şikâyet ve itirazları kesin karara bağlayacak YSK üyelerinin görev sürelerini düzenleyen her yasa seçim yasasıdır. Bu yasa, yürürlük tarihinden itibaren 1 yıl uygulanamaz. Süresi bitecek başkan ve üyelerin katılacağı her toplantı ve verilecek her karar hukuken sakat yani hükümsüz olacaktır.
Amuran: Eski sistemde seçim yasasına göre başbakan, bakanlar ve milletvekilleri görevlerinden kaynaklı ayrıcalıklarını seçimlerde kullanamazdı. YSK, kamuoyunda “seçim yasakları” olarak bilinen bu yıl ki kararında, sadece ‘bakanlar ve milletvekilleri seçim yasaklarına tabidir’ diyor. İYİ Parti bu karara itiraz etti. Yeni sistemde milletvekilleri ve cumhurbaşkanı ifadesinin yer alması gerektiğini belirtti. YSK ise “Kanunda cumhurbaşkanı ibaresi geçmiyor gerekçesi” ile itirazı ret etti. Bu durumun partiler açısından bir eşitsizliğe yol açabileceği öne sürülüyor. Bir hukukçu olarak neler diyeceksiniz?
Kanadoğlu: Tüm seçimlerin eşit, adil ve dürüst koşullar altında gerçekleşmesi demokrasinin temel unsurudur. Bu nedenle devlet gücünü temsil edenleri bu gücü kendi veya partilerinin lehine kullanmalarının önüne geçilmek istenir. Tarafsız sıfatı taşıyan ve bu sıfata uygun davranan Cumhurbaşkanı için yasak sınırlaması gerekmez. Ancak, ucube diye adlandırdığımız Cumhurbaşkanlığı hükümeti sisteminde Cumhurbaşkanı hem görevini tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücüyle çalışacağına namus ve şerefi üzerine ant içmekte ve hem de bir siyasi partinin genel başkanı olabilmektedir. Cumhurbaşkanı hem devletin başkanıdır hem de hükümetin yani yürütmenin başkanıdır. Başbakanlık kaldırılmış ve tüm yetkiler tek adam olarak Cumhurbaşkanına verilmiştir. Demokrasinin gereği parti genel başkanları kuşkusuz iktidar veya muhalefette kendi partilerinin propagandalarını yapacaklar, tartışma yapacaklar, dalaşma biçiminde çalışmalar yürüteceklerdir. Seçim dönemi içerisinde muhalefet partilerinin liderlerini yasak kapsamına almak, iktidarda bulunan siyasi partinin genel başkanını Cumhurbaşkanı sıfatını taşımasını yeterli görüp yasaklar dışına almak eşitlik ve demokratik Cumhuriyet ilkelerine aykırıdır.
Amuran: 31 Mart’ta yapılacak olan yerel seçimlerin yerel sorunların çözümü yerel hizmetlerin gerçekleştirilmesi ötesinde daha önemli bir anlamı var. Siz bu seçimleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kanadoğlu: Yerel yönetimlerin, çağdaş ve uygar demokrasilerin oluşmasında, yerleşmesinde büyük etkileri vardır. Katılımcılığın ve çoğulculuğun başlangıç noktasıdır. Belde, kasaba ve kentlerin yönetilmesi, hizmetlerin görülmesi o yerde yerleşenlerin seçtikleri tarafından yapılacaktır. 31 Mart 2019 seçiminin bu yönden önemi büyüktür. Ancak Cumhurbaşkanı ve Genel milletvekili seçimlerinin yapılmasına, öne alınmamaları halinde 4 yıllık süre vardır. Kuvvetler ayrılığının bitirildiği, yasamanın yürütmeyi denetleme yetkisinin budandığı, yargı bağımsızlığının temel hak ve özgürlüklerin kâğıt üzerinde bırakıldığı, ekonomik krizin toplumun yaşamını tehlikeye soktuğu, işsizliğin dış siyaset ve sağlık politikasının yurttaş üzerindeki etkisinin olumsuzluğu karşısında yerel seçim siyasi iktidarı uyarmak için seçmen yurttaşın eline değerli bir imkân vermiştir. Seçmen oyunu, yerel yöneticilerin seçilmesi yanında siyasi iktidarın değerlendirilmesi yönünde de kullanacaktır.
Amuran: Şimdi de siyasette ve kamuoyunda gündeme gelen bazı davaları ve olayları değerlendirelim. İstanbul Barosu yaptığı bir açıklamada, “Siyaset kurumunun kendi doğası içinde yapacağı tartışmalardan vazife çıkarmak yargı görevi yapanların meşguliyet alanı olmamalıdır” dedi. Yeni sistem içinde özellikle yargı mensuplarının atamalarında yürütme gücünün etkinliği arttığı için mi bağımsızlık ve tarafsızlık konusunda yeterince direnç gösterilemiyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu durumu?
Kanadoğlu: Anayasanın 159. maddesinde yüksek sıfatı kaldırılmış HSK’nın oluşumu ve görevi ile yetkileri incelendiğinde, yargı bağımlılığının bir önemli nedeni ortaya çıkmaktadır. Dört üyesinin yürütmenin başı, yedi üyesinin yürütmeye bağımlı meclis tarafından seçilmesi ve Bakan ile Müsteşarın kurulun doğal üyesi olması kurulun bağımsız, siyasi etkiden uzak çalışmasına önemli engeldir. Kurulun mesleğe kabulden başlayarak atama, nakil, yükselme ve cezalandırma görev ve yetkisi yanında inceleme soruşturmanın aynı zamanda kurul başkanı olan Adalet Bakanı’nın oluruna bağlı olması siyasi iktidarın hoşuna gitmesi veya gitmemesi üzerine hâkim ve savcılar hakkında ödüllendirme yanında cezalandırma usullerinin ve örneklerinin kamuoyuna aksetmesi, İstanbul Barosu açıklamasının perde arkasıdır.
Amuran: Anayasa’nın 34’üncü maddesi, “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir” diyor. Beş yıl öncesindeki gezi eylemlerinin yeniden tartışma konusu haline getirilmesi, ayrıştırmayı kutuplaştırmayı gündeme getirmez mi?
Kanadoğlu: Temel hak ve özgürlüklerden olan toplantı, gösteri ve yürüyüşü düzenleme hakkı, anayasal bir hak olarak Anayasada vardır. Ancak, fiili olarak yoktur. Zaten demokrasimizin hibrit olarak nitelendirilmesi ve tüm uluslararası demokrasi derecelendirmelerinde en altta yer almamızın bir nedeni de budur Gezi eylemlerinin yeniden gündeme getirilmesi, siyasi iktidarın adet haline getirdiği ötekileştirme, düşman yaratma, korkutma ve sindirme ile taraftarlarının birlik ve beraberliğini sağlama siyasetinin bir parçasıdır.
Amuran: FETÖ davaları sürerken FETÖ ile yıllar yılı mücadele edenlerin FETÖ üyesi olmakla suçlanmaları kamuoyunda tepkilere yol açıyor. Bu tür yargılamalar, FETÖ’yü sevindirmez mi? Benim de sizin de yakından tanıdığımız tartışılması bile düşünülmeyecek sağlam bir Atatürkçü olan Emin Çölaşan ve arkadaşlarının FETÖ’cü olarak yargılanması ne anlama geliyor?
Kanadoğlu: Trajikomik oluşu anlamına geliyor. Komik tarafı sadece benim ve sizin değil, yazılarıyla ve FETÖ ile mücadeleleriyle kamuoyunca tanınan Emin Çölaşan, Necati Doğru ve arkadaşlarının FETÖ’ye yardım ile suçlanmasıdır. Trajik yönü ise FETÖ’nün gerçek siyasi ayağı üzerine hiç gidilmeden bu ayağı korumak ve soruşturmaları sulandırarak bilerek veya bilmeden örgüte yararlı olmasıdır.
Demokrasi kurallar rejimi olduğu kadar aynı zamanda ağır eleştirilere tahammül ve hoşgörü rejimidir
Amuran: Son günlerde Metin Akpınar-Müjdat Gezen’in eleştirileri ifade özgürlüğü sınırları içinde değerlendirilmeyerek, hakaret ve örgütlü suçlar kapsamında ele alınarak yargıya taşındı. Yargıçlar Sendikası eski Başkanı, emekli hâkim Mustafa Karadağ basına yaptığı bir açıklamada “Eskiden talimatlar sonucunda delil bulma kaygısıyla yapılan soruşturmalar vardı, şimdi talimatlar sonucunda delilsiz mahkûmiyet aşamasına geçtik. Burada demokratik bir ülkenin bağımsız bir yargısından bahsedemezsiniz” diyor. Siz bu olayı bir hukuk insanı olarak nasıl yorumluyorsunuz?
Kanadoğlu: Demokrasi kurallar rejimi olduğu kadar aynı zamanda ağır eleştirilere tahammül ve hoşgörü rejimidir. İfade, haber alma ve basın özgürlüğü ancak böyle bir ortamda sağlanabilir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin aynı yönde birçok kararı örnek gösterilebilir. Talimat biçimindeki şikâyet, anında cevabını almıştır. Yargı bağımsızlığının günümüzdeki görünümü içler acısıdır. Ülkemizin iki çok değerli sanatçısına reva görülen uygulamalara karşı yürekten üzüntülerimi sevgi ve saygılarımı gönderiyorum.
Ayrıca belirtmeliyim ki TCK’nın 299. maddesinde yer alan “Cumhurbaşkanına hakaret” suçunun tarafsız bir Cumhurbaşkanı yönünden savunulabileceği gözetilerek parti başkanı sıfatı taşıyan, siyasi söz dalaşı ve tartışmalara giren bir Cumhurbaşkanı ile diğer siyasi parti liderleri arasında eşitlik kurulmalı ve bu madde bir an önce yürürlükten kaldırılmalıdır. TCK’nın 125. maddesi amacı sağlamaya yeterlidir.
Amuran: RTÜK’ün oy çokluğuyla Halk TV ve FOX TV’ye rekor ceza vermesi seçim öncesi tepkilere yol açtı. RTÜK tarafından FETÖ darbe girişiminde alınan kararlar dışında Atatürk’e hakaret eden, dinin kutsallığına zarar veren dinci yayınlara hiç bu kadar ağır bir ceza verilmedi. Bu tür kararlar seçim öncesi siyasete gölge düşürmez mi siyasi iktidara zarar vermez mi?
Kanadoğlu: RTÜK’ün oluşumunun siyasi parti gruplarının üye sayısı oranına göre yapılması Anayasanın 133. maddesi hükmüdür. Tarafsız ve bağımsız nitelikli uzmanlardan oluşan bir kurul yerine parti kontenjanından partiye bağımlı yandaş kişileri görevlendirirseniz iktidar partisini ve siyasetini egemen kılarsınız. Kurul tarafından alınan kararların, iktidara karşı eleştirileri baskı ile korkutmak ve sindirmek için verildiği algılaması kaçınılmaz olacaktır. Bu kararların siyasete gölge düşüreceği, sonuçta siyasi iktidara zarar vereceği kuşkusuzdur.
Amuran: Gündemdeki hukuk sorunlarını konuştuk. Bir yurttaş olarak 2019 yılında nasıl bir Türkiye bekliyorsunuz? Neye ihtiyacımız var, topluma düşen sorumluluk neler olmalı?
Kanadoğlu: Türkiye Cumhuriyeti Devletinin laik çağdaş ve uygar demokratik yapıya kavuşması için, öncelikle kuruluş ayarlarına dönmesi, aziz Atatürk’ün yurtta ve dünyada barış ilkesinin hayata geçirilmesi, gerginlik, ötekileştirme, kötüleştirme, korkutma siyasetinden biran önce kurtulması sosyal hukuk devletinin işler hale getirilmesi gerekmektedir. Atatürk Türk Milletine güvenerek başardı. Milletimizin sahip olduğu yüksek hasletlerle bu sıkıntılı, karamsar ortamdan aydınlığa çıkacağı inancımı belirterek 2019’un huzur, güven ve gönenç yılı olmasını dilerim.
Nurzen Amuran – Odatv.com
*
YENİ SEÇİM YASASI SANDIĞI DA ANLAMSIZ KILIYOR
Emre Kongar 22 Şubat 2018
Türkiye’de Demokratik rejim, ilk büyük yarayı, 12 Eylül 2010 Halkoylaması’nda, yargıyı siyasetin emrine vererek aldı.
Bu Halkoylaması, Erdoğan/AKP iktidarı, şimdi FETÖ denilen Gülen Cemaati ve bugün artık hepsi birer demokrasi savunucusu kesilmiş olan “Yetmez ama ‘Evet’çi” liberal solcular tarafından desteklendi.
Aslında Demokratik bir rejimde, rejimin koruyuculuğu görevini yüklenmiş olan yüksek yargı, siyasal etkilerden korunmuş ve tümüyle bağımsız olmalıydı.
Bu nedenle o halkoylaması, sadece oylamaya sunulan önerilerin hazırlanışı ve farklı maddelerin bir torba biçiminde aynı anda oya sunulması bakımından, biçim açısından değil, aynı zamanda felsefi, siyasal ve ideolojik açıdan da, demokrasinin en temel özelliğini yok ettiği için, meşru değildi.
Demokrasi, ikinci büyük yarayı, Belediye Meclisi Üyelerinin bile seçime girmek için kamu görevlerinden istifa etmeleri gerekirken, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Başbakanlık görevinden ayrılmadan, tüm yetki ve olanaklarıyla, 2014 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimine katılmasıyla aldı. (Bu karar sırasında Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Sadi Güven’di.)
Demokrasi üçüncü büyük yarayı, 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında çoğunluğu yitiren Erdoğan/AKP yönetiminin iktidarı bırakmaması ve ülkeyi 1 Kasım’da tekrar seçime götürmesiyle aldı.
Demokrasinin aldığı dördüncü büyük yara, çift darbeyle gerçekleştirildi: 15 Temmuz 2016’daki FETÖ askeri darbe kalkışması ve 20 Temmuz’daki Erdoğan/AKP iktidarının Olağanüstü Hal sivil darbesi.
Beşinci ve son darbe olarak, bu sürecin arkasından, Parlamenter Demokrasiyi bitiren ve ucube bir “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” diye adlandırılan bir rejimi yürürlüğe sokan son 16 Nisan 2016 Halkoylaması geldi. Bu Halkoylaması yoğun bir baskı ortamında, eşitsiz koşullarda, gayri meşru biçimde ve yasalara aykırı uygulamalarla yapıldı. CHP lideri Kılıçdaroğlu bu Halkoylamasının sonucunun “Hayır” olduğunu ama YSK tarafından “Evet” olarak ilan edildiğini, ayrıca YSK’nin bir “çete” olduğunu öne sürüyor. (YSK Başkanı bu sırada da Sadi Güven’dir)
Recep Tayyip Erdoğan, seçmenlerin en azından yarısının gerçekliğine inanmadığı ve alelacele açıklanan bu halkoylaması sonuçlarından sonra “Atı alan Üsküdarı geçti” diyerek Demokratik Rejimin sona erdiğini ilan etti.
Bütün bu süreç boyunca, göstermelik de olsa, “Sandık Demokrasisi Görüntüsü” korunmaya çalışılmıştı. Otoriter bir Tek Adam Rejimi’ni, içte ve dışta savunabilmek için, sanki seçmenlerin iradesini yani “Milli İradeyi” yansıtıyormuş gibi, bir “Sandık Demokrasisi Görüntüsü” kullanılıyordu.
Çarşamba günü açıklanan yeni seçim yasası önerisi ise, artık bu “Sandık Demokrasisi Görüntüsü”nü de yok ediyor.
Bu yasa ile artık ne sandığa giren oylar demokratik sayılabilir, ne de oradan çıkacak sonuç demokratik kabul edilebilir!
* * *
BU YASAYLA SEÇİM OLMAZ, OLAMAZ, OLMAMALI!
Emre Kongar,, 27 02 2018
Dün Cumhuriyet’te, değerli gazeteci Emine Kaplan’ın, yeni seçim yasası ile ilgili bir haberi yayınlandı. Seçimlerin neredeyse “açık oy-gizli sayım” diye nitelenebilecek bir biçimde yapılmasını öngören yeni yasanın bir takım maddelerinin gerekçelerini de açıklayan haberin bazı bölümlerini, kendi yorumlarımı da katarak sevgili okurlarımın dikkatine sunuyorum.
Aynı binadaki seçmenlerin dağıtılmasına ‘gizli oy’ gerekçesi:
Seçmen listelerini, “sahte seçmenler var mı” diye denetlemek isteyenlerin, kendi binalarındaki kişileri kontrol ettiği ve en sağlam yolun bu olduğu bilinir.
Yeni yasa bu denetimi olanaksız kılıyor:
Öneriyle, aynı binada oturan seçmenlerin hane bütünlüklerinin korunması ve aynı seçim bölgesinde kalmaları koşuluyla farklı sandık bölgelerine kaydedilmelerine ilişkin madde, “anayasada yer alan seçimin serbestliği ve gizli oy ilkesini sağlamak” gerekçesine dayandırılıyor.
Bu durum, “AKP’nin de 15 yıllık iktidarda olduğu dönem de dâhil bugüne kadar yapılan seçimlerin ‘seçimlerin serbestliği ve gizli oy ilkesine’ uygun yapılmadı mı?” sorusunu akıllara getiriyor.
Kamu görevlileri daha iyi sayarmış!: Sandık başkanlarının iktidarın emrindeki bürokratlardan oluşması, oy sayım sürecinin güvenliğini bütünüyle tehlikeye atmaktadır.
Siyasi partilerin bildirdiği isimlerin sandık başkanı seçilmesini kaldıran, sandık başkanlarının ilçe seçim kurulu başkanlarınca kamu görevlileri arasından seçilmesini öngören maddenin gerekçesi, “Mevcut düzenlemedeki iyi ün yapmış kişiler kavramının afaki niteliği ve bu kişilerin belirlenmesindeki güçlük nedeniyle, uygulamada sorunlar yaşandığı bilinmektedir. Teklifle, birlikte yapılan seçimlerde oy pusulalarının aynı zarfa konulmasının öngörülmesi ve seçim ittifakı müessesesine yer verilerek sandık sonuç tutanaklarına işlenecek bilgilerde değişiklik yapılması nedeniyle, oy kullandırma ve sayım döküm işlemlerinde aksaklıklar yaşanmaması için bu işlemlerin daha nitelikli ve liyakatli kişilerce yapılması gerekmektedir. Bu hususlar nazara alınarak sandık kurulu başkanlarının kamu görevlileri arasından belirlenmesine yönelik değişiklik yapılmaktadır” biçiminde açıklandı.
‘Sahtecilik’ itirafı:
Yeni yasa, 16 Nisan 2016 Halkoylamasındaki mühürsüz zarf ve mühürsüz oy pusulası rezaletini de yasallaştırıyor. (Ama elbette, vicdanlarda “meşrulaştıramıyor!”).Geleceğe ilişkin gibi görünen ama esas olarak, “Geçmişteki bir suça dönük aklama” niteliği de taşıyan bu madde, bence yeni yasanın çok önemli bir kötülüğü.
Arkasında sandık kurulu mührü bulunmayan zarf ve oy pusulalarından, üzerinde YSK filigranı, amblem ve ilçe seçim kurulu mührü bulunanların geçerli sayılacağına ilişkin maddenin gerekçesinde, ‘sahtecilik’ itirafı yer alıyor. Gerekçede, “Zarfların ve oy pusulalarının ilçe seçim kurulunun mührüne ilaveten sandık kurulu tarafından da mühürlenmesinin sahte zarf ve oy pusulası kullanımını önlemek için alınan ilave bir güvenlik önlemi olduğu” belirtilerek, “Ancak sandık kurullarının zaman zaman sehven zarfları mühürlemedikleri görülmektedir. Üzerinde YSK filigranı ve amblemi ile ilçe seçim kurulunun mührü bulunması sebebiyle yetkili seçim kurulları tarafından gönderildiği hususunda şüphe bulunmayan zarfların sadece sandık kurulunun ihmaliyle mühürlenmemesi bu zarfları geçersiz kılmayacaktır” ifadesi yer aldı.
Bu yasa ile yapılacak seçimler ne meşru sayılabilir ne de demokratik!
***
ABDSTRATEJİKHISIM MI ..HASIM MI,?
Batı ile tek yönlü ittifak neredeyse altmış yıldır hep aleyhimize sonuçlar verdi. Sovyet tehditleri nedeniyle yüzümüzü ‘batı’ya dönüp Atatürk’ün çizdiği yurtiçi ve yurtdışı siyasalardan sapmaya başladığımız yıllardan beri bir türlü belimizi doğrultamadık. Batı’ya yönelişimiz liberalizmi de beraberinde getirdi. Yarım yüzyılı aşan bir süredir çırpınıp duruyoruz ama saplandığımız bataktan çıkmak yerine daha da çok batmaktan kurtulamıyoruz.
Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası uygulanan ambargo tarih kitaplarında yerini almıştır.
ABD’nin Irak’ı işgali öncesi Türk topraklarını kullanma izni için 1 Mart 2003 de Meclis’e verilen tezkerenin ret edilmesi karşısında ABD’nin, Kürt grupların Kuzey Irak’tan Güneydoğu bölgemize sızan ayrılıkçı teröristlerin faaliyetlerine mani olmak amacıyla sınır ötesi harekâta izin vermemesi
Türk askerinin kafasına çuval geçirilmesi olayları ise herhalde hafızalardan silinmeyecektir
Bunlardan daha vahim olmak üzere ABD yanında AB’nin de Güneydoğu’da ayrılıkçı teröre örtülü-açık destek vermeleri,
Dünyanın başka hiçbir ülkesinde emsali görülmeyen terörle 30 000 vatan evladının kaybedilmesi
Bu ‘düşük yoğunluklu savaş’ nedeniyle doğrudan ve dolaylı olmak üzere toplam 250 milyar US doların kaybedilmesi hatırlanması gereken hususlardır
. Batı’nın gelişmiş ülkeleri dahi uzun yıllar böyle bir savaşı sürdürmek durumunda kalıp bu kadar yüksek bedeller ödeselerdi herhalde ulusal ekonomileri bugünkü kadar sağlam olmazdı.
Kısaca ifade etmek gerekirse Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra (1989) eski etkisini kaybeden kuzey komşumuza karşı ‘korunmamız’karşılığında Türkiye aldığından çok fazlasını vermiştir.
Şimdi sormak gerekir:
1 – Bu nasıl bir ‘stratejik ortaklık’tır ki hizmet eden, destek veren, taviz veren hep Türkiye oluyor da desteklerinin karşılığında herhangi bir menfaat elde etmek şöyle dursun, sürekli zarar eden, stratejik kazık yiyen taraf oluyoruz? ‘Ortaklık’ sözcük anlamıyla çıkarların dağılımında da söz sahibi olmak demektir. Bu ortaklıkta ise söz sahibi olmamız söz konusu değildir.
2 – Bu nasıl bir strateji ortaklıktır ki,
1984 ortalarında ses getiren ilk eylemini gerçekleştiren PKK’ya silah ve para yardımı yapmak,
Terörü bitirecek komutan olarak bilinen Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’i bir suikastla öldürmek -17 Şubat 1993-,
Türk askerinin kafasına çuval geçirmek – 4 Temmuz 2003
PKK’ya siyasal destek vermek,
Türk Silahlı Kuvvetlerinin terörü bitirmek için giriştiği sınır ötesi harekâtını -Şubat 2008- bıçakla keser gibi durdurmak
TC hükümetini teröristlerle masaya oturmaya zorlamak -(İngiltere hakemliğinde Oslo Görüşmeleri-Mayıs 2011)
bu ‘müttefikimizin’ sadık müttefikine reva gördüğü yaptırımlar oluyor…
Ve… bu nasıl bir iktidardır ki
Türk askerlerinin 4 Temmuz 2003 günü Kuzey Irak’ın Süleymaniye kentinde başlarına çuval geçirilerek Amerikan askerlerince gözaltına alınmaları üzerine yurt çapında birçok protesto gösterilerine neden olan olay ile ilgili mecliste Başbakan Recep Tayyip Erdoğan;’Amerika’ya nota vermeyecek misiniz’ sorusuna “Nota öyle her kafa estiğinde verilen bir şey değildir, ne veriyorsun müzik notası mı?” şeklindeki sözlerini sarf edebiliyor.
“Yaşar Büyükanıt Döneminde Kuzey Irak’a Yapılan Operasyon Rezil Rüsvay Edildi”
Prof.Dr. Deniz Ülke Arıboğan, eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt dönemindeKuzey Irak’a yapılan başarılı operasyonun (22 Şubat.2008) rezil rüsvay edildiğini söyledi. O dönem kendisinin Büyükanıt ile görüştüğünü ve askerin çekilmeye başladığını öğrendiğini aktaran Arıboğan, ancak Amerikalı yetkililerin, “Türk askeri oradan çekilsin” açıklamalarının ardından çekilme haberlerinin duyulması üzerine muhalefet partilerinin hükümeti suçladığını belirtti. 13 Şubat 2012
***
BUNALIMDAN ÇIKMAK MÜMKÜN AMA NASIL?
DEVRİM GİBİ BİR DEĞİŞİM;ATATÜRKÇÜ HALKÇILIK
Önce Prof. Dr. Suna Kili’nin Atatürkçü Halkçılık üzerine yaptığı bir yorumu okuyalım:
Atatürkçü halkçılık yönetimin, ekonominin, siyasanın, devlet ve toplum düzenlemelerinin toplumdaki güçlülere, varlıklılara; geleneksel birikimler, kalıntılar sonucu ağırlık kazanan kişilere, kesimlere; ailelere değil, güçsüzlere, emeği ile geçinenlere, halka dönük olmasıdır. Sınıf egemenliğini reddeden halkçılık, cumhuriyetçilik ilkesinin içeriği demokratik, özgürlükçü, çoğulcu yönetimin yasalardaki bir hak olmaktan çıkarılıp halklaştırılmasını, işlerliğe kavuşturulmasını; yönetimde, siyasada, kalkınmada, gelirlerin dağılımında, devlet ve ulus olanaklarının kullanılmasında halk yararının gözetilmesini amaçlar. Bu amaç doğrultusunda devleti, önlemler almak, yasalar çıkarmak, düzenlemelere gitmek, engelleri ortadan kaldırmakla görevli kılar.
***
AYDINLARIMIZI BEKLEYEN GÖREV
Ülkemizin sorunları; üstesinden ancak devrimci girişimlerle gelinebilecek kadar ağırdır. Böyle bir davranış biçimini de iktidar adayı muhalefet partilerinin ekonomik sistemi değiştirmeye yönelik olmayan yaklaşımlarından da doğrusu bekleyemiyorum. Çünkü değişimleri; çıkarları, halkın çıkarlarıyla çatışan kesimlere, onların sağduyularına hitap ederek yapamazsınız. Ülkenin aydınlığa çıkabilmesi için girişimlerde daha radikal olma gerekliliği vardır. Dolayısıyla bu kesimlerle karşı kutuplarda bulunmak ve çatışmak kaçınılmaz bir şey. Kimseyi ürkütmeden bir şey yapmak da mümkün değil
Karşılaştığımız tablo bu ülkenin aydınlarına büyük görevler yüklüyor. Günümüzde ülke sorunlarını ele alıp etkin bilimsel çözüm yollarını üretecek beyin gücümüz vardır, üniversitelerimizde bu görevi başarıyla yapacak bir değil, birçok bilim insanı grubu oluşturmak mümkündür. Önce ülkemiz aydınlarının sorunların çözüm yollarına ilişkin kendi aralarında var olan görüş ayrılıklarını bir yana bırakarak asgari müşterekler etrafında bir araya gelmeleri gerekiyor.
Bir sonraki adım; halkın temsilcileri demokratik kitle örgütlerinin katılımını sağlayarak mevcut sistemi – mümkünse – demokratik kurallar içinde- değiştirmektir.Devrimci atılımların gerçekleşmesi için “silahlı kuvvetler + sivil aydınlar + halk”birlikteliğinin güvenilir şekilde kurulması şarttır. Cumhuriyetimizin kuruluşunu takip eden yıllarda M. K. Atatürk’-ün başlattığı devrimler; Atatürk’ün kişiliği yanında arka planda güçlü ve Cumhuriyet değerlerine bağlı bir silahlı kuvvetlerin sağladığı güven ortamında bir avuç aydınımızın birlikteliği ile başarılabilmiştir. Ancak, A.Taner Kışlalı’nın belirttiği gibi, M. K. Atatürk’ün İstiklal Savaşı’nı başlatıp yürütürken dayandığı toplumsal güçler; asker ve sivil aydınların dışında eşraf ve toprak ağalarından oluşuyordu. Toprak reformunun yapılamamasının ardında bu reforma karşı çıkan büyük toprak sahiplerinin varlığını görmek gerekir. Üçlü bir saç ayağının üzerinde yükselebilecek köklü reformlar için önce aydınların kendi aralarındaki birliği sağlamak gerekiyor. Burada, aydın kesimler arasında her konuda fikir birliğinin bulunduğunu söylemek doğru olmaz. Atatürkçü düşüncenin ne olduğu konusunda dahi tam bir birliktelik yoktur. Ancak, sonu gelmez tartışmalar başlatmaktansa asgari müşterekler etrafında birleşmek daha kolay olacaktır. Manisalı’nın dediği gibi, “Gemi batarken kamara kavgasını ancak aptallar yapar”.
“Nasıl bir ekonomik sistemi hedef olarak seçmeli” sorusuna aydınlarımızın ısrarla farklı yaklaşmaları; aydınlar arası birleşmeyi çıkmaza sokan ana sorunlardan biridir. Farklı yaklaşımlar, aydınlarımızın çeşitli yayın organları etrafında, derneklerde ve parti bünyelerinde kümelenmelerine yol açmıştır. Bu yayın organları arasında Müdafaa-i Hukuk, Yeniden Müdafaa-i Hukuk, İleri, Aydınlık, Türk Solu, Kuvay-i Milliye gibi dergileri sayabiliriz. “Gelin, birleşelim” dediğiniz zaman da “Onlarla mı? Onlar önce içlerindeki marksistleri temizlesinler de birleşmeyi sonra düşünürüz”yahut “O grup liderinin benden ne üstün tarafı var ki? Gelsin benim hareketimin önderliğini kabul etsin”. Veya “Birleşmek güzel fikir de bizim derneğimiz birleşmede başat rol oynasın, başı biz çekelim, bizim derneğimiz amiral gemisi olmalı” gibi görüşler;batmak üzere olan bir geminin hangi limana doğru yol alması gerektiğini tartışmak kadar anlamsızdır.
***
HALK MECLİSİ ÖNGÖRÜSÜ / İKİ MECLİSLİ PARLAMENTO
Kurtuluş savaşı sırasında başlayıp kuruluş döneminde devam eden reformlarını bütün Dünya’nın hayranlıkla izlediği, UNESCO’nun yazılı tarih boyunca gelmiş geçmiş hiçbir büyük devlet adamı için düşünülmemiş ‘100.cü doğum yılı’ kutlamasını düzenlediği Büyük Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti; kuruluşundan 95, Ata’mızın ölümünden 80 yıl sonra varlığını koruma savaşımı veren bir devlet durumuna gelmiştir.
20. yy.daki uluslararası ilişkileri, yaşanan savaşları, Türkiye’nin tarihten gelip gelişimini olumsuz etkileyen toplumsal yapısını bilmeyenler; Ata’mızın büyük eseri Cumhuriyet’in görece kısa sayılabilecek bir süre sonunda böylesine bir bunalım içine girmesini, yanlışlıkla, Cumhuriyet’in sağlam temeller üzerine kurulmadığını değerlendirebilirler. Ancak yüz yıl içinde yaşanan iki büyük dünya savaşını, ölen milyonlarca asker ve sivil insanı, sayısını hatırlamakta zorlanacağımız büyük ekonomik buhranları, Dünya siyasi haritasının defalarca değişmesini dikkate alırsak ‘uygar’ Batı’nın topyekûn saldırısına maruz kalan Cumhuriyetimi ‘in 21. yy. başında bir büyük bunalım geçirmekte olmasını olağan karşılayabiliriz.
Halkın gerçek temsilcilerinin TBMM’ye gitmesini sağlayacak düzenleme ise seçim kanununda halkı oluşturan sınıfların temsilcilerinin seçimine olanak tanıyan bir değişiklikle sağlanabilir. Bu şekilde oluşturulacak bir meclis bir “Halk Meclisi” olacaktır. Bu meclisin üzerinde “Senato” oluşturulmasını öngören bir Anayasa değişikliği yapılabilir. Halk Meclisi, niteliği itibariyle devrimci olacağından ulusumuzun geleceğinedamgasını vuracak devrimci süreçte çıkarılacak yasaların “sivri” yanlarını düzeltmek;hızını kesmek değil, “düzenlemek”Senato’nun görevi olmalıdır.
Böyle bir siyasal yapıda kesin karar yetkisi Senato’da olmalı ve Senato Halk meclisinin aldığı kararları veto etme hakkına sahip olmalıdır. Sosyal sınıfların temsilcilerinin meclise girebilmesi için yurttaşların hangi sınıfın üyesi olduklarının belirlenmesi gerekiyor. Bir kimsenin sanayi işçisi mi, memur mu, tarım işçisi mi, esnaf ve sanatkârlar konfederasyonu üyesi mi, serbest meslek sahibi mi,sanayici mi yoksa bunların emeklisi mi olduğunun belirlenmesi gerekir. Bu düzenlemeye “Mesleki temsil” adı da verilebilir. Böylesine bir sistemin asıl faydası;. etnik ayrımcılık sorunun süregelmesine yol açan ve demokrasiyi sağlam temeller üzerine oturtmamız önündeki bir büyük engeli, seçimlerde uygulanan baraj sisteminin olumsuz sonuçlarını saf dışı bırakacak olmasıdır. Bilindiği üzere, 3 Kasım 2002 seçimlerinde aldığı % 34.2 oya karşılık halkımızın çoğunluğunu temsil etmediği halde AKP’nin ülkenin geleceğini tayin etmede Anayasayı dahi değiştirebilecek güce ulaşması; herhalde demokrasinin uygulanması açısından ulusça iyi bir sınav verdiğimizi göstermemektedir. Şimdiki duruma bakılırsa ülkemizde yüzden fazla, aralarında isimlerini bile duymadığımız siyasal partinin var olduğunu görürüz. Mevcut sistem halkın gerçek temsilcilerinin değil, imtiyazlıların seçilmesi sonucunu doğurmaktadır. Sınıfsal temsil sistemi bazılarının peşin hükümle düşünebilecekleri gibi sınıflar arası çatışmayı körükleyen değil, Atatürk’ün deyişiyle ‘heyet-i umumiyesiyle mazlum’ olan halkımızın bütünleşmesini sağlayacak bir sistem olacaktır. Zira ‘halk’ı oluşturan sınıflar arasında büyük farklılıklar yoktur.
***
OYUNUN KURALI
İçinde bulunduğumuz durum itibariyle çoktandır ciddiyet kesp etmiş sorunlara çözüm bulmanın yolunun; sözde demokrasinin kuralları içinde mi yoksa sorunların büyük bir ulusun var olma/tarihten silinme noktasına geldiği göz önüne alınarak her türlü çarenin mubah olduğu, şiddete şiddetle karşılık vermenin kaçınılmaz olduğu bir düşünce sistemiyle mi bulunması gerektiği tartışılabilir.
YOL AYRIMINDAKİ TÜRKİYE kitabımın yayınevi sahibi E. Ceza Hukuku Prof. Dr. Çetin Yetkin;‘Sorunlara çözümün demokratik yoldan bulunabileceğini mi düşünüyorsunuz?’ sorusunu yöneltmişti.
Yanıtım; ‘Emin değilim’ şeklinde olmuştu. Zira karşımızdaki güç,oyunu demokrasinin kurallarına göre oynamıyor.
Türk ulusunun tarihi boyunca ilk kez yaşadığı bu durum;
TSK’nin komutanlarının düzmece kanıtlarla esir alınması,
TBMM’nin işlevsiz,hukukun devre dışı bırakılması,
Yargının kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı olarak iktidarın müdahalesine açık duruma getirilmesi,
Ülke varlıklarının yerli-yabancı şirketlere peşkeş çekilmesi, satılması,
Dış politikada ait olduğumuz paktın süper gücünün tam anlamıyla dümen suyunda gidilmesi;
Açıkça, TC. Devletinin fiilen tasfiye edilmesi demektir.Yukarıdaki gerçekler ışığında çözüm yollarını yine de demokratik kurallar içinde uygulamayı önerirsem kimi okuyucularım ‘Haydi canım sende..,Olmayacak duaya amin demekten farkı var mı?’ diyebilirler. Ama durumun böyle olmadığını yazının devamında onlar da göreceklerdir.
Önce, bir Ulusal Cephe oluşturmak gerekiyor. Ne demek ulusal cephe? İhtilal mı öneriyorsun? Hayır, ama demokratik kurallar içinde kalındığı sürece her şey meşru değil midir? Ancak, oyunun kuralı bölümünde değindiğim gibi yürürlükteki yasaları tanımamakta sakınca görmeyen iktidar yasadışılığı alışkanlık haline getirirse o zaman büyük ihtimalle Cumhuriyetimizi korumak ve kollamakla görevli güçlerin müdahalesiyle karşılaşabileceklerdir.
Ulusal cephe nasıl oluşturulur? Şayet iktidar Anayasayı rafa kaldırıp rejimi değiştirdiyse, beka sorununa çare arayacağı yerde NE PAHASINA OLURSA OLSUN kendi iktidarının devamını sağlamak kaygısıyla seçimleri demokratik olmayan, yasa dışı yollarla güdümlemeye devam ediyor ve halkın iradesini hile ile gasp etmekten çekinmiyorsa biz neden ulusal sorunları ele alan bir bilimsel çalıştay (sempozyum) düzenlemeyelim? ADD ne güne duruyor? TBB, DKÖ ne güne duruyorlar?
Bugünkü yapısı ve işleyiş tarzıyla CHP’nin; ‘DEVRİM GİBİ BİR DEĞİŞİM’ gerçekleştirebilecek durumda olmadığı görülüyor. Şayet CHP Kemalizm çizgisine çekilemezse değişimi gerçekleştirmek görevini Türkiye Barolar Birliği, ADD ve Demokratik kitle örgütleri üstlenebilir. Aslında, bu kurumların tek başlarına yahut tercihan birlikte düzenleyecekleri bir çalıştay CHP’yi istenen çizgiye çekmenin yolunu da açabilir.
Burada insanın aklına hemen ‘Bu iktidar böyle bir girişime imkân verir mi?’ sorusu gelebilir. Vermezse kendi bilir. Demokratik bir girişime antidemokratik/ faşist bir yolla engel olursa, sadece, hukuk dışına çıktığını bir kez daha göstermiş olur, bizim bir türlü uyandıramadığımız, yerinden kıpırdatamadığımız halkımız, ‘çekingen’ aydınlarımız, gidişatın vahametinin daha çok farkına varırlar.
* * *
‘HALK’SIZ OLMAZ…
İktidar halkımızın oylarıyla belirleniyor. Toplumsal temsil sistemiyle ilgisi olmayan şekilsel demokrasimize bakıp, “Ne yapalım, elimizden bu kadarı geliyor, eğitim düzeyi ilkokul dördüncü sınıfı geçmeyen bir halkla daha fazlasını yapmamız mümkün görülmüyor” demeye hakkımız yok. Ulusalcılık karşıtı güçler halkı kendi yanlarına almayı nasıl başarıyorlarsa siz de ‘Onlar’ı kendi safınıza çekme becerisini göstermek zorundasınız. Doğruları görüp eleştirmek, yazmak, yetmiyor;daha fazlası gerekiyor.
Yaşadığımız kararsız ve çok hızlı toplumsal değişim sürecinde halkımızın içine düşürüldüğü geçim sıkıntısı, yaşam şartları için geleceğe yönelik umutlarının tükenmesi, toplumsal demokrasiyi yaşama geçirmek için ilerici güçlere kullanabilecekleri uygun bir ortam yaratmış gibidir. Ancak halktan yana bir toplumsal değişim, dünyanın hemen hiçbir yerinde ‘kendiliğinden’ olmamış ve seçimini; halkın çıkarlarını korumaktan, ulusal bağımsızlık ve gönenci gözetmekten yana yapmış sivil aydınların önderliği ve asker aydınların desteği gerekli olmuştur.
Sadece sivil + asker aydınların birlikteliğinin yeterli olmayacağı 27 Mayıs devrim girişimi örneğiyle belli olmuştur. Bir anlamda Atatürk devrimlerini tamamlama girişimi olarak da nitelenen bu devrimci atılım; ülkemizde, birçok yenileşmenin kapısını açmış, ancak, halkın güçlü desteğini arkasına almadığı için amacına ulaşamamıştır. Dolayısıyla, ulusalcı aydın; halkın oylarını yönlendirecek siyasaları belirlemeli ve bunun için her şeyden önce kendi içinde birlikteliği sağlamalıdır.
Kısaca ifade etmek gerekirse, halkımızın ihtiyacı olan şey belki de temel ihtiyaç maddeleri dışında ve en az onun kadar önemli olan “Umut” tur. 1973 te % 41.3 oy oranıyla iktidar olan Bülent Ecevit’in halkımızın oylarını almasının nedeni “Toprak işleyenin, su kullananın” diyerek halka umut vermiş olması değil midir? Ama bunu ifade edebilmek için hangi safta yer aldığınızı açıklıkla belirlemeniz gerekiyor. Oy toplayacağım derken herkese mavi boncuk dağıtırsanız halkın gözünde güveni yitirmek riskinin de büyüyeceğini hesaba katmak gerekmez mi?
Umut vermenin asıl yolu; halkımızın ‘karar verme’ süreçlerine dâhil etmektir. Bu da ancak halkın demokratik kitle örgütleri temsilcilerinin TBMM’ ne girmelerini sağlayacak siyasal sistem değişikliğinin hayata geçirilmesidir.
Emekçi halkın demokratik katılımına dayanmayan bir siyasal ve ekonomik yapılanmanın ülkemizi Cumhuriyet değerleri doğrultusunda ileri ufuklara taşıma, çağdaş uygarlığın üzerine çıkma bir yana, onu yakalama ve hatta ona yaklaşma umudu dahi olamaz. Zira böyle bir sistemde halkın kalkınmaya gönüllü katılımı yoktur, toplumun saklı gücünden faydalanma diye bir şey söz konusu değildir. Çalışmayan, üretmeyen ve ilgisi sadece kendi dar çevresiyle sınırlı, toplumuna yabancılaşmış bireylerin ne kendilerine ne de toplumlarına olumlu katkıları olabilir. Pek de azımsanmayacak bir halk kesimi, halen, “bekle, gör” tutumunu sürdürmekte ve iktidarın dış destekle kendilerine sağladığı ufak kazanımlar (ucuz kömür ve parasız kitap dağıtımı gibi) gündelik yaşayıp ilerisini hiç düşünmeden iktidarın yaptıklarını onaylayabilmektedirler. Bu durumdan olumsuz etkilenen birçok aydınımız “Peki ama ortalama öğrenim süresi 5 yılın altında olan halkımızla ne yapabiliriz?” sorusunu sorabilirler. Doğrudur, halkımız öğrenim süresiyle henüz eski sistemdeki ilkokulu dahi bitirememiştir ama bu halk; iyi yönlendirildiği zaman tüm mazlum halklara örnek olacak şekilde ilk bağımsızlık savaşını verebileceğini gösteren de halkımızdır. O halde asıl çelişki ve savaşım; Cumhuriyet değerlerini savunan Kemalistler ve DKÖ’i ile karşı devrimciler arasındadır ve en önemli uğraşılardan biri halkın Cumhuriyetin kuruluş değerlerini onaylamasını ve onlara sahip çıkmasını sağlamak olmalıdır.
İktidarın yaptıkları ve yapmak istediklerini değerlendirince, onların, sanki sorun çözmek için değil, Cumhuriyete hayat veren değerleri yok etmek için iktidara gelmiş olduklarını düşünüyor insan.
***
OLASI YURTİÇİ KAYNAKLIKARŞITLIKLAR
Prof. Dr. Cetin Yetkin’in 1999 daki yazısında belirttiği ve TSK’yi ‘muhtemel’ bir müdahaleden alıkoyduğu varsayılan unsurlar Yetkin hocanın belirttikleriyle sınırlı kalmamaktadır. Türkiye’de son on yıllarda gerçekleşen ve geri dönüşümü çok zorlaştıran bir yapısal değişim üzerinde durmak gerekir.
Uluslararası olası tepkilerin yanı sıra özelleştirmelerle kamu sektörünün elindeki değerli ve stratejik kuruluşların özel sektörün eline geçmiş olması en büyük engellerden birini oluşturmaktadır. Yaşları müsait olanların hatırlayacakları gibi büyük yerli sermaye sınıfı Ecevit döneminde hükümetin düşürülmesi için ellerinde tuttukları üretim gücünü kullanarak bazı temel tüketim maddelerinin üretimlerini kısmış (elektrik ampulleri, benzin, mazot dağıtımı vb.) ve halkımızı hükümete karşı tavır almaya zorlamış ve bunda da başarılı olmuşlardı. Sermaye’nin vatani olmadığı için ulusalcı düşüncelerle hareket etmeleri beklenmeyen bu sınıfın yine ayni tutum içine girmeyeceğini kimse söyleyemez. Fakat bundan daha vahim olmak üzere büyük sermaye sınıfı yurt dışına sermaye kaçırma gibi yaşamsal sonuçları olabilecek bir karsı tavır takınabilir. İşte Sayın Yetkin TSK’ya ‘yardım’ etmekten söz ederken, bence, yurt içinde ve dışında karşılaşılabilecek tehdit unsurlarıyla basa çıkabilmek için yurtsever aydınların birlikteliğinden, bilgi birikiminden yararlanmak ve sorunlara çözüm bulabilmek için uzmanlık isteyen konularda planlama yapma gereğinden bahsediyordu.
Gayri milli cepheye yok pahasına ve adeta ‘hediye’ edilircesine verilen iktisadi kuruluşların muhtemelen ‘kayyumlarla yönetilmeleri’ gerekecektir. Türkiye’de yetişmiş insan gücü vardır ama onları bir araya getirecek bir oluşum göze çarpmamaktadır.
TSK, Türkiye’nin kaçamayacağı bir devrimci hareketin ister istemez içinde yer alacak ve en azından, ülkede karışıklıklara yol açılmaması için müdahil olması gerekebilecektir. Ama asıl isi olan yurt savunması dışında ekonominin, toplumbilimin kurallarını tümüyle bilmesini bekleyemezsiniz. 1961 Anayasası’nın hazırlanmasında görev alan yurtsever aydın hukukçularımız TSK’nin yüzünü güldürecek bir çalışma yapmışlardı. Bu sefer de ayni ruhla çalışacak uzman kurulların oluşturulması bir zorunluluktur.
***
BATI’NIN OLASI TEPKİLERİ
Kurtuluş Savası’nı izleyen yıllarda ülkemizin birçok yerinde çıkan isyanları bastırmak zorunda kalışımız,tarihimizle ilgilenenlerin bilgileri dâhilindedir. Prof Dr. Sina Aksin, İlhan Azkan’ın derleyiciliğini yaptığı “Ulusal Sorunlar ve Demokratik Çözüm Yolları” adli kitabındaki bildirisinde bunların dökümünü ayrıntılı olarak vermiştir. Akşin’in bildirisinde bu isyanlarda İngiltere’nin parmağı olduğu da belirtilmektedir. Batı, Türkiye’de demokratikleşme hareketlerini baltalamaktan vazgeçmemiştir. Bunun için etnik ve mezhep ayrılıkları körüklemekten geri kalmamıştır ve kalacağı da düşünülmemelidir. Diğer üyelerle eşit koşullarda giremeyeceğimiz çok açık olan AB’ye giriş koşulları olarak dayatılan, çoğu onur kırıcı yaptırımlar gündemde iken demokrasi havarisi AB’nin merkez üyelerinin Türkiye’nin kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayacak gerçek demokratikleşme hareketlerine karşı sessiz kalacağını düşünmek aşırı iyimserlik olur.. Bati’nin demokratikleşmemizden anladığı şey, ülkemizi en azından federatif bir yapıya götürecek bölünmedir. AB’nin bu konulardaki çifte standardı, örneğin, demokratikleşmenin koşullarından biri olan isçi haklarının gözetilmesinde ILO (Uluslararası İsçi Örgütü) standartları üzerinde durulmazken hiç sorun yasamadığımız ve ulusumuzun asli unsurlarından olan alevi vatandaşlarımıza azınlık statüsü verilmesi üzerinde durmalarıyla da belirginleşmiştir.
Türkiye’yi yasadığı büyük bunalımdan kurtarmayı üstlenecek kadrolar ulusun birlik ve bütünlüğünü koruma yönünde büyük caba sarf etmek zorunda kalacaktır.
*
SİYASAL SİSTEMLE EKONOMİK SİSTEM DEĞİŞİKLİKLERİNİ
BAĞLANTILI OLARAK DÜŞÜNMEK VE PLANLAMAK GEREKİR.
Devrimci girişimin siyasal yönü de en az ekonomik değişim programı kadar önem arz etmektedir. 50 yıldan beri yanında ve içinde yer aldığımız bati dünyası, kendi çıkarları doğrultusunda Türkiye’yi kontrol edilebilir bir kararsızlık içinde tutabilmek için liberal politikaları dayatmışlar ve Türkiye’yi;kaynakları kendileri tarafından yönlendirilen bir büyük pazar olarak görmek istemişlerdir. Bati’nin tutumunda bir değişiklik öngörülmemektedir ve Türkiye’nin Batı’ya karsın gerçekleştireceği bir köklü değişimle dış ilişkiler bağlamında kaybedeceği pek bir şey yoktur…Zira Batı, Türkiye’yi bölmek için elinden gelen bütün baskı araçlarını zaten kullanmaktadır.
Bir yarım yüzyıl içinde, Türkiye’yi ayağa kaldırmayacağı belli olan, beteri, giderek bağımsızlığını büyük ölçüde kaybedip bölünmenin kıyısına taşıyan ekonomik sistemden, Kurtuluş Savaşı sonrasında olduğu gibi ulusal kaynaklarımızı özgürce harekete geçirebileceğimiz bir sisteme geçiş hemen birkaç yılda gerçekleşecek bir şey değildir. Alınacak önlemlerin yerleştirilip sonuç alınması ve daha önemlisi yeni sistemin kalıcı kılınması on yıllar alır. 27 Mayıs örneği bu açıdan derslerle doludur. Zamanının en demokratik ve insan haklarına saygılı anayasalarından biri için “Bu anayasayla ülke idare edilemez; bu anayasa Türkiye için lükstür” söylemleriyle ve dış güçlerin de dayatmasıyla ‘27 Mayıs’tan 10 yıl sonra 21 Mart müdahalesiyle tanınmayacak şekilde değiştirildiği herhalde unutulmamıştır. Bu bakımdan, yeni sistemin sürekliliğini temin amacıyla TSK’nın da uzun yıllar yeni sistemin fiili ‘koruyuculuğu’ görevinde tutulmasını gerektirmeyecek şekilde siyasal rejimin de yenileştirilmesi, değiştirilmesi zorlaştırılan yepyeni bir anayasanın koruyuculuğunun sağlanması gerekecektir.
Halkımızın kültürel üstyapısı dışında soruna salt materyalist acıdan bakılacak olsa dahi umutlarımızın yeşermesi için koşulların uygun olduğu hemen göze çarpar: Türkiye nüfusu % 20’lik dilimlere ayrıldığında en yoksul son üç dilimin kişi başına GSMH’ sinin 200 ile 500 US Dolar arasında değiştiği görülecektir. Bunun ne demek olduğunu orta, üst orta ve üst gelir gruplarındaki insanlarımızın ve yönetici sınıfların anlaması herhalde mümkün değildir.Halkımız, yasam düzeylerinin iyileşeceğine dair umutlarını yitirmiş durumdadır. Bugün, Allah’ından başka güveneceği bir kavramı kalmayan halkımızın dini duygularını siyasal amaçları için kullananlar, sanki halktan yana imişler gibi bir görüntü yaymakta iseler de O’nun ülke yönetimine ortak edileceği katılımcı demokrasi söz konusu olduğunda karşıtlıklarını hemen ortaya koyacaklardır. Bunda yalnız da değildirler. Yanlarında yerli büyük sermaye sınıfı ve emperyalist Batı daima olmuştur ve yine olacaktır. Halkı ‘kullanmak’ var iken bu büyük kitleyi paylaştıkları çıkarlara neden ortak etmek istesinler ki ?!
Zaman isteyen bu girişimin aksaksız ve olumsuz karsı girişimlere imkân tanımadan yürütülebilmesi için yeni sistemin koruyuculuğu imtiyazsız sınıflardan oluşan halkımıza bırakılmalıdır. 2007 genel secimi sonuçlarına bakarak “Bu halkla mı devrimi korumayı düşünüyorsunuz?” gibi kötümser bir tavır takınmanın onaylanacak bir tarafı yoktur. Bu halk inandırıldığı zaman bizlere Çanakkale Savaşlarını, Kurtuluş Savasını yeniden yaşatacak gizil (potansiyel)güce sahiptir. Görünüşte aşırı muhafazakâr tutumuna bakarak düşünce geliştirmek yanıltıcı olur. Medya denen basın-yayın organlarının tümüne yakını batının ve yurt içindeki yandaşlarının mülkiyetinde halkımızı ideolojik bombardıman altında tutarken halkın farklı davranmasını beklemek yanlış olur. Devrimin üzerine eğilmesi gereken ilk sorunlardan biri; basın-yayının hâkim güçlerin değil, halkın sesi haline gelmesini sağlamak olmalıdır.
İste aydınların belki de henüz ayırdına varmadıkları büyük kozları burada yatmaktadır!. Oligarşi, hiçbir koşulda halkın yönetime ortak edilmesini istemeyecek ve yapmayacaktır. Oysa Atatürk’ün halkçılığı, halkın kendi çıkarlarının takipçisi olabilmesi için katılımcı demokrasinin yerleştirilmesini öngörür.
Halkımıza güvenmek
Düşünelim, yüzyıllardır zürriyetiyle Osmanlı Ordusu’nu; % 10’luk (Asar) vergisiyle hazineyi beslerken devletin; gelişmesi için bir çaba sarf etmediği halkımızın statüsünde, Cumhuriyet’in kurulusundan sonra dahi kayda değer bir gelişme olmuş mudur? Atatürk devrimleri kararlılıkla yaşatılmaya devam etseydi olurdu ama kırsal kesimde ağırlığını hissettiren ağalığın, feodal yapının koy enstitüleri girişimi örneğinde olduğu gibi değişime direnmesi; Atatürk sonrası Cumhuriyet hükümetlerinin yoksul halkımızın ve hele kırsal kesimde yasayanların dertlerine çözüm getirmelerinin önünde önemli bir engel oluşturmuştur. Sonuç, nüfusunun % 30’dan fazlası kırsal kesimde yasayan ve geçimini tarımdan sağlayan halkımızın yoksulluk zincirini kıramamış olmasıdır. Bu görüşün afakî olmadığını görebilmek için bölge ayırımı yapmadan herhangi bir şehir merkezinden çok değil, 30-40 km. uzakta bir köye uğramak ve oradaki yasam koşullarını görmek yeterli olacaktır.
Modern kent yaşamının hep dışında ve ondan soyutlanmış, geleceğe yönelik umutlar besleyemeyen kırsal kesim ve varoşlarda yasayan ve halkımızın büyük çoğunluğunu oluşturan kitlelerin biçimsel demokrasimizde belirleyici olan tercihleri, ancak, ülke yönetimine katılacakları güvencesi verildiğinde ilerici güçlerden yana değişebilir. Halkımız, ‘insan yerine koyulduklarını’ gördükleri zaman ortada ne kamuoyunu uzun yıllar meşgul etmiş turban sorunu kalır ne de köktendinci iktidarın ayartısına kapılırlar. Ama bunu sağlamak için Atatürkçülüğü; sadece modern yasam tarzını ve giyim-kuşamı benimsemiş olmak, törenlerde adet yerini bulsun diye ‘Atatürkçü Düşünce Sistemi’nden (ADS) söz etmekten ibaret olduğunu sanmak yerine O’nu anlayabilmek ve içtenlikle, ödünsüz uygulayabilmek gerekir.
Her tezin bir anti tezi olabileceği gibi devrimci bir girişimin de karşıtları olacaktır. Türkiye’de karşı devrim, Atatürk’ün fiziksel ölümünden sonrabaşlayıp günümüze kadar sürmedi mi? Daha ne kadar süreceği de yurtsever aydınların ve halkın birliktelik sağlamasına bağlıdır..
***
ULUSALCI,KARARLI VE YETERİNCE UZUN SÜRELİ
BİR KALKINMA SEFERBERLİĞİNE MUTLAK İHTİYAÇ VARDIR
Bugün, Osmanlı Devleti’nin son yıllarındaki dış borç düzeyini, o günlerin Duyun-u Umumiye (genel borçlar) yönetiminin egemenliği kısıtlayıcı yaptırımlarını anımsatan bırakan bir konuma getirilmiş bulunuyoruz. Bunun uluslararası ilişkilere yansımaması düşünülemezdi. Emperyal Batı’nın içeriden ve dışarıdan adeta kuşatması sonucu Türkiye, hareket kabiliyeti çok kısıtlanmış; edilgen, teslimiyetçi bir dış siyasa izleyen bir ülke durumuna gelmiş bulunmaktadır.
– Türk ulusunun çok hassas olduğu, ulusal onurun simgelerinden silahlı kuvvetlerimizin bir birliğinin başlarına çuval geçirilmesi karşısında devletin zirvesinden anlamlı bir kınama gelmemesi ve tepki gösterilememiş olması,
-Kuzey Irak’ta ayrılıkçı teröristlere karşı yapılan bir sınır ötesi harekâtın beklenmedik bir zamanda bıçak gibi kesilmesi,
-Kimi AB ülkelerinin PKK terör örgütüne gizli-açık yardımlarının kesilmemesi,
-TBMM’nin 01 Mart 2007 tezkeresi ile ABD’ye ülke topraklarında konuşlanma ve askeri-sivil kolaylıklarından Kuzey Irak’ta yapacağı harekât için faydalanma izni verilmemesine karşın ABD’nin İskenderun Limanı ve İncirlik Askeri Havaalanı’nı sınırsız kullanmaya devam etmeleri,
-Kıbrıs siyasetinde verilen tavizler vb. durumumuz hakkında bir bilgi verebilir.
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında yurt dışından dişe dokunur bir yardım almadan hem ulusal sanayinin kurulması hem de Osmanlı’dan kalan borçların ödenmesi; stratejik kuruluşların devlet eliyle ve kamu mülkiyetinde bırakılması, ülke saklı gücünün (potansiyelinin) tümünün seferber edilerek kamu sektörünün öncülüğünde planlı bir ekonomik programla harekete geçirilmesi sonucu Türkiye; dünyanın saygın ülkeleri arasına girebilmiştir. Bu ekonomik kalkınmanın 1929 büyük Dünya Bunalımı ile eşzamanlı gerçekleştirildiği unutulmamalıdır. Kuruluş yıllarıyla karşılaştırıldığında o yılların görece daha iyi olduğunu söylemek abartı olmaz. O yıllarda belki evlerimizde TV alıcılarımız, elektrikli süpürgelerimiz vb. yoktu ama yurtdışına el açmıyor, daha onurlu yaşıyorduk. Bugün ise yeni borçlarla eskilerini kapatmaya çalışan, ‘ödünç’ yaşayan, ülke varlıklarını yerli ve yabancı büyük sermaye çevrelerine satan, limanları yabancılara kiralanan, satış sırasının vatan topraklarına geldiği bir ulus haline gelmedik mi?
Bu durumda ‘vatanı korumak ve kollamakla görevli’ kurumlar ne yapıyorlar diye sorulabilir. Bunun yanıtını Prof Dr. Çetin Yetkin, ‘Yeniden Müdafaa-i Hukuk’ dergisinde (20 Eylül 1999)‘Askeri Müdahale’ başlıklı yazısıyla irdelemiş.Burada söz konusu yazının sadece bir paragrafını ele almak istiyorum: “…..bir askeri müdahale olmaksızın da ülke parçalanmanın esiğine gelirse ya da yıkıma sürükleniyorsa, o zaman nasıl olsa emperyalizm amacına ulaşıyor demektir. İşte, o zaman elde kalanın kurtarılabilmesi için bile olsa bir müdahalenin gerçekleşebileceği de göz ardı edilmemelidir”….Aydınlar arasında TSK’nın ülke yönetimine fiilen el koymasını isteyenler yoktur… Ancak TSK ulusalcı cephe yanında yer aldığını açıklıkla belirtmeli, bu tutumunu kararlılıkla sürdürmeli ve Türkiye’nin yeniden Kemalist çizgiye girmesinin karşısında olacak olanların olası girişimlerini önlemeye her zaman hazır olmalıdır.
1961 Anayasası’nı hazırlayan hukukçular ve komisyon başkanının ‘doğru’ siyasi eğilimleri olmasa ve Kemalizm’e bağlılıkları su götürseydi 27 Mayıs Devrimi bir devrim olarak nitelendirilemezdi. Devlet yönetimi uzmanlık isteyen, sadece askeri bilgilerle yürütülecek bir iş değildir. Ama önemli olan; yurtsever, aydın, bilge kişileri doğru seçebilmektir.
Halkın kararlı desteğini almamış bir yönetimin başarısını süreğen kılması mümkün görülmemektedir.Bu, ancak halkın açık desteği olmasa dahi kendini halkın hizmetine adamış, bu insancıl amaca nasıl ulaşacağını bilen güçlü bir siyasal gücün iktidarını uzun süre sürdürmesiyle gerçekleşebilir. Nedeni ise henüz ülke genelinde öğretim süresi ortalaması ilkokulu aşmamış bir halkın alınacak önlemleri yeterince değerlendirebilecek bilinç ve kültür düzeyinde olmayışıdır. Bu kültür düzeyindeki halkımız ancak kendi seçtiği demokratik kitle örgütleri temsilcilerinin parelamentoda devlet yönetimine fşşlen katılımlarıyla doğrudan bilgi sahibi olursa karşılaşılabilecek zorluklara katlanmayı öğrenebilir ve tyepki gösterip yurtsever yöneticilewre siyasal desteğini esirgemez. Bu konuya ‘katılımcı demokrasi’ bölümünde değineceğiz.
***
YENİ SİYASAL YAPILANMA NASIL OLMALIDIR
Türkiye, 27 Mayıs devrim girişimiyle çağdaş devletlerin sahip oldukları kurumlara kavuşmuş ve ‘anayasal demokrasi’ye geçiş yolunu açmıştı. Ancak kendi yapısının devrimin anayasasıyla öngördüğü yeni sisteme geçişi ‘hazmetmeye’ hazır olmamasının yanında Türkiye’nin uluslararası arenada daha güçlü bir konuma gelmesinin önüne geçmek isteyen gelişmiş ülkelerin dolaylı müdahalesi (12 Mart ve 12 Eylül müdahalelerini hatırlayınız) gelişmişliği yakalamamızı engellemiş;Batı kendi yolunda devam ederken
Türkiye’nin görece geriye gitmesine yol açmıştır.Bu sefer, geçmişin olaylarından ders alınarak hataların yenilenmemesi ve gelişmişlikle birlikte uygarlaşma yolunda da önemli mesafe kat etme kararlılığını gösterebilmek gerekir. Böylesine bir ileri atılımın siyasal yapımızda da değişime ihtiyaç duyacağı açıktır. Batı parlamentolarının çoğu iki meclislidir: İşlevselliği ve etkinliği ön planda olan ‘Temsilciler Meclisi’ ile bir yönüyle ‘Elitler Meclisi’ diyebileceğimiz ‘Senato’ ..
27 Mayıs’la başlayan süreçte Türkiye’de de bu sisteme geçilmiş, ancak yukarıda yazılı nedenlerle uzun ömürlü olmamıştır. Ancak burada öngörülen sistem, şeklen ve isimleri itibariyle diğer ülkelerdekine benziyor olsa da özde, meclislerin oluşturulma yöntemi itibariyle büyük bir farklılık gösterecektir. Amaç, halkın Parlamento’da temsil edilmesidir ama temsili demokrasilerde siyasal erk er veya geç imtiyazlı sınıflar temsilcilerinin eline geçmektedir. Bu nedenle ‘Temsilciler Meclisi’nin oluşturulması; vekillerin geleneksel seçimlerle belirlenmesi değil, halkın demokratik kitle örgütlerinin kendi içlerinde demokratik seçimlerle yapılmalıdır. Bunun için halkımızı oluşturan bütün sınıfların örgütlü olması gerekecek, sosyal sınıfların ‘Temsilciler Meclisi’nde toplam nüfus içindeki oranları ölçüsünde temsil edilmeleri uygun olabilecektir.
Senato’nun oluşturulmasında ise senatörlerden beklenecek niteliklerin yanında seçmenlerin eğitim düzeylerinin hiç olmazsa lise mezunu yahut eşdeğeri bir orta öğretim kurumu eğitimi elmış olmaları düşünülebilir.
Bu şekilde oluşturulacak parlamentoda temsilciler meclisine bir ‘Halk Meclisi’, Senato’ya iseparlamentonun ‘sağduyusunu’ temsil edecek bir meclisolarak bakılabilir.Parlamentonun oluşumunun ayrıntıları, işleyiş mekanizması, yetkilerin dağılımı vb. hususlar siyaset bilimcilerimiz ve hukukçularımız tarafından ehliyetle belirlenebilecek hususlardır.
Bu yaklaşım olasıdır ki çoğu kimse tarafından ‘hayalci’ (ütopik) olarak nitelendirilebilir. Ancak ülkenin sorunlarına çözüm aranırken belirli kalıplar içinde kalmak zorunluluğu yoktur.Günümüzdeki uygulamada ise yeni siyasal sistem, uluslararası sistemde görülmeye alışılmadık ölçüde demokratik ve ülkenin on yıllar boyu sürecek reform çalışmaları için gerekli dinamizmi sağlamaya aday bir sistem olabilecektir.
Bu önerileri hayalci görmekte ısrarcı olanlara Türkiye’nin olağanüstü bir dönemden geçmekte olduğunu, koşulların ulusumuzu; varlığını sürdürmek ile çözülmek ve dağılmak arasında bir tercih yapmak için köklü çözüm yolları uygulamaya zorladığını hatırlatmak gerekir. Çözüm yolları tartışılmaz değildir. Ama halkımızın çözümün bir parçası olması gerektiğinin tartışması herhalde yapılmamalıdır.
Batı demokrasilerinin çoğunda (İngiltere, Fransa, İtalya, Amerika Birleşik Devletleri) ve Rusya’da iki meclisli parlamento sistemi yürürlüktedir ve bu sistem, 27 Mayıs Devrim girişimiyle 19 yıl boyunca Türkiye’de de denenmiştir. Ancak, sistemin ‘yavaş işlediği’ haksız eleştirisi ile yeniden eskiye dönülmüştü. Bu eleştirinin gerisindeki asıl gerekçe, yeni sistemin halkın iktidara ortak edilmesine yol açacak bir girişim olmasıdır. ‘27 Mayıs’ın getirdiği özgürlük ortamında Türkiye tarihinde ilk kez bir işçi partisinin parlamentoda temsil edildiği ve daha yeni palazlanan burjuvazinin “Bu anayasa ile ülke yönetilemez” söylemi, dış çevrelerin baskısıyla devrimin 12 Elül darbesiyle sona erdirilmesi tarih okuyanların ve yaşları müsait olanların belleklerinden silinmemiştir.
Batı demokrasilerinde örneğin İngiltere’de parlamento; bir avam-halk kamarası -House of Commons-imtiyazsız sınıfların meclisi ve bir de üst meclis (Upper House-Lordlar Kamarası-House ofLords) ‘dan oluşmuştur. Yasa yapma yetki ve gücünün iki meclis arasında dağılımı bu ikili sistemin uygulandığı ülkeler arasında farklılıklar gösterebilmektedir.
Bu yazının yazarı bir siyaset bilimcisi değildir ama ülkenin ihtiyaç duyduğu siyasal sistemi genel karakteri itibariyle dile getirmek için bu konunun uzmanı olmaya gerek yoktur. Bu yazımız, bu konunun uzmanlarından ödünsüz Atatürkçü Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’nın Türkiye’de sistemin değişmesinin karşısında olan güçlerce öldürülmesinden (Ekim 1999) önce 1998’de yayımladığı ‘Demokratik Toplumcu Çağrı’ adlı manifesto benzeri bildirinin içeriği ile büyük bir uyum içindedir. Kışlalı, ‘Çağrı’sında, “Karşı karşıya bulunduğumuz zorluklar, 1920’lerde Anadolu Devrimi’ni gerçekleştirenlerin aşmak zorunda kaldıkları zorlukların karşısında çok küçük kalmaktadır” diyordu. Aradan geçen ve bir ulusun yaşamında görece kısa sayılan yirmi yıl içinde yaşanan bunalım giderek daha da derinleşmiş, ulusal egemenliğin kaybedilmesi sonucunu getirecek boyutlara ulaşmış durumdadır. Ama devrimci kadrolardan beklenen gerçek demokratikleşme ve siyasal sistemin iyileştirilmesi konuları; Atatürk’ün devrimlerinden örneğin hilafetin kaldırılması, Cumhuriyetin ilan edilmesi, laik düzene geçilmesi devrimlerinin yanında kavramsal ve uygulama zorlukları olarak da görece çok küçük kalmaktadırlar. Zira yaşanmış örnekler, kazanılmış deneyimler vardır.
Halk meclisinin halkın demokratik kitle örgütlerinin kendi içlerinde yapacakları seçimlerle belirlenmesi anayasal hüküm olarak yeni sistemde yerini almalıdır ki sistemin değiştirilmesindeki amaç ve gerekçe zaman içinde aşınmaya uğramasın.
Yasama konusunda iki meclis arasında güç dağılımının ne şekilde olacağı siyaset bilimci ve hukukçuların uzmanlık sahasına giren bir konudur ama ağırlığın halk meclisi tarafında olması gerektiği açıktır. Üst meclisin (Senato) ise asıl işlevi, katılımcı demokrasiye geçmenin yaratacağı ivme ile atılacak devrimci adımların hızını ve olası aşırılıkları kontrol altına alabilmek olmalıdır. Diğer bir deyişle, halk meclisi toplumun devrimci gücünü, Senato ise coşkuyla akacak suyun bentleri aşıp afet’e dönüşmemesi için ‘sağduyu’yu temsil etmeli VE Halk meclisinin yasa önerilerini veto etme hakkına sahip kılınmalıdır.
Diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de toplumsal sınıfların temsilcisi örgütler 9 ana gurup içinde belirtilebilirler. Bunlar;
1. Emekçilerin sendikaları,
2. Esnaf Ve Sanatkârlar konfederasyonu,
3. Devlet görevlileri sendikaları (Memurlar),
4. Meslek odaları (TMMOB ve diğerleri)
5. Özel tarım işletmeleri sahipleri
6. Önemli sivil toplum kuruluşları: Barolar birliği, ADD, ÇYDD, Basın-Yayın kurumları
7. Emekliler konfederasyonu
8. Sanayici ve İş Adamları Derneği
9. İşsizler
Yukarıda verilen listede işsizlerin resmi bir örgütü yoktur. Aynı şekilde, tarım işletmeleri sahiplerinin ve kooperatiflerin bir konfederasyonlarının bulunup bulunmadığı da tarafımızca bilinmemektedir.
Cumhuriyetin kuruluş yıllarında bırakınız bu örgütlenmeyi, henüz güncel anlamda sosyal sınıfların varlığından söz etmek mümkün değildi. Bugün dahi toplumsal örgütlenme tamamlanması gereken bir konu olarak sorunlar listemizde yer almaktadır. Şayet ulusal sorunlara çözümler arayacaksak günümüzün değişen koşullarını dikkate almak zorundayız.
Yukarıdaki sınıflandırma içinde sadece emekçi kesimini ve memurları ele alacak olursak, işkolu temelinde ayrılmış sendikaları aşağıdaki gibi listelemek mümkündür:
1. Türkiye Kamu Çalışanları Sendikaları Konfederasyonu,
2. Türk-İş
3. Memur-Sen Konf.
4. DİSK ve Bağlı Sendikaları
Bu konfederasyonlar da kendi içlerinde kamusal ve özel işyerlerine göre alt birimlere ayrılmışlardır.
Bir temsilciler meclisi oluşturmak amacıyla, mükerrer oy kullanımına yol açmadan ve vatandaşların tümünü kapsayacak şekilde sosyal sınıfları belirlemek, eksik örgütlenmeleri tamamlamak ve örgütlere resmi kimlik kazandırarak işlerlik kazanmalarını sağlamak uzmanlık işidir, tam anlamıyla vakıf olmadığımız ayrıntılarına girme çabası bu yazılarımız kapsamında anlamlı değildir. Fakat akademisyenlerimiz ve aydınlarımız arasında bu konuları yetkinlikle ele alacak olanların var olduğunu belirtmekle yetinelim.
Hemen bir soru akla gelebilir: “Bölünmüşlüğü önlemek amaç iken neden dokuz ayrı sosyal sınıf dikkate alınıyor?” Burada göz önünde bulundurulması gereken gerçek, bu sosyal sınıfların, temelde, çıkar birlikteliği içinde olmaları; toplumsal-ekonomik durumları, dünya görüşleri, yaşam tarzları arasında ayrılık değil bütünlüğün var olmasıdır. Dolayısıyla toplumsal demokrasi, ayrıştırıcı değil, bütünleştirici, durağan (statik) değil, dinamik bir sistem öngörüsüdür. Kaldı ki parlamentonun üst kanadının geleneksel seçim yöntemiyle belirlenecek senatodan oluşması öngörülmektedir.
‘Temsilciler Meclisi’ne yasama erkinin verilmesiyle toplumsal-ekonomik düzenin halkımızı gözeten karakteri korunmuş, sistemin yeniden ayrıcalıklı büyük sermaye sınıfının tercihleri doğrultusunda değişmesinin önüne geçilmiş olacaktır.
***
KATILIMCI / TOPLUMSAL DEMOKRASİ
“Batı”nın gücü karşısında ayakta durabilmenin koşullarından biri olan kalkınma için sermaye birikiminin sağlanması, içinde bulunduğumuz koşullarda, halkın yatırım için tasarruf olgusuna gönüllü katılımıyla mümkündür. Halkın gönüllü katılımının önkoşulu olan ‘devlet’ kavramına sarsılan güvenin yeniden tesisi için demokrasinin; toplumsal sınıfların (işçi, köylü, esnaf, memur, küçük ve orta ölçekli sanayici, büyük sermaye kesimi vb.) TBMM’de toplum içinde nicel varlıkları oranında temsil edilmeleri gereği dikkate alınarak şekillendirilmesinde büyük yarar vardır. Buna ‘katılımcı demokrasi / toplumsal demokrasi’ deniyor
Atatürkçülüğü toplumsal-ekonomik sistemler yelpazesi içinde bir yere yerleştirmek isteyenlere seslenmek isterim:“Atatürkçülüğe “Kemalizm” sözcüğü dışında bir sistem ismi bulmak zorunda değilsiniz, ister ‘Atatürkçülük solculukla bağdaşmaz’ , ister ‘Atatürk özel sektörcüydü’, ister ‘Hayır, Atatürk sosyalistti’ deyiniz; uzayıp giden tartışmalar içinde kaybolup gidersiniz. Bu kayboluş, Kemalizm’in kendi içinde tutarlı bir ideoloji olmamasından değil, tartışmaya girenlerintarih ve siyasal sistemler konularında yeterli bilgi sahibi olmamalarından kaynaklanır. Kemalizm, kelimenin sonundaki “-izm” takısının çağrıştırdığı gibi başlı başına bir öğretidir ve emperyalizmin boyunduruğunda ezilmiş ve geri bıraktırılmış tüm uluslar için kurtuluş yolunu gösteren bir bütüncül kalkınma yöntemidir.
***
NASIL BAŞLAMALI
Seçim sistemimizin 2002 yılında % 34,28 oy alan partiye mecliste %66 LIK (363 MV)temsil edilme hakkını vermesi ve Anayasa’yı değiştirme gücünü neredeyse elde edecek bir haksız çoğunluğa erişmesi,bu sistemin sorgulanmasını gündeme getirmiş ve ADD’de bu konuda bir çalışma yapılması düşüncesi oluşmuştu. Fakat çalışma, bu kurumun değil, TBB (Türkiye Barolar Birliği önderliğinde ve TBB’nin çatısı altında yapılmıştı. Üyelerinin avukatlar olması dolayısıyla İktidarın ‘dişlerini kolayca geçiremeyeceği TBB’ de ülke sorunlarının çözümü için bir bilimsel toplantı yapılabileceğini ve iktidarın buna engel olamayacağını düşündürüyor.
Bilimsel toplantı ve araştırma yapılması, tüm kurumlarım bilim kurulları için demokratik hak olması ve dolayısıyla ‘Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri kanununun kısıtlayıcı hükümlerinin muhatabı olmaması gerekir.Fakat yine de iktidar; tüm sosyal sınıfların temsilcilerinin çağrılı olacağı böyle bir toplantıya engel olmak isterse kendileri bilir, antidemokratik bir girişim daha yapmış olurlar ve bu sefer; halkımızı karşılarına alma ihtimali belirir ki ekonomik kriz nedeniyle desteğini görece yitirmiş olduğu halkın kalan desteğinin de yitirilmesini göze alması gerekir.
Bilindiği üzere 1923 yılı 17 Şubat – 4 Mart arasında İzmir’de İKTİSAT KONGRESİ toplanmıştı. Atatürk’ün yolundan giderek neden 96 yıl sonra yeniden bir İktisat kongresi toplamayalım?.
***
MUHALEFET PARTİLERİ İÇİN SEÇİM İTTİFAKININ ÖNEMİ
02 08 2020
Seçim kazanmak için yapılacak o kadar önemli işler var ki ANA MUHALEFET PARTİSİ CHP’nin o yollara başvurmamada adeta ısrarcı olmasını anlamak mümkün değil. Meclisteki güç dengesini ileri sürüp biteviye eleştirmenlik yapmak ve iktidarı durmadan yanlışlarından vazgeçirmek için boşuna uyarıcılıkla vakit geçirmenin bir işe yaramadığını, yaramayacağını görmemek- veya görmek istememek – gizlenen bir suiniyetin tezahürü değilseler ancak aymazlıkla betimlenebilir.
Dışarıdan görüldüğü kadarıyla CHP, adeta özellikle seçim kazanmamak için çok hassas dengeli bir yol takip ediyor. Öyle ki hem muhalefet yapmış görünecek hem de gerçekte bir şey yapmayacak. Neden mi? Ülkenin içinde bulunduğu genel durum kadar muhalefeti rahatlıkla iktidara taşıyacak koşulları bir arada görmek herhalde olası değildir. Genel durum, iktidarın kemikleşmiş oylarının da aşınmasına yol açacak ölçüde dayanılmaz bir boyuta gelmiştir. Ama değerli ana muhalefetimiz ne yapıyor? Hala iktidarın başındaki 21. Yüzyıl padişahına laf yetiştirmekle meşgul !!
Eğer meclisteki sayınız dolayısıyla pasif / edilgen kalıyorsanız neden gücünüzü arttırmak için demokratik kitle örgütleri (DKÖ) ve STK lar ile güç birliğine gitmiyorsunuz? İşsizlik diz boyunu aşmışken sizi DİSK ile TÜRKİŞ ve diğer sendikalar ile sıkı ilişkiler içine girmekten alıkoyan nedir? Eğer kimi sendikaların yönetimlerinin ‘sarılığından’ rahatsız iseniz- ki olmanız gerekir – neden hakları sürekli yontulan kitlelerle örgütlenmeye gitmiyorsunuz?
Yalnız işçiler mi? Esnafı, memuru, köylüsü, küçük ve orta ölçekli sanayicisi âdeta kan ağlıyor, kendi haklarını koruyacak bir kurtarıcı beklentisi içindeler.
İktidar, gün geçmiyor ki ülkeyi orta çağa götürecek bir adım atmasın. Adım atmasına da gerek yok ya.. Bilgi birikimi olmayan, hemen hemen tüm düşüncesi, gerçek İslam tefekkürü ile ilgisi olmayan, kendi yalanlarına alet ettikleri, uyduruk inanç safsatalarına inanan kitlelerden varlık aktarımı yapıp bir türlü doymayan iştihalarını tatmin etme peşinde koşmaktır. Türk insanı tarihi boyunca çok ihanetler gördü, bilime sırtını dönüp hurafelerle halkını uyutan, aldatanların yönetiminde yaşadı. Ama bütün bu melanetlerin boyutu hiç günümüzdeki kadar büyümemişti.
CHP bu zavallı halktan bir ulus yaratmayı başaran Ulu önder Atatürk’ün yönetim yaşam ve ilkelerini uygulayan partidir, ruhunda devrimcilik vardır.
: Günümüz CHP yöneticilerine sesleniyorum:
+Şayet Cumhuriyetin kuruluş ilkelerine sahip çıkma istem ve iradeniz yoksa bırakın yerinize gerçek Atatürkçüler geçsin. Yok, hayır, ne olursa olsun koltuğumu bırakmam diyorsanız biliniz ki sizi o koltuklardan indirirler. Zira devletin bekası ne gerektiriyorsa onların yapılması er veya geç kaçınılmazdır.
Biraz düşünmenize yardımcı olalım;
Muhalefetin, seçimi az farkla kazanması ülkemize bir şey kazandırmayacağı gibi kaybetmeye devam etmesinin de önüne geçmeyecektir. Zira farklı bir anlamda da olsa bu fetret devrinden çıkmanın yolu Cumhuriyetimizin kuruluşunda olduğu gibi devrimci reformlardan geçer. Bu da mecliste, gerici kanadın birkaç MV fazlasıyla yapılacak bir şey değildir. Olması gereken; seçimi, şimdiki iktidarı darmadağın edecek ezici bir çoğunlukla –daha doğrusu, anayasayı değiştirebilecek bir çoğunlukla kazanmaktır.
Bunu da ancak,
1. Muhalefet partilerinin tümünü kapsayacak bir ittifakla / güç birliği ile seçime gitmek,
2. HDP’nin önündeki engelleri ortadan kaldırmak için seçim öncesi Kürt kökenli vatandaşlarımızın da ittifaka tam katılımını sağlamak üzere seçim sonrası barajın % 3- 5 gibi düşük bir düzeye düşürüleceği ve en önemlisi,
3- KATILIMCI DEMOKRASİYE GEÇİLECEĞİ SÖZÜNÜ VERMEKLE YAPABİLİRSİNİZ. Ancak bu şekilde, anayasayı değiştirebilecek bir çoğunluğa erişilmese dahi yaşanması zorunlu restorasyon dönemi için uygun ortamı yaratmış olursunuz..
Seçim barajının % 3-5 düzeyine düşürüleceği sözünüzü verdiğinizde hemen karşınıza polemik ustası iktidarın yaylım ateşi ile karşılaşacaksınız. Burada, unutulmaması gereken bir hususa dikkatinizi çekmeyi gerekli görüyorum:
Kurtuluş savaşı sırasında ve sürecinde Ulu önderimiz Atatürk’ün Sovyet Rusya’dan sağladığı maddi ve silah yardımını düşünün. O zamana dek yüzyıllardır Rusya bizim can düşmanımız değil miydi? Sözü uzatmayayım, gerisini siz düşünün…
***
TOPLUMSAL / KATILIMCI DEMOKRASİNİN OLAĞANÜSTÜ ÖNEMİ
Yürürlükteki sistemin elli yılı aşkın bir süredir ülkenin sorunlarını çözmede çok yetersiz kaldığı, anayasamızın birçok kez değiştirildiği, değişiklik istemlerinin hiç bitmediği görülmüştür. Toplumda çok seslilik arzu edilen bir şeydir. Fakat mevcut sistemin çok sesliliği ve bölünmüşlüğü ileri boyutlara vardırdığı gözden uzak tutulmamalıdır. Seçimlerde parlamentoda grup kurma gücüne erişebilen 3-4 partinin yanında 100 civarında siyasal partinin var olması bölünmüşlüğün bir kanıtıdır. Bunların birçoğu işlevsizdir ama sistem, halkın yönetime katılması önünde bir engel oluşturmaktadır.
Yıllar boyu uygulanan seçim barajı sorununu da büyük ölçüde çözmesi beklenmelidir. Sosyal sınıfların kendi içlerinde yapacakları seçimlerde etnik ayrımcılığı savunanların çoğunluğa ulaşması zaten mümkün değildir, zira işçi sendikalarında ve esnaf konfederasyonunda yerel değil, ülke genelini kapsayan iş kolu seçimlerinin yapılması söz konusudur. Bu durumda seçim barajını koymaya da gerek kalmayacaktır ama başka düşüncelerle, siyasal bölünmüşlüğe meydan vermemek amacıyla düşük bir seçim barajı yine de uygulanabilir. Ayrıca, ülkemiz ekonomik ve sosyal yaşamı için kronik bir sorun olan sermaye sınıfı ve emekçiler kesimindeki kayıt dışılığa da bir çözüm getirmektedir.
Güdülen bir toplumdan geniş halk kitlelerin yönetime katıldıkları bir yapıya geçmenin faydalarını saymakla bitiremeyiz. Kendi varlığının önemini kavrayan bir halkın siyasal yaşama kazandıracağı hız ve ivme; batı ile aramızdaki yüzyıllarla ifade edilebilecek farkın beklenenden çok daha kısa bir sürede kapatılmasına en etkin yardımı yapacaktır.
Türkiye, batıda Rönesans ve dinde reform ile başlayan aydınlanma sürecine girişte kaybettiği yüzyılları telafi etmek için Atatürk’ün önderliğinde bir şans yakalamış ama büyük önderin ölümünden sonra yakaladığı bu şansı kullanamamıştır. Bir kültür devrimine olan ihtiyacımız tartışılmazdır. Bu kültür devriminin anahtarı ise halkın yanlış yorumladığı kadercilik kavramının algılandığı biçimiyle esiri olan halkımızı ataletten kurtaracak bir üretim ve istihdam seferberliğidir. Halkımız, beklediği gönence sadece kendi çalışmasının karşılığını almaya çalışarak, bunun için mücadele vererek kavuşabileceğini uğraş vererek yaşamın içinde öğrenmelidir. Bunu öğrenmenin en kısa yolu da halkın; içinde bulunduğumuz koşulları üretimin nimetlerinin dağıtımında ve yoklukların paylaşımında söz sahibi olarak yönetime katılma sürecinde bizzat görerek değerlendirmesidir.
***
PLANLAMA İHTİYACI
Hangi konuda olursa olsun bir planlama yapılırken önce, sorunu olumlu ve olumsuz yönleriyle etkileyen ve etkileyecek olan bütün unsurlar ortaya konur, bir genel durum değerlendirmesi yapılır. Ulaşılması istenen hedefler (amaç) doğrultusunda atılması düşünülen adımların olası sonuçları değerlendirilir. Amaçlarına ulaşmak isteyenler için eldeki tablonun mevcut olumsuzlukları ve ileride karşılaşılabilecek zorluklardan çok olumsuzlukları bertaraf etmek için yapılacaklar üzerinde durmak daha önemlidir.Atatürk’ün ‘Gençliğe Hitabesi’nde karşılaşılması muhtemelolumsuzluklar sıralandıktan sonra “…göreve atılmak için, içinde bulunacağın ortamın olanak ve koşullarını düşünmeyeceksin!…. İşte bu ortam ve koşullarda bile ödevin, Türk bağımsızlığını ve Cumhuriyet’i kurtarmaktır!” demiştir. Bu hitap, ‘Hiç planlama yapmadan gözü kapalı ileri atılmak anlamında algılanmamalıdır. Aksine, bütün olasılıklar gözden geçirilip mevcut olanakların tümünün nasıl seferber edileceği inceden inceye düşünülmeli, ancak koşulların olumsuzluğu ulusu atılım yapmaktan alıkoymamalıdır.
Bu satırların yazarı biyolojik yaşı itibariyle ‘genç’ sayılamaz ama kendini, Atatürk’ün ‘Gençliğe Hitabesi’ndeki genç nesillerin bir parçası saymaya devam etmektedir. Ülkesinin geleceği için sorumluluk duyan, genç, yaşlı demeden herkesin, bütün kurumların bu büyük bunalımdan çıkış için gerekli duyarlılığı göstermesi gerekmektedir.
Bu yazı dizisi bir darbe çağrısı değildir. Hele emperyalist Batı’nın baskısı, ayartısı ve güdümüyle yapılan 12 Mart ve 12 Eylül müdahalelerini yaşamış bir yurtseverin deyimi yerindeyse “sütten ağzı yananın yoğurdu üfleyerek yemeğe çalışması” kadar olağan bir yaklaşımı olamaz. Gerçi TSK o günlerin TSK’sı değildir ama bu günlere gelişin kapılarını açan 12 Eylül darbesini, TSK’nın bilgisi dâhilinde yürürlüğe konan 24 Ocak kararlarını hatırladıkça insan ürpermeden yapamıyor. İçinde bulunduğumuz ve sürüklenmekte olduğumuz koşullar bir yeniden kurtuluş mücadelesini gerekli kılmaktadır. Ülkenin bağımsızlığı ve bütünlüğünün korunması için uygulanmaya hazır bir planın bulunması gereği de tartışılmazdır. Yola hazırlıksız çıkarsanız karşılaşacağınız sorunların üstesinden gelemeyebilirsiniz.
TÜRKİYE’NİN BUNALIMDAN KENDİ İMKÂNLARIYLA ÇIKMAK İÇİN
YETERLİ POTANSİYELİ VARDIR.
Türkiye’nin üstasinden gelinmesi gereken sorunlarının odağında iktisadi bağımsızlığın kazanılması yatmaktadır. İktisaden bağımsız olmadığınız sürece uluslararası ilişkilerde de bağımsız yahut sözleri dikkate alınan bir devlet olamaz, bütünlüğünüzü korumakta çok zorlanırsınız. İktisaden alınması gereken önlemleri saptayacak ve uygulayacak kadrolar Türkiye’de vardır ama bürokrasinin kapıları bu kadrolara kapalıdır.
Türkiye’nin yakın zamana kadar yeryüzünde kendi kendini besleyebilen yedi ülkeden biri olduğunu herkes biliyor. Peki, ne olmuştur da gıda maddeleri ithal eder bir hale gelmişizdir?“Uzmanlar kayıt dışı paranın ekonomiye kazandırılması ve vergi sisteminin güçlendirilmesi halinde IMF’ye teslim olmanın zorunluluk olmaktan çıkabileceğini savunuyorlar” (Cumhuriyet, 17 Haziran 1999).Hemen hiçbir şeyi olmayan yeni Türkiye Cumhuriyetinin Atatürk’ün önderliğinde kendi çağının en yüksek kalkınma hızına ulaşmasının yanında Osmanlı’dan kalan borçları da ödemiş olduğu unutulmamalıdır.
Yabancılar Türkiye’nin değerini; onur kırıcı bir ifadeyle “Türkiye Türklere bırakılamayacak kadar kıymetli bir ülkedir”diyerek belirtiyorlar. Türkiye’yi “sömürülecek 83 milyonluk büyük bir pazar”, “kaybedilmemesi gereken bir ödül” gibi gören AB; içine almayacağı ülkemizi kapının dışında tutmakla beraber uzaklaşmasını da istememekte,AB kurumlarına bağlanması üzerinde önemle durmaktadırlar ki üyelik müzakerelerinin sürdürülmesinin asıl amacı budur. Yoksa AB’ye giremeyeceğimizi onlar da, bizim siyasetçilerimiz de çok iyi bilmektedirler.
Türkiye’nin kendi gücünün farkında olan ve onu kullanma yetisine sahip ehliyetli siyasetçilere ihtiyacı vardır. Atatürk gibi bir önderin siyaset sahnesine çıkması beklenmemelidir.Karmaşık bir hale gelmiş olan devlet yönetimi için tek bir öndere değil; yurtsever, konularının uzmanı bilim insanları, siyaset bilimcilerinden oluşan bir liderler konseyine ihtiyaç vardır.
Aydınlar DKÖ’nün bütünleşmesinde teşvik edici olmalı, önderlik etmelidirler.
Bilimsel araştırma yuvaları üniversitelerimizde üzerinde çalışılan konuların belirlenmesinde teorik konuların yanında ülkemiz sorunlarına çözümler aramaya yönelik olanlara ağırlık verilmesi öğretim üyelerimizin zaten üzerinde durdukları bir husustur. Sorunlar yumağı haline gelmiş ülkemizde tez konularının seçiminde bu ağırlığın daha da arttırılması herhalde gündeme gelmelidir.
Cumhuriyetçi güçlerin elinde halkımızı kendi tarafına çekebilmek için tek ama çok değerli bir koz vardır: Halkımıza, O’nu iktidara taşıyacağımız güvencesini vermek ve bu amaçla halkın demokratik güçlerini tek amaç ve ülkü etrafında birleştirmek.
Demokratik kitle örgütü (DKÖ) derken ‘Hayvanları Koruma Dernekleri’ gibi kuruluşları değil, İşçi, köylü, memur, esnaf, serbest meslek sahipleri gibi milyonlarca üyesi olan büyük kitlelerin temsilcisi kurumlardan söz edilmektedir.
Halkçılık, Atatürk’ün ilkeleri arasında yer almıştır. Halkçılığın ne olduğunu Prof. Dr. Suna Kili, ödüllü ‘Atatürk Devrimi’ adlı kitabında çok özlü ve yanlış anlamalara meydan vermeyecek şekilde bir şekilde ele almıştır. (Atatürk Devrimi-Bir Çağdaşlaşma modeli-Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)
Yüzyıl önce olduğu gibi, bugün de halkımız ile Batı halkları arasındaki kültür farkı ne yazık ki sürmektedir. Halkın eğitimi konusunda çok şey yapılmaya çalışılmıştır ama (Köy Enstitüleri, okur-yazarlık seferberliği vb.) bu çabalar; dini siyasete alet edenlerin, ağa ve eşraf sınıfının toplumun geleneksel yapısının değiştirilmesine karşı çıkmaları sonucu akim kalmışlardır. Bu kültür farkı kapatılmadan gerçek bir çağdaşlaşmaktan söz etmek mümkün olmayacaktır.
Yaşadığımız bunalımın ciddiyeti devrimci atılımlara zaman geçirilmeden başlanmasını gerekli kılmaktadır. Zira geçmekte olan her yıl, her ay, her gün, yeniden kurtuluşun olası maliyetini yükseltmektedir. Bu maliyet(ler) ekonomik kayıpların ötesinde ve ona bağlı olarak federatif yapıya zorlanmak şeklinde ortaya çıkabilecek ulusal bütünlüğün yitirilmesi, olası toprak kayıpları ve egemenlik haklarımızın elimizden alınması şeklinde tezahür edebilirler.
***
YENİDEN KURTULUŞ SAVAŞIMI İLE İLGİLİ KİMİ NOTLAR
ZAMANLAMA
Zamanlama, planlamanın ana ögelerinden biridir. Etkinlikleri sıraya koyarken hangisinin diğerlerinin önkoşulu olduğunu bilmeniz gerekir. Yeniden Kurtuluş savaşımını başlatmak için fazlaca düşünmeye ihtiyaç yoktur. Zira boşa harcayacak zamanımız hiç yoktur; derhal başlanmalıdır. Halen ülkenin bir bütün olarak çıkarlarını korumak yerine yanlış siyasalarla devletin çöküşüne yol açacak uygulamaları sürdürmekte devam eden iktidarın seçim zamanı gelmiş olmasa dahi, tercihan demokratik yoldan, iktidardan uzaklaştırılmasını sağlamak ilk hedef olmalıdır.
Devletimizin bekası için her yolun mubah olduğunu savunanlardanım ancak, bu tarz düşünmenin ülkeyi sıcak çatışmaya götürmesi ihtimali oldukça yüksektir. Fiilen bölünme ve parçalanmanın kaçınılmaz olduğu çizgiye gelmeden önce demokratik yolların tümünün denenmesi taraftarıyım.
Gerçi bu kitabın ‘Genel Durum’ bölümünde anlattıklarımız veri iken devletimizin nasıl olup da henüz çökmediğini anlamak deterministik düşünceye aykırı gelmektedir ama kurucu önderimiz Atatürk’ün düşünce sistemiyle ciddi atılımlarla içine düşürüldüğü bunalımdan kurtarmak için acilen girişimlerde bulunulmazsa yukarıdaki paragrafta sözünü ettiğimiz çizginin eşiğine gelmenin çok yakınındayız demektir.
Siyaset bilimcilerimiz onca eğitimlerine karşın ikinci kurtuluş savaşımının nasıl yönetileceği konusunda yeterli olmadıkları hissine kapılırlarsa kendilerinin yol göstermede hiç şaşmayan KUTUP YILDIZI’na bakmalarını salık veririm. O Kutup Yıldızı; karşıtlarının, düşmanlarının dahi saygıyla yad ettikleri, sahip olduğu özelliklerinin tümüne sahip bir önderin asırlar boyunca tarih sahnesine çıkmadığının tüm insanlıkça kabul edildiği Büyük Atatürk’tür.
Kimilerinin, ’Atatürk geçmişte kaldı, bırakın artık Atatürk’ü’ şeklinde düşündüklerine şahit oluyoruz. Bu ‘bilmeyenler’e şunları öğretmek gerekir: Türkiye 100 yıl önceki Türkiye değildir, doğrudur; demografik yapı değişmiş, 13 milyonluk ülkemiz 83 milyonluk bir nüfusa ulaşmış, sosyal ve ekjonomik yapısı da değişmiştir ama devleti uluslararası arenada 80 yıl önceki saygın konumuna getirmek için neler yapılması gerektiğini ortaya koyan ADS-Atatürkçü Düşünce Sistemi- geçerliliğini korumaktadır ve koruyacaktır.
Atatürk’ün yaptığı ilk şey halkımızı ‘kurtuluş için mücadele’ düşüncesi etrafında toplamak için bildiğimiz kongreleri toplaması olmuştur. 1919 yılında bugünkü gibi bir aydınlar sınıfı olmadığından yurdun öncelikle doğu kesimleri olmak üzere halkın o yıllarda nabzını elinde tutan hacısı, hocası, sarıklısı, eşrafının çağırılmasıyla Erzurum ve Sivas Kongreleri toplanmıştır. Erzurum’a gittiğimde vaktiyle Ermenilerin inşa ettiği söylenen ve bugün okul olarak kullanılan kongre binasının duvarlarında asılı resimlerinden edindiğim izlenim de kongreye katılanların niteliği hakkında bir fikir vermektedir.
2002 yılından beri halkımızın kanını emen, cumhuriyetimizin kazanımlarını anlaşılmaz bir tutumla yabancılara ve yerli yandaşlarına yok pahasına satıp savuran; adeta, temsil ettikleri partinin ismindeki adalet ve kalkınma sözcüklerinin anlamlarının tersini uygulayan, emperyalist devletlerin buyruklarını harfiyen yerine getiren AKP; iktidarda kaldıkları sürece Türkiye’yi parçalanma çizgisine daha da hızla yaklaştırmaktadır.
***
EKONOMİK KALKINMADA BAŞARININ ÖNKOŞULU:
PLANLI EKONOMİ
Türkiye’nin zengin petrol yatakları belki yoktur ama Güney Kore örneğindeki gibi kararlı bir siyasa ile başarı şansı da yok değildir. 1950’li yıllarda geri kalmış bir ülke konumundan başlayarak kırk yıl içinde Dünya’nın onbirinci büyük ekonomik gücü haline gelen Güney Kore’nin aşarılarının… Serbest piyasa güçlerinin ürünü olmadığını Dünya Bankası en azından nakletmek zorunda kalmıştırBu saptamanın bir benzerini Güney Koreli ve günümüz seçkin ekonomistlerinden, Cambridge Üniversitesi Ekonomi ve Siyaset Bilimleri Fakültesi’nin ‘Gelişme Etüdleri Yrd. Yönetmeni Ha-Joon Chang yapmıştır. Dünya’nın önde gelen heterodox-sıradışı ekonomistlerinden olan Chang, “Dünyanın zengin ve sanayileşmiş ülkeleri, bulundukları yere, bugünün yoksul-az gelişmiş ülkelerine önerdikleri politikalar ve kurumlarla gelmemiştir. Çoğu, etkin bir biçimde devletçi ekonomi politikaları uygulamıştır” diyor. Chang, diğer birçok etkin politika kitapları arasında 2002 de yayımlanan Kicking Away The ladder: Köprüleri Yıkmak, Tarihsel Perspektif İçinde Gelişim Stratejisi” “ adlı kitabın da yazarıdır. Kitabın isminden de anlaşılacağı üzere gelişim için uzun süreçli bir kararlılığın gereğinden söz edilmektedir. Chang’dan 82 yıl önce dünyaya gelmiş olan büyük insan M. Kemal Atatürk; bu bilim insanının yayınlarından yine 80 yıl önce ülkesini ayağa kaldıracak sistemin ne olduğunu belirlemiş ve uygulamıştır.
Tarih, yeni bir sosyo-ekonomik modelin halk tarafından içselleştirilmesinin on yıllarla ifade edilebilen uzun bir süreç alacağını göstermiştir.12 Eylül darbesiyle emperyalizmin güdümüne iyice giren Türkiye, otuz yıllık bir süre içinde Kemalizm’den gaha da uzaklaşmış ve egemenliğini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Bu sürecin restorasyonu da en az yirmi yıl gibi uzun bir süreye yayılabilir. Bu süre içinde M. Kemal Atatürk’ün halk için kültür devrimi de dâhil olmak üzere bütüncül’ (yaşamın her alanını kapsayan) kalkınma modelinin yeniden seçilmesi ‘yeniden kurtuluş’ savaşımının ana çizgisini oluşturmalıdır.
PLANLAMADA GÖZÖNÜNDE BULUNDURULMASI GEREKLİ KİMİ HUSUSLAR
Hangi konuda olursa olsun bir planlama yapılırken önce, sorunu olumlu ve olumsuz yönleriyle etkileyen ve etkileyecek olan bütün unsurlar ortaya konur, bir genel durum değerlendirmesi yapılır. Ulaşılması istenen hedefler (amaç) doğrultusunda atılması düşünülen adımların olası sonuçları değerlendirilir. Amaçlarına ulaşmak isteyenler için eldeki tablonun mevcut olumsuzlukları ve ileride karşılaşılabilecek zorluklardan çok olumsuzlukları bertaraf etmek için yapılacaklar üzerinde durmak daha önemlidir.Atatürk’ün ‘Gençliğe Hitabesi’nde karşılaşılması muhtemelolumsuzluklar sıralandıktan sonra “…göreve atılmak için, içinde bulunacağın ortamın olanak ve koşullarını düşünmeyeceksin!…. İşte bu ortam ve koşullarda bile ödevin, Türk bağımsızlığını ve Cumhuriyet’i kurtarmaktır!” demiştir. Bu hitap, ‘Hiç planlama yapmadan gözü kapalı ileri atılmak anlamında algılanmamalıdır. Aksine, bütün olasılıklar gözden geçirilip mevcut olanakların tümünün nasıl seferber edileceği inceden inceye düşünülmeli, ancak koşulların olumsuzluğu ulusu atılım yapmaktan alıkoymamalıdır.
Bu satırların yazarı biyolojik yaşı itibariyle artık ‘genç’ sayılamaz ama kendini, Atatürk’ün ‘Gençliğe Hitabesi’ndeki genç nesillerin bir parçası saymaya devam etmektedir. Ülkesinin geleceği için sorumluluk duyan, genç, yaşlı demeden herkesin, bütün kurumların bu büyük bunalımdan çıkış için gerekli duyarlılığı göstermesi gerekmektedir.
Bu yazı dizisi bir darbe çağrısı değildir. Hele emperyalist Batı’nın baskısı, ayartısı ve güdümüyle yapılan 12 Mart ve 12 Eylül müdahalelerini yaşamış bir yurtseverin deyimi yerindeyse “sütten ağzı yananın yoğurdu üfleyerek yemeğe çalışması” kadar olağan bir yaklaşımı olamaz. Gerçi TSK o günlerin TSK’sı değildir ama bu günlere gelişin kapılarını açan 12 Eylül darbesini, TSK’nın korumasında yürürlüğe konan 24 Ocak kararlarını hatırladıkça insan ürpermeden yapamıyor. İçinde bulunduğumuz ve sürüklenmekte olduğumuz koşullar bir yeniden kurtuluş mücadelesini gerekli kılmaktadır. Ülkenin bağımsızlığı ve bütünlüğünün korunması için uygulanmaya hazır bir planın bulunması gereği de tartışılmazdır. Yola hazırlıksız çıkarsanız karşılaşacağınız sorunların üstesinden gelemeyebilirsiniz.
***
AYDINLAR DKÖ’LERİN BÜTÜNLEŞMESİNDE TEŞVİK EDİCİ OLMALI,
ÖNDERLİK ETMELİDİRLER.
Demokratik kitle örgütü (DKÖ) derken ‘Hayvanları Koruma Dernekleri’ gibi kuruluşları değil, İşçi, köylü, memur, esnaf, serbest meslek sahipleri gibi milyonlarca üyesi olan büyük kitlelerin temsilcisi kurumlardan söz edilmektedir.
Halkçılık, Atatürk’ün ilkeleri arasında yer almıştır. Halkçılığın ne olduğunu Prof. Dr. Suna Kili, ödüllü ‘Atatürk Devrimi’ adlı kitabında çok özlü ve yanlış anlamalara meydan vermeyecek şekilde bir şekilde ele almıştır. (Atatürk Devrimi-Bir Çağdaşlaşma modeli-Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)
Seksen yıl önce olduğu gibi, bugün de halkımız ile Batı halkları arasındaki kültür farkı ne yazık ki sürmektedir. Halkın eğitimi konusunda çok şey yapılmaya çalışılmıştır ama (Köy Enstitüleri, okur-yazarlık seferberliği vb.) bu çabalar; dini siyasete alet edenlerin, ağa ve eşraf sınıfının toplumun geleneksel yapısının değiştirilmesine karşı çıkmaları sonucu akim kalmışlardır. Bu kültür farkı kapatılmadan gerçek bir çağdaşlaşmaktan söz etmek mümkün olmayacaktır.
Yaşadığımız bunalımın ciddiyeti devrimci atılımlara zaman geçirilmeden başlanmasını gerekli kılmaktadır. Zira geçmekte olan her yıl, her ay, her gün, yeniden kurtuluşun olası maliyetini yükseltmektedir. Bu maliyet(ler) ekonomik kayıpların ötesinde ve ona bağlı olarak federatif yapıya zorlanmak şeklinde ortaya çıkabilecek ulusal bütünlüğün yitirilmesi, olası toprak kayıpları ve egemenlik haklarımızın elimizden alınması şeklinde tezahür edebilirler.
***
Türkiye; Atatürk’ü Allah’a borçlusun,
geriye kalan herseyi de Atatürk’e..
.
Gün, Atatürk’e layık oldugumuzu gösterme günüdür.
KUTUP YILDIZI
Ulusumuzun ortak değeri, övünç kaynağımız Atatürkümüz ile ilgili, tüm dünya devlet büyükleri ve aydınlarının sayısız demeçleri vardır. Sayfalar tutan bu demeçler ve değerlendirmelerin arasında bir tanesi Belçikalı bir aydının, Daniel Dumoulin’ingönderdiği ileti, Türk halkına unutmaması gereken birvefa borcunu hatırlatıyor.
27 Kasım 1978 günü, UNESCO, Atatürk’ü “sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı verilen ilk mücadelenin önderi” olarak kabul etti ve 1981 yılındaki 100. yıl kutlamalarını desteklediğini açıkladı.
UNESCO üyelerine bir öneriyle gelir. Öneri paketindeki bir cümleyi sizlere okumak istiyorum. Diyor ki : ” Bu gün UNESCO’nun üzerinde çalıştığı bütün projelerin isim babası Mustafa Kemal’dir.” Öneri nedir? Öneri ise onun doğumunun yüzüncü yılında, 152 üyeli UNESCO ‘nun Atatürk’ün doğum yıldönümünü kutlanmasıdır. Kutlamanın muhteşem belgesinde deniyor ki;
” ATATÜRK KiMDiR; ATATÜRK ULULARARASI ANLAYIŞ, İŞBİRLİĞİ,BARIŞ YOLUNDA ÇABA GÖSTERMİŞ ÜSTÜN KİŞİ, OLAĞANÜSTÜ DEVRİMLER GERÇEKLEŞTİRMİŞ BİR DEVRİMCİ, SÖMÜRGECİLİK VE YAYILMACILIĞA KARŞI SAVAŞAN İLK ÖNDER, İNSAN HAKLARINA SAYGILI, DÜNYA BARIŞININ ÖNCÜSÜ, BÜTÜN YAŞAMI BOYUNCA İNSANLAR ARASINDA RENK, DİL, DİN, IRK AYIRIMI GÖSTERMEYEN, EŞİ OLMAYAN DEVLET ADAMI, TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN KURUCUSU”
UNESCO tarihinde ilk ve tekdir; hiç negatif oy yok, hiç çekimser oy yok.152 ülke bu metne imzaatar.
Dostuyla, düşmanıyla bütün dünya uluslarının saygısını kazanmış ulu önderimiz varolma savaşımı veren ulusumuza kutup yıldızı gibi yol gösteriyor.
***
OKUMA PARÇASI :
HALK MECLİSİ ÖNGÖRÜSÜ / İKİ MECLİSLİ PARLAMENTO
ÇİFT MECLİS SİSTEMİ ve TÜRKİYEBülent YAVUZMahmut BÜLBÜL
Birçok ülke siyasi sisteminde geçerli olan parlamento şeklidir. iki ayrı yasama meclisinden oluşan bu sistemde, meclislerden biri genel seçim ile seçilir, diğeri de seçimle olmakla beraber daha başka üyelik yolları da bulunabilir ve bu ikinci meclis üyelerinin niteliği diğerinden biraz farklı bulunabilir.
Bilinenin aksine dünyada sadece 5-10 ülkede değil İngiltere, Fransa, Almanya, ispanya, İtalya, Avusturya, İsviçre, ABD dâhil tam 75 ülkede uygulanmakta olan sistemdir.
Tek meclis ile çift meclis sistemlerinin hem olumlu hem olumsuz yanları vardır. Günümüzde ABD, İtalya, Fransa, İngiltere, İspanya, Rusya, Belçika, Hollanda, Kanada,Brezilya, Avustralya, Japonya, Meksika gibi ülkeler çift meclisle yönetilirken; Türkiye, Portekiz, Çin, Finlandiya, Danimarka, İsveç, Yunanistan, Bulgaristan, Ukrayna, Panama, İran, Suriye, Yeni Zelanda gibi ülkeler tek meclise sahiptir. Her iki tarafa da örnekler çoğaltılabilir. Fakat günümüz modern devletlerinde ağırlıklı olarak çift meclis görürüz. lâkin bu çift meclisin daha meşru olduğu anlamına gelmez.
Dünyada bulunan parlamentolar hakkında en detaylı ve karşılaştırmalı verilere sahip parlamentolar arası birlik (ıpu)’nun verilerine göre dünya üzerindeki 112 ülke tek meclisli, 75 ülke ise çift meclisli sisteme sahiptir.
Dünya nüfusunu temel alırsak bugün dünyada insanların yaklaşık % 57’si çift meclisli sistemle yönetilen ülkelerde yaşamaktadır.
Türkiye’de de 1961-1980 yılları arasında uygulanmış sistem.
Çift meclisli ülkelerde meclisin yaptığı yasaları denetleyecek ve gerektiğinde veto edebilecek senato adı verilen bir üst merci bulunur, böylece halkın seçtiği meclis kafasına göre at koşturamaz. Senato üyeleri genellikle halk tarafından seçilmez, üst düzey bilgi ve eğitime sahip kişiler tarafından oluşturulur.
Tek meclise sahip olup özgürlükleri ve gelişmişlikleriyle önde gelen ülkeler de yok değil. Norveç, İsveç, Danimarka…) ancak istisnalar dışında özgürlüğü önemseyen ülkeler çift meclis sistemiyle yönetiliyor görünüyor.
Ayrıca 30 OECD ülkesinin 17’si, G7 ülkelerinin tamamı, Avrupa birliği üyelerinin yarıdan fazlası da çift meclis sistemine sahiptir.
Bu haritada yer alan mavi renkteki ülkeler çift meclis sistemine sahiptir.
Çift meclis sisteminin belli başlı tercih edilme sebeplerini aristokratik geleneği yasama organına yansıtma isteği, çoğunluk iradesini frenleme amacı, federal yapıyı muhafaza etme amacı, yasa yapma fonksiyonunda kaliteyi artırma amacı ve iktisadi ikinci meclis oluşturma amacı olarak saymak mümkündür.
Parlamentonun tek veya çift meclisten oluşması, toplumun sosyal ve siyasi yapısı, içinde bulunduğu tarihi şartları, devletin temel kuruluşu ile siyasi ve iktisadi anlayışına bağlıdır. Dolayısıyla, çift meclis yapısını, bütün sosyal kurumlarda olduğu gibi, teoriden ziyade toplumun pratikte ortaya çıkmış özel şartlarının doğurduğunu söylemek mümkündür.
.Çift meclis sistemini uygulayan birçok ülkede soyluların ya da belli bir sınıfın temsili düşüncesi yoktur. Bu düşünce çift meclis sisteminin doğduğu ülke olan İngiltere’de mevcuttur.
Çoğunluk İradesini Frenleme Amacı
Toplumda sınıf ayrımı olmayan ülkelerde de çift meclis sisteminin kabul edilebildiği görülmektedir. Bu ülkelerde çift meclise ihtiyaç duyulmasının gerekçesi olarak demokrasinin tehlikelerini önleme ve sakıncalarını azaltma amacı gösterilmiştir. Bu amaç, belki de çift meclis sisteminin gerekliliğine ilişkin en mantıklı ve güçlü savunmayı oluşturmaktadır. Seçimle işbaşına gelen tek yapılı meclisin sahip olacağı gücü kötüye kullanma ihtimali bulunmaktadır. Bu ihtimali ikinci meclisin önleyebileceğini kabul etmek gerekir.
Çift meclis sistemiyle birinci meclisin aşırılıklarının frenlenmesi, orada kabul edilen bir kanunun, gerek yerindelik ve gerekse anayasaya uygunluk açısından ikinci meclis tarafından gözden geçirilmesi amaçlanmaktadır. Tek meclis, yetkilerin kendisinde toplandığı ve “milli iradeyi” kendisinin temsil ettiği varsayımından hareket ederek, yetkilerine bir sınırlama getirilmesine karşı çıkabilir. İkinci meclisin varlığı, egemenliğin kullanılmasında bir kayıtlama ve denge unsuru olabilir. Seçim usulleri ve seçim barajları olan bir ülkede, her şeyin çoğunluk elinde bulunacağı ve kanunun dahi çoğunluğun iradesi sonucu olacağı düşünülerek yasama organının iki ayrı meclisten oluşmasının, azınlığın haklarının korunması açısından iyi bir tedbir olacağı kabul edilmiştir.
Çift meclis sistemi, birinci meclisin devlet ve toplum hayatında sebep olacağı istikrarsız çoğunluğuna karşı bir denge oluşturmakta ve istikrarı temin etmenin yanında azınlığın haklarının gözetilmesini de sağlayan bir denge unsuru oluşturmaktadır. Siyasi partiler demokrasilerin vazgeçilmez unsurlarından biridir. Ancak muhalefetsiz tek parti iktidarı da, sorumsuz bir iktidar anlamına gelebilmektedir. Yasama organının devlet teşkilatı içerisinde çok kuvvetli yetkilere sahip olması ve anayasayı dahi değiştirebilme imkânına sahip olması, toplum için tehlikeli görülmüş ve tek meclisten oluşan böyle bir organın her zaman tehlikeli olabileceği iddia edilmiştir. Bu sebeple yasama organının iki ayrı meclisten oluşmasının, onu daha anlamlı bir kuvvet haline getirme imkânını sağlayacağı kabul edilmiştir.
Birinci meclis tarafından yapılan bir kanunun, ikinci meclis tarafından gözden geçirilmesi, bu yöndeki olumsuzlukları önlemek ve kanunlardan umulan menfaati sağlamak için yerinde bir tedbir olarak kabul edilmektedir. Bunu sağlamak amacıyla, ikinci meclise seçilmek için yaş ve tecrübe bakımından farklı şartlar aranmaktadır.
Parlamento faaliyetlerinde ve kanunların hazırlanmasında, siyasi parti mensuplarının ülke ve toplum için en faydalı olan yerine, üyesi bulunduğu partinin çıkarlarını savundukları görülmektedir. Demokratik sistemlerde parti sisteminden vazgeçme düşünülemeyeceğine göre hiç olmazsa bu sistemin sakıncalarını azaltmak için ikinci meclisin varlığı önemlidir.
Türkiye’nin tek partili döneminde yasama organının yapısı ve sistem pek fazla tartışmaya konu olmamıştır. Ancak çok partili hayata geçilmesi ve ilk defa çok partili seçimler yoluyla iktidarın el değiştirmesi üzerine, 1950-1960 yılları arasında yaşanan şiddetli siyasi tartışma ortamının da etkisi ile sistem tartışılmaya başlanmıştır. Yaşanılan olumsuz süreçten 1924 Anayasası sorumlu tutulmuş ve ikinci bir meclisin bulunmayışı önemli bir eksiklik olarak değerlendirilmiştir. ONAR’agöre 27 Mayıs sonrasında çift meclis sisteminin benimsenmesinin nedeni, devlet iktidarının sınırlanmasına yeni bir kurum eklemektir. ALDIKAÇTI da bu bağlamda 1924 Anayasasının, çok partili demokratik siyasal yaşamı düzenlemek için yetersiz görüldüğünü, bunun sonucunda kişi hak ve özgürlüklerinin teminatı yönünden ikinci meclis konusunun siyasal partilerin tüzük ve programlarına girdiğini ve kullanılacağını belirtmiş; yasama yetkisini TBMM’ye vermiş ve onu oluşturan her iki organın yetkilerini bazı farklar ile aynı kılmış ve hatta bazı konularda iki meclisin birlikte toplanarak karar vermeleri esasını kabul etmiştir. Tüm bu süreç sonucunda, 1961 Anayasası ile çift meclis sistemi uygulamaya konulmuştur.
1961 Anayasası’na göre TBMM, kuruluş ve yetkileri itibariyle birbirinden ayrı ve farklı iki meclisten meydana gelmiştir. Bu meclislerden birincisi Millet Meclisi, diğeri ise Cumhuriyet Senatosudur. Anayasa, kayıtsız ve şartsız Türk milletine ait olan egemenliğin, millet tarafından yetkili organlar eliyle kullanılacağını belirtmiş; yasama yetkisini TBMM’ye vermiş ve onu oluşturan her iki organın yetkilerini bazı farklar ile aynı kılmış ve hatta bazı konularda iki meclisin birlikte toplanarak karar vermeleri esasını kabul etmiştir.
ÇİFT MECLİS SİSTEMİNİN TÜRKİYE İÇİN GEREKLİ OLDUĞU GÖRÜŞÜ VE DEĞERLENDİRMESİ
Çift meclis sistemi üzerinde yazarlar ve siyaset adamlarından bir kısmı, yasama organının iki ayrı meclisten oluşmasını faydalı ve zorunlu görürken, diğerleri ikinci meclisi lüzumsuz ve hatta hükümetin icraatlarını engelleyeceği düşüncesiyle sakıncalı bulmaktadırlar. Çift meclis sistemine karşı çıkanlar, tek meclisin ülkenin siyasi ve sosyal hayatına, halk iradesine uygun düşecek en iyi yöntem olduğu fikrinde birleşmektedirler.
Çift meclis sistemine karşı çıkanların dayandığı önemli argümanlardan birisi milli egemenlik anlayışıdır. İki ayrı meclisin millet iradesini, yani milli egemenliği temsil edemeyeceği düşüncesini ileri sürmektedirler. Milli iradenin bölünmeye müsait olmadığı ve ancak tek bir meclis eliyle temsil edilebileceği iddia edilmektedir. Bu bağlamda egemenliğin bir bütün olarak halkta toplandığı demokratik rejimlerde, egemenliğin iki ayrı meclis tarafından kullanılmasının demokrasi fikri ile bağdaşmadığı savunulmaktadır. Çift meclis sisteminin, yasama faaliyetlerinin yapılmasında, bir kaygısızlık, bir sorumsuzluk doğurduğu, daha doğrusu meclislerin karşılıklı olarak sorumluluklarını birbirlerinin üzerine atmak istedikleri ve bu sebeple de aksayan siyasi mekanizmada, gerçek sorumluyu bulmanın mümkün olmadığı ileri sürülmektedir. Çift meclis sisteminin, medeni toplumlar için değil, daha ziyade az gelişmiş toplumlar için yararlı olacağı ileri sürülmüştür.
Çift meclis sistemini savunanlar, parlamentonun bir ülkenin siyasal hayatında etkili olabilmesinin ancak iki meclis sistemiyle mümkün olabileceğini ileri sürmektedirler. Bu görüş taraftarlarına göre, meclislerden her biri yapısal oluşumlarındaki ve görevlerindeki farklar itibariyle, birbirini tamamlamaktadır. Başka bir ifadeyle, genel kurullar, halkın sadece sayısal olarak değil, aynı zamanda kültürel bakımdan da gerçek temsilini sağlamaktadır.
Ali Fuat BAŞGİL, çift meclis sisteminin gerekli olduğunu, ikinci bir meclise taraftar olduğunu, ikinci bir meclisin ülkede istikrar temin edeceğini ve kişi hak ve hürriyetlerinin bekçisi olacağını, iyi kanunlar yapılmasını sağlayacağını, parti ihtiraslarını frenleyeceğini belirterek ikinci meclisin kurulmasını istemiştir.
Bir parlamento içinde tek başına çoğunluğu elde etmiş bir parti söz konusu olursa, disiplinli parti anlayışının da etkisiyle, iktidar partisi hem yasamayı hem de yürütmeyi kontrol altında tutabilecektir. Bu durumda klasik anlamı ile kuvvetler ayrılığı ilkesinin pratikte görülmesi güç olacaktır.
Konuyla ilgili olarak, KABOĞLU, çift meclis sisteminin anayasal denge için gerektiğini belirtmiştir. KABOĞLU, “Bunun hem erkler ayrılığı bakımından yararı var hem de yasama yürütme işbirliği açısından yararı var. Hem de millet meclisinde bir partinin hâkimiyeti altında siyasal saiklerle hızlıca parti liderlerinin gözetiminde oy veren milletvekillerini dengeleyen ikinci bir organın varlığı bakımından gerekiyor” şeklinde bir açıklama yapmak suretiyle çift meclis sisteminin erkler ayrılığı bağlamında ve tek parti hâkimiyetini önleyici bir özellik taşıyacağını ifade etmiştir.
Çift meclis sistemi savunulurken daha çok bu sistemin iki faydası ön plana çıkarılmaktadır: Bunlardan birincisi siyasi iktidarın, birinci meclisin ya da çoğunluk iradesinin gücünü frenleme; ikincisi de yasa yapma fonksiyonunda kaliteyi arttırma faydasıdır
Çift meclis sistemiyle öncelikli olarak birinci meclisin aşırılıklarının frenlenmesi, orada kabul edilen bir kanunun, gerek yerindelik ve gerekse anayasaya uygunluk açısından ikinci meclis tarafından gözden geçirilmesi ve varsa gerekli düzeltmelerin yapılması amaçlanmaktadır. Bu durum 1960 öncesi durumla bağlantılı olarak sürekli dile getirilmiştir. Tek meclis, yetkilerin kendisinde toplandığı ve “milli iradeyi” kendisinin temsil ettiği varsayımından hareket ederek, yetkilerine bir sınırlama getirilmesine karşı çıkabilir. Bu durumda ikinci meclisin varlığı, egemenliğin kullanılmasında bir kayıtlama ve denge unsuru olabilir.
Seçim usulleri ve seçim barajları olan bir ülkede, her şeyin çoğunluk elinde bulunacağı ve kanunun dahi çoğunluğun iradesi sonucu olacağı düşünülerek yasama organının iki ayrı meclisten oluşmasının, azınlığın haklarının korunması açısından iyi bir tedbir olacağı ileri sürülmektedir. Çift meclis sistemi, birinci meclisin devlet ve toplum hayatında sebep olacağı istikrarsız çoğunluğuna karşı bir denge oluşturmakta ve istikrarı temin etmenin yanında azınlığın haklarının gözetilmesini de sağlayan bir denge unsuru oluşturmaktadır.
Yasama organının devlet teşkilatı içerisinde çok kuvvetli yetkilere sahip olması ve anayasayı dahi değiştirebilme imkânına sahip olması, toplum için tehlikeli görülmüş ve tek meclisten oluşan böyle bir organın her zaman tehlikeli olabileceği iddia edilmiştir. Bu sebeple yasama organının iki ayrı meclisten oluşmasının, onu daha anlamlı bir kuvvet haline getirme imkânını sağlayacağı kabul edilmiştir.
BAŞGİL, vatandaş hak ve hürriyetleriyle Anayasanın koruyuculuğunu yapmak üzere bir ikinci meclisin kurulmasının şart olduğunu belirtmiş ve çift meclis sisteminin;“- İkinci meclisin, tek meclisin tahakkümünü önleyeceği ve menfaatlerine düşkün bir çoğunluğun eline geçmesi mümkün olan hükümet silindirinin vatandaş hak ve hürriyetlerini çiğneyip geçmesine mani olacağını, – Demokrasinin, hakkın ve hürriyetin mutlak surette teminatı olmadığını, bütün kuvvet ve yetkilerin bir elde ve bir merkezde toplanması durumunda, demokrasinin, fert ve devlet hayatı ile münasebetleri için her rejimden daha tehlikeli bir rejim olacağı ve bir meclis istibdadı doğuracağını ve çift meclis usulü- nün bu tehlikeyi önleyeceğini,ifade etmiştir. Aynı şekilde Başkanlık sistemi önerilerine karşı çıkan CHP Genel Başkanı Kemal KILIÇDAROĞLU, parlamenter yapının güçlendirilmesi için ‘senato’ formülünü gündeme getirmiştir. Bu kapsamda parlamenter yapıyı güçlendirmek amacıyla senatonun kurulması gerektiğini, bir denetim mekanizması rolü üsleneceğini belirtmiştir.
ARSEL, demokrasi ile yönetilen ülkelerde çift meclis sistemini benimseme eğiliminin sebebinin, demokrasilerin tehlikelerini önlemek ve zararlarını azaltmak amacı olduğunu, seçim yöntemlerinin her şeye karıştığı bir dönemde, her şeyin çoğunluk elinde bulunacağı ve kanunların dahi çoğunluk iradesinin kuru bir ifadesi olacağını ve neticede azınlığın daima çoğunluk önünde ezilmeye mahkûm olacağı düşünülerek yasama organının iki ayrı meclis halinde teşkil etmesinin en iyi bir tedbir olacağının kabul edilmesi gerektiğini ifade etmiştir66. KUBALI, parlamenter sistemde “ikinci meclis” kurumunun çok önemli olduğunu, milletin bu sisteme müsait olduğunu, ikinci meclisin hükümetle millet meclisi arasında hakem ve denge unsuru olacağını ve bu şekilde temel hak ve hürriyetler için daha saygılı kanunların yapılmasını mümkün kılacağını ifade etmiştir.
TBMM Eski Başkanı İsmet SEZGİN, senato ile ilgili olarak “Yararlı görürüm. Geçmişte senato mükemmel işlev gördü, bizim yaptığımız yasaları o akil adamlar gözden geçirirdi. Bir senato olsa, adeta Anayasa Mahkemesi’nin görevini de yerini getirir, fevkalade iyi olur. Senato önerisi tartışılmalı, hatta geç kalındığını söyleyebilirim.” şeklinde ifade etmiştir.
İki meclisli sistemlerde, meclislerden biri yürütme organı ile diğer meclis arasındaki uyuşmazlıklarda hakem rolünü oynayabilmekte ve onların görüşlerini birleştirerek uzlaşmalarını sağlayabilmektedir.Devlet idaresinde kişisel otoritesini hâkim kılmak isteyen bir Devlet veya hükümet başkanı, bu isteğini tek meclise karşı gerçekleştirebilme olanağına sahip olduğu halde, ikinci meclisin varlığı halinde, her ikisini de nüfuz ve tesir altına alması güçtür.
Kuvvetler ayrılığı ilkesinin işletildiği bir sistemde, kuvvetler arasında bir uyuşmazlığın çıkması ve tıkanıklığın yaşanması ihtimali vardır. Ayrıca böyle dönemlerde bir devlet organının diğer organın görev alanına müdahale etme ihtimali de söz konusudur. Yürütmenin veya yargının yasamaya ait bir görev veya yetkiyi kullanması, sistemi çıkmaza sokacaktır. İşte böyle bir yetki aşımının olmaması, diğer bir ifade ile yasama organının görev alanının diğer organlara karşı korunması için çift meclis sistemi önerilmektedir.
2010 yılında, dönemin DP Genel Başkanı Hüsamettin CİNDORUK, Anayasa değişikliğini yetersiz bulduklarını söyleyerek, ‘yarı başkanlık ve senato’ önerisinde bulunmuştur. Senato için; “ senato kurum olarak Anayasa Mahkemesi’nin görevlerinin bir kısmını üstelenecektir, bir denetim organı olacaktır. 550 milletvekilini düşürelim 400-430’a, 150 senatörlü bir yeni organ kuralım. Bu meclis aynı zamanda bir filtre görevi yapsın. Bunu 19 sene yaşadık, başarılı bir sistemdi de. Ama başka bir şey; geçmişte tabii üyeler vardı, darbenin izlerini taşıyordu. Şimdi sadece eski cumhurbaşkanları tabii üye olsun, onların da sayıları 2-3’ü geçmez, diğerleri seçimle gelsin, 6 yılda bir seçilsin, iki de bir devletin temel düşüncesi tehlikeye girmesin, tartışmaya açılmasın.” ifadelerini kullanmıştır7
Yukarıda da ifade edildiği gibi, ikinci meclislerin gerekliliğine ilişkin en önemli düşünce siyasi iktidarın ya da birinci meclisin iradesinin sınırlandırılması düşüncesidir. Bu yönüyle, ikinci meclislerin teorik olarak faydalı olacağını kabul etmek gerekir. Ancak, bu teorik faydanın pratikte karşılık bulabilmesi için gerekli şartların hazırlanmasında zorunluluk vardır. İkinci meclislerin beklenen faydayı verebilmesi için öncelikle bu fren mekanizmasını işletebilecek bir güce sahip olması gerekir. İkinci meclisin bu gücünden de ancak hem hukuki zeminde yetkilere sahip olması, hem de bu yetkileri kullanırken güçlü bir meşruiyet kaynağına dayanması halinde bahsedilebilecektir.
Çift meclis sistemine karşı çıkan bir görüşe göre; her iki meclisin seçimle oluşması nedeniyle, aynı seçmenlerin seçeceği meclisler benzer politik görüşlere sahip olacaktır. Bir başka deyişle, partilerin birinci meclisteki sandalye dağılımı ile ikinci meclisteki sandalye dağılımı paralel olacaktır.denmektedir. Ancak belirtmek gerekir ki meclislerin farklı sandalye dağılımına sahip olmaları da imkânsız değildir. İki meclisin seçim usulünün farklı olması, farklı zamanlarda meclis üyesi seçimi yapılması gibi sebeplerle meclislerde partilerin güçlerinin farklı olması sonucu doğabilir. Ayrıca iki meclisin seçim usulü aynı olsa bile, iki meclisin de aynı karakterde ve şekilde kurulacağının garantisi yoktur. Bu çalışmada önerilen seçim usulleri senato ile millet meclisi farklı olacakları için meclislerde politik görüşler açısından bir benzerlik söz konusu olmayacaktır.
Demokratik niteliği olan, halkın iradesine dayanan adil bir temsil isteniliyorsa, aristokratik niteliği olan, seçimle gelmemiş üyelerden oluşan bir meclis bir alternatif olarak düşünülemez. Zaten ülkemizde aristokratlardan oluşan bir ikinci meclis, hiçbir kesim tarafından önerilmemektedir. Bu durumda yine genel oy ve halk iradesine dayanan iki meclisli bir yapı önerildiği anlaşılmaktadır. Seçimle oluşan iki meclisin kompozisyonunun birbirinden farklı olabilmesi için -yukarıda da bahsedildi -seçim sistemlerinin farklı olması gerekir .
Süleyman DEMİREL, “Senatonun kapatılmasının yanlış olduğunu söylemiştim. Çok faydaları vardır, ama biz senato imkânını iyi değerlendiremedik. Meclis’in tekrarı gibi çalıştı, tam bir kopyası oldu. Senato, Meclis’in tekrarı gibi çalışmamalı.” şeklinde ifade etmiştir
1961 Anayasası döneminde Millet Meclisi doğrudan halk tarafından seçilmişken, Cumhuriyet Senatosunun genel oyla seçilmişlerin yanı sıra bir kısım üyeleri Cumhurbaşkanınca atanmakta, bir kısım üyeleri ise tabii üye sıfatıyla sürekli senatör olma payesini almaktaydılar. Seçilmiş üyelerin dışındaki üyelerin varlığı her zaman eleştiri konusu olmuştur. 1961 Anayasası döneminde senato üyesi olarak belirtilen şartlarla seçkin bir çoğunluğun oluşturulduğu ifade edilmiş ve eleştirilmiştir.
Meseleyi Türkiye’de günümüzde uygulanmakta olan barajlı seçim sistemi ile birlikte değerlendirdiğimizde, ikinci meclis için seçim barajının uygulanmaması halinde, çift meclis sisteminin seçim haksızlıklarının giderilmesini nispeten sağlayabileceğini ve ikinci meclisin fren mekanizmasını işletebileceğini kabul etmek gerekir. Birinci meclis için yapılan seçimlerde %50’nin altında bir oy aldığı halde mecliste sandalyelerin mutlak çoğunluğunu elde eden parti ya da partiler hükümeti kurabilecektir. Ancak, barajsız gerçekleştirilen ikinci meclis seçimlerinde iktidar partisi ya da partileri aynı oy oranı ile azınlıkta kalacaktır. Böylece, iktidar partisi ya da partileri yasama organında tek başlarına karar çıkaramayacaklar, muhalefet partileri ile uzlaşma arayışına girişeceklerdir. Ancak, iktidar partisi ya da partileri hem birinci mecliste hem de ikinci mecliste mutlak çoğunluğu elde ettiği takdirde, uzlaşmaya zorlayıcı bir mekanizmadan bahsetmek zor olacaktır. Bu durumda, fren mekanizmasının işlemesi ancak daha nitelikli bir çoğunluğun gerektiği kararlar için mümkün olacaktır.
Yukarıda bahsedilen bütün engellerin bir an için ortadan kalktığı ve gerçekten birinci meclisi frenleyebilecek kompozisyona sahip ikinci meclisin oluşturulduğu düşünülse bile, birtakım zorluklar bizi bekleyecektir. Şöyle ki, yaş, sosyal statü, siyasi anlayış itibariyle farklı kimselerden meydana gelen ve yetkileri itibariyle de az çok farklı durumda bulunan iki meclis arasında anlaşmazlıklar çıkması ihtimal dâhilinde olduğuna göre, kanunların çıkarılması gecikecek, hatta imkânsız hale gelebilecektir. Meseleleri farklı değerlendirebilen iki meclis oluştuğu zaman, çift meclisli yapı, siyasi hayatta tıkanıklığa yol açacak; siyasi faaliyetlerde tereddütler doğuracak ve hükümet faaliyetlerinde istikrarsızlıklara yol açarak anayasal hayatı açık bir şekilde tehdit edebilecektir.
Esasında bu sakıncayı gidermenin de bir yolu vardır. Şöyle ki, ikinci meclisin yetkilerinin çok iyi hesaplanarak tespit edilmesi halinde, siyasi tıkanmaların önüne geçilmiş olacaktır. İkinci meclisin fren fonksiyonu aslında çoğulcu demokrasiyi hayata geçirebilmek ve çoğunluğun azınlığın hakları aleyhine karar verebilmesini önlemek için savunulmaktadır. Çoğunluğun hangi kararları alabileceği tespit edilir ve mutlak surette toplumda ve dolayısıyla toplumun temsilcilerinde uzlaşmanın aranacağı hususlar tespit edildiği ve uzlaşma gerekli olan kararlar için ikinci meclise kritik yetkiler verildiği takdirde çözüme ulaşılmış olacaktır. Böylece hem tıkanma yaşanmaması adına, birinci meclis çoğunluğunun siyasi hayatı yönlendirebilmesinin önü açılmış, hem de çoğulcu demokrasiyi yaşatabilmek için, görüş birliği (consensus) gereken hususlarda ikinci meclise fren fonksiyonunu vermiş oluruz.
Acaba 1961 Anayasası uygulamasında, Cumhuriyet Senatosu, Millet Meclisinin iradesini ne kadar frenleyebilmiştir? Belirtmek gerekir ki, 1961 Anayasası, kanunların kabulünde tamamen kendine özgü bir yöntem belirlemiştir. Bu yöntemde Cumhuriyet Senatosuna nazaran Millet Meclisine üstünlük tanınmıştır. Her iki meclis arasında gidip gelmeler sonucunda, Millet Meclisi son sözü söyleyebilmektedir. Ancak Millet Meclisinin iradesini kabul ettirebilmesi birtakım şartlara bağlanmıştır. Millet Meclisi bu şartları gerçekleştiremezse Cumhuriyet Senatosunun veya kurulan karma komisyonun kararını benimsemek zorunda kalmaktadır.
İkinci meclisten, gelen bütün kanun metinlerine bir direnç göstermesini beklemek, ikinci meclisin sistemi tıkayan bir unsur hüviyetine bürünmesini beklemek anlamına gelecektir. Sistem içinde çok güçlü olan Avusturalya Senatosu bile kendisine gelen metinleri konjonktüre göre %62 ile %93.5 arasında değişen oranlarda aynen kabul etmektedir,.
Geçmiş yıllardaki yasama faaliyetleri verilerine göre tek meclisli dönemde çift meclisli döneme nazaran yıl bazında daha az kanun çıkarıldığı görülmektedir. Dolayısıyla tek meclisli dönemde daha hızlı ve daha fazla sayıda kanun çıkarılacağı, çift meclisli dönemde ise meclisin üretkenliğinin olmayacağı düşüncesi Türkiye pratiğinde karşılığını bulmamaktadır. Üstelik dönemlerin şartları arasındaki farkı da göz ardı etmemek gerekir. 1960-1980 dönemi şartları ile 1982 sonrası ve hele 2000’li yılların şartları arasında büyük farklar vardır. Günümüzde toplumsal ihtiyaçların hızla değişmesi ve bu ihtiyaçları karşılayacak kanunların ve kanun değişikliklerinin çıkarılması zorunluluğu, Milletlerarası antlaşma yapma sıklığının eski dönemlere göre çok büyük bir artış göstermiş olması gibi hususları görmezden gelmek mümkün değildir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, geçmişte parlamentonun her iki kanadının ittifakla üzerinde anlaştığı bir kanunun kısa bir zaman içerisinde çıkarıldığı da görülmüştür.
‘Yasa Yapma Fonksiyonunda Kalite Artar’ Görüşü
Birinci meclis tarafından yapılan bir kanunun, ikinci meclis tarafından gözden geçirilmesi, bu yöndeki olumsuzlukların önlenmesi ve kanunlardan umulan menfaatin sağlanması için ikinci meclisin faydalı olacağı ileri sürülmektedir. Bunu sağlamak amacıyla, ikinci meclise seçilmek için yaş ve tecrübe bakımından farklı şartlar aranmaktadır. TEZİÇ konuyla ilgili olarak,“İkinci meclis kanunların yapılmasında daha olumlu sonuçlar verir. Birinci meclisteki çoğunluğun siyasi tercihleri, ikinci mecliste toplum yararına daha uygun bir duruma getirilebilir. Öte yandan ikinci meclis, birinci meclisin aceleci tutumuna karşı bir fren rolü oynayarak, parlamento çalışmalarında, duygusal davranışların yerine, düşüncenin egemen olmasını sağlar” ifadelerini kullanmıştır
Kanunların yapımı, belirli bir tecrübe gerektirdiğinden, kanun koyucunun her çeşit toplumsal meseleler hakkında uzman seviyesinde olmasa bile, hiç değilse orta derecede bir bilgi ve tecrübeye sahip olması gerekir. Bu şart, tamamen sağlanamadığı için alelacele yapılan kanunlar, toplumsal ihtiyaçları karşılamak bir yana, mevcut durumu da alt üst edebilmektedir. Bu sorunu giderme adına çift meclis sisteminin gerekli olduğu ifade edilmiştir.
Çift meclis sisteminde, meclislerden biri tarafından kabul edilip diğerine gönderilen bir kanun tasarısının, gönderilen meclisçe uygun bulunması için belirli bir sürenin geçmesi gerekmektedir. Bu süre zarfında ise tasarının içeriği hakkında yeteri kadar düşünme ve kamuoyunu aydınlatma imkânı sağ- lanmaktadır. Bu şekilde tasarının sadece meclislerin değil, aynı zamanda kamuoyunun denetiminden de geçmesi sağlanmaktadır.
Bu bağlamda 19. Yasama Döneminde DSP Milletvekili Bülent ECEVİT, TBMM üye tamsayısının arttırılmasıyla ilgili görüşmelerde üye sayısının artırılmasına karşı çıkmış ve bunun yerine Senatonun Kurulmasını teklif etmiştir. ECEVİT, “…..İlle de milletvekilliği sayısı 450’den 600’e çıkarılacak ise, milletvekilliği sayısına 150 milletvekilliği daha eklemek yerine, 12 Eylül 1980 döneminde çok haksız bir kararla ve önyargıyla kapatılan Cumhuriyet Senatosu yeniden kurulmalıdır. Ben, Cumhuriyet Senatolu Büyük Millet Meclislerinde de çalıştım ve Cumhuriyet Senatosunun, rejime, yasama çalışmalarına ne kadar olumlu katkıları olduğunu yaşayarak gördüm. Genellikle, bizde, bazı yasalar, âdeta gözden kaçırılmak istenirmiş gibi aceleye getirilir ve toplum, kamuoyu, o yasalardan bazılarındaki sakıncaları sonradan fark eder, tepkisini gösterir; fakat Cumhuriyet Senatosu varken, bu durumlarda, biz milletvekilleri olarak Senatoya başvururduk “şurada bir yanlışlık yapmışız, bir hata yapmışız; eğer kabul ederseniz, siz lütfen bunu düzeltin” derdik ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün ilgili hükmüne göre, ivedi durumlarda, 15 gün içinde, Senato, eğer gerekli görürse ilgili düzenlemeyi yapardı, düzeltmeyi yapardı. Böylelikle, Cumhurbaşkanlarının veto yetkilerini kullanmalarına, şimdikinden çok daha az gereksinme duyulurdu ve Meclisten çıkan yasalar aleyhinde Anayasa Mahkemesine başvurulmasına da, şimdikinden çok daha az gereksinme duyulurdu.
Değerlendirme
İkinci meclis üyeleri, ister soyluluk prensibine, ister atama, isterse seçim sistemine göre göreve gelsinler, birinci meclis üyelerine oranla, çok daha muhafazakâr eğilimde oldukları görülmektedir. Bu durum ise toplumun çağdaşlaşma hızını kesen bir neden olarak görülmektedir.. Yukarıda belirtilen görüşler çerçevesinde, aceleye getirmeden ve toplum denetimi sağlanarak sağlıklı kanunların yapılabileceği ve bunun da senatonun kurulmasıyla layıkıyla yerine getirileceği ifade edilmek istenmiştir. Ayrıca çift meclisin varlığı halinde, kanunlar en azından iki defa ve farklı organlarca incelenmesiyle, her kanunun, Anayasaya ve insan haklarına aykırılık tehlikesini içermesinin önleneceği ve bu şekilde kararların daha isabetli ve yerinde olacağı belirtilmiştir. İkinci meclisin anayasa ve insan haklarına aykırı kanunların çıkarılmasını önleyeceği görüşünün doğru olmadığı da ileri sürülmektedir. Bunlara göre, siyasi kurumlar anayasaya ve insan haklarına aykırı kanunların çıkmasını hiçbir zaman önleyemezler. Böyle olsaydı çift meclis sistemine sahip ülkelerde, anayasa mahkemeleri kurulması yönünde bir uygulamaya gidilmezdi. Ancak belirtmek gerekir ki, ikinci meclislerin anayasaya aykırı kanunlara mutlak surette engel olamaması, anayasaya aykırı kanunların çıkma ihtimalini azaltamayacağı anlamına gelmez. Çift meclis sistemi teklif edilirken, yasama fonksiyonunda kalitenin artacağı, dolayısıyla da Anayasaya ve anayasal ilkelere uygun kanunların çıkarılacağı ileri sürülmektedir.
Çift meclis sistemi, çoğulcu demokrasiye katkı sağlamak, diğer bir deyişle daha kaliteli bir demokrasiyi inşa etmek adına katkı sağlamaya elverişlidir. Ancak bu sistem, yasama organını zayıflatmaya, yasama organını iş yapamaz hale getirmeye, siyasi karar organı olan meclisin işlemez hale gelmesini sağlamaya da elverişlidir. Dolayısıyla tek meclis ya da çift meclis sistemi arasında tercih yaparken kapsamlı bir değerlendirme yapmak gerekir. Yukarıda bahsedilen faydaları elde etmek için çift meclis sistemi tercih edilebilir. Eğer çift meclis sistemi tercih edilecekse, bu tercih Türkiye’de demokrasiyi geriye götürmemeli, tam tersine ileri taşımalıdır. Tercih edilecek çift meclis sisteminde ikinci meclis bir yandan temel hak ve hürriyetleri muhafaza etme adına birinci meclis karşısında fren mekanizması fonksiyonu görürken diğer yandan siyasal sistemi tıkayan, sistemi kilitleyen yetkilerden de mahrum olmalıdır. Dolayısıyla ikinci meclisin ne gibi yetkilere sahip olacağı önem arz etmektedir. 1961 Anayasasında ikinci meclis sistemi, 1950-1960 döneminde, parlamento çoğunluğuna sahip iktidarın eline düşmüş tek bir meclisin varlığına tepki olarak öngörülmüştür. Bu dönemde, çift meclis sistemi, kendisinden beklenenleri (ılımlılık, denge, denetim, frenleme) tam anlamıyla verememiş olmasına rağmen kanunların çıkarılmasına engel olmamıştır. Hatta uygulamaya bakıldığında bu dönemde meclisin daha üretken olduğu görülmüştür. Ayrıca bu dönemde Anayasaya aykırı kanun çıkarılma oranı tek meclisli döneme nazaran daha az olmuştur.
Denilebilir ki, çift meclis sistemi 1961 Anayasası dönemindeki aksaklıkların “günah keçisi” olarak görülerek haksız ithamlara maruz kalmıştır. Sistemi tıkayan siyasi, ekonomik, sosyal etkenler göz ardı edilerek bu sisteme karşı çıkılmıştır. Ayrıca bu dönemde uygulanan seçim sistemi de siyasal tıkanıklıkları beraberinde getirmiştir. Meseleyi Türkiye şartlarında değerlendirdiğimizde, içine seçim dışı üyelerin girdiği ve sadece yüksek öğrenim diploması taşıyanlara açık bir ikinci meclisin varlığını savunmanın güçlüğü ortadadır. Böyle bir tercih, toplumdaki belirli bir sınıfın meclisini oluşturma anlamına gelebilir. Ayrıca yasama fonksiyonunun ağır işlemesi bakımından bütün parlamento üyelerine ve parlamentonun her iki kanadına bakmak gerekir. Geçmişte kanunların yapılmasındaki karmaşıklık ve toplantı yeter sayılarındaki çoğunluk sağlama sorunu sistemde zaman zaman tıkanıklıklara sebebiyet vermiştir. İkinci meclislerin beklenen faydayı verebilmesi için öncelikle fren mekanizmasını işletebilecek bir güce sahip olması gerekir. Ülkemizde 1961 Anayasası döneminde Cumhuriyet Senatosu’nun Millet Meclisi karşısında fren mekanizmasını gerçekleştirebilecek farklılaşmayı yeterince elde edebildiğini söylemek güçtür. Çünkü Cumhuriyet Senatosu seçim sonuçları ile Millet Meclisi seçim sonuçları büyük oranda paralellik arz etmiştir. Eğer gelecekte çift meclis sistemi tercih edilecekse, birinci meclisin oluşumunda yönetimde istikrar, ikinci meclisin oluşumunda tam temsil sağlayan bir seçim sistemi getirilebilir. Böylece ikinci meclisin siyasi iktidarın önünü tıkayan bir organ olması yerinde olacaktır.
Demokratik olgunluğa erişmiş ve siyasi hayatı istikrarlı ülkelerde çift meclis sistemi başarıyla uygulanmış ve uygulanmaya da devam etmektedir. Demokratik olgunluğa erişmemiş, siyasi istikrarsızlıkları olan, devamlı seçim atmosferi içinde olan ülkelerde çift meclis sistemi yavaş işleyen ve tıkanıklığa sebep olan bir yapı olarak görülmektedir. Özellikle geri kalmış olup da süratle büyük reformlar yapmak zorunda olan ülkelerde parlamentonun çift meclisten oluşması, siyasal istikrarsızlıkları artırıcı etki yapabilir.
Çift meclisli sistemlerde ikinci meclislerin daha ziyade muhafazakâr eğilimlerin temsilcisi olduğu düşünüldüğünde; ikinci meclisin, yürütmenin büyük oranda kaynağı ve siyasi bakımdan sorumlu olduğu ilk meclis karşısına vesayetçi, değişime karşı direnen bir rol üstlenmesi durumunda, meydana gelecek siyasal istikrarsızlıklar yürütmenin hizmetlerinde aksamalara sebebiyet verecektir. Bu tür aksaklıkların olmayacağı bir çift meclis sistemi oluşturulmaya gayret gösterilmelidir. Sonuç olarak, Çift meclis sisteminin yararlarına ilişkin teorik değerlendirmeler bir kanaate ulaşmak için tek başına yeterli değildir. Çift meclis sistemi lehinde görüşlerin uygulama alanında bir değer kazanabilmeleri, tamamıyla ikinci meclisin yapısına, oluşumuna, yetkilerine, üyelerinin siyasal olgunluk derecesine bağlıdır. Türkiye açısından çift meclis sistemi tercihinin fayda sağlaması muhtemeldir. Ancak bu tercihin siyasi istikrarı ve yapılması gereken reformları tıkayan bir unsur olması istenmiyorsa, ikinci meclisin nasıl oluşacağı, ne gibi yetkilere sahip olacağı, seçim usulünün ne olacağı gibi hususları iyi hesaplamak gerekir. Aksi takdirde demokrasiye katkı sağlamaktan ziyade, zarar veren bir müessese ile karşılaşmak muhtemeldir.
SONSÖZ
Buraya kadar kuruluşundan günümüze dek genç cumhuriyetimizin yaşadığı en ağır bunalımdan kurtulabilmesi için yapılması gerekenleri çok kısa olarak ele almaya çalıştım. Çok yönlü ve birbirleriyle farklı etkileşimler içinde olan olguların karmaşık bir bütünü olduğunda konuyu; okuyucuya olabildiğince kısa yazılmış bir kitapla ortaya koymak, çözümlemesini yapmak zorlaşıyor.Yazarı zorlayan unsurlardan önemli birisi de insanımızın okuma alışkanlığının çok sınırlı olmasıdır. Hele bir de okuyucu ele alınan alt konuların dayandığı gerçeklerin varlığından haberdar değilse ne yapsanız ikna edemezsiniz.
Okuyucunun ele alınan konuları anlayıp hata yapmadan değerlendirme yapabilecek kadar yeterli bilgi birikimine ihtiyacı vardır. Her bir bilim kolunda uzmanlaşmak için insanın bir üniversitenin ilgili bölümünün kadrolu öğretim üyesi olarak onlarca yılını vakfetmesi gerekir. Bu kitabın konusunda çözümleme yapmak için bu şekilde bir hesapla yazarın değişik bilim dallarının hepsinde uzman olması için yaşamının en az yüz yılını öğrenme ve araştırmaya ayırması gerekir ki bu mümkün değildir. Ayrıca gerekli de değildir; ama yeter ki çeşitli disiplinlerde çözümleme yaparken hata yapmayacak kadar doğruluğu tartışılmayacak genel bilgilere sahip olsun.
Bu kitabın yazımında üzerinde önemle durduğum konulardan biri katılımcı demokrasiye geçiş kavramıdır. Kitabın arka kapağındaki paragraf; değerli hocamız merhum Prof. Dr. Suna Kili’nin Atatürkçü Halkçılık üzerine yazdığı ünlü yorumunu vermektedir. Katılımcı demokrasiden neyin amaçlandığı bellidir ama bunu en veciz şekilde dile getiren değerli bilge hocamıza saygımız gereği bu kavramın tanımını hiç değiştirmeden okuyucunun dikkatine sunmayı gerekli gördüm.
Osmanlı devletinde olduğu gibi halkımızın yüzlerce yıl eğitimsiz bırakılması, yaşam düzeyinin geliştirilmesi anlamında desteksiz bırakılması, onun; yaşamın zorluklarıyla baş etmek yerine her şeyin, iyiliğin yanında kötülüğün de Allah’tan geldiğine inanmasına (Amentü duasını hatırlatırım) ve sonuçta bir lokma –bir hırka felsefesiyle kendi kabuğuna çekilip kaderci inanışla yaşamını sürdürmesine yol açmıştır. Dinimizin gerçek öğretisi böyle değildir ama halkımızı yöneten devlet erkânının cahil bırakılmış kitlelerin bilerek değiştirilmiş ve hurafelerle doldurulmuş dini inançlarla daha kolay yönetilebileceğini düşünerek bu yolu seçmeleri bütün bir ulusun; Rönesans (yeniden doğuş) ve dinde reform (Aydınlanma) ile gelişen dünyanın yüzyıllarca gerisinde kalmasına ve tutucu yöneticilerin iktidarlarını sorgulamadan desteklemelerine yol açmıştır.Osmanlı’dan devraldığımız mirası Kurtuluş Savaşı sonrası Ulu Önder Atatürk’ün Cumhuriyet’in ilan edildiği 29 Ekim 1923 tarihinin ertesi günü İsmet Paşa’ya “Sevgili Paşam!… Cumhuriyet’in ilk başbakanı olarak seni düşünüyorum. Dur, hiç itiraz etme”……………….diye başlayıp ……. “Bize geri, borçlu ve hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul bir köylü devletiyiz”. diye devam eden mektubundan anlamak mümkün. Osmanlı’dan devralınan yüz kızartıcı mirasın göstergesi olan bir ibret belgesidir. (Okuyucu bu mektubun tam metnini internetten kolaylıkla bulabilir). Atatürk ve İnönü dönemlerinden sonra gönümüze kadar geçen 90 yıl içinde birkaç kısa dönem dışında iktidarlar; halkın durumu ile ilgilenmek yerine Osmanlı dönemindeki yönetim anlayışını sürdürmüşler, özellikle çağdaşlaşmanın olmazsa olmaz önkoşulu olan laikliği hedef tahtasına koymuşlardır.. Hele 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle başlayıp AKP döneminde zirveye ulaşan “devleti enperyal cephenin güdümüne sokmak” ve Atatürk devrimlerini yok etme çabaları ile devletimiz, kelimenin doğru anlamıyla çökmenin eşiğine getirilmiş durumdadır. İşte, kaçınılmaz bir yeniden kurtuluş savaşıyla içine düşürüldüğümüz bu büyük bunalımdan kurtulma yoluna girerken yüzyıllar boyu gelişme çabalarının ayak bağı olan cehaleti ortadan kaldırmanın yollarını bulmak ve uygulamak zorundayız.
Atatürk, halkçılığı ulaşılması gerekli bir hedef olarak göstermiştir. Bu hedef; 14 Nisan 1920 de Mecliste yaptığı konuşmada yer alan şu sözlerde de belirtilmiştir:
Bizim görüşlerimiz ki –halkçılıktır- kuvvetin, kudretin, hâkimiyetin doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın elinde bulundurulmasıdır. Yine şüphe yok ki , bu dünyanın en kuvvetli bir esası, bir prensiptir.
Toplumsal değişim, hemen bugünden yarına gerçekleşecek bir olgu değildir. Eğer kısa zamanda başarılabilecek olsaydı kurtuluş savaşı sonrası Ulu önder Atatürk’ün yönetiminde bu değişim tamamlanmış olurdu. O halde, karşı durulamayacak gerçek şudur ki bu değişimi bir gün bile beklemeden hemen başlatmak en akılcı yoldur. Kaç yıl sürer, orası belli değil. Ama biz ve bizden sonraki nesiller bu konunun üzerinde durmazlarsa Türk ulusunun makûs talihini yenmek mümkün olmayacaktır.
Kitabın yazımında özelikle,
Yeni siyasal düzene geçişte Anayasa konusuna,
İki meclisli parlamentoda senato ve temsilciler meclislerinin işlevleri, çalışma esasları ve daha önemlisi yönetimde yetkilerin iki meclis arasında dağılımı konularına, girmek istemedim. Zira derinlemesine bilgi sahibi olmayı gerektiren bu konular benim bilgi dağarcığımın dışında kalıyorlardı. Bu nedenle sadece birkaç ölçüt dışında bu konulara değinmek istemedim. Neydi bu konular?
a-Yamalı bohça ve Türk halkına hile ile dayatılmış, ucube anayasadan yenisine geçerken özgürlükler açısından 1961 anayasasının gerisinde kalmayan yepyeni bir anayasanın; ulusalcı eğilimleri şüphe götürmeyen üniversite öğretim üyelerimizin oluşturacağı bir komisyon tarafından hazırlanması.. Bu konuda 1961 anayasasını hazırlayan bilim insanlarımızın oluşturduğu komisyonu ve değerli başkanları Prof. Dr. Sıddık Sami Onar’ı saygı ve minnet duygularıyla yâd ediyorum.
b)Değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek maddelere dokunulmaması,
c)Yeni siyasal sistemin uzun yıllar uygulamada kalabilmesi için,anayasada değişiklikler yapılmasını imkânsız denecek kadar zorlaştırıcı kurallar içermesini öngörüyorum.
İki meclisli parlamento derken örnekleri şeklen dünyanın her tarafında var olan bu yönetim tarzının uygulandığı bütün ülkelerde aynı kurallarla işletildiğini söylemek mümkün değildir. Türkiye’mizin kendine özgü koşulları bu sistemin ülkemizde başka herhangi bir ülkeden “kopyala-yapıştır” şeklinde uygulanmasını olanaksız kılar. Her ülke, her toplum “ulusal demokratik devrimi”ni kendine özgü koşulları dikkate alarak yapmaya çalışır.
Toplum olarak anayasal demokrasiye geçişi başardığımızı söylememiz mümkün değildir.
Bu sisteme geçiş; 27 Mayıs 1960 müdahalesiyle başlatılmış ileri atılım girişiminin tamama erdirilmesini sağlamalıdır.1921, 1924 ve 1961 anayasalarından sonra darbe anayasası (9 Kasım 1982) yürürlüğe girdi. Ardından 1987’de, 1992, 1995, 1999, 2002, 2004, 2005, 2006, 2007, 2008 değişimleri geldi. Anayasadaki en köklü değişimlerden biri referandumla kabul edilen ve askeri otoriteyi zayıflatma yolunu açan 2010 yılındaki değişim ile anayasanın 80 maddesi değiştirildi. 19 yıllık tek parti iktidarında anayasada 12 kez kritik değişiklikler içeren düzenleme hazırlayan AK Parti, 177 maddelik anayasanın 134 hükmünde değişiklik yaptı (Milliyet, 09 02 2021) ve hile ile ancak ‘ucube‘olarak nitelendirilebilen bir rejim kurdu. Bu değişimlerden Türkiye Cumhuriyeti Devletimize geriye ne kaldığının yanıtını okuyucuya bırakıyorum.
Siyasal inanç ve ulusal gelirlerden alınan paylar açılarından insanca yaşama koşullarını oluşturamamış olmanın sonuçları olarak toplumda akıl almaz bir toplumsal bölünmeyle karşılaştığımızı ve ülkemizce siyasi parti sayısı 101’e yükseldiğini görmemiz gerekiyor.
Magna Carta’dan 800 yıl, Fransız İhtilali’nden (1789) 200 yıl sonra bırakınız çağdaşlaşmayı, hüküm süren iktidar partisi tarafından parçalanmanın eşiğine getirilmiş ülkemizin Ortaçağ’a geri götürülmesi sürecini yaşıyoruz. Osmanlı Devleti döneminde matbaanında Avrupa’dan 200 yıl sonra kullanılmaya başlandığını da hatırlamakta fayda var..
Yabancıların ülkemiz için “Tanrının bir lütfu” olarak nitelendirdikleri, “Unesco”nun “Üstün İnsan”ı ulu önder Atatürk’ün değerini iyi bilip yolundan gitmek yerine son elli yıldır emperyal cephenin öngörüleri ve yaptırımları ile kurduğu Cumhuriyetimizi adeta yıkmak için uğraşan iktidar Türkiye’mize yakışmıyor, Türk’ün yüzünü ağartmıyor.
***
EKONOMİK VE SOSYAL KONSEY DENEYİMİ (2001)
(Türkiye’de ekonomik ve sosyal konsey, Yıldırım Koç, Türk-İş Eğitim Yay. No.21 Ankara, 1999)
Ülkemizde ekonomik ve sosyal konsey 1961 anayasasının hazırlanma aşamasında olduğu gibi,1982 anayasasının hazırlanma aşamasında da gündeme gelmiş, fakat kurucu irade tarafından kabul görmemiştir.
1995 yılında Başbakanlık Genelgesiyle Ekonomik ve sosyal politikaların oluşturulmasında toplumsal uzlaşma ve işbirliği sağlamak, sürekli ve kalıcı bir ortam yaratarak ortak görüş belirlemek amacıyla oluşturulmuş, yasal bir çerçeveye kavuşturulması 11 Nisan 2001 tarih ve 4641 sayılı Kanun ile gerçekleştirilmiştir.
İki meclisli parlamento derken, 2000 yılında kabul edilen bir kanunla 2Ekonomik ve Sosyal Konsey’in kurulmuş olduğunu hatırlatmamız gerekiyor. Bu konsey’in görev ve yetkileri aşağıdaki gibi belirlenmiş idi:
a) Toplumdaki ekonomik ve sosyal birimlerin, Hükümetin ekonomik ve sosyal politikalarının oluşturulmasına katılımlarını sağlamak, Devlet ile toplumsal kesimler arasında ve toplumsal kesimlerin kendi aralarındaki uzlaşma ve işbirliğini güçlendirecek çalışmalar yapmak,
b) Oluşturduğu görüş, öneri ve raporları ilgili mercilere sunmak,
c) Sürekli ve geçici nitelikte çalışma kurulları kurmak ve üyelerini belirlemek, bu kurulların raporlarını görüşmek,
d) Türkiye-Avrupa Birliği Karma İstişari Komitesi üyelerini Avrupa Birliği Ekonomik ve Sosyal Komitesinin yapısı ve özelliklerini dikkate alarak belirlemek ve Komitenin çalışmalarını izlemek,
e) Amaçları doğrultusunda ulusal ve uluslararası düzeyde seminer ve toplantılar düzenlemek, uygun görülecek toplantılara temsilci göndermek,
Konsey, Cumhurbaşkanının istemi üzerine, ekonomik ve sosyal nitelikli her türlü konuda, ekonomik ve sosyal yaşamı doğrudan etkileyen mevzuatın ve kalkınma planı ile yıllık programların hazırlanması sırasında görüş bildirebilir.
Ekonomik ve Sosyal Konseyin oluşturulmasındaki temel amaç, sosyal devlette devletin, ekonomik ve sosyal hayatı düzenlerken, siyasi iktidarlar ile bu düzenlemelerden etkilenecek olan sosyal ekonomik güçler arasında bir işbirliğin sağlanmasıdır. Ekonomik ve sosyal konsey, sosyal devlet içinde sosyal ekonomik demokrasiyi daha sağlıklı bir şekilde gerçekleştirmeyi amaçlar.
Ülkemizde konsey, her hükümet değişikliğinde bir başbakanlık genelgesiyle yeniden düzenlenen ve her defasında sanki ilk defa kuruluyormuş gibi yeniden oluşturulan ve bu yola daha çok iktidarın kendisi güçsüz ve yalnız hissettiği; kamuoyu desteğine ihtiyaç duyduğu ekonomik kriz dönemlerinde ya da yeni kurulan hükümetin toplumun güven ve desteğine ihtiyaç duyduğu dönemlerde başvurulan kurul olmuştur.
Yürütme organına bağlı bir danışma organı olarak düzenlenen konseyde, hükümet kısmını temsilen, başta başbakan olmak üzere 3 başbakan yardımcısı,9 bakan,2 müsteşar ve devlet personel başkanı bulunmakta kamuyu temsilen 16 kişi ile meslek odaları, işçi ve işveren sendikaları konfederasyonları temsilen de 24 kişi bulunmaktadır.
Yasaya göre, Konsey ancak ve ancak “Hükümetin istemi üzerine, ekonomik ve sosyal nitelikli her türlü konusunda, ekonomik ve sosyal yaşamı doğrudan etkileyen kanun tasarısı ve kalkınma planı ile yıllık programların hazırlanması sırasında görüş bildirecektir.”
Ekonomik ve sosyal konseyin görev ve yetkileri (2001)
Toplumdaki ekonomik ve sosyal birimlerin, Hükümetin ekonomik ve sosyal politikalarının oluşturulmasına katılımlarını sağlamak, Hükümet ile toplumsal kesimler arasında ve toplumsal kesimlerin kendi aralarındaki uzlaşma ve işbirliğini güçlendirecek çalışmalar yapmak,
Oluşturduğu görüş, öneri ve raporları Hükümet’e, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, Cumhurbaşkanı’na ve kamuoyuna sunmak, görüş bildirilirken uzlaşılan ve uzlaşılamayan hususları ayrı ayrı belirtmek,
Sürekli ve geçici nitelikte çalışma kurulları kurmak ve üyelerini belirlemek, bu kurulların raporlarını görüşmek,
Konsey toplantılarına ilişkin esas ve yöntemleri, çalışma kurulları ile çalışma gruplarının kuruluş, çalışma esas ve yöntemlerine ilişkin ayrıntılar, Konseye katılanların görüşleri alınarak başbakanlık tarafından çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.
Konsey genel kurulu ayda iki defa toplanır. Görüşmeler gizlidir, ancak oylamalar açık oy esasına göre yapılır.
Konsey ihtiyaç duyulan konularda görüş bildirmek üzere geçici ve daimî nitelikli çalışma kurulları oluşturabilir. Çalışma kurulları, gerektiğinde geçici nitelikli çalışma grupları oluşturabilirler.
Çalışma kurulları ile çalışma grupları, çalışmalarına ve toplantılarına, bilgi ve veri sağlamak ve görüş oluşturulmasına katkıda bulunmak amacıyla, Başbakanlık, ilgili Bakanlık veya diğer kamu kurum ve kuruluşlarının temsilcilerini davet edebilir. Kamu kurum ve kuruluşlarının temsilcileri, toplantılara katılmak ve Devlet sırrı dışındaki tüm bilgi ve verileri sağlamakla yükümlüdür.
Konsey, devletin siyasi kurumlarıyla toplumdaki ekonomik ve sosyal güçler arasında sürekli bir toplumsal uzlaşma platformu oluşturacaktır. Konsey, ülke sorunlarının bir diyalog ve uzlaşma yoluyla ele alınıp çözüme kavuşturulmasını, toplumun çeşitli menfaatlerini ülke menfaatleriyle bağdaştırarak, diyalog ve işbirliğini kurumsallaştırarak, karar alma mekanizmasına katılımını sağlayacaktır.
***
Dikkat Edilirse 2001 de yasalaşan Ekonomik ve sosyal Konsey’in ayırıcı özelliği bir ‘danışma kurulu’ olması ve yasama yetkisinin olmamasıdır. Bu kitaptaki çalışmada önerilen ise temsilciler meclisini oluşturacak üyelerin bizzat halk tarafından sendikalar, konfederasyonlar, kısaca halkın demokratik örgütleri tarafından seçilip meclise gönderilmeleridir. Bu sistem önerisi dünyada yaygın olarak varolan diğer iki meclisli parlamenter sistemlerin yapılarına benzemeyebilir. Bu bağlamda Atatürk’ün 01 Aralık 1921’de Meclis’te yaptığı uzun konuşmasina değinmeği yararlı görüyorum:
“……..“…. ‘Bu hükümet demokrat bir hükümet midir, sosyalist bir hükümet midir, yani şimdiye kadar kitaplarda okuduğumuz hükümetlerden hangisidir?’ buyurdular! Efendiler bizim hükümetimiz demokratik bir hükümet değildir, sosyalist bir hükümet değildir. Ve hakikaten kitaplarda var olan hükümetlerin, bilimsel niteliği bakımından, hiçbirine benzemeyen bir hükümettir. Fakat ulusal egemenliği, ulusal iradeyi tek tecelli ettiren bir hükümettir, bu nitelikte bir hükümettir! Bilimsel, toplumsal açıdan bizim hükümetimizi ifade etmek gerekirse ‘halk hükümeti’ deriz. Anayasamızın birinciden dördüncüye kadar olan maddeleri hükümetin ne olduğunu, kimin tarafından yönetildiğini, yönetici kurulun kuvvet ve yetkisini açıklamıştır. Fakat toplumsal doktrin bakımından da düşündüğümüzde biz; hayatını, bağımsızlığını kurtarmak için çalışan emekçileriz, zavallı bir halkız! Ne olduğumuzu bilelim. Kurtulmak, yaşamak için çalışan ve çalışmaya mecbur olan bir halkız! Bundan dolayı her birimizin hakkı vardır. yetkisi vardır”
Türkiye’de halkımızın siyasal bilinç düzeyi kendisine özgü bir durum arzetmektedir. Yukarıdaki bölümlerde belirttiğimiz gibi imtiyazsız sınıf insanlarının, genelde, olayları iyi değerlendirip ona göre tavır alma bilinci gelişmemiştir. Kaderci inançlarıyla “ne yaparsam yapayım, Allah’ın takdiri olan kaderimi değiştiremeyeceğim, o halde çalışıp çabalamak neden? Kaderimde varsa Allah zaten verecektir” diyerek her şeyi “tevekkül” le karşılamayı yeğlemektedir.*Oysa, Atamızın onuncu yıl nutkunda İslam’ın ve Osmanlının üzerinden silindir gibi geçtiği Türk milletini ayaklandırmak amacıyla buyurduğu söz günümüzde bir parça. ‘özlenen inanç’ örneği olarak görülebilir ama bu millete yönelik manipülasyonlar dikkate alındığında, o dönem için çok da yanlış olmayan bir ifadedir
Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan rahat yaşamanın yollarını alışkanlık haline getirmiş milletler; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istikballerini kaybetmeye mahkûmdurlar.
‘Milli hedef belli olmuştur. Ona ulaşacak yolları bulmak zor değildir. Denebilir ki, hiç bir şeye muhtaç değiliz. Yalnız bir tek şeye çok ihtiyacımız vardır: ÇALIŞKAN OLMAK!’
görüşü ile ‘TÜRK, ÖĞÜN, ÇALIŞ, GÜVEN..!’sözleri de Atatürk’e ait olup Ankara’da şehrin merkezindeki ‘Güvan Parkı’nın cephesindeki mermerlere işlenmiştir.
***
*-Bu görüş 80 yaşını doldurmuş yazarın kendi gözlemlerine dayanmaktadır. Halk dediğimiz çok geniş ve kasrmaşık kitlenin çok büyük bölümünü içine alır. Somut olarak belirtmek gerekirse, 2007 genel seçimlerinde iktidar partisine oy verenlerin oranı toplam oyların yaklaşık % 28’i olduğu öngörülmüştür Bu oranın sonraki seçimlerde de kemikleşmiş oylara karşılık geldiği görülmüştür.
Yönetimde, yasama faaliyetlerinde halkın demokratik ktle örgütlarnei yetkilendirmenin birden çok amaca hizmet edeceği açıktır: Bunlar,
Halkın politize edilerek kendilerine sorumlu vatandaşlık ruhunun aşılanması,
Sadece genel ve yerel yönetim seçimlerinde beş yılda bir, o da kimleri seçecekleri konusunda bilgi sahibi olmadan oy kullanmak suretiyle vatandaşlık görevi yerine getirilebilir mi? Bir meslek örgütü üyesi başka bir demokratik kitle örgütündei vekil adayını tanıyıp değerlendirebilir mi.? İşte katılımcı demokrasinin farklılığı burada ortaya çıkmakta ve sosyal sınıflara lendi temsilcilerini seçme imkanını vermektedir.
Halkımızın;iktidarın otokratik (buyurgan) ve ülke çıkarlarıyla bağdaşmayan kararlarını zamanında, genel seçimleri beklemeden, temsilciler meclisi yoluyla engellemesinin yolunun açılması,
İktidarın, günümüzde olduğu gibi, yurttaşlardan toplanan vergilerin toplumun, devlrtin çıkarları gözetilerek harcanmasını sağlamak. Sayıştayın görevi devam ediyorken bu görevi Temsilciler Meclisi (TM) ’nde seçilecek kurullara vermek anlamı taşıyormuş gibi görünürse de TM’nin sakıncalı kararları düzeltmek veya engellemek yahut yürürlükten kaldırmak, bilerek yapılan hataların hesabını sormak yetkisi vardır.
Özü itibariyle ifade etmek gereklirse TM; bu ülkenin hakları yenen, sömürülen, ezilen sınıflar ve tabakalarının haklarını savunmada diğer bütün kurumlara göre daha çok hassasiyete sahip olacacağından Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlığını korumada önde gelen bir kurum olmaya namzettir.
90 yıldır devletimizin kimliğini oluşturan ekonomik, siyasi, toplumsal vb. bütün kurumları korumada, işlevlerini kuruluş amaçları doğrultusunda sürdürmelerini sağlayamadık. Gayri milli iktidarlar-hele gümümüz iktidarı – devleti çökertmek için seçilmişler gibi – haihlik derecersine varan uygulamalarına devattile, hala da devam ediyorlar. O kadar ki en büyük güvencemiz TSK’yı dahi darmadağın ettiler. Mondros Mütarekesi sırasında Birinci Dünya Harbi’nden yenilerek çıkmış, orduları dağıtılmış, silahları alınmış bir haldeydik. Şimdi ordumuzun savunma gücü silah, teçhizat ve diğer donanımlar anlamında güçlüyken yönetsel anlamda içten çökertilmiş, komuta kademesi bu kötü gidişata karşı koyabilmekten uzak, Atatürkçü komutanların bütününe yakın subayları ordudan uzaklaştırılmış, yerlerine iktidara biat edenleri getirilmş sesleri kısılmış durumdadır. Ulusal ekonomideki çöküşü de dikkate alırsanız bu gidişin sonunda yeniden bir SEVR dayatmasıyla karşılaşmamız mümkün görünüyor.
Böyle bir gidişata meydan vermemek için ulusal çıkarlara aykırı düşen kararlar alındığı görünür görünmez engellenebilmesi için kara tasarılarının yasalaşmasının tasarının senato tarafından da kabul edilmesi gerekli kılınmalıdır…
Katılımcı demokrasiye geçiş konusunda daha çok şeyler yazılabilir. Ancak, özellikle, hukuk ve hukukun dalları,parlamento’nun iki meclisi arasındaki işleyişi , yetki dağılımı ile ilgili konularda daha fazla fikir üretmek istemiyorum. Bu özgün konuları var olduklarını bildiğim değerrli hukukçularımıza bırakmanın uygu7n olacağını düşünüyorum. Temennim, 1961 anayasasının hazırlanmasında olduğu gibi, uluısalcı, Atatürkçü,konusunun ehli değerli üniversite öğretim üyelerimizin ulusumuz için çağdaş, insan haklarını gözeten, yalnız günümüz için değil, en az 50-60 yıl sonrasına kadar dayanacak yepyeni bir anayasayı yazıp bizlere armağan etmeleridir.
Değerli okurum,
Daha yazacak çok şey var. Bütün kurumları çöktürülmüş bir ülkeyi yeniden ayağa kaldırmak gibi zorlu bir görev bekliyor hepimizi. Bu zorlu uğraşıda olabildiğince kısa zamanda tamamlanmasını arzuladığım bir restorasyon döneminden geçmemiz şart., Sevr ile, Mondros ile bizi dize getirmek istediler. 100 yıl önce Atatürkümüz olmasaydı o çok medeni gözüken batı bizi paramparça edip son yurdumuz Anadolu’dan sürebilirlerdi .
Günümüzde – Nisan 2021 – Atatürk ve İnönü’den sonra 90 yıl boyunca yaşadığımız bunalımların en büyüğü bir çöküş dönemini yaşıyoruz. Atatürk ilke ve devrimlerine gönülden bağlı tüm yurtseverlerimize büyük işler düşüyor. İkinci kurtuluş savaşımızda ne yapılması gerektiği konusunda tutarlı bir görüş üretemeyenler için en doğru yolu yine Kutup Yıldızı örneği, uygulanıp başarı kazanarak tarihteki yerini almış Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin göstereceğini yineliyorum. Yılmak yok! Büyük devrimci, üstün insan yine kazanacak.
* * *
YAZAR HAKKINDA
1940 yılında Eskişehir’de doğan Dr. İ. Azkan, 1960 yılında Hava Harp Okulu’ndan, 1963 yılında Hv.K. K. Jet Eğitim Grubu’ndan mezun olarak Türk Hava Kuvvetleri’nde taktik av pilotu olarak görev yapmıştır. Bir uçuş kazası sonucu 1966 yılında harp vazife malulü olarak emekliye ayrılan Azkan, 1974 yılında ODTÜ.‘den kimya mühendisliği dalında lisans, 1976 yılında Birmingham Üniversitesi’nden (İngiltere) endüstri yönetimi dalında yüksek lisans, 1992 yılında Uludağ Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden yöneylem araştırması dalında doktora diplomalarını almıştır.
1977 ve 1992 yılları arasında büyük KİT’lerimizdenPETKİM’de proje mühendisi ve planlama uzmanıve bir özel sektör kuruluşunda yönetici olarak çalışan Dr. Azkan’ın “Ulusal Sorunlar ve Demokratik Çözüm Yolları” ile “Bir Başka (MI?) dır Benim Memleketim”ve ‘Yol Ayrımındaki Türkiye’ adlarıyla üç kitabı ve çeşitli dergilerde özelleştirme ile ilgili yayımlanmış yazıları bulunmaktadır. Dr. Azkan evli ve iki çocuk babasıdır.
