Doğu Perinçek
29 EYLÜL 2022 00:14
LGBT dayatması, 18 Eylül günü İstanbul’da yapılan Büyük Aile Buluşması’nda bir kez daha gündeme geldi. Eylem, emperyalist saldırganlığa etkili bir yanıt oldu. LGBT savunucuları ise panikledi. Tekrar Türkiye’nin gündemine gelen tartışmaya katkı amacıyla Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek’in “Eşcinsellik ve Yabancılaşma” kitabından bir özeti okurumuza sunmayı görev biliyoruz.
Kadıköy ve Şişli Belediyelerinin 23 Nisan 2020’de, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda LGBTİ çocuklara özgürlük isteyen pankartlarla yürümeleri, LGBT tartışmalarını alevlendirdi. 2019 yılındaki “LGBT Onur Haftası”nı yine 33 CHP’li belediye, HDP örgütleriyle birlikte desteklemişti. Türkiye’de eşcinselliği sözüm ona “doğallaştıran” ve “normalleştiren” televizyon dizileri ve yayınlar, medyada sık sık görünür oldu. Eşcinsellik propagandası bir tür kültürel dayatmaya dönüştürüldü ve çocukları da hedef almaya başladı. Öte yandan 2000 yılında yayımlanan elinizdeki kitabın(1) ilk basımı o yıllarda tükenmişti ve yeni basım için yoğun talep vardı. Geliştirmek için zaman ararken, görev kendisini dayattı.
Kitaplarımı ve yazılarımı bir süre sonra okuyunca genellikle eksik ya da yetersiz bulurum. Bu kez farklı oldu. 20 yıl sonra yeniden okuyunca, yoğun bir çalışmanın ürünü olduğunu gördüm. Ortaya konan tezler ve bilimsel kanıtlar geçerliğini koruyordu.
Bilimselliği vurgulama gereğine özellikle dikkat çekiyoruz. Çünkü eşcinselliğe ilişkin safsataların çoğu, bilimsellik adına ileri sürülmektedir. Bir de özgürlük adına seslendirilen ters özgürlükler var. Safsatanın yayılmasında sözüm ona bilimsel bir terör yaratılıyor. Eşcinselliği sahte bilimsel teori ve usavurmalarla doğallaştırmaya çalışanlar, uzmanlık adına konuşma iddiasındalar. İleri sürdükleri bütün tezler, ABD ve Avrupa’nın emperyalist kültürel saldırganlığının imal ettiği hurafelerdir.
ABD’nin 1980’den sonra millî devletleri tasfiye amacıyla önüne koyduğu ve “küreselleşme” diye sunduğu emperyalist programda cinsel kimlik önemli bir başlığı oluşturuyor. Millî ve sınıfsal kimliğin bastırılması için, etnik, mezhepsel, yöresel ve cinsel kimlikler dayatılıyor. Cinsel kimlik ise doğal olan kadın ve erkek kimliği değil, eşcinsellik, çift cinsiyetlilik, travestilik vb. oluyor. Toplumun bu konulardaki bilgisizliğinden yararlandıkları hemen göze çarpmaktadır. İnsanlar ve özellikle entelektüel çevreler, ABD merkezli sahte bilimin ve sahte uzmanlığın terörü altındadırlar. Biyoloji, psikoloji ve psikiyatri adına ortaya atılan hurafeler, sistemin propaganda merkezleri tarafından toplumun üzerine boca ediliyor. Özellikle kentli toplum, söz yerindeyse eşcinsellik propagandasının bombardımanı altındadır. İnsanlara bu konularda cahil olduğuna dair bir eziklik duygusu aşılanmaktadır. Toplum, bir tür psikolojik harekâtla karşı karşıyadır.
Elinizdeki kitap, tarihin, toplum biliminin, siyaset biliminin, özellikle de ideolojinin verilerine dayanıyor. Hayatta en hakiki yol gösterici bilimdir, parolamız budur. Safsataya, hurafeye ve siyaset alanında “ters özgürlükler” dayatmasına meydan okuyoruz.
İnsancılız, başka deyişle hümanistiz. İnsanı ve insancıllığı savunuyoruz. Emperyalizmin, insana, insan sevgisine, aşka, toplum sevgisine, arkadaşlığa, dostluğa, millet ve vatan sevgisine karşı açtığı savaşın karşısına dikiliyoruz. İnsanlığı büyük acılara, yalnızlığa, yabancılaşmaya, çürümeye, uyuşturucuya, intihara iten emperyalist program ve siyasetle mücadele ediyoruz, yoksa bu siyasetin kurbanlarıyla değil.
TEZLERİN SINIRI: TOPLUMSAL VE İDEOLOJİK KÖKENLİ EŞCİNSELLİK
Biyolojik ve genetik nedenlerle eşcinselliğe eğilimli doğanların olduğu biliniyor, ancak bunların, eşcinseller içinde çok küçük bir oranda olduğu saptanıyor. Örneğin toplumsal ve kültürel nedenlerle sınıf olarak eşcinsel ilişkilere giren eski Yunan, Roma, İran, Emevi, Abbasi aristokrasisinin eşcinsel ilişkide bulunması, biyolojik ve genetik nedenlerden gelmiyor. Sokrates, Platon, Aristo, Harun Reşit, Cafer Bermekî, Nedim ve Şeyh Galip’lerin oğlancılığını, doğal yapıyla veya genetikle açıklayan bir bilimsel iddia bulunmuyor. Tam tersine eşcinsellerin büyük çoğunluğunun doğal cinsiyetleri var. Bu insanlar erkek veya kadın doğasının bütün özelliklerine sahipler. Buradan da anlaşılıyor ki, eşcinsel olmaları doğalarıyla ilgili değil, ancak toplumdan aldıkları ideoloji ve kültürle ilgilidir. Eşcinsellik, doğa açısından normal olmayan bir durumdur. Çünkü insan doğasında 46 kromozomun ikisi cinsiyeti belirleyen (X-Y) kromozomlarıdır. Kadınlarda cinsiyet kromozomu olarak yalnız iki adet X kromozomu bulunur, erkeklerde ise XY bulunur. Eşcinsellerde erkek ve kadın cinsiyeti dışında bir kromozom bulunmuyor. Bu nedenle eşcinsellerin doğal cinsiyeti, kadındır veya erkektir. Demek ki, eşcinsellik doğa dışı bir etkenden geliyor. O da ideolojidir. O nedenle eşcinsellik doğal cinsiyetten sapmadır. İdeolojik bir sapma!
Köleci ve feodal sistemin çürüme dönemlerinin hâkim ideolojisi, eşcinsel ilişkiyi yüceltiyor ve hatta kutsuyordu. Yine emperyalist-kapitalist sistemin çürüme döneminde yaygınlaşan ve adeta bir entelektüel ve sanatçı belirtisi olarak takdim edilen eşcinsellik de esas olarak biyolojik ve genetik kökenli değildir. Bu gerçekler ışığında, tarih boyunca, biyoloji ve genetikle açıklanmayan bir eşcinsellik gerçeğinin bulunduğu apaçık meydandadır.
Altını çizerek belirtelim: Bu incelemede, biyolojinin, genbiliminin, tıbbın ve psikiyatrinin sınırlarına dokunulacak değildir. Bu kitapta öne sürülen tezler, biyolojik özellikleri nedeniyle eşcinsel eğilimli olduğu söylenen küçük azınlığı kapsamıyor. Tartışmaya sunacağımız görüşler, eşcinselliğin asıl yaygın olan kaynağıyla, toplumsal ve ideolojik kökeniyle sınırlıdır.
Aslında ideoloji de toplumsaldır, daha doğrusu sınıfsaldır. O nedenle yalnızca toplumsal-sınıfsal zeminden söz edilmesiyle yetinilebilirdi. Ancak eşcinsellikte ideolojik-kültürel boyutun önemine dikkat çekmek için “toplumsal ve ideolojik nedenler” diye vurguluyoruz.
Bütün bu nedenlerle elinizdeki kitap, denebilir ki, bir kültürel ve ideolojik mücadele kitabıdır. Ve elbette her ideolojik mücadele, siyasal boyutludur.
CHP’li Kadıköy ve Şişli Belediyelerinin 23 Nisan 2020’de LGBTİ çocuklara özgürlük isteyen pankartlarla yürümeleri, tartışmaları alevlendirdi. 2019 yılındaki “LGBT Onur Haftası”nı yine 33 CHP’li belediye, HDP örgütleriyle birlikte desteklemişti.
EŞİTSİZLİKLERİN VE YABANCILAŞMANIN ÜRÜNÜ
Konuya girerken, eşcinselliğin toplumsal ve ideolojik kaynağıyla ilgili başlıca tezlerimizi sıralayalım:
1. Toplumsal ve kültürel kökenli eşcinsellik, uzlaşmaz sınıfsal çelişmelerin aşırıya varmasının, dolayısıyla meta ekonomisinin olağanüstü derinleşmesinin ürünüdür. Başka deyişle, özel çıkar ve bireysel mülkiyet sistemi ile insan ve doğa arasındaki çelişmenin çok keskinleştiği toplumlarda, hâkim sınıflar içinde ortaya çıkar ve oradan yayılır.
2. Eşcinsellik, toplumun sınıflara bölünmesiyle bağlantılı olarak, cinsler arası eşitsizliğin ürünüdür. Erkek ile kadın arasına kalın duvarlar örülmesi ve kadının kafese kapatılması, eşcinsellik kültürünün ortamını yaratır. Bu nedenle eşcinsellik, kadının aşağılandığı toplumlarda ortaya çıkar.
3. Meta ekonomisinin artık insanı ve doğayı yıkıma uğrattığı çürüyen emperyalist-kapitalist sistem, bir yandan milyonlarca insana şiddet kullanarak eşcinselliği dayatırken, bir yandan da ideolojik araçlarıyla, bu durumu topluma “özgür cinsel tercih” olarak kabul ettirmektedir.
4. Eşcinsellik, meta ekonomisinin, başka deyişle özel çıkar sisteminin aşırıya vararak bunalıma girdiği kaos ve çöküş dönemlerinde patlama yapar.
5. Eşcinsellik, kadının aşağı itildiği toplumlarda ortaya çıktığı için, erkek-kadın eşitsizliğinin acı meyvesidir. Emperyalizmin çürüme döneminde feminizmin eşcinsellikle el ele vermesi, bu akımların en aşırı sınıfsal tahakküm sisteminde ve kadın karşıtlığında birleştiklerini gösterir.
6. Eşcinsellik, bir yabancılaşma olayı ve belirtisidir. “Doğal eşe yabancılaşma” kavramı, ilk kez bu çalışmada, bilimsel tartışma ve değerlendirmeye sunulmuştur.
7. Toplumsal ve kültürel eşcinsellik, insan özgürlüğünü boğan ilişkilerin ürünüdür. Çünkü yukarda belirtildiği gibi, sınıfsal ve cinsel eşitsizlikten beslenmektedir; yabancılaşmaya, toplumsal kaosa ve çürümeye yol açmaktadır. Eşcinselliğin zeminini oluşturan sınıfsal baskılar ve cinsel eşitsizlikler özgür tercihler değildir. Öte yandan eşcinselliğin beslediği yabancılaşma ve yozlaşma da özgür tercih değil, fakat toplumsal dayatmadır ve mutsuzluk kaynağıdır.
8. Sınıfsal ve cinsel tahakkümün son bulduğu, yabancılaşmanın kaynaklarının kurutulduğu sınıfsız toplumda, insan ile insan, kadın ile erkek, insan ile doğa arasındaki denge ve uyum oluşacak, cinsel aşk prangalarından kurtulacak ve eşcinselliği besleyen sınıfsal ve ideolojik etken ortadan kalkacaktır.
Sınıflı toplumda eşcinsel ilişkiler, köle sahibi veya feodal soylular sınıfı içinde yaygınlaşmaktadır. Genç köleler ise onların malı olduğu için bu ilişkilere mecbur bırakılmaktadır.
SINIFLI TOPLUMDA YAYGINLAŞIYOR
Peki, eşcinsel ilişkiler, hangi toplumlarda ve hangi sınıfların kültüründe yaygınlaşmakta ve kurumlaşmaktadır?
* Eski Çin, Sümer ve Hititlerin göreli gelişmiş meta ekonomileri temelinde yükselen feodal hâkim sınıf içinde, * Eski Yunan toplumunda köle sahibi soylular sınıfı içinde, * Yine köleci Roma toplumunda soylu sınıfı içinde ve zengin konaklarında, * Bizans, İran, Emevi, Abbasi, Osmanlı sarayında, * Japonya’da Samuray denen savaş ağaları zümresinde vb.
Özetlersek:
* Eşcinsellik, para ekonomisinin gelişmesi sonucu insanın da alınır satılır mal haline geldiği köleci toplumlarda ve feodal toplumlarda görülüyor.
Sınıflı toplumda eşcinsel ilişkiler, köle sahibi veya feodal soylular sınıfı içinde yaygınlaşmaktadır. Genç köleler ise onların malı olduğu için bu ilişkilere mecbur bırakılmaktadır.
Eşcinsellik, erkek ve kadın arasındaki eşitsizliğin aşırı boyutlara varması, kadın ile erkek arasına duvarlar çekilmesi, kadının kafese kapatılmasıyla ortaya çıkmaktadır. Kadının entelektüel ve ruhsal gelişmesinin sınırlanması durumunda, erkek ile kadın arasında muhabbet denebilecek gelişmiş aşk ilişkisi zincire vurulmaktadır. Bu koşullarda kadın çocuk doğurma aracı olarak kullanılmakta, aşk ilişkisi ise erkekler arasında olmaktadır.
DEVAM EDECEK
DİPNOT:
(1) Doğu Perinçek, Eşcinsellik ve Yabancılaşma, Geliştirilmiş 2. Basım, Kaynak Yayınları, İstanbul,2020.
Eşcinsellik ve Yabancılaşma 2 : Küreselleşme programının dayatması LGBT
Doğu Perinçek
30 EYLÜL 2022 00:14
LGBT dayatması, 18 Eylül günü İstanbul’da yapılan Büyük Aile Buluşması’nda bir kez daha gündeme geldi. Eylem, emperyalist saldırganlığa etkili bir yanıt oldu. LGBT savunucuları ise panikledi. Tekrar Türkiye’nin gündemine gelen tartışmaya katkı amacıyla Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek’in “Eşcinsellik ve Yabancılaşma” kitabından bir özeti okurumuza sunmayı görev biliyoruz.
_____
Eşcinsellik, ABD emperyalizminin dünyanın tek efendisi olmak amacıyla yürüttüğü küreselleşme programı kapsamında insanlığa dayatıldı.
ABD emperyalizmi, millî devletleri tasfiye ederek küresel diktasını kuracaktı. Kendisine direnen devlet mevzilerini yıkmak için, Gelişen ve Ezilen Dünya ülkelerinde etnik kimlikleri, mezhepsel kimlikleri, yerel-feodal kimlikleri ve millî devletin altını oyacak her tür özerkliği kışkırttı. Doğal olmayan cinsel kimlikler de toplumu çürütmek, aile bağlarını ve toplumsal dayanışmayı dağıtmak için piyasaya sürüldü. Böylece eşcinsellik, ABD emperyalizminin küreselleşme programının bir aracı olarak tarih sahnesine itildi.
Kadının haklarını ve kişiliğini savunan bir zamanların feminist akımı da emperyalizm tarafından denetim altına alındı ve erkek düşmanlığının bir aracı haline getirildi.
Bütün bu kimlik dayatmalarıyla millî devletlerin ve milletlerin direnme yeteneklerini yıkıma uğratmak amacıyla bir operasyon yürütüldü. Küreselleşmenin dayattığı “kimliklerin” ideolojik bombardımanı altında millî kimlik bastırılacak ve dağıtılacaktı.
Avrupa’nın emperyalist merkezleri, kadına yönelik şiddeti önlemek gibi haklı bir mücadelenin içine toplumsal cinsiyet özgürlüğünü katarak, emperyalistlerin kimliklere özgürlük programını sinsi bir yöntemle yaymış oldular.
ÖZGÜRLÜKLERİ BASTIRMAK İÇİN KİMLİK ÖZGÜRLÜĞÜ
1980’li yıllarda Amerikancı 12 Eylül darbecileri, işçi sınıfını sendikasızlaştırma, emekçi haklarını bastırma, tarımı çökertme ve genel olarak özgürlükleri çiğneme programını uygularken, Türkiye birden bire yeni bir sahte özgürlükler reklamıyla yüz yüze geldi. Küresel efendilerin neoliberal kurumları ve kiralık yazarları, “kimlik özgürlüğü” diye özetleyebileceğimiz bir “insan hakları” listesini topluma dayattılar. Milleti bölen, millî devletin altını oyan, toplumu yozlaştıran bütün “kimlikler” kullanılarak, insanlığın devrimlerle kazandığı demokratik özgürlükler kenarlara itildi ve baskı altına alındı. Bu süreçte “cinsel tercih özgürlüğü”, neoliberallerin “insan hakları” listesinin en başına oturtuldu.
İSTANBUL SÖZLEŞMESİ
11 Mayıs 2011 günü İstanbul’da Toplanan Avrupa Konseyi Bakanlar Kurulu, İstanbul Sözleşmesi’ni imzaya açtı. Türkiye Büyük Millet Meclisi, 14 Mart 2012 günü AK Parti, CHP, MHP, BDP (PKK’nın partisi) milletvekillerinin hepsinin oybirliğiyle kabul ettiği 6284 sayılı Kanunla İstanbul Sözleşmesi’ni yasaların da üstünde uluslararası antlaşma düzeyine çıkarttı. Bilindiği gibi 7 Mayıs 2004 günü kabul edilen kanunla Anayasanın 90. maddesi yeniden düzenlenmiş ve Meclisin onayladığı özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalar ile yasalar arasında uyuşmazlık çıkması durumunda, milletlerarası antlaşmanın geçerli olacağı hükme bağlanmıştı. Bu nedenle İstanbul Sözleşmesi’nin “toplumsal
cinsiyet özgürlüğünü” ve “cinsel yönelim özgürlüğünü” güvence altına alınan maddeleri yasaların da üstünde bir düzenleme konumuna yükseltildi.
İstanbul Sözleşmesi, imzalayan bütün ülkelerde 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girdi. Mart 2019’a kadar 46 Devlet ve Avrupa Birliği sözleşmeyi imzaladı. Macaristan Parlamentosu, LGBTİ’yi desteklediği ve aile yapısını bozduğu için sözleşmeyi onaylamadı.
İstanbul Sözleşmesi, “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” başlığını taşıyor. Avrupa’nın emperyalist merkezleri, kadına yönelik şiddeti önlemek gibi haklı bir mücadelenin içine toplumsal cinsiyet özgürlüğünü katarak, emperyalistlerin kimliklere özgürlük programını sinsi bir yöntemle yaymış oldular. Meclisteki bütün partiler, Anayasanın aileyi ve temel ahlâkı koruyan hükümlerini hiçe sayarak emperyalist yozlaşmaya teslim oldular.
SOKAK ÇOCUĞUNUN ‘CİNSEL TERCİH ÖZGÜRLÜĞÜ’
“Cinsel tercih özgürlüğü” dedikleri, sistemin en büyük yalanlarından biridir.
Herkes, eşcinsel olmaya “kendisi mi” karar veriyor?
Yüz binlerce çocuk büyük şehirlerin sokaklarında, kendi istediği için mi sürünüyor?
Ve o çocuklar, daha erginlik çağına gelmeden, kendi istedikleri için mi, duvar diplerinde eşcinsel tecavüze uğruyor?
Bu ilişkiler, birçoğu için, daha sonra da devam ediyor. Hatta eşcinsel ilişki, kimilerine bir “ekmek kapısı” olarak sunuluyor. Bütün bunlar, “özgür bir tercih” mi oluyor?
Sistem, yüz binlerce çocuğu sokağa atıyor.
Sokağa atılan erkek çocuk, daha önce sokağa atılmış “ağabeyinin” tecavüzüne uğruyor.
Sistemin sanatçısı, o çocuğun tecavüze uğrama “özgürlüğünü” savunuyor.
Küreselleşmenin mekanizması işte böyle işliyor.
Sistem, tecavüz ettiği çocuğa, bu durumu “özgürlük” olarak kabul ettirmektedir. Daha vahimi, sistem tecavüz ettiği çocuğun durumunu topluma özgürlük olarak kabul ettirmek için bütün araçlarını kullanmaktadır.
Cumhurbaşkanlığı’na bağlı Devlet Denetleme Kurulu’nun 1998 yılında hazırladığı bir raporda, 2000’li yıllarda Türkiye’de 1 milyon çocuğun sokakta yatacağı belirtiliyordu. 2000 yılında Türkiye nüfusunun yüzde 31’i 15 yaşın altındaki çocuklardan oluşuyordu. Demek ki sistemin 20 milyon çocuğun 1 milyonuna layık gördüğü mekân sokaklardı.
Sokak Çocukları Vakfı’nın kurucu üyelerinden, sinema eleştirmeni Tunca Arslan, sokağa düşen “her çocuğun”, içlerinde farklılık olmaması için, aralarına katıldığı grubun üyelerinin cinsel tecavüzüne uğradığını yazdı. (Tunca Arslan, “Sistemin Sövdüğü ve Sevdiği Çocuğu: Eşcinsellik”, Papirüs, sayı 23, Ocak 1999, s.9.)
Sistem, acımasız ekonomik ve toplumsal koşullarıyla sokağa attığı her erkek çocuğa duvar diplerinde tecavüz etmiş, onu şiddet yoluyla eşcinselliğe zorlamış ve arkasından da o çocuğa “Bu senin cinsel tercih özgürlüğündür” demiştir.
Kadının haklarını ve kişiliğini savunan bir zamanların feminist akımı da emperyalizm tarafından denetim altına alındı ve erkek düşmanlığının bir aracı haline getirildi.
DEMOKRATİK DEVRİMLER VE YENİ ORTAÇAĞ
Çağdaş tarihte birbirine karşıt iki özgürlükler listesi var.
Birincisi demokratik devrimlerin insan haklarıdır. 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirisi ve 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi, demokratik hak ve özgürlükleri ilan etmiştir. 1948 yılında, Birleşmiş Milletler’in kabul ettiği İnsan Hakları Bildirisi de aynı çizgidedir. Bildiri, Demokrasi Cephesinin faşizme karşı zaferinin ürünüdür.
Anti özgürlükler ise, emperyalizmin çöküş döneminde insanlığa dayatıldı.
İki özgürlük listesi, iki ayrı sisteme denk düşüyor.
1640 İngiliz Devrimi, 1776 Amerikan Bağımsızlık Devrimi, 1789 Fransız Devrimi, gelişmiş kapitalist ülkelerde demokrasileri kurdu. Arkasından 20. yüzyılda Rusya, Türkiye, İran ve Çin’in başını çektiği Asya’nın Millî Demokratik Devrimleri geldi. Bu ikinci dalga devrimler, Mazlumlar Dünyasına demokrasi ve bağımsızlık getirdi.
Kapitalizmin öncü ülkelerinin ve Mazlumlar Dünyasının demokratik devrimlerinde, millî bağımsızlık ile yurttaşın özgürlüğü arasındaki bağı görüyoruz. Ortaçağdan kurtulan toplum millet oluyordu ve insanlar da o millet içinde eşitliğe ve özgürlüğe kavuşuyordu.
1990’da başlayan küreselleşme süreci ise dünya ölçeğinde karşıdevrim sürecidir. ABD emperyalizmi, milleti koruyan siper olan millî devletleri yıkmak için, Ortaçağ kuvvetlerini harekete geçirdi. O nedenle küreselleşme sürecinde ortaya çıkan sisteme “Yeni Ortaçağ” deniyor.
Yeni Ortaçağ, demokratik devrimlerin temizlediği eski baskı ve zorbalık sisteminin kurumlarını ve ilişkilerini hortlattı. Bunun yanında sınıfsal tahakküm sistemlerinin çürüme dönemlerinde ortaya çıkan ilişkileri de özgürlük listesine aldı. Cemaatlere ve tarikatlara özgürlük ile eşcinselliğe, ana-baba ile çocukları arasında cinsel ilişkiye (ensest) özgürlük, böylece yeniden buluştular. Emperyalist küreselleşme, özgürlükler bağlamında Atina’nın ve Roma’nın kölelik mirasına yaslanıyordu.
DEMOKRATİK DEVRİMLERİN ÖZGÜRLÜKLERİ
Demokratik devrimlerin özgürlük anlayışına göre, insanlar özgür ve eşit doğar, eşit yaşarlar. Jeanne Jacques Rousseau’nun ünlü “İnsanlar hür doğar, hür yaşar” formülü, özgürlüklerin doğal hak olduğuna işaret eder. Demokratik devrimlerin kadın-erkek eşitliği de insanın hür doğuşuyla bağlantılıdır. İnsan kimliğiyle eşit olarak dünyaya gelen kadın ve erkek, toplumsal ve ideolojik eşitsizliklerin kurbanı olarak birbirinden koparılmışlardır. Demokratik devrimlerin insan hakları, bu eşitsizliği ortadan kaldıracak mücadeleleri ateşlemiştir.
Yine demokratik devrimler, saltanata son vermiş ve milletin egemenliğini getirmiştir. Hiçbir kişi ve kuruluş milletten kaynaklanmayan bir iktidarı kullanamaz. Yaşam hakkı, kişi dokunulmazlığı, cinslerin eşitliği, mülkiyet, düşünceyi açıklama, bilimsel araştırma, örgütlenme ve toplanma özgürlükleri, laiklik, mesken dokunulmazlığı, doğal yargıç, özgürlükler ve haklar listesinin başında yer alır.
Toplumların istedikleri yönetimi kurma ve zorbalığa karşı direnme hakları da güvence altındadır. Atatürk’ün “Türkiye şeyhler, dervişler, müritler ve mensuplar ülkesi olamaz” saptaması, demokratik devrim programının özüdür.
KÜRESELLEŞME SÜRECİNİN ANTİ ÖZGÜRLÜKLERİ
1990 sonrasının küreselleşme sürecinde ilan edilen özgürlükler ise özetle demokratik devrimlerin getirdiği millî egemenlik düzenini ve millî devletleri yıkma özgürlüğüdür. Etnik topluluklara, mezheplere, tarikatlara, cemaatlere, ağalığa, şeyhliğe, uyuşturucuya, eşcinsellik propagandasına, eşcinsel evliliğe, ensest ilişkiye vb. özgürlük, bu özgürlüklerin başında yer alıyor.
Bu anti özgürlükler, başta ABD olmak üzere emperyalist merkezlerden yayılıyor. Emperyalizmin bütün propaganda araçları, bu anti özgürlüklerin reklâmını yapıyor. Mazlumlar Dünyasını ezenler, bu anti özgürlükleri insanlığa dayatma çabasındalar. Irak’ta, Suriye’de insana yaşama hakkı bile tanımayanlar, eşcinsel eksenli özgürlükler için kampanyalar yürütüyorlar.
Küreselleşme sürecinde ortaya çıkan sisteme “Yeni Ortaçağ” deniyor. Yeni Ortaçağ, demokratik devrimlerin temizlediği eski baskı ve zorbalık sisteminin kurumlarını ve ilişkilerini hortlattı. Bunun yanında sınıfsal tahakküm sistemlerinin çürüme dönemlerinde ortaya çıkan ilişkileri de özgürlük listesine aldı.
ÖZGÜRLÜĞÜN TARİHSEL İÇERİĞİ
Sınıfsal tahakküm sistemlerinde insan, kendisine, emeğine ve topluma yabancılaştı. Emperyalizmin küreselleşme denen çürüme döneminin kültürü, insanı kendi cinsiyetine de yabancılaştırıyor. İnsanlık, erkeği kadın, kadını erkek olmaya özendiren bir ideolojik saldırıyla karşı karşıyadır. Ortaçağ ilişkilerine ve cinsiyete yabancılaşmaya özgürlük, küreselleşme denen emperyalist çürüme döneminin özgürlüğüdür. Trump ile Fethullah Hoca, Abdullah Öcalan, Selahattin Demirtaş, Canan Kaftancıoğlu, Sezgin Tanrıkulu ve LBGTİ örgütleri ve benzerleri bu nedenle aynı sistemde buluşuyorlar. Onların özgürlük dediği şeylere bakınız, Cromwell’in, Washington’un, Robespierre’in, Lenin’in, Mustafa Kemal Atatürk’ün, Gandi’nin, Mao’nun ve Nasır’ın önderliğinde kazanılan özgürlüklere benzeyen bir tarafları var mı?
Özgürlük, insanın her şeyi yapma özgürlüğü değildir. Böyle alırsanız, beyin yanaşmasını kırbaçlama özgürlüğü de olur.
Özgürlüğün tarihsel bir içeriği bulunuyor. İnsanlık, emperyalizmin küreselleşme döneminde bir kez daha Ortaçağdan kurtulma sorunuyla karşı karşıya gelmiştir. Yükselen kapitalizmle gelen demokratik devrimler ve özgürlükler, emperyalizmin saldırısıyla karşı karşıyadır.
Özgürlükler ile ters özgürlükleri birbirine karıştırırsak, çürüyen emperyalizmin kölesi oluruz.
DEVAM EDECEK
Eşcinsellik ve Yabancılaşma 3 : İnsanın cinsiyetine yabancılaşması
Doğu Perinçek
01 EKİM 2022 00:14
Canlıların insan türünde 46 kromozom bulunuyor. Bu kromozomlardan ikisi cinsiyeti belirleyen X ve Y kromozomlarıdır. Erkeklerin cinsiyet kromozomları XY oluyor. Kadınların cinsiyet kromozomları ise XX’tir.
Üreme esnasında kadın yumurtasını X kromozomu taşıyan erkek spermi döllerse, çocuk kız oluyor. Kızın cinsiyet kromozomlarının XX olmasının nedeni budur.
Eğer kadın yumurtasını Y kromozomu taşıyan sperm döllerse, o zaman çocuğun kromozomu XY oluyor. Böylece erkek çocuk dünyaya geliyor.
Kadın ve erkeği belirleyen kromozomlar dışında ayrıca bir de eşcinsel kromozomu bulunmuyor. Eşcinsel denen bütün insanla rın kromozomları ya XX’tir, yani kadındır ya da XY’dir, yani erkektir. Dolayısıyla doğada eşcinsel diye bir cinsiyet bulunmuyor. Bu nedenle eşcinselliğin doğal olduğunun iddia edilmesi bütünüyle safsatadır.
Bilimsel veriler kanıtlamaktadır ki, insanlar toplumsal ve ideolojik etkenler nedeniyle kromozomların belirlediği erkek ve kadın cinsiyeti dışında cinsel davranışlara girmektedir. Başka deyişle eşcinsellerin cinsel davranışlarını taşıdıkları kromozomlar değil, yani doğal cinsiyetleri değil, ideolojik etkenler belirlemektedir. Eşcinsellik, insana dayatılan bir davranıştır. Bu kitapta toplumsal ve ideolojik eşcinselliği inceledik.
Türkiye’mizin uluslararası düzeyde biyologlarından Prof. Dr. Ali Demirsoy, eşcinselliğin insanın doğal yapısından bir sapma olduğunu vurguluyor ve bu sapmayı genbilimi açısından şöyle açıklıyor:
“İnsanda 32.000 kadar genin olduğu varsayılmaktadır. Fakat bunların bir kısmı bazı düzenlemeler için, bir kısmı geçmişin bir mirası (tortusu) olarak bir kısmı da uygun uyarı bulunmadığı için sadece bir ham bilgi olarak bulunur ve yaklaşık 3.500 kadarı insanı insan yapan özelliklerin ortaya çıkması için kullanılır. Bu sonuncu pakette bulunan genlerin bir kısmı ancak uygun uyarılarla işler hale getirilebilir. (…) Örneğin bir maymun kolonisinde, kuvvetli (lider) erkek ortadan kalkmadığı sürece, genç maymunların testisleri kırmızılaşmaz ve erkeklik duyuları gelişmez; hatta eşcinsel ilişkilere eğilimleri artar. Yani birçok genin işlerlik kazanması, görsel, duyusal ya da eğitsel yollardan sağlanabilir. (…) İnsanlardaki birçok özellik, normalde işlerliği olmayan ya da görevi tam olarak saptanamayan ‘saklı genler’ tarafından ortaya çıkarılır.”(1)
Prof. Demirsoy, eşcinselliğin de “bir kısmı başat ya da egemen genlerin etkisiyle ortaya çıkabilen bir sapma” olduğunu vurguladıktan sonra, “Bu kalıtsal sapmaların denetim altına alınabileceğini, daha doğrusu taşıdığı kromozomlar ve genler gereği sahip olduğu cinsiyetin davranışını gösterecek şekilde yönlendirilebileceğini” belirtiyor. “Bu tip bireyler, uygun gelişim sürecinde uygun hormonlarla, özgün davranışına dönüştürülebiliyor.”(2)
Bu bilimsel verilere rağmen, kimi insanlardaki anatomik ve hormonal farklardan dolayı üçüncü cinsiyet tezleri ileri sürülmektedir. Eşcinselliği meşrulaştırmak isteyen sözde bilim, üçüncü ve dördüncü cinsiyet araştırmalarıyla bilimi safsataya dönüştürüyor. Bunlar, buldukları yeni cinsiyetlerin 4.500’de 1 veya yüzde 1’in altında olduğunu kendileri itiraf ediyor. Ve yine kendileri, buldukları o cinsiyetlerin “normalden ayrılma” olduğunu, “kromozomda bozukluk”, “rahatsızlık” vb. olduğunu da kabul etmek durumunda kalıyorlar.(3)
Önce hepimizin bildiği ve varlığımızın nedeni olan gerçek şudur: İnsan erkek ve kadın cinsinin birleşmesinin ürünüdür. Doğada kadın ve erkek cinsi dışında üçüncü bir cinsin olmadığını kanıtlayan en önemli gerçek budur.
Kadın ve erkek cinsiyeti daha döllenmeyle birlikte belirlenmektedir. Cinsel organların ilk taslakları, embriyolojik safhanın 4-7. haftaları arasında oluşmaya başlar. Ancak cinsel organların gelişme mekanizmalarında, embriyolojik oluşma döneminde çok küçük oranda normalden farklı durumlar saptanıyor. Bununla birlikte hücre, doku ve organ oluşması ve farklılaşması serüvenine eşlik eden biyokimyasal aksiyonları ve reaksiyonları tam bilmiyoruz.
ÇOCUĞA CİNSİYETİ DEĞİL CİNSEL ROLÜ ÖĞRETİLİR
Eşcinselliğin doğal olduğunu iddia eden safsatalardan biri de çocuğun aslında çift cinsiyetli (biseksüel) olduğu, ancak cinsiyetinin annesi ve babası tarafından öğretildiğidir. Bu hurafeleri, ABD ve Avrupa merkezli sahte bilim çevreleri yayıyorlar. O kadar ki, Avrupa’nın Almanya gibi çürümenin önünde giden bazı ülkelerinde, ilkokullarda çocuklara erkek ve kadın dışında üçüncü bir cinsiyet türünün olduğu öğretilmektedir. Türkiye’de emperyalizm tarafından oluşturulan eşcinsel lobisi de bilim adına bu safsataları yayıyor.
Oysa çocuklar çift cinsiyetli (biseksüel) değildir. Anne ve baba, cinsel birleşme sırasında yaşadıkları doğal süreçte çocuklarının cinsiyetini de belirlemiş olurlar. Bu nedenle çocuk daha anasının rahminde döllendiği anda belli bir cinsiyete sahiptir. Nitekim kromozom testi yapılan çocukların cinsiyetleri daha analarının rahmindeyken saptanmaktadır. Bu nedenlerle çocuğun çift cinsiyetli olduğu ve cinsiyetlerinin anne ve babaları tarafından öğretildiği iddiası bilimin dışındadır.
Eğer cinsiyet ana ve baba tarafından öğretiliyorsa, bir buçuk milyon yıl mağarada veya ağaç kovuğunda doğan çocuğa erkek ve kadın olduğunu kim öğretti?
Bir çocuğu ormana bıraksanız, o çocuk cinsiyetini bilmeyecek mi?
Peki kedilere, köpeklere ve aslanlara da cinsiyetlerini anne ve babaları mı öğretiyor, yoksa cinsiyetlerini kromozomlarından mı alıyorlar?
Anne ve babanın çocuğa öğrettiği, cinsiyeti değil, fakat cinsel rolüdür.
Cinsiyet, kromozomlarla belirlenir, doğaldır.
Cinsel rol ise, ideolojiktir, dolayısıyla öğretilir.
Çocuğun kromozomlarıyla belirlenmiş olan doğal cinsiyetini hiçe sayan iddialar, bireysel tecrübelerimizle de doğrulanmıyor. İlkokullarda herkesin yakın arkadaşına sır olarak söylediği bir sevgilisi vardır. O sevgili karşı cinstendir. Örneğin erkeğin özel ilgi duyduğu kız, Lale’dir veya Yeşim’dir. Kızın özel yakınlık duyduğu erkek de, Mehmet’tir ya da Özgür’dür.
Kapitalizm, insanlar arasındaki her türden doğal ve insanî ilişki yanında, cinsler arası aşkı da yıkıma uğratmaktadır.
İNSANIN KENDİ TÜRÜNÜN ÜRETİMİNE YABANCILAŞMASI
İnsan emeğinin metalaşması ve işbölümünün aşırılaşması zemininde yaygınlaşan eşcinsellik, insanın üretimi ile maddî ürünlerin üretimi arasındaki bağı bir kez daha kanıtlamıştır. Kâr sisteminin hizmetindeki teknolojiyle emekçiyi ve bütün insanlığı daha karşıt konumlara sürükleyen süreçler, cinsel hayatta da doğanın zorlanmasına yol açmıştır. Eşcinsellik, insanın kendi türünü üretmesine yabancılaşması halidir.(4) Bu durumda insan, hem kendi cinsel varlığına hem de biyolojik eşine yabancılaşmaktadır.
Özel mülkiyet sistemi nedeniyle insan, kendi emeğine sahip olamadığı gibi, kendi cinsel bedeni ve cinsel rolü üzerindeki hâkimiyetini de kaybetmektedir. Piyasa toplumunun nesneleştirdiği insanın cinselliği de nesneleşmektedir. Böylece erkekte veya kadında, kendi cinsel varlığı konusunda ters bir bilinç oluşmakta, hatalı bilinç yerleşmektedir.
Attilâ İlhan, “eşcinsellik, insanın kendini bir başkası sanma sorunudur” derken, aynı olguya işaret ediyor.(5) Bu açıdan toplumsal ve ideolojik eşcinsellik, insanın kendi cinsiyeti hakkındaki bir bilinçsizlik durumu ve davranışıdır.
Yarattığı ürünü, başka deyişle metayı fetiş haline getiren ve onun kölesi olan insan, kendi cinsel rolü hakkında yarattığı ters bilincin kölesi durumuna da düşebilmektedir.
Eşcinsellik kültürü, aslında insanın, ideolojik düzlemde imal edilen insanca olmayan bir durumun esiri olmasıdır. İnsanın kendi türünün üretimine ve biyolojik eşine yabancılaşması, eşcinselliği savunanlar tarafından, insanın doğaya karşı bir “zaferiymiş” gibi sunulmaktadır. Ne var ki doğa, insanlıktan bu tür zaferlerin acısını çıkarmaya başlamıştır bile.
YABANCILAŞMA
Yabancılaşma, uzlaşmaz sınıf çelişmelerinin ürünüdür. Kabile toplumunun sınıflara bölünmesiyle birlikte insanın yabancılaşması süreci de başlamıştır.(6)
Para ekonomisinin doruğu olan kapitalizm, yabancılaşma sürecinin de doruğudur. Kapitalist meta sistemi, hele emperyalizm çağında, her şeyi meta ekonomisinin içine çekmiş, her şeyi alınır satılır hale getirmiştir. Böylece gözü dönmüş kâr sisteminde, bireyin özgür gelişmesinin koşulları da ortadan kalkmıştır. Marx’ın belirttiği gibi “bireyin özgür ve özgün gelişmesi”nden, kişiliği oluşturan hüner, yetenek ve eğilimlerin, insandan insana farklı gelişmesi anlaşılır. Özgür kişilikten kasıt, insanın, kendi manevi ve erotik güçlerinin bilincine vardığı zaman, onları sürekli bir faaliyetle geliştirmesi ve dengeli bir tarzda kullanmasıdır.
Kapitalist ilişkilerin özgür ve özgün kişiliği geliştirmeye engel oluşturduğu açıktır. Gelişmiş meta ekonomisi koşullarında, ancak tek tek bazı insanlar, o da özel ve uygun koşullarda, engelleri kırarak kişilik kazanabilirler. Engels’in Anti Dühring’te belirttiği gibi “Yalnız işçi değil, işçileri doğrudan veya dolaylı yollardan sömüren sınıflar da, işbölümü aracılığıyla kendi faaliyetinin aleti olarak köleleştirilirler; manen ölmüş bulunan burjuva, kendi sermayesinin ve kendi kâr hırsının kölesi haline gelir.”(7)
Özetle kapitalizm, insanlar arasındaki her türden doğal ve insanî ilişki yanında, cinsler arası aşkı da yıkıma uğratmaktadır. Sistemin devasa devlet aygıtı ve iletişim tekeli, bu yıkımın koşullarını her saat, her an yeniden üretmekte, işbölümünün güdükleştirdiği insan ruhunu aşksız bir cinsel ilişkiler ağının içine atmakta; aptallaştırdığı insanı aynı zamanda sevgisizleştirmektedir. Eşcinsellik, hem bu sevgisizleşmenin ürünü hem de sevgisizleşmeye bir tepki olarak yayılmaktadır. Her durumda eşcinsellik, insan kişiliğinin özgür ve özgün olarak gelişmesini önleyen koşulların beslediği bir davranış olmaktadır.
Bugünkü toplumda çalışma zamanının kısaltılması, bu koşulları ortadan kaldırmadığı gibi ağırlaştırmaktadır. Çünkü sistem emekçinin boş zamanını da işgal etmekte, ele geçirmektedir. Emperyalist sistem, boş zamanı kendi ideolojisiyle doldurmaktadır. Bu ideolojik işgal, insanın kendisini özgürce geliştirmesine engel olmakta, sistemin elinde oyuncak haline getirmekte ve kişiliğinin son kırıntılarını da sistemin dişlileri arasında ezmektedir. Temel mesele, insanın bu sınıfsal bağımlılıklardan, işbölümünün aşırılaşmasının yol açtığı köleleşmeden ve yabancılaşmadan kurtulmasıdır. BİTTİ
(Konunun ayrıntısı için bakınız; Doğu Perinçek, Eşcinsellik ve Yabancılaşma, Geliştirilmiş 2. Basım, Kaynak Yayınları, İstanbul,2020.)
Kaynaklar:
(1) Prof. Dr. Ali Demirsoy, “Eşcinselliğin Biyolojik ve Sosyolojik Olası Temelleri”, Bilim ve Ütopya, sayı 257, Kasım 2015.
(2) Aynı yerde.
(3) Bu konuda bkz. Köln Üniversitesi Genetik Enstütüsü’nde (The Institute for Genetics of the University of Cologne) çalışan Mehmet Saltuerk’ün yazıları, internet.
(4) Yabancılaşma konusunda bkz. Karl Marx-Friedrich Engels, age, s.58 vd.; Peter Strotman, Vorwort, in: Zur Kritik der Soyjetökonomie, Verlag Klaus Wagenbach, Berlin, 1972, s.7 vd.
(5) Attilâ İlhan, age, s.17.
(6) Karl Marx, Pariser Manuskripte 1844, Reinbek, 1966, s.53. Yalçın Küçük, Aydınlık’ta yazdığı yazılarda, yabancılaşma teriminin yerine, Fransızca “Aliénation” sözcüğünden hareketle “ötekileşme” sözcüğünün daha yerinde olduğunu söyledi.
(7) Leo Kofler, age, s.162 vd.