TARİKATLER & CEMAATLER DOSYASI : Tarikatlar kıskacındaki Türkiye: DP, AKP ve tarikatlar – TOPLAM 6 BÖLÜM

 

Tarikatlar kıskacındaki Türkiye: DP, AKP ve tarikatlar – BÖLÜM 1

 

Posted on  by Nacikaptan

 

Tarikatlar kıskacındaki Türkiye: DP, AKP ve tarikatlar

 

Naci Kaptan – 10 Ekim 2022


BÖLÜM 1 – http://nacikaptan.com/?p=102797
BÖLÜM 2 – http://nacikaptan.com/?p=102854
BÖLÜM 3 – https://nacikaptan.com/?p=102899
BÖLÜM 4 – http://nacikaptan.com/?p=102907


 
Prof. Dr. Esergül Balcı
 
Gün geçmiyor ki tarikat ve cemaatlerle ilgili olumsuz bir haber duymayalım. Peki, bu tarikat ve cemaatler yasak olmasına rağmen neden bu kadar gelişti, denetlenemez hale geldiler, istedikleri gibi rahatça kutsal dinimizi ve dini değerlerimizi kendi çıkarlarına alet ederek ilerliyorlar? Konuya biraz da tarihsel süreç açısından bakmakta yarar var. Tarikatları, Cumhuriyet tarihindeki dönüşümlerden, üretim ilişkilerinden ve sosyo-ekonomik modellerden ayrı düşünemeyiz. Bu durumu tarihin akışı içinde doğru yerine koymadan Türkiye, irticanın yıkıcı etkisinden kurtulamaz. Zira tarikatların Cumhuriyet tarihindeki gelişim eğrisi aslında Cumhuriyetimizin değişimiyle at başı gider. Cumhuriyet ile tarikatların etkileşimi aslında bir tahterevalliye benzer. Hangisi yükselirse, diğeri aşağı iner. Bu nedenle dört nirengi noktası dikkati çeker. Bunlar;
1. Kamucu kuruluş yılları,
2. NATO’cu dönem,
3. 12 Eylül yıkımı,
4. Soğuk Savaş sonrası zirve.
KİMSESİZLERİN KİMSESİ
Mustafa Kemal Atatürk, “Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesi” demişti. Bu tanımlama basit bir slogandan ibaret değildir. Yıllar boyu bir kenara atılmış ve canı, tek bir kişinin insafına bırakılmış Türk milletinin, çaresizliğin elinden kurtuluşunu ifade etmektedir. Padişah, ağa, şeyh gibi feodal düzenin güçlerine karşı artık halkın Cumhuriyeti vardır. Bu tutum kadınların eğitiminden karma ekonomiye, adaletten seçme ve seçilme hakkına kadar her alanda birbirini tamamlar. İzmir İktisat Kongresi ve ardından yürürlüğe konan planlı karma ekonomi ile “Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu” birbirinden ayrı düşünülemez. Zira Cumhuriyet rejiminde hiç kimse yoksulluk ve çaresizlik nedeniyle feodalitenin insafına terk edilemez.
KOPUŞ
Soğuk Savaş’ın daha başında iktidar olan partinin adının Demokrat Parti (DP) olması tesadüf değildir. Ancak asıl tesadüf olmayan nokta, DP’nin CHP’den kopuş gerekçesidir. Zira Atatürk döneminde başlatılan yoksul köylüyü topraklandırma kanunu, TBMM içindeki feodal kesimlerin temsilcilerini CHP’den koparmıştır. Oysa asıl kopuş, Cumhuriyetin felsefesindendi. Pek konuşulmasa da kanunun ilk halinde arazileri 500 dönümü aşan toprak sahiplerinin yanı sıra dini vakıf arazilerini yoksul halka dağıtmak hedefleniyordu.
11 Haziran 1945’te kabul edilen “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu”nun 8. maddesinin f bendinde ise bu ifade “bu kanun hükümlerine göre kamulaştırılacak arazi” şeklini aldı. Kanuna itiraz edenlerden biri toprak ağası Eskişehir milletvekili Emin Sazak’tı. Halkın Cumhuriyetle elde ettiği kazanımları içine sindiremediği “Padişahı devirdik, halifeyi kovduk, şapka giydik, Latin harflerini kabullendik, tekkeyi kapattık, bazı gerekçelerle varlık vergisini bile kabul ettik fakat bu kanunu kabul edemiyorum” şeklindeydi. Bir başka toprak ağası Aydın milletvekili Adnan Menderes’in “Bu, bir dönüm toprağın cebinizdeki bir keten mendil pahasına kamulaştırılması demektir” diyerek itiraz ettiği aslında kanun değil, Cumhuriyetin ta kendisiydi. Zaten DP’yi kuran da bu zihniyet olacaktı.
İÇ GÖÇ VE OY DEPOSU
Yoksul köylüye toprak dağıtılmasını istemeyen milletvekillerinin kurduğu DP, beş yıl sonra iktidara gelecek ve uygulayacakları iktisat programını “her mahallede bir milyoner yaratmak” şeklinde tarif edecekti. O milyonerler yaratılamadı ama kırsaldaki yoksulluk, batıdaki büyük şehirlere doğru göç dalgalarını tetikledi. Cumhuriyetin en büyük projelerinden biri olan Köy Enstitüleri’nin 1954’te kapatılmasıyla göç daha da hızlandı.
Yoksul, eğitimsiz ve biçare kalabalıkların şehirlerde kamu arazisi üzerine kaçak evler yapmaları ise toprak kanununa itiraz eden DP için ironik bir durumdu. Gecekondu denilen imarsız, yolsuz, elektriksiz ve susuz evlerin çevresinde şekillenen yeni hayat, köydekinden farksızdı. Zira göç eden her topluluk için ailesini ve geleneklerini kaybetme içgüdüsü özel korunma alanlarını doğurur. Bu çaresiz ve eğitimsiz kalabalıkların korunma alanları da tarikatlar oldu. Tarikatın içinde kendilerini güvenli ve bir topluluğun parçası olarak önemli hissettiler. Üstelik Menderes için bu biçare kalabalıklar ve onları yönlendiren tarikatlar, oy deposu halini almaya başlamıştı. Menderes’in “Siz isterseniz hilafeti bile geri getirirsiniz” sözü burada anlam kazanır.
SOĞUK SAVAŞ’IN MİRASI
Günümüzdeki olgu, Soğuk Savaş’ta din üzerinden yürütülen projelerin bir sonucudur ve 1940’lı yıllara kadar uzanan bir geçmişi vardır. Zannedildiği gibi sadece Komünist Sovyet tehdidine karşı dini yapılara yol verildiği için değil, Cumhuriyetin felsefi temelleri yıkıldığı için toplum tarikatlara teslim edilmiştir. Türkiye gibi devrimini tamamlayamamış ülkelerde, devletin boşalttığı alanların feodal güçler tarafından doldurulması kaçınılmazdır.
ABD’li siyaset bilimci Fareed Zakaria’nın “İlliberal Demokrasi” diye tanımladığı bu durum, aslında Zakaria’nın temsil ettiği rejimin bizim gibi ülkelere dayatmasıdır. Seçimler yapılsa bile ancak halkın feodal güçlere teslim edilmiş iradesi sandığa yansıyabilir. Cumhuriyet kamucudur ve Türkiye’nin “Batılı müttefikleri” bu nedenle Cumhuriyete ve Atatürk’e düşmandır. Bu yüzden Cumhuriyetin adını dahi ağızlarına almazlar ve karşısına demokrasi adı altında feodal iradeyi koyarlar. Adnan Menderes bu durumu, Zakaria’dan 60 yıl önce “Odunu koysam seçilir” diyerek belirtmişti.
İLK NESİL
AKP’nin kurucu pek çok ismi Menderes dönemi göç dalgasında büyük şehirlere yerleşmiş ailelerin şehirde doğan ilk nesliydi. İmrendiği şehir hayatına ve yeterli eğitime ulaşamamaları, pek çok arkadaşları gibi içlerinde ukde olarak kalmıştı. Bu psikoloji, “monşerler” gibi ifadelerle zaman zaman dile geldi. Bu, şehirli, iyi eğitimli ve lisan bilen kesimlere karşı, o günlerden kalan kompleksin bir yansıması olarak karşımıza çıkar.
Onun gibi binlerce kenar mahalle çocuğu da büyük şehirlerin varoşlarından taşan bu öfkelerini, ailelerinin de zorlamasıyla, tarikatlarda sistemli hale getirdi. Tarikatların yönlendirdiği bu ilk nesil, 12 Eylül’de paramparça edilen Türk gençliğinin yerini almıştır.
12 Eylül’le uygulamaya konan 24 Ocak neoliberal iktisat programı 1950’den bu yana dayatılan liberal sistemin silah zoruyla uygulanmasından başka bir şey değildi. Fethullah Gülen gibi pek çok tarikat lideri, “Güzel şeyler de yaptılar” diyerek selamladığı 12 Eylül rejimini ellerini ovuşturarak desteklemiştir. Zaten o günlerde askeri rejim, Doğu ve Güneydoğu’da süren teröre karşı ayet ve hadisli propaganda bildirilerini halkın üzerine atarak destek arıyordu. Ekonomik programın mimarı Başbakan Turgut Özal’ın kendisi de zaten Nakşibendi tarikatı üyesiydi.
Kamu kaynakları, özelleştirmeler, borç ekonomisi ve rüşvetle yağmalandıkça halk daha da fakirleşti. Fakirleşen halkın ümitsizliği arttıkça tarikatların gücü arttı. 50 yılda oluşturdukları sermaye ile her biri birer holding halini alan tarikatlara mevcut partiler yetmemeye başladı ve sonunda bu sermaye uluslararası destekle AKP’yi iktidara taşıdı.
NEOLİBERAL DÜZENDE DİN BİLE SATILIKTIR
Son dönemde elektrik faturalarındaki artışı hükümete yakın elektrik şirketlerine bağlama yaklaşımı sorunu çarpıtmaktan başka bir şey değildir. Sorun şirketlerin kimliği ile ilgili değil, sistemin kendisiyle ilgilidir. Siz Cumhuriyetin toplumcu-kamucu yanını şeytanlaştırır ve yerine azgın neoliberal kâr hırsını koyarsanız, tarikat yurtlarında çocuklarınıza tecavüz de edilir, kafası da kesilir. Bu bizim acı gerçeğimizdir ve döngü basitçe şöyle işlemektedir:
Neoliberal düzende her şey satılıktır; eğitim, sağlık, adalet, su, elektrik, hatta din bile. Bu düzende parası olmayan halk sahipsizdir; çocuklarını okutamaz, ilacını alamaz, faturalarını ödeyemez, sınav kazansa da atanamaz, adalet de güçlüyü kollar. Sahipsiz kalan ve giderek yoksullaşan halk, çözümü metafizik bir duyguda aramaya başlar ve tarikatların eline düşer. Yaptığımız araştırmalarda karşımıza çıkan tek gerçek budur. Nitekim Zygmunt Bauman da cemaatler ve tarikatların “güvenli olmayan bir dünyada güvenlik arayışı olduğunu” savunur.
Bir cemaate dahil olmak ve içinde bulunmak insanlara iyi gelir. Dünyada ve ülkemizde işte bu güvenlik ve iyi hissetme duygusu insanları cemaatlere, tarikatlara ve cennet vaat eden çeşitli dini gruplara yöneltir. Cemaat bir yerde kaybedip döne döne aradığımız kayıp cennetin ta kendisidir. Sözü edilen cemaatler eğitim politikalarını da etkileme yoluna giderek, kendi istedikleri nitelikte, kendilerine bağlı insan yetiştirilmesi için çaba gösterirler. Müritlerine belli kurallar koyarlar. Örgüt dışından olanlarla evlenme yasağı, kadın ve erkeğin rollerini daraltma, boşanma yasağı vb.
Bu sıkı itaat, giderek havanın ağırlaşmasını ve bunalma halini getirir. Cemaate girmenin sonucu oluşan özgürlük kaybı çocuk ve gençlerde geri dönülemez sonuçlar ortaya çıkarır. Bu dini örgütler, alternatif dini, kültürel ve ekonomik kurumlarla büyük ağlar kurarak devletin etrafından dolanırlar. Ortak strateji budur. Bunu da sabırla az görünerek, çeşitli maddi manevi yardımlarla yaparlar. Toplum kurumlarına, dernekler, okullar, kulüpler, ibadethaneler, temsilcilikler yoluyla nüfuz ederler. Toplumu ele geçiremeseler de sağlam köşebaşlarını tutarlar.
AKP DÖNEMİNDE TARİKAT VE CEMAATLER
Türkiye’de tarikatlar tarih boyu birer çıkar örgütü oldu. AKP döneminde tarikatlar desteklendi ve daha da güçlendi. Geçmişte de tarikatlar vardı ve partilerle iç içeydiler. Fakat bütün tarikatların her bakımdan güçlenip kurban derisi, fitre, zekât toplayarak yaşamasından sıyrılıp holdingleşmesi, daha çok AKP sayesinde olmuştur. 20 yıldır kabine içinde neredeyse tüm tarikatların temsiliyeti bulunuyor. Bakanlıklar, bürokrasi, eğitim, sağlık ve ticaret buna göre dağıtılıyor. Şimdilerde söylenen; “Şu tarikat bu bakanlıkta, falanca cemaat şu adliyede hâkim” sözünün kaynağı buraya dayanır. Elbette FETÖ gibi kamu kaynaklarının bölüşümünde hükümetle çıkar çatışması yaşayanlar, aforoz edildiler ve yerlerini yenileri doldurdu.
Öte yandan iş o kadar çığırından çıktı ki Atatürk’ün dinimizin yozlaşmasını engellemek amacıyla kurduğu, ancak son yıllarda esas amacından uzaklaşan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) bile, tarikatların gidişatından rahatsız olarak 2017 yılında tarikat şeyhleri ile bir toplantı yapmak zorunda kaldı. Toplantı sonuçları, Oktay Yıldırım tarafından “Gizli” ibaresiyle ve “Diyanet’in Tarikatlar Raporu” adıyla yayımlandı. Diyanet’in yaptığı toplantının amacı tarikatları kapatmak değil, bir düzene sokmaktı ancak bunu yapamadığı gibi kendisi de onların bir parçası haline geldi. Nitekim son günlerde, DİB’nin açtığı, sözüm ona devlet denetimindeki Kuran kursunda, bir çocuğa yapılan cinsel taciz (tecavüz) olayı, ne acıdır ki bir yerel gazetecinin ısrarlı takibi ve bir annenin feryadıyla basına sızarak gündeme taşınabildi.


Prof. Dr. Esergül Balcı * https://www.cumhuriyet.com.tr/yazi-dizileri/tarikatlar-kiskacindaki-turkiye-dp-akp-ve-tarikatlar-1925980 * http://nacikaptan.com/?p=102797

 

Tarikatlar kıskacındaki Türkiye – * İslam ve Tanrı şeyhler – BÖLÜM 2

 

Posted on  by Nacikaptan

 

 

Naci Kaptan / 12 Ekim 2022


BÖLÜM 1 – http://nacikaptan.com/?p=102797
BÖLÜM 2 – http://nacikaptan.com/?p=102854
BÖLÜM 3 – https://nacikaptan.com/?p=102899
BÖLÜM 4 – http://nacikaptan.com/?p=102907


Cemil Kılıç’ın “Kur’an’ı aldatmak için kullananların
hedefinde neden Atatürk var” başlıklı yazısından;

Tekke ve zaviyelerin kapatılması noktasında bardağı taşıran son damla bildiğimiz üzere Şeyh Sait ayaklanması olmuştur. 1925’te Şeyh Sait’in elebaşılığında Doğu ve Güneydoğu’da başlayan ayaklanmada tekke ve zaviyelerin rolü büyüktür. Bu ayaklanma Cumhuriyet’e karşı halifeliği ve şeriatı savunmak için yapılmıştır. Yani tekke ve zaviyelerden ayrıca bölgedeki medreslerden büyük destek alan hatta oralarda başlayan bu ayaklanma tarihte, Emevî dinciliğinin en gerici yüzlerinden biri olarak yer almıştır.
Ayaklanma bastırılıp denetim yeniden sağlandıktan sonra 1925’te 677 sayılı Tekke, Zaviye ve Türbelerin Seddine, Türbedarlıklarla Birtakım Unvanların Men ve İlgasına Dair kanun ile tekkeler kapatılmış ve onlarla ilişkili bir kısım unvanların kullanımı da yasaklanmıştır.
Büyücülük, üfürükçülük, muskacılık gibi akıl ve bilim dışı sapkınlıklarla mücadele edilmiş, uygar ve ileri bir toplum olma yolunda büyük adımlar atılmıştır.
677 sayılı yasa aslında bir başka açıdan Türkiye’de cemaat ve tarikatların da kapatılması, faaliyetlerinin engellenmesi sonucunu doğurdu. Bu son derece doğru ve isabetli bir düzenlemeydi. Cemaat cemaat, tarikat tarikat bölünmüş bir toplumun medeni / uygar bir toplum olduğu ileri sürülebilir mi? Elbette sürülemez.
Büyük Atatürk’ün bu konudaki meşhur sözü hala kulaklarımızdadır:

“Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar, meczuplar memleketi olamaz. Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.”

Geriler ne derse desin şu bir gerçek ki büyük Atatürk, Kur’an’ı Türkçeye çevirterek ve tefsirini yaptırarak gerçek Müslümanlığın yolunu açan, Muhammedî İslam inancının yeniden inşası için uygun ortamın oluşmasını sağlayan büyük bir devrimcidir. Atatürk, din konusundaki bir yığın hurafenin teşhis ve tespiti için de hadis derlemelerini Türkçeye çevirtmiştir. Bu amaçla “Buhari Tercüme ve Şerhi” yaptırılmıştır.
ATATÜRK DÜŞMANLIĞI TEK KELİMEYLE YOBAZLIKTIR
Atatürk’e din üzerinden ve Kur’an ile aldatma yoluna başvurarak düşmanlık edenlerin mizacını ortaya koyması bakımından merhum Yaşar Nuri hocanın şu sözleri gerçekten manidardır:
“Kendi idrak ve bilgi çaplarını büyütemeyenler, İslam ile uyuşmak için onu küçültmek zorunda kaldılar. Ama işin böyle olduğunu itiraf haysiyetini gösteremediklerinden, eksiklerini, dinin yüceliklerini kirleterek kapatma yoluna gittiler.” (Yaşar Nuri Öztürk, age, s.165)
Atatürk’teki derin bilgi birikimini idrak edemeyenler kendi sığ düşünceleri çerçevesinde onun devrimlerini din karşıtlığı ile itham ettiler. Oysa büyük Atatürk Muhammedî İslam yolunda çığır açan işlere imza atmıştır. Ona düşmanlık edenler gerçekten sığ düşünceli, sığ inançlı, sığ amelli kimselerdir. Bu kimseler kendi sığlıklarına İslam’ı da çekmeye çalışmaktadırlar. Oysa İslam derin düşüncelerin, yüce inançların, ulvî hedeflerin dinidir. Onu 7. yahut 8. asra ve Arap çöllerine hapsetmek isteyenlerin büyük devrimci Atatürk’ü anlamaları olanaksızdır.
LİNK: https://www.odatv4.com/analiz/ataturk-tekke-ve-zaviyeleri-neden-kapatti-03051900-160611


 

Tarikatlar kıskacındaki Türkiye: İslam ve Tanrı şeyhler

 

Prof. Dr. Esergül Balcı


Türkiye, 15 Temmuz 2016’dan beri tarikatlar etrafında şekillenen bir tartışmayı yaşıyor. Maalesef bu tartışma belli bir dairenin içerisinde kalan ve bu yüzden çözüm üretilmeyen bir kısırdöngüyle devam ediyor.
Neredeyse her ay tarikatlarla ilgili korkunç bir gerçek gün yüzüne çıkıyor, birkaç gün konuşuluyor ve sonra yoğun gündem içerisinde kaybolup gidiyor. Tarikat yurdundaki özgürlük kaybı, baskı, çaresizlik ve ümitsizlik nedeniyle yakın zamanda intihar eden gencimiz Enes Kara gibi…
Temel olguları baştan saptamak ve çözümü bu çerçevede ele almak gerekir.
1. Türkiye’de tarikatlar ve cemaatler birer çıkar örgütüdür.
2. “Tarikatlar ve cemaatler Türkiye’nin gerçeğidir” iddiası gerçekdışıdır.
3. Tarikat ve cemaatler; Türkiye’nin NATO’ya girişiyle başlayan, 12 Eylül’le dayatılan ve AKP ile iktidara gelen neoliberal Batı projesinin aparatlarıdır.
4. Bugün çok sayıda çocuğumuz bu çağdışı yapıların elinde esirdir.
5. Cumhuriyet kurumları tarikat ve cemaatlerin işgali altındadır.
İSLAM ENDÜLJANSI
Tüm tarikat ve cemaatler gizli ya da açık birer çıkar örgütüdür. Ana hedefleri olan kendi düşüncelerini hâkim kılmak, yani iktidarı ele geçirmek için kapitalizmin en temel aracı olan parayı hedeflemişlerdir. Bu yönüyle tarikat sistematiği, Ortaçağ Hıristiyanlığındaki endüljans sistemini andırır. Endüljans, papaların para karşılığı sattığı günahlardan arınma belgesidir. Kilise, iktidarını sürdürmek için paraya ihtiyaç duyar ve zamanla bu belge cennetten arsa satışına dönüşür. Kiliseye karşı gelmenin cezası ise dinden atılmak (aforoz) ve giyotindir. Bugünün Türkiyesi’nde de tarikatlar günahkâr kulları Allah’ın ateşinden koruyacak yanmaz kefenler satarak, İslam endüljansını yarattılar. Buna karşı çıkanlar lanetlenir, İslam düşmanı ilan edilir.
SAİD NURSİ VE GÜLEN
“Tarikatlar Türkiye’nin gerçeğidir” savunması tamamen uydurma ve gerçekdışı bir durumdur. İslamda ruhban sınıfı yoktur ve tek rehber Kuranıkerim’dir. Allah’ın ateşine karşı kulun yaptığı yanmaz kefeni satan tarikatlar, bunun İslamdaki en büyük günahlardan, Allah’a şirk koşmak olduğunu gayet iyi bilirler. Dolayısıyla Türkiye’nin gerçeği tarikatlar ya da cemaatler değil, işte bu sahtekâr düzendir. Çünkü tarikat liderlerinin neredeyse hepsi kendini Tanrı yerine koyar. Peygambere ait olduğunu söyledikleri hadislerle müritlerini ve toplumu afyonlarlar. Üstelik her birinin Kuran’a alternatif kendi “kutsal kitabı” vardır. Said Nursi’nin risaleleri buna en doğru örnektir. Gençler ve çocuklar risalelerde yazan hurafelerle eğitilirler. Said Nursi; Atatürk’e Deccal diyen, aynı zamanda F. Gülen’in rehber edindiği kişidir.
PARALEL DEVLETLER
“Tarikatlar siyasete karışmadıklarında zararsızdırlar” tezi temelden yanlıştır. Zira tarikatlar ve cemaatler kendileri başlı başına birer siyasi örgüttür. Bu örgütün temel hedefi de kendi düşüncelerini hâkim kılmak, dolayısıyla iktidarı ele geçirmektir. İktidar olmayı hedefleyen ve bu doğrultuda örgütlenerek faaliyet yürüten bir yapıyı eğitimden, sağlıktan, adliyeden, ordudan ve polis teşkilatından uzak tutabilmeyi düşünmek tam anlamıyla aymazlıktır. Az ya da çok, kamuya sızmış her tarikat ve cemaat, başlı başına birer paralel devlettir. Zira hiçbiri kendi şeyhi yahut önderi dışında bir amirden nihai emir almaz. Taktiksel olarak başka gruplarla işbirliğine girebilir veya amirinin emrini yerine getiriyormuş görünebilir. Nihai karar anı geldiğinde sadece tarikat liderinin emrini yerine getirecektir. Bunun en somut örneğini 15 Temmuz’da gördük. O gün Genelkurmay Başkanı olan, bugünün Milli Savunma Bakanı Org. Hulusi Akar’ın boynuna palaska dolayan ve yüzüne silah doğrultan, daha önce kendisinden aldığı yüzlerce emri yerine getirmiş yaveriydi.
ULUFE DÜZENİ
Tarikat ve siyaset denklemi devlet-sermaye-tarikat döngüsü üzerine inşa edilmiştir. Önce tarikat ve cemaatlere alan açılır, dernek/vakıf gibi adlar altında örgütlenir, o alanda besledikleri kesimler doğal oy deposu haline getirilir; bunu kullanan tarikatlar da siyasete, milli eğitime, yurtlara, okullara, adliyeye ve orduya hâkim olur. Kurumlara hâkim olan tarikatlar hazineyi yağmalar ve yoksullaştırılarak çaresiz hale getirilmiş halka, yağmaladığı sermayeyi lütuf olarak sunar. Ekonomiyi giderek kötüleştiren kararlarda, neden bu kadar ısrar edildiğini anlamayanlar, konuya bir de bu pencereden bakmalıdırlar. Toplumu ulufeye alıştırarak yönetmek en kestirme siyaset yöntemidir. Stalin’in yolunmuş tavuk hikâyesinde olduğu gibi.
Kamuda sağlanan makam ve mevkiler de bu ulufe sisteminin bir parçasıdır. 15 Temmuz’da subaylar bu yüzden kendi komutanlarının emrini dinlemek yerine, gözlükçü, emlakçı vb. cemaat abilerinin talimatlarına göre hareket ettiler. Çünkü o makamların kendilerine şeyhleri tarafından lütfedildiğini biliyorlardı. Türk ordusu bunu tarihinde ikinci defa yaşamıştır. İlki Balkan Harbi’ndeydi ve tüm Balkanlar’ı kaybettik. Aynı durum ihalelerde, atamalarda, memur alımlarında ve sınavlarda da geçerlidir.
CUMHURİYETİN 31 MART’I
15 Temmuz bir yönüyle Cumhuriyetin 31 Martı’na benzemektedir. Bu yüzden bir cemaat gitmiş, yerine başkaları gelmiştir. O günleri yaşamış, İstiklal Savaşı komutanlarından Fevzi Çakmak, “Cemaat ve tarikatlar, Haçlıların Anadolu’da kurdukları ileri karakollardır” der. Çakmak’ın görüşünün temeli şudur: Doğuda kavgalar da savaşlar da mertçe olur. Sinsilik Batı’dan öğrenilen bir yöntemdir ve Bizans oyunu lafı buradan gelir. 31 Mart ayaklanması sırasında tarikat ve cemaatlerin yönlendirdiği yobaz güruh, mektepli subayları uykularında boğazlamıştı. Bunu ideolojilerinin gereği olarak ve ulufelerini veren padişahlarının iktidarlarını sürdürebilmek için yaptılar. Aynısını 21 Mart 1920 gecesi İngiliz işgalcilerin Şehzadebaşı karakolundaki askerlerimize uygulaması tesadüf değildir.
DÜZENİN İLLÜZYONU
Tarikat ve cemaatler gibi metafizik temelli tüm örgütlenmeler aslında birer illüzyondan ibarettir. Nitekim Davis, J. Nancy ve Robinson V. Robert’e göre, dünyada sesini duyuran, Mısır’da Müslüman Kardeşler, İsrail’de Sefarad Tevrat Muhafızları, ABD’de Kurtuluş Ordusu, İtalya’da Comunione e Liberazione, bizde FETÖ bunlara örnek gösterilebilir. Her birinin benzer stratejileri vardır. Devlet içinde devlet kurarak hedeflerine ulaşmak isterler. Uyanık siyasetçiler 21. asırda tarikatların beslediği kesimlerin geçmişteki kadar kolay yönlendirilemeyeceğini gayet iyi bilirler. AKP ile girdiği iktidar mücadelesini kaybeden FETÖ’nün seçimlerde hiçbir etkisinin olmadığının görülmesi bunun somut örneğidir.
Cumhurbaşkanlarının, başbakanların, bakanların, bürokratların, sanatçıların, yazar ve akademisyenlerin methiyeler düzüp peşinden koştuğu cemaatin nasıl bir illüzyondan ibaret olduğu kısa zamanda görülmüştü. Peki neden hâlâ partiler ve siyasiler tarikatlardan medet umar, neden her kötülüklerine hoşgörüyle yaklaşıp bir kılıf ararlar? Bu sorunun cevabı sadece tarikat müritlerinden oy alma amacında değil, “kökü dışarıda” olan tarikat ve cemaatlerin asıl patronlarına mesaj verme gayretinde saklıdır. Aslında bu mesaj, Soğuk Savaş’la birlikte kurulan sistemin devamını sağlama sözüdür. Bu sözü yerine getirme işlevi doğaldır ki beyinlerin küçük yaştan itibaren biçimlendirildiği, eğitim üzerinden gerçekleştirilecektir.
EĞİTİMDE TARİKAT KUŞATMASI
Bakanlıkların tarikatlarca paylaşıldığı ortamda Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) da bundan nasibini almış ve adına yakışmayan birtakım protokollere imza atmıştır. Daha önce belirttiğimiz gibi bu yapıların amacı, eğitimle toplumu istedikleri biçime sokmaktı ve yasadışı oldukları için amaç doğrultusunda kurulan dernekler/vakıflar işe koşuldu.
Bunların belli başlıları, Türkiye Gençlik Vakfı (TÜGVA), İlim Yayma Cemiyeti, Ensar Vakfı, Birlik Vakfı şeklinde sıralanabilir. Öte yandan MEB, DİB ile de okulöncesi eğitim kurumları açma konusunda protokol yaparak, okulöncesi eğitiminin sorumluluğunu DİB’ye devretmiştir. Yine bir cemaate yakınlığı ile bilinen Server Gençlik ve Spor Kulübü ile MEB Yenilik ve Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü arasında yapılan protokolle “Namazını camide kıl, puanları topla, ödülünü al” adıyla bir yarışma düzenlenmiştir.
Bunlarla imzalanan protokollerin genel amacı, en yaygın eğitim sistemindeki öğretim programlarını kullanarak her düzeydeki öğrencilere ve yaygın eğitim kurumundakilere kulüp çalışmaları, sosyal, sanatsal, kültürel, sportif, bilimsel, teknolojik etkinlikler, yarışmalar ile mesleki ve teknik kurslar düzenlemektir. Bu bağlamda Osmanlıca kursu açmak, ortak projelerle her tür faaliyeti yapmak, Değerler Olimpiyatı, Namaz Bilinci ve Diriliş temalı konferanslar düzenlemek söz konusudur. Vakıflar bu kurs, konferans ve çeşitli faaliyetlerle hem öğrencilere hem de vatandaşlara ideolojik propaganda yapma fırsatı yakalamıştır.
Eğitimler, öncelikle cemiyete bağlı merkezlerde düzenlenecektir. Eğitimlerin cemiyete bağlı merkezlerde düzenlenememesi halinde, kurslar MEB tarafından belirlenen mekânlarda yapılacaktır. Açılacak kurslarda MEB kendi öğretmenini görevlendirecek, görev alan vakıf personelinin de ücretini MEB ödeyecektir. Protokoller, üç ya da beş yıllık olup bunlardan Ensar Vakfı dışındaki protokolleri, MEB iptal edebilmektedir. Ensar Vakfı’na bu konuda ayrıcalık sağlanmıştır.
MEB’de bakan yardımcılığına, Türkçenin devrini tamamladığını belirterek bütün okulların imam hatip olmasını, okulda Arapçanın esas dil olarak kullanılmasını savunan birisinin atanması, ülkemizin geldiği noktayı göstermektedir.
Son söz; AKP’nin kuruluşundan itibaren uyguladığı programla öncelikle Cumhuriyetin ekonomik yapısı ve eğitimini hedef alması tesadüf değildir. Kamu kaynaklarından beslenen tarikatlar, yoksullaştırılmış halkın cemaatlere terk edilmiş bir eğitime mecbur bırakılması ve o eğitimle yetiştirilmiş cahil kalabalıklardan güç devşirmek üzerine kurulmuş düzen, zirveyi gördü ve bitti. Yakın gelecekte Siyasal İslam Koalisyonu’nun tüm parçalarıyla birlikte çöküşünü yaşayacağımızı söylemek, kehanet olmasa gerek. Burada dile getirilen iki endişeden söz edebiliriz:
1. Türkiye yıkılan iktidarın altında kalırsa ne olur?
2. Aynı sistemi sürdürecek bir irade iktidar olursa ne değişir?
Birinci yaklaşımın sahipleri sistemin devamını savunanlardır. Zira siyasal İslamla birlikte asıl çökmekte olan Cumhuriyet ve Atatürk düşmanı neoliberal yağma düzenidir. Çünkü Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tarikat kıskacı bir sebep değil, bu sistemin doğal sonucudur. Bu nedenle aynı sistemi sürdürme taahhüdündeki bir irade iktidar olsa bile uzun süre orada kalamaz.
Unutulmamalı ki Emre Kongar’ın da sıklıkla belirttiği gibi, “tarihin tekerleği, zaman zaman kesintiye uğrasa da geriye doğru dönmez”. Bu enkaz temizlendikten sonra Atatürk Cumhuriyeti’nin ışığı herkese yol gösterir.

Tarikatlar kıskacındaki Türkiye – * Atatürk’ün tarikat ve cemaatlere bakış açısı * Türkiye’de “şirketleşen” tarikat ve cemaatler – BÖLÜM 3

 

Posted on  by Nacikaptan

 

 

Tarikatlar kıskacındaki Türkiye – 3

Naci Kaptan – 15 Ekim 2022


BÖLÜM 1 – http://nacikaptan.com/?p=102797
BÖLÜM 2 – http://nacikaptan.com/?p=102854
BÖLÜM 3 – https://nacikaptan.com/?p=102899
BÖLÜM 4 – http://nacikaptan.com/?p=102907


 

Atatürk’ün tarikat ve cemaatlere bakış açısı

Türkiye’de 30 farklı ve etkili tarikat, 800’ün üzerinde medrese var. 225 bin öğrenci ise tarikat yurtlarında kalıyor. Bu öğrencilerin çoğu da İran’ın Kum kentinde ve Irak’ın Akre ve Erbil şehrinde eğitim almış hocalar tarafından yetiştiriliyor.
Ve bu öğrenciler Cumhuriyet ve Atatürk düşmanı olarak yetiştiriliyor. Tam bir emperyalist ihanet. Ve buna göz yumanlar da bu ihanete ortak. Tarikat ve cemaatler sadece bugün mü vardı?
Tabii ki hayır. Selçuklu’yu ve Osmanlı’yı yıkan tarikatlardır. Peki Atatürk’ün bakış açısı neydi?
Hemen söyleyelim, Büyük Taarruz öncesiydi.
Atatürk Konya civarında askerleri denetliyordu. Denetlemeler sürerken okulları ve medreseleri dolaşıyordu. Ilgın’a geldi. Orada medrese öğrencilerinden biri Atatürk’e askere, yani savaşa gitmek istemediklerini söyledi. Atatürk’ün yanında Sovyet büyükelçisi İ.Aralov ile Azerbaycan büyükelçisi İbrahim Abilov da vardı. Atatürk sinirlendi;
-“Millet kan içinde yüzerken burada besiye çekilmişsiniz. Askere alınmanız için hemen emir vereceğim” diye cevap verdi. Ve Sovyet Büyükelçisi Aralof’a dönerek şöyle dedi;
-“Savaş bitince onlarla daha ciddi konuşacağım. Onları mali kaynaklarını ve vakıf gelirlerini keseceğim. Bu vakıflar bu mollaların yaşam kaynağıdır. Dinç, sağlam delikanlıları askerden kaçıran 17.000 medrese var. Bu tam bir kolordu demektir”
Atatürk bu tarikat ve cemaatlere hiç göz yummadı. Savaştan sonra hepsini kapattı. Bu konuda sert ve netti. Sadece kapatmakla yetinmedi. O gün bize bu konuda ne yapılması gerektiğini de söyledi.
Yıl 1921.
Kütahya-Eskişehir muharebeleri muharebeleri günleriydi. “Mustafa Kemal dinsizdir, Kuvayı Milliye dinsizdir, bunlarla savaşan şehit düşer” yazılı Şeyhülislamın fetvaları Yunan uçakları tarafından Türk cephelerine atılıyordu.
Öte yandan da İngiliz destekli Yunan da batıdan ilerliyordu. İşte Yunan uçaklarından atılan bu fetvalara aldanan 30.122 asker tüfeği ile birlikte cepheden kaçtı. Bunun sonucunda cephe düştü ve Yunanlılar Sakarya kıyılarına kadar ilerledi. Atatürk’ün çok sevdiği Nazım Yarbay da 15 Temmuz 1921 tarihinde şehit oldu.
Atatürk ise haberi duyduğunda çok üzüldü. Gözleri doldu. Nazım Yarbay’ın ölümüne sebep olan irtica ve gericilerle ve ona inanıp ihanet eden kafalar ile ilgili şu sözü söyledi;
“Şu zavallı kafaya bak. Bu çağdışı, dünyaya kapalı, alaturka ilkel kafalar yüzünden bugün bu haldeyiz. Başka yolu yok, kendimizi yenilemek, ilerlemek, günümüz uygarlığına ayak uydurmak, onlarla eşit duruma gelmek zorundayız. Ve bunu sağlamak için de bu donmuş, durmuş, uyuşmuş kafaları değiştirmek zorundayız. Yoksa bugün kurtulsak bile yarın yine ayak altında kalırız. Kurbanlık koça döneriz, yem oluruz. Yine rahat rahat sömürürler. Bu gün yaptıramadıklarını ilerde de yaptırmaya çalışırlar. Yine bir sürü işbirlikçi bulurlar. Uğrunda birçok çocuğumuz gibi, Nazım’ın da canını verdiği bu büyük mücadele boşa gitmiş olur.”
Özetle çağdışı, dünyaya kapalı, alaturka ilkel kafalar yüzünden bugün bu haldeyiz. Başka yolu yok, kendimizi yenilemek, ilerlemek, gericiliğe çare bulup Türk insanının kafasını değiştirmeliyiz. Aksi takdirde yine birçok işbirlikçi bulup ülkemizi sömürürler.
Bugün AKP’nin bu gerici odaklara bakış açısı belli. Tarikatları koruyucu ve kollayıcı bir politika izliyor. Ama AKP de gidici. Onun yerine gelenler, ülkeyi yönetmeye talip olanlar da bu konuda sert ve net olmalı. İktidara geldiğinde tarikatları ve yuvaları kapatmalı. Başka çare yok.
Çünkü gericiliğe demokrasi ile veya başka türlü karşı konulmaz. Bakın, Avrupa Birliği eski direktörü Dr. Khosra Khazai bu konuda ne diyor;
“Dini bir rejime sosyalizmle, kapitalizmle, ya da liberalizmle karşı koyamazsınız. Çünkü İslami rejim içindeki unsurlara karşı, demokratik bir tartışmaya açık olmamalarından ötürü, siyasi araçlarla savaşmanız mümkün değildir”
Tarikatlar ve cemaatler emperyalistlerin iş birlikçileridir. Sosyalizmle, kapitalizmle ya da liberalizmle veya demokratik bir ortamla durduramazsınız.
Dün Selçuklu’yu yıkan, Osmanlı’yı yıkan bugün ülkemizi yıkar.
Tek çare, müsamaha göstermeden, derhal kapatılmalıdır. (1)


 
Prof.Dr. Esengül Balcı

Türkiye’de “şirketleşen” tarikat ve cemaatler

Türkiye’de aktif 30 tarikat ve cemaat bulunuyor. Bunlarla organik bağı olan vatandaş sayısı 2,6 milyon. Başlıca gelir kaynakları, bünyelerindeki işletmeler ve bağışlar olan bu oluşumların “şirketleştiği” görüşü hâkim.
Tekke ve zaviyelerin kapatılmasına ilişkin kanun 30 Kasım 1925’te yürürlüğe girse de, Türkiye’de pek çok tarikat ve cemaat faaliyetlerine devam ediyor.
Eğitim politikası uzmanı Prof. Dr. Esergül Balcı’nın 2018’de hazırladığı rapora göre, Türkiye’de 2,6 milyondan fazla kişinin bir tarikat ya da cemaatle organik bağı bulunuyor. Bir tarikat ya da cemaatin mensubu olduğunu ifade edenlerin yüzde dokuzu, “ılımlı İslam” tabirini reddediyor ve İslam’ın özünün cihat olduğuna inanıyor.
Balcı’nın saha çalışmasına göre, Türkiye’de belli başlı 30 tarikat ve onlara bağlı 400 kol bulunuyor. Sadece İstanbul’da açıktan faaliyet yürüten tekke sayısı 445.
Siirt, Diyarbakır, Mardin, Adıyaman, Batman, Van, Hakkari, Şırnak, Ağrı, Muş, Bitlis, Gaziantep ve Şanlıurfa’da ise cemaat ve tarikatlara ait 800’ün üzerinde faal medrese bulunuyor. Araştırmada ayrıca, İstanbul’da “apartman medresesi” olarak kullanılan yer sayısının bilinmediği belirtiliyor.
Rapor, AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte şehir merkezlerindeki medreselerin sayısının hızla arttığına, özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde Kuran kurslarının artık dernek çatısı altında faaliyetlerini sürdürdüğüne dikkat çekiyor.
“10 bin özel okulun üçte biri tarikatlarla ilişkili”
Tarikat ve cemaatlerin örgütlenme ya da taraftar kazanmak için kullandığı yöntemlerden biri eğitim kurumları açmak. Gülen yapılanması da lise, üniversite ve dershaneleriyle kendisine pek çok taraftar bulmuş, sonrasında bu öğrencileri bürokrasinin içine yerleştirmişti.
Milli Eğitim Bakanlığı verilerine göre, Türkiye’de 10 bin 53 özel öğretim kurumu bulunuyor. Balcı’nın raporuna göre, bu kurumların üçte biri bir tarikat ya da cemaat ile bağlantılı. Tarikat ve cemaatlerle bağı olan okullarda öğrenim gören öğrenci sayısıysa 210 binin üzerinde.
AKP hükümeti 2014 yılında kanun değişikliği yaparak özel okullarda öğrenim gören öğrencilere eğitim desteği vermeye başlamıştı. Buna göre 2 bin 500 ile 3 bin lira arasında destek alacak öğrenci sayısının her yıl Milli Eğitim Bakanlığı’nca belirlenmesine karar verildi.
Kanun değişikliğinin yapıldığı ilk yıl destek verilecek öğrenci sayısı 250 bin olarak belirlenmişti. Balcı’nın raporuna göre tarikat ve cemaatlere ait özel okullarda okuyan öğrenciler için devlet 898 milyon 800 bin lira ödedi.
Yine rapora göre Türkiye’deki dört binin üzerindeki özel öğrenci yurdunun 2 bin 480’i de bir tarikat ya da cemaat ile bağlantılı.
Türkiye’de faal olan başlıca tarikatlar Nakşibendilik, Kadirilik, Rufailik, Mevlevilik ve Halvetilik olarak sıralanıyor. Bunlardan en kalabalığı olan Nakşibendiler; Menzil, İsmail Ağa, İskenderpaşa ve Erenköy Cemaati çatısı altında dört farklı kolda faaliyet yürütüyor.
Diğer büyük cemaatlerden Süleymancılar, Işıkçılar ve Nur Cemaati ise Nakşibendilikten ayrılıp cemaatleşen yapılar. Nur Cemaati’nin kendi içerisinde 44 ayrı kolu bulunuyor. Gülen yapılanması ise Nurcuların kollarından biri.
İlahiyatçılara göre, cemaatler modern zamanlarda ortaya çıkan yapılar. Tarikatlar ise kökenlerini mutlaka Muhammed Peygamber’e dayandırıyor.
“Tarikatların uymak zorunda olduğu ilkeler var”
İslam tarihi üzerine araştırmalar yapan yazar Aydın Tonga, “tarikat”ın Allah’a ulaşmak için izlenen yol anlamına geldiğini söylüyor. DW Türkçe’ye konuşan Tonga, buna bağlı olarak tarikatların uymak zorunda olduğu ilkeler zinciri bulunduğunu söylüyor. Bunlardan en bilineni ise dünya nimetlerinden kendini soyutlamak ve dinin tüm emir ve yasaklarını yerine getirmek.
Fakat günümüz Türkiyesi’ndeki tarikat ve cemaatlerde bunu görmek pek mümkün değil. Özellikle “Zenginler tarikatı olarak” bilinen Erenköy Cemaati, Süleymancılar, Menzil ve pek çok tarikatta, iş ve çıkar ilişkileri bulunuyor. Bu cemaat ve tarikatlara ait şirketler, hastaneler, özel okullar mevcut.
Gelir kaynağı şirketler ve bağışlar
Uzmanlar ve eski müritlere göre tarikat ve cemaatlerin en önemli gelir kaynağıysa bünyesinde bulunan işletmeler ve bağışlar. Kimi tarikat ve cemaatler müritlerine iş imkanı sunuyor ve kazancından pay alıyor. Kimileriyse belirli aralıklarla müritlerinden bağış topluyor. Ancak pek çok tarikat ve cemaatin iş kurduğu ve buradan elde edilen gelirleri kaynak olarak kullandığı biliniyor.
Yazar Tonga, “Tarikatlar, geldiği nokta itibariyle yola çıkış amacından uzaklaşmış, dahası kendi tarihlerine ihanet edercesine şirketleşmişlerdir” diyor.
“Kendilerini gizleme gereği duymuyorlar”
Meslektaşı Barış Pehlivan ile birlikte “Metastaz” adlı bir kitap kaleme alan gazeteci Barış Terkoğlu, Menzil’i en büyük kitlesel tarikatlardan biri olarak tanımlıyor.
DW Türkçe’ye Menzil’i anlatan Terkoğlu, bu tarikatın müritlerinin, bürokrasi içerisinde açık, kendilerini saklamadan var olabildiklerini öne sürüyor. Menzil tarikatı mensuplarının özellikle Sağlık Bakanlığı, Jandarma ve Gülen yapılanmasından boşalan emniyet teşkilatı içerisinde örgütlenmiş durumda olduğunu belirtiyor.
Terkoğlu’na göre İskenderpaşa Cemaati de yüksek yargı içerisinde örgütlü.
Anayasa Mahkemesi 2016’da tutuklu gazeteciler Can Dündar ve Erdem Gül için hak ihlali kararı vermişti. O dönemde hükümete yakın gazeteler, AYM Başkanı Zühtü Arslan’ı karar nedeniyle eleştirmiş, hatta bazıları Gülen yapılanması mensubu olduğunu iddia etmiş. Akit yazarı Faruk Köse ise Twitter hesabından Arslan için şunları yazmıştı: “Zühtü Abi’yi siyasal bilgiler fakültesinden tanırım. Milli Görüş/İskenderpaşa çizgisinden gelir. Hak Yol Vakfı’na bağlı evlerde bir yıl birlikte kaldık.”
Tarikat ve cemaatler, yaygın olarak iki farklı yöntemle örgütleniyor. Birincisi, sahibi oldukları eğitim kurumları aracılığıyla; ikincisiyse boşluğa düşmüş, suça karışmış insanların arınmak için başvurdukları yerler olarak.
“Sığınacak liman arıyordum”
34 yaşındaki İstanbullu S.A. da onlardan biri. Yaklaşık üç yıl uyuşturucu kullanan S.A., madde bağımlılığından kurtulmak istediği bir dönemde Halveti tarikatının kollarından birine dahil olmuş. Bir arkadaşı aracılığıyla Üsküdar’daki dergâha gitmeye başlayan S.A., “Boşluktaydım. Sığınacak bir liman arıyordum. İnançlı biri de değildim. Ancak dergâhtaki zikir ve ambiyans beni çok etkiledi, her hafta gitmeye başladım” diyor.
S.A., tarikat liderinin müritlerin tümünün hayatını kontrol ettiğini anlatıyor: “İş değişikliği mi yapacaksınız? Ya da sevgilinizle evlenmeye karar verdiniz. Önce ona sormak, onayını almak zorundasınız. Gördüğünüz rüyaları mutlaka kendisine sorup ne anlama geldiğini öğrenmek ve hayatınızı da ona göre şekillendirmek zorundasınız. Saygıda kusur edemez, onu adeta bir peygamber gibi görmek zorundasınız. Ağzından çıkacak her kelam kanun niteliğindedir.”
Peki, tarikat ve cemaatler İslam dinine uygun mu? Sorunun yanıtını ilahiyatçı Cemil Kılıç veriyor. DW Türkçe’ye konuşan Kılıç, “Kuran’da kesin ve net olarak ‘Sakın fırkalaşmayın, grup grup ayrılmayın, Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, gruplaşanlardan olmayın’ diye ayet var” diyor. Kılıç’a göre gruplaşmak, cemaatleşmek aslında Kuran’ın kabul etmediği, reddettiği bir yol. (2)


(1) GerçekGündem – AYDIN KELEŞOĞLU – https://www.gercekgundem.com/yazarlar/aydin-kelesoglu/3931/ataturkun-tarikat-ve-cemaatlere-bakis-acisi

 

Tarikatlar kıskacındaki Türkiye – * TARİKATLARIN DEVLET İÇİNDE ÖRGÜTLENMESİ * TSK içinde hangi tarikatlar nasıl örgütleniyor – BÖLÜM 4

 

Posted on  by Nacikaptan

 

 

Tarikatlar kıskacındaki Türkiye – 4

Naci Kaptan – 18  Ekim 2022


BÖLÜM 1 – http://nacikaptan.com/?p=102797
BÖLÜM 2 – http://nacikaptan.com/?p=102854
BÖLÜM 3 – https://nacikaptan.com/?p=102899
BÖLÜM 4 – http://nacikaptan.com/?p=102907


 
TARİKATLARIN DEVLET İÇİNDE ÖRGÜTLENMESİ
Ugur Mumcu, IMAM HATIP LISELERINI bitirenlerin “ancak onda birinin” imamlik yaptigini, geri kalanlarin kendi meslekleri disinda DEVLET KADROLARINA yerlestirildiklerini elestiren cok sayida yazi yayinladi.
Harp Okuluna girme hakkiyla sona gelindigini, Turk ordusunun laikligi savunma gucunun kirilacagini belirterek girisimi sertce elestiren kose yazisini yazdi. Ugur Mumcu’nun “IMAM SUBAY” baslikli yazisi 22 Ocak 1993’te yayinlandi. Bu yazi onun Islamciligin devleti ele gecirmesiyle ilgili son direnisiydi.[Mustafa Yildirim)
Naksibendi tarikatina bagli Turgut Ozal’in ANAP’i iktidardaydi. Ugur Mumcu, 4 Temmuz 1985’te, Cumhuriyet okurlarina, “nur ayini” yaptigi savi ile gozaltina alindiktan sonra yargilanip aklanan eski Izmir Milli Egitim Muduru Aysal Aytac’in Milli Egitim Bakanligi Ortaöğretim Genel Mudurlugu’ne atandigini duyuruyordu. Ugur Mumcu, bircok konuda oldugu gibi, o gun Aysal Aytac’in adini yazmakla, ileride Turkiye’nin basina orulecek coraplarin ilk ipucunu yakalamis oluyordu.
Aysal Aytac, Fethullahcilarin onemli adamlarindan biriydi. Oglu Onder Aytac da babasinin izini surdu. AKP doneminde Polis Akademisi Dekan Yardimligi’na yukseltildi. Yine AKP iktidarinda, CHP’den ayrilip AKP’ye gecen Ertugrul Gunay’in bakanligi sirasinda Kultur Bakanligi Mustesar Yardimciligi’na getirildi. Taraf gazetesinde yazilar yazdi. Emniyet Genel Mudurlugu Terorle Mucadele Daire Baskanligi’nda Emniyet amiri olan Emrullah Uslu’nun da yakin arkadasiydi.
Her ikisi de, TSK’nin yurtsever kadrolarinin tasfiyesine ve bircok laik Cumhuriyet yanlisi ismin yillarca cezaevlerinde tutulmasina neden olan uyduruk sorusturmalarin basrollerini ustlenen Fethullahci casusluk cemaatinin onde gelenlerindendi. Onder Aytac, yurtdisina kacti. Bugun kirmizi bultenle araniyor.
Yaptigi arastirmalarla, guzel ulkemizin ulusal cikarlarini gozeten ve korumaya calisan degerli Mumcu, MOSSAD ile Barzani arasinda 70’li yillardan beri suregelen iliskiyi aciklayan 7 Ocak 1993 tarihli yazisindan sonra oldurulmustur. Bircok arastirmaci da, AB-D emperyalizminin gercek amacini ortaya koyan ve bugun de gecerligini koruyan bu yazi nedeniyle, onun hayatini kaybettigini ileri surmektedir.  (1)


 

TSK içinde hangi tarikatlar nasıl örgütleniyor

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın gizli tarikat raporu, Kaynak Yayınları tarafından kitaplaştırıldı. “Dinî Sosyal Teşekküller, Geleneksel Dinî-Kültürel Oluşumlar ve Yeni Dinî Yönelişler” başlıklı raporda, Türkiye’deki tarikatlar tarihsel süreç içinde ele alınıyor, özellikle FETÖ yapılanmasının yarattığı tahribata işaret ediliyor.
Raporda, ülkemizde dernek, cemaat, tarikat veya vakıf adıyla faaliyet gösteren dini yapılar, “sahih İslami esaslara uygunluk açısından” inceleniyor. “Türkiye’nin dinî haritası” resmediliyor, cemaatler sınıflandırılıyor. Cemaatlerin 1980 sonrasında nasıl büyüyüp, palazlandıkları ve büyük birer şirket ya da holdinge dönüştükleri anlatılıyor.
MENZİL/SEMERKAND CEMAATİ
Raporda, tarikatlar tek tek inceleniyor. Tarikat liderlerinin, farklılık yaratmak için İslam dinine aykırı fikirler savunmasına dikkat çekiliyor. Diyanet’in raporunda Menzil tarikatı şöyle anlatılıyor:
“Oluşum Nakşibendiliğin Hâlidî kolunun ülkemizdeki uzantılarından biridir. Menzil tarikatı diye de bilinen bu kolun kurucusu Siirt civarından Adıyaman’ın Kahta ilçesi Menzil köyüne gelip yerleşen Gavs Bilvanisi olarak da bilinen ve Seyyid soyundan geldiği iddia edilen Abdülhakim el-Hüseyni ve Gavsı Azam mahlaslarını kullanan Abdülhakim Erol’dur.”
Raporda Menzil’in faaliyetleri şöyle sıralanıyor:
“Menzil Cemaati faaliyetlerini Semerkand Yayın Gurubu adı altında Semerkand Tv, Radyo 15, Semerkand Yayınevi, Hacegân Yayınevi, Semerkand Dergisi, Semerkand Çocuk Dergisi, Semerkand Aile Dergisi, Genç Okur Dergisi ile sürdürmektedir. Yayınevleri aracılığıyla hepsi de tasavvufî görüşleri içeren pek çok kitap neşretmiştir. Televizyon ve radyo programaları, yukarıda zikredilen görüşleri yoğun olarak işlemektedir.”
“Menzil grubu ülkemizdeki benzeri yapılar içerisinde en çok taraftara sahip olanlardan biri olarak görülmektedir.”
“Son zamanlarda Menzil Grubunun bürokraside teşkilatlandığı ve kamuda etkinliğini artırdığı yönünde kamuoyunda bir kanaat dillendirilmeye başlanmıştır. Doğru olması halinde bu tezahürün ülkemizde orta ve uzun vadede sıkıntılara yol açacağı değerlendirilmektedir.”
TSK İÇİNDE ÖRGÜTLENME
Raporda, Menzil grubunun “bürokraside teşkilatlandığı” belirtilmekte ancak TSK içindeki yuvalanmasından hiç söz edilmemektedir. Menzil hakkında raporda olmayanları da biz ekleyelim.
Fox TV Ana Haber sunucusu Fatih Portakal, 28 Ağustos 2018 günü sosyal medya hesabı üzerinden Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik Menzil ve Süleymancılarla ilgili ilginç bir soru sordu. Portakal, TSK’nın içinde FETÖ’den sonra Süleymancılar ve Menzilcilerin yapılandığı iddiasının doğru olup olmadığını sordu, ancak yanıt alamadı.
Portakal, “Görevde bir subayla konuştum, Ergenekon mağduru olup şimdi değeri anlaşılanlardan. 10 yıl sonra Mustafa Kemal’in ordusu kalmayacak iddiasında. Nedeni ‘FETÖ’den ders alınmaması’ diyor. Yeni moda Süleymancılar ve Menzilciler diye ekledi. Doğru olabilir mi” diye yazdı.
“ÇANAKKALE Mİ DESTAN 15 TEMMUZ MU”
İyi Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Yeniçağ Gazetesi yazarı Ümit Özdağ, 7 Ekim 2018 günlü “Türk Silahlı Kuvvetleri’nde neler oluyor” başlıklı yazısında şöyle diyordu:
“Türkiye bir devlet krizi yaşıyor. Binlerce senelik devlet geleneğimiz terk edilmekte. Özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri ağır bir kurumsuzlaşma ve partileşme süreci yaşamakta… Türk Ordusuna subay yetiştiren okullara yapılan kadro alımlarında açık bir şekilde partizanlık yapılmaktadır. Harp Okuluna alım sınavında sözlü heyet mensuplarından birisi öğrenciye ‘Çanakkale mi destandır, 15 Temmuz mu’ diye soru sormakta, ‘Çanakkale destandır’ cevabını veren öğrenci sınavda kalmaktadır… Birkaç hafta önce Kara Harp Okulu’nda bir Cuma namazı öncesinde askeri öğrenciler arasında hangi cemaatin imamının Cuma namazı kıldıracağının kavgası çıkıyor… Bir ordunun subay heyetini yetiştiren Harp Okulu’nda nasıl olur da subaylar kendi aralarında Cuma namazı imamı yüzünden kavga ederler.”
DÜNÜN FETÖ’CÜSÜ ŞİMDİ MENZİLCİ
Devlet içinde FETÖ’nün gücü kırılırken yerini Menzilciler almaya başladı. Menzilcilerin etkisini en fazla hissettirdiği bakanlığın Sağlık Bakanlığı olduğu çok yazıldı. Bir dönem Fethullahçılar nasıl sivil ve askeri bürokrasiyi ele geçirdilerse, Menzilcilerin de bürokraside güç kazandığı, yalnız Sağlık Bakanlığı’nda değil, diğer bakanlıklarda ve TSK’da da söz sahibi oldukları konuşuluyor. Dünün Fetullahçılarının da şimdi Menzil’in içinde yer almaya, başladığı ifade ediliyor. Menzil’in mürit sayısının milyonlarla olduğu iddia ediliyor.
Bir zamanlar FETÖ’nün devlet içindeki örgütlenmesini görmeyenler, görüp de gizleyenler şimdi de benzerini Menzil Cemaati için yapıyorlar.
“BİR POLİSİN İSYANI”
Emniyet’te FETÖ’den boşalan kadrolar içinde tarikatlar arasında kıyasıya kapışma olduğu biliniyor. Yeniçağ Gazetesi’nde 21 Aralık 2017 günlü Batuhan Çolak imzalı haberde 10 yıla yaklaşan polislik mesleğinde, yüksek lisansını tamamlamış bir polis şunları söylüyor:
“AKP’li tanıdığım olmadığı için komiser yapmadılar. Ben iki defa komiserlik sınavını kazandım Menzil tarikatıyla AKP’den üst düzey tanıdığım olmadığı için ikisinde de kazanamadım.”
“Mesela devlet büyüklerinin (Bakan, Başbakan, Cumhurbaşkanı vs.) koruma kadrosuna geçmek istersen Menzil tarikatı üyesi olmazsan asla seni almazlar. Başta İstanbul olmak üzere, Narkotik Şube’ye ancak Menzil tarikatının referansıyla geçilebilir.”
NEREDEN GELİYOR
Nakşibendi Tarikatı’nın Menzil kolu, adını Adıyaman’ın Menzil köyünden alıyor. Cemaatin en ünlü ismi Raşit Erol. Şeyh postunda şimdi kardeşi Abdülbaki Erol oturuyor. Şeyh adaylarından Fevzettin Erol ise şimdilik cemaatin Ankara ve Afyon örgütlenmesini yönetiyor. Cemaat ekonomik gücünü belediyelerden aldığı ihalelerle arttırıyor.
Menzil tarikatı, cemaatlere yönelik, “Ya benimlesiniz ya onlarla” çağrısından sonra Erdoğan’ın yanında taraf tutan ilk dini yapılanma. Özellikle esnaflar arasında örgütlenen Menzil, Adıyaman kökenli bir tarikat olmasına karşın bütün ülkeye yayıldı. Tarikat liderlerine “Gavs’ ismini veren Menzilcilerin “Minah” adında bir de başucu eserleri bulunuyor. Tarikatın, ‘Semerkand Öğrenci Yurdu” adı altında ülke genelinde 150 yurdu bulunuyor.”
“DEVLET YANLISI”
Menzil cemaatini diğer tarikatlardan ayıran özelliği “devlet yanlısı” tutumu. Türkeş’e bayrak açan Büyük Birlik Partisi lideri Muhsin Yazıcıoğlu ve eski Maraş Ülkü Ocakları Başkanı Ökkeş Kenger (Şendiler) gibi isimler Menzil Şeyhi Erol’un yakınındaki siyasi isimler oldular. Menzilciler bugün AKP’ye destek veriyor!
Menzilciler, 24 Haziran seçimlerinde gazetelere verdiği ilanla AKP ile MHP’nin oluşturduğu Cumhur İttifakı’nı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı destekleyeceğini duyurmuştu.
Yeni Akit gazetesi yazarı Sinan Burhan ise “28 Şubat, Menzil, İsmail Ağa” başlıklı yazısında, gizli bir elin adeta tarikat ve cemaatlere psikolojik savaş başlattığını iddia ederek, “Menzil grubunun hiç bir zaman devleti ele geçirmek istediğine inanmam. Bu insanlar gönül insanı. Bu insanlar yerli insanlar. FETÖ gibi kökü dışarıda değil. Bazıları, Menzil grubu üzerinden dine ve dindarlara savaş açıyorlar. Amaçları önce cemaat ve tarikatları tasfiye etmek, sonra da İslam dinini tasfiye etmektir” diyordu. (2)


(1) Cumhuriyet Işık Kansu – 23 Ocak 2021 
(2) Prof.Dr. Esengül Balcı

 

Tarikatlar kıskacındaki Türkiye – * Tarikatta kadın: Rüyalarla mertebe atlıyorduk * Kapitalist devletlerin karanlık yüzü: Tarikatlar – BÖLÜM 5

 

Posted on  by Nacikaptan

 

 

Tarikatlar kıskacındaki Türkiye – 5

Naci Kaptan –   Ekim 2022


BÖLÜM 1 – http://nacikaptan.com/?p=102797
BÖLÜM 2 – http://nacikaptan.com/?p=102854
BÖLÜM 3 – https://nacikaptan.com/?p=102899
BÖLÜM 4 – http://nacikaptan.com/?p=102907


Tarikatta kadın: Rüyalarla mertebe atlıyorduk

19 Haz 2020 Filiz Gazi fgazi@gazeteduvar.com.tr


Türkiye’deki onlarca tarikat ve cemaat aynı zamanda yoksul mahallelerde yaşayan çoğu kadının sosyalleşebilmek için tek alanları. İstanbul’da yaşayan bir kadın bu durumla ilgili şunları söylüyor: “Hem yeni arkadaş ortamlarına girme hem de başka semtleri görebilme şansımız oluyor. Birçok kadın yaşadığı muhitten dışarı çıkmayı bu sayede yapabiliyor. Hem kocaları da izin veriyor. Cemaatler kadınların statü alabildiği, toplum tarafından hesap sorulmayan hatta takdir edildikleri alanlar.”
DUVAR – Türkiye’de onlarca tarikat var. En yaygın olanlar Kadiriliğin ve Nakşibendiye’nin çeşitli kolları. Süleymancılar gibi tarikat olmayan dini cemaatler de bulunuyor. Birbirleriyle de rekabet eden bu toplulukların devlet içinde ne kadar söz sahibi oldukları bilinmiyor. Ancak “biri güç kaybedince diğeri geliyor” algısı güçlü. Konunun siyasi ayağı üzerine onlarca kitap yazıldı. Ve fakat tarikat ve cemaatlerin kadınların hayatındaki rolü çok gündeme gelmedi.
İstanbul’un kimi semtlerinde -ki bunlar daha çok yoksul mahalleler- yaşayan kadınlar bu topluluklar aracılığıyla dini sohbetlere katılıyorlar. Konuştuğumuz bir kadın, “Kadınların çoğu okuma yazma bilmeyenler. Onların da suçu günahı yok çünkü öyle bir çevrede doğmuşlar. Sosyal aktivitesi olmayan, okuma yazması olmayan bir kadının, kocasına her gün yemek yapmak ve çocuk doğurmak zorunda olan bir kadının nasıl bir hayatı olabilir?” diyerek anlatmaya başlıyor. Bir diğer kadın da benzer şekilde, “Ancak oralarda statü elde edebiliyorlar” diyor.
Konuştuğumuz kadınlar yıllarca bu yapıların içinde olup sonra bir şekilde ayrılmışlar. Anlattıkları bazı şeyleri yazmamamızı rica ediyorlar: “Buradan anlaşılır benim olduğum. Yazma…”
‘RÜYALARLA MERTEBE ATLIYORDUK’
İstanbul’da yaşayan, orta yaşlarda bir kadın anlatıyor: “Hem yeni arkadaş ortamları hem de başka semtleri görebilme şansı. Birçok kadın yaşadığı muhitten ancak bu sayede çıkıyor. Hem kocaları da izin veriyor. Cemaatler kadınların statü alabildiği, toplum tarafından hesabının sorulmadığı, takdir edildiği alanlar. Saygınlık elde etme yeri orası. Bir anne çok hızlı bir şekilde kız çocuğunun Kur’an kursuna gitmesini istiyor. Çünkü bu annenin takdir edilmesine neden olur. Kısa yoldan elde edebileceği bir statü sağlıyor. Bir gururlanma hali oluyor. Benim böyle oldu.”
11 yaşında sübyan okuluyla başlamış. Oradan başlıyor anlatmaya:
“Sabah namazından sonra dizimizin üstüne çökerdik, elimizi kalbimizin üzerine koyar, çoğu kez uyuyaya kalırdık, rüyamızda Süleyman Hilmi Tuna Han’a ulaşmaya çalışırdık. Her geçen gün ona ne kadar ulaşabiliyorsak, onu ne kadar görebiliyorsak o kadar ilerlemiş oluyorduk. ‘Rabıta’ bizim Allah’ın huzurunda kabulümüzdü bir yerde. Bir ölüyle onların deyimiyle iletişime geçmek… Hocamıza rüyamızı anlatıyorduk. Hocamız da yorum yapıyordu. Bu rüyalarla mertebe alıyorduk. Sonrasında ‘hoca’ oluyorduk. Ben erişemiyorum demiştim. Küçüğüm. Oyun çağı diyorlar ya… Allah beni sevmiyor, istemiyor, Allah beni ne zaman sevecek diye düşünürdüm.”
’10 YAŞINDA ÇOCUKSUN, KURT AYIKLIYORSUN’
İtaat etmeyen her çocuğun dayak yediğini söylüyor: “Küçük, yürüyen hayvanlardan hâlâ nefret ediyorum” diyor ve sebebini paylaşıyor:
“Bazı kurumlar yurtlara ekmek bağışlar. İki gün öncesinden kalmış ekmekler. Kuru ekmek orada Allah’a şükür etmenin bir temsiliydi. Kuru ekmeği yemediğinde ‘çık, yeme’ diyordu, inat edersen dayak yiyordun. Kur’an’ı makamlı, tecvidli (usüllü) okumayınca da ceza alır, dayak yerdik. Ellerimi uzatırdım. Alışmıştık da… Sabahları kepçeyle ranzalara vura vura bizi sabah namazına uyandırırlardı. Uykumuz kaçsın diye. Yurda çocuklar yesin diye yemek getirirlerdi. Hocalar bu yemekleri kendilerine ayırır asla paylaşmazlardı. Onların özel buzdolapları vardı. Koca koca tencerelerde makarnaları, çorbaları biz yapardık. En unutmadığım şey… Bakliyat çuval çuval geldiği için kilere bırakılırdı ve kurtlanırdı tabii… O kurtları ayıklayıp, çorba yapardık. Hâlâ nefret ederim küçük, yürüyen hayvanlardan. 10 yaşında çocuksun ve kurt ayıklıyorsun. Bunlar aklıma geliyor… İntikam, hınç gibi duygularım yok ama çocukların bu gibi yerlerden uzak durabilmesi için her şeyi yaparım. Tarikatlar, cemaatler sınıfsal da bir mesele. Yoksul ailelerin kız çocukları o kurslara veriliyor. Resmen karanlık bir kuyu orası… Sürekli eziyet gibi… Hayattan tat almak, ahirete ihanet etmek gibi, imanı zayıflatan bir şey gibi. Çocukken bunu öğreniyorsun. Kız çocuklarının okumasının izni yoktu. Şimdi açık öğretimde okumaya izin veriliyor.”
‘DUŞ YASAKTI, BİRBİRİMİZLE CİNSEL MÜNASEBETİMİZ OLDUĞUNU SÖYLERDİ’
20’li yaşlarında başka bir tarikata geçmiş. “Arayış içindeydim” diyor. İstanbul’un bir semtinde 12 ay kaldığını anlatıyor:
“1 yıl medrese eğitimi aldım. Ben vakıfeydim. Evlenmemek şartı vardı. Kendini vakfediyorsun, rahibe gibi… 12 ayda toplasan belki 10 kere dışarı çıkmışımdır. İki katlı, dubleks bir yerdi. Üst kat yatakhane, alt katta iki sınıf vardı. Küçücük bir yerde, 10 kadındık. Bütün cemaatlerde böyle. Eğitim aldığınız dönemde en fazla ayda bir dışarıya çıkma hakkınız vardı. Televizyon halen yok. Ben cep telefonu kullandığım için, Facebook sayfam olduğu için defalarca kez uyarıldım. Fotoğraf koymak yasaktı. Halen yasak. Başımızda olan kadın korkunçtu. Bugün hâlâ ona karşı öfke duyuyorum. Psikolojik şiddetini halen unutamıyorum. Her hafta kaç kez duş aldığımızı hesaplardı. Birbirimizle cinsel münasebetimiz olduğunu öne sürerdi sık duş aldığımız için… Yaz ayında bile ‘haftada birden fazla duş almayacaksınız’ demişti. ‘Görmediğim yerlerde ilişki yaşıyorsunuz’ derdi. Öyle bir yurtta kalıyorsunuz ki banyonun camları dahi boyanmış oluyor. Her şey planlı. Sana ait tek zaman yatakta uykuya daldığın zaman.”
“Geldiğim yerde annemin de ürktüğünü fark ettim. Geniş pardesüler giyerdim. Her cemaatin kendine göre bir giyim tarzı vardır. Hepsinin ayrı ayrıdır. Bugün sokakta gördüğüm kadının kıyafetinden hangi cemaate mensup olduğunu anlayabiliyorum. Erkekler kamufle edebiliyorlar kendilerini.”
Konuştuğumuz bir başka kadın “ses kaydından” korktuğu için anlatmak istemiyor. “İslami bir mesele. Başka yerde o ses kullanılırsa” diyor. Şu kadarını paylaşabiliyor: ‘Bir pardesü tutturdular. Ölçüleri verdiler. Bir başladılar diktirmeye artık arkası gelmedi. Yok bu olmadı, 1 metre 10 cm. olacak. 3 cm. pilesi olacak. Diktirdim iki tane ‘yok bunlar olmamış’ dediler.” O da ayrılma kararı almış zamanla.
‘ÖLÜNÜN YIKAYICIYA TESLİM OLDUĞU GİBİ TESLİM OLACAKSIN DİYOR’
Bir başka kadınla telefonla konuşuyoruz. “Konya’da Seydişehir var. Hacı Abdullah Efendi’nin kabri… Edirnekapı’da yatan Yönenli Mehmet Efendi var. Silsile oradan geliyor. Silsilenin en başı Hz. Ebubekir efendimiz” diyor. “Tasavvuf yolu çok güzel bir yol aslında” diye ekliyor. “Öğretmenin sana öğretiyor, sen de öğrencilerine…”
Güzel başladığını söylediği bu yolda zamanla kafasında soru işaretleri uyanmaya başlamış ama konuşmasının sonunda tasavvuf yolundan vazgeçmediğini bilhassa belirtiyor.
“Kur’an’ı öğrenmek amacıyla gittim. Zamanla beni içlerinde görmek istediler. Kadınların çoğu okuma yazma bilmeyenler. Onların da suçu günahı yok çünkü öyle bir çevrede doğmuşlar. Sosyal aktivitesi olmayan, okuma yazması olmayan bir kadın… En fazla kocasına her gün yemek yapmak ve çocuk doğurmak zorunda olan bir kadının nasıl bir hayatı olabilir? Böyle ortamlara giriyor. Girdiği anda da her şeye sonuna kadar kanıyor. Dernek kurmak gibi düşün…
İnan ki üç kadın toplarım, üç kere ‘Allah’ diye bir bağırırım, bir ağlarım ondan sonra ne olur biliyor musun, o üç kadın 15 kadın olur bir dahaki haftaya. Allah’a inanan bir insan olarak bu kadar yalan konuşulabileceğine inanmıyorsun. Benim yıllarca içlerinde kalma sebebim buydu. En basiti sana diyor ki: ‘Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır.’ Mürşit öğretmen demek, kılavuz demek. Cennete kavuşmak için mürşide ihtiyacın var, eğer yoksa şeytan seni daha çabuk kandırır. Seni böyle bağlıyor. Ondan sonra ölünün yıkayıcıya teslim olduğu gibi ‘teslim olacaksın’ diyor. Teslim olmazsan istersen bu yolda 50 yıl kal, hiçbir hedefe ulaşamazsın diyor.
Bir insan Allah’a teslim olur değil mi? Peygambere bile teslim olmaz. Gerçek mürşitse amenna, değilse ne yapacaksın? Soru işaretleri vardı kafamda ama beni şeytan mı kandırıyor diye düşünüyordum. (Ayrılma sebebini anlatıyor. Bu kısmı kimliğini açık edebilir diye yazmıyoruz) Kendin uzaklaştığın zaman sana ‘sen kendin çıktın’ demiyorlar. Arkada kalan cemaate diyorlar ki, burası peygamberin kürsüsü, bir yanlışı vardı demek ki ilahi bir şekilde uzaklaştırıldı. Bir ağ kurulmuş, benim mahallede 3-4 kadın görevlendirilmiş. Yeşilpınar’da bir kadın, Gazi’de bir kadın, Arnavutköy’de bir kadın… Çatalcalara kadar kol var. 70’den fazla kürsü var. Kürsü dediğim mahalleler. 70’den fazla görevlendirilmiş kadın var. Onun adı da ‘ders başı’ oluyor.
Ders başı dediğim kişiler büyük hocaya sormadan çarşıya pazara bile çıkamazlar. Her şeyi ona soruyor ama her şeyi… Bizimkisi kadınlardan oluşuyordu. Mürşidimiz kadın. Diğerleri kadından mürşit olmaz diyor. Kadından öğretmen var, astronot var neden mürşit olmasın? Kadın Allah’ın kulu değil mi? Ayrıldıktan sonra beni kimse aramadı. Bir kadın gönderdiler sadece. Her şeyi anlattım. Seni şeytan kurcalıyor dedi. Şu anda bana selam vermiyorlar. Rüyaların anlatıldığı tarikatlar var. Bizde yoktu. Eşek gördüm diyorsun, o sana bağırıyor, çağırıyor. Bu mahallede görevlendirilen kadın kendinden 30 yaş büyük bir kadını azarlıyor mesela. Rüyasında gördüğü şey için, günah işledin sen, işaret bu diye. Bunlara inananlar var. Ben yolumdan çıkmadım, uzaklaşmayı tercih ettim. Samimi mürşidi bulana kadar yürüyeceğim.”
TARİKATLAR ADANMIŞLIK VE SADAKAT İSTER (Ayşe Çavdar)
“Yalnız İslam’da değil, her dinde tarikatlar ve cemaatler, içinde bulundukları zaman diliminde verili dinin, hukukun ve devletin merkezi otoritesine yerel meydan okumalar olarak ortaya çıkar ve sonra yayılırlar. O yüzden çıkış noktasında her tarikat, her cemaat isyankârdır ama kalabalıklaştıkça kendisi de bir hegemonik projeye dönüşür. Her neye muhalefet olarak çıktıysa onun yerini almaya, yapamıyorsa onun altını oyarak, adeta kemirerek kendi yaşam alanını genişletmeye koyulur. Bunun için de muhalefet ettiği merkezi otoritenin eksik-gedik bıraktığı işlere talip olur, o yapıya zayıf noktalarından dahil olmanın yoludur bu.
Yoksullara yardım, esnaf arası dayanışma, çocuklara eğitim, sağlık hizmetleri, mahallenin dirlik düzeni, gençleri ‘everip’ yuva sahibi etme, uygun bir semtte eve, öldürmeyecek kadar maaşla bir işe yerleştirme, artık aklınıza ne geliyorsa… Türkiye’de tarikatlar ve cemaatler 1990’larda, o dönemin kriz koşullarında devletin gücünün yetmediği, zaten çok da umursamadığı hane halkları için çözümler üreterek büyüdüler. Dergâhlarda, camilerde kurulan dayanışma sandıkları iflas eden esnafın meselesini çözdü, çalkalanmakta olan bankacılık sektörüne ezdirmediler kendi müritlerini ve takipçilerini. Birçokları ilk işlerini o dayanışma sandıklarından aldıkları paralarla kurarak piyasa aktörüne dönüştüler. Buna karşılık müthiş bir sadakat ve adanmışlık sundular tarikatlarına ve cemaatlerine. Tarikatlar ve cemaatler siyasi müzakerede ellerini böyle güçlendirdiler.”
Çavdar, “Yoksulların ve kadınların kişisel hayatlarındaki karşılıkları da buradan yola çıkılarak bulunabilir” diyor ve bunu şöyle açıklıyor:
“Tarikatlar kadınlar için saygınlık, korunaklı olarak başka mahalleleri görme, başka kadınlarla tanışma, dolayısıyla sınırlandırılmış da olsa kendisininkinden daha geniş bir hayata açılabilecekleri kanallar sunarlar. Buna karşılık adanmışlık ve sadakat isterler. Her bir mürid tarikatın hem ekonomik hem siyasi işlerinde insan kaynağını oluşturur. Mürit, tarikat/cemaat için hem siyasi merkeze muhalefetini ya da onunla müzakeresini yürütürken güç alacağı kalabalığın bir parçasıdır hem de daha da çok insan ‘kazanmak’ için kullanacağı insan kaynağı, yani ‘agency’dir. Her bir mürit, tarikatın/cemaatin siyasi ve ekonomik sınırlarını ve rekabet gücünü kendi hayatının kapsamı ve liyakati ölçüsünde genişletir.”
 ‘SPİRAL YÜZÜNDEN ABDESTSİZ GEZİYORSUNUZ’ DENİLDİĞİNİ DUYDUM
Gazete Duvar yazarlarından Berrin Sönmez ise mahallerdeki bu ‘ağları’ şu sözlerle değerlendiriyor:
“Mutaassıp çevrelerde kadınların hiçbir şekilde toplumla birey olarak sosyal ilişki geliştirmesine izin verilmiyor. En fazla kadınlar ailelerinden mahalle camisindeki Kuran kursuna gitme izni alabiliyor. Orası da bir sosyalleşme alanı oluyor ama bu kapalı cemaatlerin kendi içerisinde oluşturdukları ağlar meselesini ben daha çok Fethullah Gülen cemaatinden hatırlıyorum. Oradan bildiklerimiz de var. Özellikle kadınların sıradan beklentilerinin günah sayıldığı, onlardan uzak tutulduğu yapılardı. Bir arkadaşımın katıldığı sohbette, kadın hoca ‘Spiral taktırıyorsunuz. Bu spiraller yüzünden gusül abdestiniz kabul olmuyor. Abdestsiz geziyorsunuz’ demişti. Arkadaşım telaşla ‘gerçekten böyle mi’ diye sormuştu. Bedenin 12 cm içindeki rahimden bahsediyoruz. Gusül abdesti bedenin dışının yıkanmasıdır. Alakası yok… Kadınları bu şekil kontrol altında tutuyorlar.”
 
‘MUHAFAZAKARLARI KAZANMAK ZORUNDA DEĞİLİZ LAFLARI DUYUYORUM’
Sönmez konuştuğumuz kadınlardan birinin kadın mücadelesine getirdiği, “Bu mahallelerdeki kadınlardan bihaber kadın mücadelesi mi var sahiden?” eleştirisini ise şöyle değerlendiriyor:
“Yıllardır kadın hareketinin içindeyim. Severler, olmamı da isterler ama ona rağmen ‘muhafazakarları kazanmak zorunda değiliz’ gibi laflar duyuyorum. Az önce katıldığım toplantıda da duydum. Toplumun her kesiminin desteğini almak zorundayız. Öyle bir lüksümüz yok. Kendi konforlu alanlarımızda kendi kendimizi tatmin edecek şekilde yaşama isteği… Bu da ayrı bir gettoda yaşama arzusu. Başkent Kadın Platformu’nda hep gettolarda çalıştık. Genellikle Kuran kurslarına gelen kadınlarla yaptık çalışmalarımızı. Bizim dışımızda oralarda çalışan örgüt görmedim. Ta ki Suriyeli göçmenlerin gelmesi ve AB fonlarının göçmenlerle ilgili çalışmalara verilmesiyle bu durum değişmeye başladı ama göçmenler özelinde kaldı. Aynı muhitteki yerleşiklerle çalışmalar halen yapılmıyor.”


 

Kapitalist devletlerin karanlık yüzü: Tarikatlar

Kapitalist sistemin içinde asla tam laiklik elde edilemeyecektir. Tam olarak laiklik ancak emek sömürüsünün ortadan kaldırılması ile elde edilebilir. Çünkü emek sömürülmez ise kitleleri uyuşturmak için kullanılan din sömürüsü de ortadan kalkar.
İlahiyatçı Kılıç: Cemaatler ve tarikatlar
arası çatışmanın yaşanması olasılık dahilinde
Enes Kara’nın cemaat evinde yaşamına son vermesi üzerine tartışmalar devam ediyor. Kılıç, cemaat ve tarikat arası çatışmalara değinirken, ‘bu çatışma silahlı çatışmaya dönüşebilir’ vurgusu yaptı.
Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi ikinci sınıf öğrencisi Enes Kara’nın yurt olarak kaldığı cemaat evinde gördüğü baskıları anlattığı bir video çektikten sonra yaşamına son vermesi Türkiye’nin gündemine oturdu. İlahiyatçı Yazar Cemil Kılıç, ülkeyi kuşatan cemaat ve tarikatların acilen yasadışı örgüt kapsamına alınması gerektiğini vurguladı. Akademisyen Durak ise gericiliğin panzehrinin laik ve kamucu bir program olduğuna dikkat çekti.
BirGün’den Mustafa Bildircin’in haberine göre İlahiyatçı Yazar Cemil Kılıç, cemaat ve tarikatların artan etkisine ve cemaat ve tarikatlara karşı atılması gereken adımlara yönelik değerlendirmelerde bulundu. Tarikat ve cemaatlerin, “677 Sayılı Devrim Yasası” kapsamında kapatıldığının altını çizen Kılıç, “Dolayısıyla bu yapılar yasa dışıdır. Hiçbir tarikat ve cemaat de tarikat ve cemaat adıyla faaliyet icra etmiyor. Birtakım vakıflar, dernekler yoluyla çalışıyorlar. Vakıf ve dernek adı altında örgütleniyorlar. Devletin içinde tarikat ve cemaatlerin varlığı ancak bu çerçevede değerlendirilebilir” dedi.
‘SİLAHLI ÇATIŞMAYA DÖNEBİLİR’
Türkiye’de devlet erki zayıfladığından cemaatler ve tarikatlar arası yoğun bir çatışmanın yaşanmasının olasılık dahilinde olduğunun altını çizen Kılıç, şunları söyledi: “Hatta bu çatışma silahlı çatışmaya bile dönüşebilir. Emniyette, orduda ve genel anlamda bürokraside hiçbir tarikatın cemaatin örgütlenmesine izin verilmemeli, buna göz yumulmamalıdır. Artık günümüzde pek kullanılmayan ancak kullanılması bence icap eden irtica ile mücadele kavramının yeniden devreye sokulması gerekiyor. Hatta tıpkı, ‘FETÖ gibi terör örgütü’ kapsamına alınmalıdır” ifadelerini kullandı.
GERİCİLİĞİN PANZEHRİ LAİK PROGRAM
Akademisyen Yasin Durak, cemaat ve tarikat örgütlenmelerine karşı tüm yönleriyle laik ve kamucu bir mücadele hattının geliştirilmesi gerektiğinin altını çizdi. “Düzen muhalefetinin çok ciddi bir yanılgısı var. Gerici restorasyon programında laikliğin esamesi okunmuyor” diyen Durak, “Sadece AKP’nin gidişine ve iktidarı ele almaya odaklanmış durumdalar fakat içinde bulunduğumuz düzlem AKP’nin gidişiyle kolayca çözülebilecek bir düzlem değil. Muhalefet bugün dindar taban dedikleri ve çekindikleri insanlar nedeniyle laik programı önermiyor. Bugün gelinen noktada laiklik gerçekten dindar tabanın bile talebi haline gelmeye başladı” ifadelerini kullandı.
Özel yurtların kamulaştırılması ve denetlenerek seküler ve laik esaslarca tekrardan düzenlenmesinin belirli grupların etkinliğine son verilmesi büyük ölçüde meseleyi çözebileceğine vurgu yapan Durak’ın değerlendirmesi şöyle:
“Siyasal İslam doğrudan yaşamın örgütlenmesine taarruz etmiş durumda. Kılıçdaroğlu’nun çıkıp ‘Hiçbir şey demiyorum’ gibi refleks göstermesi artık bunların neredeyse normal kılındığı gibi bir anlama geliyor. Gerçekten özgürlüğü, kamuyu dert eden bir irade burada ebeveyn sömürüsünü bile tartışmaya açmadı. 20 yaşında ailesine mecbur kalan bir yurttaştan bahsediyoruz. Bu insan belirli olanaklar bulabilseydi belki ailesinin taassubundan da sıyrılacak başka tercihleri söz konusu olabilecekti. Kamucu bir yurttaşlık politikasıyla, önermelerle karşılaşmadığı için çaresiz kılıyor.”
Bildircin’in haberine göre iktidarın desteğiyle etki alanını genişleten tarikat, cemaat ve vakıfların kamu kuruluşlarındaki yapılanmaları şöyle:
SÜLEYMANCILAR
Dini vakıf ve derneklerin Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki etkisi, Ziya Selçuk’u istifaya kadar götürdü. İstifa etmeden kısa bir süre önce çevresine, “Çift başlılıktan” yakındığı öğrenilen Selçuk’un, dini dernek ve vakıflarla imzalanan protokollerin önüne geçememekten şikayetçi olduğu iddia edildi. Milli Eğitim Bakanlığı ve Süleymancılar arasında imzalanan, “Değerler Eğitimi Protokolü” kapsamında tarikatın, gerici ideolojisinin okullarda düzenlediği seminerlerde çocuklara aktarılmasına olanak sağlandı.
MENZİLCİLER
Nakşıbendiliğin kolu olan Menzil Tarikatı, AKP-Gülen Cemaati ilişkilerinin bozulmasının ardından adını ciddi biçimde duyurmaya başladı. Çok sayıda radyo ve televizyon kanalı açtı. Özellikle esnaflar arasında örgütlenen Menzil, Adıyaman kökenli bir tarikat olmasına karşın bütün ülkeye yayıldı. Tarikatın, “Semerkand Öğrenci Yurdu” adı altında ülke genelinde açtığı yurtların sayısı 150’ye yaklaştı. Diyanet İşleri eski Başkanı Mehmet Görmez’in görevden ayrılmasında pay sahibi olduğu söylenen Menzil, İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı’nda etkili olsa da asıl etkisini Sağlık Bakanlığı’nda gösterdi.
İSMAİLAĞA
AKP’li bürokratların, Mahmut Ustaosmanoğlu’yla verdiği pozlarla akıllarda kalan İsmailağa Cemaati, 15 Temmuz’un ardından pastadan en büyük pay alan cemaatlerden oldu. İsmailağa Cemaati, Türkiye’nin birçok yerinde “Marifet Derneği” adı altında öğrenci yurdu açtı. Cemaat mensupları devlet kadrolarında etkili görevler üstlenemese de dernek adı altında açılan yurt ve Kuran kurslarıyla etki alanını büyüttü.
HAMİYET VE İRFAN VAKFI
2006 yılında Ankara’da kurulan Hamiyet ve İrfan Vakfı (AHİ) Gülen-AKP ilişkilerinin bozulmaya başladığı 2013 yılından bugüne etki alanını genişletmeye devam etti. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ve Ankara Milli Eğitim Müdürlüğü’yle protokol imzalayan vakfın gelirlerinin büyük oranda Ankara, İstanbul, Konya ve İzmir’deki öğrenci yurtlarından toplanan paralardan oluştuğu belirlendi.
MALATYALILAR CEMAATİ
Gülen Cemaati ile beraber, AKP iktidarından en fazla, “nemalanan” grupların başında bu cemaat geldi. Gülen Cemaati gibi eğitim ve kadrolaşmaya özel önem veren grup, boşalan kamu kadrolarını doldurma konusunda diğer cemaatlere oranla öne çıktı. Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlığı döneminde TRT ve Dışişleri Bakanlığı’nda kadrolaştıkları bilinen Malatyalılar, İnönü Üniversitesi’nde uzun süre etkisini hissettirdi.
ENSAR VAKFI
Darbe girişimi ardından ülke genelinde Gülen’e ait okullar ve kurslar kapatılırken AKP eğitimi vakıflar eliyle yürütmeye devam etti. Milli Eğitim Bakanlığı, Karaman’daki yurdunda çocuklara yönelik yaşanan tecavüz olaylarıyla tepki çeken Ensar’a imzaladığı protokolle eğitimde büyük alan açıyor. Protokolün açtığı yoldan Ensar, ortaokul ve liselerin yanı sıra üniversiteye giriş kursundan Kuran kursuna kadar istediği her alanda eğitim verebiliyor
TÜGVA
AKP’nin öğrencileri “emanet ettiği” bir diğer vakıf ise Türkiye Gençlik Vakfı (TÜGVA). AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın kurucusu olduğu vakıf, ilkokullardan üniversitelere kadar geniş bir zeminde varlık gösteriyor. TÜGVA’nın çocuklara ve gençlere yönelik bazı faaliyetleri arasında şunlar yer aldı: “Namaz Ağacı’ Projesi, “Çizimlerle Hadis’ Yarışması, Okuldan Sonra Camiye’ etkinliği.
İLİM YAYMA CEMİYETİ VE BİRLİK VAKFI
MEB, Ensar’a olduğu gibi İlim Yayma Cemiyeti ve Birlik Vakfı’na da e-yaygın sistemdeki öğretim programlarını kullanarak her düzeyde öğrenciye yönelik sosyal, kültürel, sportif, mesleki ve teknik kurslar düzenleme olanağı verdi. İlim Yayma Cemiyeti’nin başta İstanbul ve Bursa olmak üzere toplam 142, Birlik Vakfı’nın ise ülke genelinde 200’e yakın öğrenci yurdu bulunuyor.
HAKYOLCULAR
Nur Cemaati’nin en etkili kolu olan Hakyolcular Sağlık Bakanlığı ve MEB’de kadrolaştı. MEB politikalarına yön verdiği iddia edilen ve bir devlet tarikatı olarak ifade edilen grubun Sağlık Bakanlığı kadroları için Menzil Tarikatı ile çıkar çatışmasına düştüğü biliniyor. Hakyolcular’ın geliri büyük oranda esnaftan toplanan para ve ülke genelinde eğitim faaliyeti yürüten medreselerden sağlanıyor.


LİNK : https://www.gazeteduvar.com.tr/kadin/2020/06/19/tarikatte-kadin-ruyalarla-mertebe-atliyorduk/
LİNK : https://artigercek.com/guncel/karanlik-sarmali-193762h
 

Tarikatlar kıskacındaki Türkiye – * Tarikatta kadın: Rüyalarla mertebe atlıyorduk * Kapitalist devletlerin karanlık yüzü: Tarikatlar – BÖLÜM 5

 

Posted on  by Nacikaptan

 

 

Tarikatlar kıskacındaki Türkiye – 5

 

Naci Kaptan –   Ekim 2022


BÖLÜM 1 – http://nacikaptan.com/?p=102797
BÖLÜM 2 – http://nacikaptan.com/?p=102854
BÖLÜM 3 – https://nacikaptan.com/?p=102899
BÖLÜM 4 – http://nacikaptan.com/?p=102907
BÖLÜM 5 – https://nacikaptan.com/?p=103012
BÖLÜM 6 – https://nacikaptan.com/?p=103301


 

Tarikatta kadın: Rüyalarla mertebe atlıyorduk

 

19 Haz 2020 Filiz Gazi fgazi@gazeteduvar.com.tr


Türkiye’deki onlarca tarikat ve cemaat aynı zamanda yoksul mahallelerde yaşayan çoğu kadının sosyalleşebilmek için tek alanları. İstanbul’da yaşayan bir kadın bu durumla ilgili şunları söylüyor: “Hem yeni arkadaş ortamlarına girme hem de başka semtleri görebilme şansımız oluyor. Birçok kadın yaşadığı muhitten dışarı çıkmayı bu sayede yapabiliyor. Hem kocaları da izin veriyor. Cemaatler kadınların statü alabildiği, toplum tarafından hesap sorulmayan hatta takdir edildikleri alanlar.”
DUVAR – Türkiye’de onlarca tarikat var. En yaygın olanlar Kadiriliğin ve Nakşibendiye’nin çeşitli kolları. Süleymancılar gibi tarikat olmayan dini cemaatler de bulunuyor. Birbirleriyle de rekabet eden bu toplulukların devlet içinde ne kadar söz sahibi oldukları bilinmiyor. Ancak “biri güç kaybedince diğeri geliyor” algısı güçlü. Konunun siyasi ayağı üzerine onlarca kitap yazıldı. Ve fakat tarikat ve cemaatlerin kadınların hayatındaki rolü çok gündeme gelmedi.
İstanbul’un kimi semtlerinde -ki bunlar daha çok yoksul mahalleler- yaşayan kadınlar bu topluluklar aracılığıyla dini sohbetlere katılıyorlar. Konuştuğumuz bir kadın, “Kadınların çoğu okuma yazma bilmeyenler. Onların da suçu günahı yok çünkü öyle bir çevrede doğmuşlar. Sosyal aktivitesi olmayan, okuma yazması olmayan bir kadının, kocasına her gün yemek yapmak ve çocuk doğurmak zorunda olan bir kadının nasıl bir hayatı olabilir?” diyerek anlatmaya başlıyor. Bir diğer kadın da benzer şekilde, “Ancak oralarda statü elde edebiliyorlar” diyor.
Konuştuğumuz kadınlar yıllarca bu yapıların içinde olup sonra bir şekilde ayrılmışlar. Anlattıkları bazı şeyleri yazmamamızı rica ediyorlar: “Buradan anlaşılır benim olduğum. Yazma…”
‘RÜYALARLA MERTEBE ATLIYORDUK’
İstanbul’da yaşayan, orta yaşlarda bir kadın anlatıyor: “Hem yeni arkadaş ortamları hem de başka semtleri görebilme şansı. Birçok kadın yaşadığı muhitten ancak bu sayede çıkıyor. Hem kocaları da izin veriyor. Cemaatler kadınların statü alabildiği, toplum tarafından hesabının sorulmadığı, takdir edildiği alanlar. Saygınlık elde etme yeri orası. Bir anne çok hızlı bir şekilde kız çocuğunun Kur’an kursuna gitmesini istiyor. Çünkü bu annenin takdir edilmesine neden olur. Kısa yoldan elde edebileceği bir statü sağlıyor. Bir gururlanma hali oluyor. Benim böyle oldu.”
11 yaşında sübyan okuluyla başlamış. Oradan başlıyor anlatmaya:
“Sabah namazından sonra dizimizin üstüne çökerdik, elimizi kalbimizin üzerine koyar, çoğu kez uyuyaya kalırdık, rüyamızda Süleyman Hilmi Tuna Han’a ulaşmaya çalışırdık. Her geçen gün ona ne kadar ulaşabiliyorsak, onu ne kadar görebiliyorsak o kadar ilerlemiş oluyorduk. ‘Rabıta’ bizim Allah’ın huzurunda kabulümüzdü bir yerde. Bir ölüyle onların deyimiyle iletişime geçmek… Hocamıza rüyamızı anlatıyorduk. Hocamız da yorum yapıyordu. Bu rüyalarla mertebe alıyorduk. Sonrasında ‘hoca’ oluyorduk. Ben erişemiyorum demiştim. Küçüğüm. Oyun çağı diyorlar ya… Allah beni sevmiyor, istemiyor, Allah beni ne zaman sevecek diye düşünürdüm.”
’10 YAŞINDA ÇOCUKSUN, KURT AYIKLIYORSUN’
İtaat etmeyen her çocuğun dayak yediğini söylüyor: “Küçük, yürüyen hayvanlardan hâlâ nefret ediyorum” diyor ve sebebini paylaşıyor:
“Bazı kurumlar yurtlara ekmek bağışlar. İki gün öncesinden kalmış ekmekler. Kuru ekmek orada Allah’a şükür etmenin bir temsiliydi. Kuru ekmeği yemediğinde ‘çık, yeme’ diyordu, inat edersen dayak yiyordun. Kur’an’ı makamlı, tecvidli (usüllü) okumayınca da ceza alır, dayak yerdik. Ellerimi uzatırdım. Alışmıştık da… Sabahları kepçeyle ranzalara vura vura bizi sabah namazına uyandırırlardı. Uykumuz kaçsın diye. Yurda çocuklar yesin diye yemek getirirlerdi. Hocalar bu yemekleri kendilerine ayırır asla paylaşmazlardı. Onların özel buzdolapları vardı. Koca koca tencerelerde makarnaları, çorbaları biz yapardık. En unutmadığım şey… Bakliyat çuval çuval geldiği için kilere bırakılırdı ve kurtlanırdı tabii… O kurtları ayıklayıp, çorba yapardık. Hâlâ nefret ederim küçük, yürüyen hayvanlardan. 10 yaşında çocuksun ve kurt ayıklıyorsun. Bunlar aklıma geliyor… İntikam, hınç gibi duygularım yok ama çocukların bu gibi yerlerden uzak durabilmesi için her şeyi yaparım. Tarikatlar, cemaatler sınıfsal da bir mesele. Yoksul ailelerin kız çocukları o kurslara veriliyor. Resmen karanlık bir kuyu orası… Sürekli eziyet gibi… Hayattan tat almak, ahirete ihanet etmek gibi, imanı zayıflatan bir şey gibi. Çocukken bunu öğreniyorsun. Kız çocuklarının okumasının izni yoktu. Şimdi açık öğretimde okumaya izin veriliyor.”
‘DUŞ YASAKTI, BİRBİRİMİZLE CİNSEL MÜNASEBETİMİZ OLDUĞUNU SÖYLERDİ’
20’li yaşlarında başka bir tarikata geçmiş. “Arayış içindeydim” diyor. İstanbul’un bir semtinde 12 ay kaldığını anlatıyor:
“1 yıl medrese eğitimi aldım. Ben vakıfeydim. Evlenmemek şartı vardı. Kendini vakfediyorsun, rahibe gibi… 12 ayda toplasan belki 10 kere dışarı çıkmışımdır. İki katlı, dubleks bir yerdi. Üst kat yatakhane, alt katta iki sınıf vardı. Küçücük bir yerde, 10 kadındık. Bütün cemaatlerde böyle. Eğitim aldığınız dönemde en fazla ayda bir dışarıya çıkma hakkınız vardı. Televizyon halen yok. Ben cep telefonu kullandığım için, Facebook sayfam olduğu için defalarca kez uyarıldım. Fotoğraf koymak yasaktı. Halen yasak. Başımızda olan kadın korkunçtu. Bugün hâlâ ona karşı öfke duyuyorum. Psikolojik şiddetini halen unutamıyorum. Her hafta kaç kez duş aldığımızı hesaplardı. Birbirimizle cinsel münasebetimiz olduğunu öne sürerdi sık duş aldığımız için… Yaz ayında bile ‘haftada birden fazla duş almayacaksınız’ demişti. ‘Görmediğim yerlerde ilişki yaşıyorsunuz’ derdi. Öyle bir yurtta kalıyorsunuz ki banyonun camları dahi boyanmış oluyor. Her şey planlı. Sana ait tek zaman yatakta uykuya daldığın zaman.”
“Geldiğim yerde annemin de ürktüğünü fark ettim. Geniş pardesüler giyerdim. Her cemaatin kendine göre bir giyim tarzı vardır. Hepsinin ayrı ayrıdır. Bugün sokakta gördüğüm kadının kıyafetinden hangi cemaate mensup olduğunu anlayabiliyorum. Erkekler kamufle edebiliyorlar kendilerini.”
Konuştuğumuz bir başka kadın “ses kaydından” korktuğu için anlatmak istemiyor. “İslami bir mesele. Başka yerde o ses kullanılırsa” diyor. Şu kadarını paylaşabiliyor: ‘Bir pardesü tutturdular. Ölçüleri verdiler. Bir başladılar diktirmeye artık arkası gelmedi. Yok bu olmadı, 1 metre 10 cm. olacak. 3 cm. pilesi olacak. Diktirdim iki tane ‘yok bunlar olmamış’ dediler.” O da ayrılma kararı almış zamanla.
‘ÖLÜNÜN YIKAYICIYA TESLİM OLDUĞU GİBİ TESLİM OLACAKSIN DİYOR’
Bir başka kadınla telefonla konuşuyoruz. “Konya’da Seydişehir var. Hacı Abdullah Efendi’nin kabri… Edirnekapı’da yatan Yönenli Mehmet Efendi var. Silsile oradan geliyor. Silsilenin en başı Hz. Ebubekir efendimiz” diyor. “Tasavvuf yolu çok güzel bir yol aslında” diye ekliyor. “Öğretmenin sana öğretiyor, sen de öğrencilerine…”
Güzel başladığını söylediği bu yolda zamanla kafasında soru işaretleri uyanmaya başlamış ama konuşmasının sonunda tasavvuf yolundan vazgeçmediğini bilhassa belirtiyor.
“Kur’an’ı öğrenmek amacıyla gittim. Zamanla beni içlerinde görmek istediler. Kadınların çoğu okuma yazma bilmeyenler. Onların da suçu günahı yok çünkü öyle bir çevrede doğmuşlar. Sosyal aktivitesi olmayan, okuma yazması olmayan bir kadın… En fazla kocasına her gün yemek yapmak ve çocuk doğurmak zorunda olan bir kadının nasıl bir hayatı olabilir? Böyle ortamlara giriyor. Girdiği anda da her şeye sonuna kadar kanıyor. Dernek kurmak gibi düşün…
İnan ki üç kadın toplarım, üç kere ‘Allah’ diye bir bağırırım, bir ağlarım ondan sonra ne olur biliyor musun, o üç kadın 15 kadın olur bir dahaki haftaya. Allah’a inanan bir insan olarak bu kadar yalan konuşulabileceğine inanmıyorsun. Benim yıllarca içlerinde kalma sebebim buydu. En basiti sana diyor ki: ‘Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır.’ Mürşit öğretmen demek, kılavuz demek. Cennete kavuşmak için mürşide ihtiyacın var, eğer yoksa şeytan seni daha çabuk kandırır. Seni böyle bağlıyor. Ondan sonra ölünün yıkayıcıya teslim olduğu gibi ‘teslim olacaksın’ diyor. Teslim olmazsan istersen bu yolda 50 yıl kal, hiçbir hedefe ulaşamazsın diyor.
Bir insan Allah’a teslim olur değil mi? Peygambere bile teslim olmaz. Gerçek mürşitse amenna, değilse ne yapacaksın? Soru işaretleri vardı kafamda ama beni şeytan mı kandırıyor diye düşünüyordum. (Ayrılma sebebini anlatıyor. Bu kısmı kimliğini açık edebilir diye yazmıyoruz) Kendin uzaklaştığın zaman sana ‘sen kendin çıktın’ demiyorlar. Arkada kalan cemaate diyorlar ki, burası peygamberin kürsüsü, bir yanlışı vardı demek ki ilahi bir şekilde uzaklaştırıldı. Bir ağ kurulmuş, benim mahallede 3-4 kadın görevlendirilmiş. Yeşilpınar’da bir kadın, Gazi’de bir kadın, Arnavutköy’de bir kadın… Çatalcalara kadar kol var. 70’den fazla kürsü var. Kürsü dediğim mahalleler. 70’den fazla görevlendirilmiş kadın var. Onun adı da ‘ders başı’ oluyor.
Ders başı dediğim kişiler büyük hocaya sormadan çarşıya pazara bile çıkamazlar. Her şeyi ona soruyor ama her şeyi… Bizimkisi kadınlardan oluşuyordu. Mürşidimiz kadın. Diğerleri kadından mürşit olmaz diyor. Kadından öğretmen var, astronot var neden mürşit olmasın? Kadın Allah’ın kulu değil mi? Ayrıldıktan sonra beni kimse aramadı. Bir kadın gönderdiler sadece. Her şeyi anlattım. Seni şeytan kurcalıyor dedi. Şu anda bana selam vermiyorlar. Rüyaların anlatıldığı tarikatlar var. Bizde yoktu. Eşek gördüm diyorsun, o sana bağırıyor, çağırıyor. Bu mahallede görevlendirilen kadın kendinden 30 yaş büyük bir kadını azarlıyor mesela. Rüyasında gördüğü şey için, günah işledin sen, işaret bu diye. Bunlara inananlar var. Ben yolumdan çıkmadım, uzaklaşmayı tercih ettim. Samimi mürşidi bulana kadar yürüyeceğim.”
TARİKATLAR ADANMIŞLIK VE SADAKAT İSTER (Ayşe Çavdar)
“Yalnız İslam’da değil, her dinde tarikatlar ve cemaatler, içinde bulundukları zaman diliminde verili dinin, hukukun ve devletin merkezi otoritesine yerel meydan okumalar olarak ortaya çıkar ve sonra yayılırlar. O yüzden çıkış noktasında her tarikat, her cemaat isyankârdır ama kalabalıklaştıkça kendisi de bir hegemonik projeye dönüşür. Her neye muhalefet olarak çıktıysa onun yerini almaya, yapamıyorsa onun altını oyarak, adeta kemirerek kendi yaşam alanını genişletmeye koyulur. Bunun için de muhalefet ettiği merkezi otoritenin eksik-gedik bıraktığı işlere talip olur, o yapıya zayıf noktalarından dahil olmanın yoludur bu.
Yoksullara yardım, esnaf arası dayanışma, çocuklara eğitim, sağlık hizmetleri, mahallenin dirlik düzeni, gençleri ‘everip’ yuva sahibi etme, uygun bir semtte eve, öldürmeyecek kadar maaşla bir işe yerleştirme, artık aklınıza ne geliyorsa… Türkiye’de tarikatlar ve cemaatler 1990’larda, o dönemin kriz koşullarında devletin gücünün yetmediği, zaten çok da umursamadığı hane halkları için çözümler üreterek büyüdüler. Dergâhlarda, camilerde kurulan dayanışma sandıkları iflas eden esnafın meselesini çözdü, çalkalanmakta olan bankacılık sektörüne ezdirmediler kendi müritlerini ve takipçilerini. Birçokları ilk işlerini o dayanışma sandıklarından aldıkları paralarla kurarak piyasa aktörüne dönüştüler. Buna karşılık müthiş bir sadakat ve adanmışlık sundular tarikatlarına ve cemaatlerine. Tarikatlar ve cemaatler siyasi müzakerede ellerini böyle güçlendirdiler.”
Çavdar, “Yoksulların ve kadınların kişisel hayatlarındaki karşılıkları da buradan yola çıkılarak bulunabilir” diyor ve bunu şöyle açıklıyor:
“Tarikatlar kadınlar için saygınlık, korunaklı olarak başka mahalleleri görme, başka kadınlarla tanışma, dolayısıyla sınırlandırılmış da olsa kendisininkinden daha geniş bir hayata açılabilecekleri kanallar sunarlar. Buna karşılık adanmışlık ve sadakat isterler. Her bir mürid tarikatın hem ekonomik hem siyasi işlerinde insan kaynağını oluşturur. Mürit, tarikat/cemaat için hem siyasi merkeze muhalefetini ya da onunla müzakeresini yürütürken güç alacağı kalabalığın bir parçasıdır hem de daha da çok insan ‘kazanmak’ için kullanacağı insan kaynağı, yani ‘agency’dir. Her bir mürit, tarikatın/cemaatin siyasi ve ekonomik sınırlarını ve rekabet gücünü kendi hayatının kapsamı ve liyakati ölçüsünde genişletir.”
 ‘SPİRAL YÜZÜNDEN ABDESTSİZ GEZİYORSUNUZ’ DENİLDİĞİNİ DUYDUM
Gazete Duvar yazarlarından Berrin Sönmez ise mahallerdeki bu ‘ağları’ şu sözlerle değerlendiriyor:
“Mutaassıp çevrelerde kadınların hiçbir şekilde toplumla birey olarak sosyal ilişki geliştirmesine izin verilmiyor. En fazla kadınlar ailelerinden mahalle camisindeki Kuran kursuna gitme izni alabiliyor. Orası da bir sosyalleşme alanı oluyor ama bu kapalı cemaatlerin kendi içerisinde oluşturdukları ağlar meselesini ben daha çok Fethullah Gülen cemaatinden hatırlıyorum. Oradan bildiklerimiz de var. Özellikle kadınların sıradan beklentilerinin günah sayıldığı, onlardan uzak tutulduğu yapılardı. Bir arkadaşımın katıldığı sohbette, kadın hoca ‘Spiral taktırıyorsunuz. Bu spiraller yüzünden gusül abdestiniz kabul olmuyor. Abdestsiz geziyorsunuz’ demişti. Arkadaşım telaşla ‘gerçekten böyle mi’ diye sormuştu. Bedenin 12 cm içindeki rahimden bahsediyoruz. Gusül abdesti bedenin dışının yıkanmasıdır. Alakası yok… Kadınları bu şekil kontrol altında tutuyorlar.”
 
‘MUHAFAZAKARLARI KAZANMAK ZORUNDA DEĞİLİZ LAFLARI DUYUYORUM’
 
Sönmez konuştuğumuz kadınlardan birinin kadın mücadelesine getirdiği, “Bu mahallelerdeki kadınlardan bihaber kadın mücadelesi mi var sahiden?” eleştirisini ise şöyle değerlendiriyor:
“Yıllardır kadın hareketinin içindeyim. Severler, olmamı da isterler ama ona rağmen ‘muhafazakarları kazanmak zorunda değiliz’ gibi laflar duyuyorum. Az önce katıldığım toplantıda da duydum. Toplumun her kesiminin desteğini almak zorundayız. Öyle bir lüksümüz yok. Kendi konforlu alanlarımızda kendi kendimizi tatmin edecek şekilde yaşama isteği… Bu da ayrı bir gettoda yaşama arzusu. Başkent Kadın Platformu’nda hep gettolarda çalıştık. Genellikle Kuran kurslarına gelen kadınlarla yaptık çalışmalarımızı. Bizim dışımızda oralarda çalışan örgüt görmedim. Ta ki Suriyeli göçmenlerin gelmesi ve AB fonlarının göçmenlerle ilgili çalışmalara verilmesiyle bu durum değişmeye başladı ama göçmenler özelinde kaldı. Aynı muhitteki yerleşiklerle çalışmalar halen yapılmıyor.”


 

Kapitalist devletlerin karanlık yüzü: Tarikatlar

Kapitalist sistemin içinde asla tam laiklik elde edilemeyecektir. Tam olarak laiklik ancak emek sömürüsünün ortadan kaldırılması ile elde edilebilir. Çünkü emek sömürülmez ise kitleleri uyuşturmak için kullanılan din sömürüsü de ortadan kalkar.
İlahiyatçı Kılıç: Cemaatler ve tarikatlar
arası çatışmanın yaşanması olasılık dahilinde
Enes Kara’nın cemaat evinde yaşamına son vermesi üzerine tartışmalar devam ediyor. Kılıç, cemaat ve tarikat arası çatışmalara değinirken, ‘bu çatışma silahlı çatışmaya dönüşebilir’ vurgusu yaptı.
Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi ikinci sınıf öğrencisi Enes Kara’nın yurt olarak kaldığı cemaat evinde gördüğü baskıları anlattığı bir video çektikten sonra yaşamına son vermesi Türkiye’nin gündemine oturdu. İlahiyatçı Yazar Cemil Kılıç, ülkeyi kuşatan cemaat ve tarikatların acilen yasadışı örgüt kapsamına alınması gerektiğini vurguladı. Akademisyen Durak ise gericiliğin panzehrinin laik ve kamucu bir program olduğuna dikkat çekti.
BirGün’den Mustafa Bildircin’in haberine göre İlahiyatçı Yazar Cemil Kılıç, cemaat ve tarikatların artan etkisine ve cemaat ve tarikatlara karşı atılması gereken adımlara yönelik değerlendirmelerde bulundu. Tarikat ve cemaatlerin, “677 Sayılı Devrim Yasası” kapsamında kapatıldığının altını çizen Kılıç, “Dolayısıyla bu yapılar yasa dışıdır. Hiçbir tarikat ve cemaat de tarikat ve cemaat adıyla faaliyet icra etmiyor. Birtakım vakıflar, dernekler yoluyla çalışıyorlar. Vakıf ve dernek adı altında örgütleniyorlar. Devletin içinde tarikat ve cemaatlerin varlığı ancak bu çerçevede değerlendirilebilir” dedi.
‘SİLAHLI ÇATIŞMAYA DÖNEBİLİR’
Türkiye’de devlet erki zayıfladığından cemaatler ve tarikatlar arası yoğun bir çatışmanın yaşanmasının olasılık dahilinde olduğunun altını çizen Kılıç, şunları söyledi: “Hatta bu çatışma silahlı çatışmaya bile dönüşebilir. Emniyette, orduda ve genel anlamda bürokraside hiçbir tarikatın cemaatin örgütlenmesine izin verilmemeli, buna göz yumulmamalıdır. Artık günümüzde pek kullanılmayan ancak kullanılması bence icap eden irtica ile mücadele kavramının yeniden devreye sokulması gerekiyor. Hatta tıpkı, ‘FETÖ gibi terör örgütü’ kapsamına alınmalıdır” ifadelerini kullandı.
GERİCİLİĞİN PANZEHRİ LAİK PROGRAM
Akademisyen Yasin Durak, cemaat ve tarikat örgütlenmelerine karşı tüm yönleriyle laik ve kamucu bir mücadele hattının geliştirilmesi gerektiğinin altını çizdi. “Düzen muhalefetinin çok ciddi bir yanılgısı var. Gerici restorasyon programında laikliğin esamesi okunmuyor” diyen Durak, “Sadece AKP’nin gidişine ve iktidarı ele almaya odaklanmış durumdalar fakat içinde bulunduğumuz düzlem AKP’nin gidişiyle kolayca çözülebilecek bir düzlem değil. Muhalefet bugün dindar taban dedikleri ve çekindikleri insanlar nedeniyle laik programı önermiyor. Bugün gelinen noktada laiklik gerçekten dindar tabanın bile talebi haline gelmeye başladı” ifadelerini kullandı.
Özel yurtların kamulaştırılması ve denetlenerek seküler ve laik esaslarca tekrardan düzenlenmesinin belirli grupların etkinliğine son verilmesi büyük ölçüde meseleyi çözebileceğine vurgu yapan Durak’ın değerlendirmesi şöyle:
“Siyasal İslam doğrudan yaşamın örgütlenmesine taarruz etmiş durumda. Kılıçdaroğlu’nun çıkıp ‘Hiçbir şey demiyorum’ gibi refleks göstermesi artık bunların neredeyse normal kılındığı gibi bir anlama geliyor. Gerçekten özgürlüğü, kamuyu dert eden bir irade burada ebeveyn sömürüsünü bile tartışmaya açmadı. 20 yaşında ailesine mecbur kalan bir yurttaştan bahsediyoruz. Bu insan belirli olanaklar bulabilseydi belki ailesinin taassubundan da sıyrılacak başka tercihleri söz konusu olabilecekti. Kamucu bir yurttaşlık politikasıyla, önermelerle karşılaşmadığı için çaresiz kılıyor.”
Bildircin’in haberine göre iktidarın desteğiyle etki alanını genişleten tarikat, cemaat ve vakıfların kamu kuruluşlarındaki yapılanmaları şöyle:
SÜLEYMANCILAR
Dini vakıf ve derneklerin Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki etkisi, Ziya Selçuk’u istifaya kadar götürdü. İstifa etmeden kısa bir süre önce çevresine, “Çift başlılıktan” yakındığı öğrenilen Selçuk’un, dini dernek ve vakıflarla imzalanan protokollerin önüne geçememekten şikayetçi olduğu iddia edildi. Milli Eğitim Bakanlığı ve Süleymancılar arasında imzalanan, “Değerler Eğitimi Protokolü” kapsamında tarikatın, gerici ideolojisinin okullarda düzenlediği seminerlerde çocuklara aktarılmasına olanak sağlandı.
MENZİLCİLER
Nakşıbendiliğin kolu olan Menzil Tarikatı, AKP-Gülen Cemaati ilişkilerinin bozulmasının ardından adını ciddi biçimde duyurmaya başladı. Çok sayıda radyo ve televizyon kanalı açtı. Özellikle esnaflar arasında örgütlenen Menzil, Adıyaman kökenli bir tarikat olmasına karşın bütün ülkeye yayıldı. Tarikatın, “Semerkand Öğrenci Yurdu” adı altında ülke genelinde açtığı yurtların sayısı 150’ye yaklaştı. Diyanet İşleri eski Başkanı Mehmet Görmez’in görevden ayrılmasında pay sahibi olduğu söylenen Menzil, İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı’nda etkili olsa da asıl etkisini Sağlık Bakanlığı’nda gösterdi.
İSMAİLAĞA
AKP’li bürokratların, Mahmut Ustaosmanoğlu’yla verdiği pozlarla akıllarda kalan İsmailağa Cemaati, 15 Temmuz’un ardından pastadan en büyük pay alan cemaatlerden oldu. İsmailağa Cemaati, Türkiye’nin birçok yerinde “Marifet Derneği” adı altında öğrenci yurdu açtı. Cemaat mensupları devlet kadrolarında etkili görevler üstlenemese de dernek adı altında açılan yurt ve Kuran kurslarıyla etki alanını büyüttü.
HAMİYET VE İRFAN VAKFI
2006 yılında Ankara’da kurulan Hamiyet ve İrfan Vakfı (AHİ) Gülen-AKP ilişkilerinin bozulmaya başladığı 2013 yılından bugüne etki alanını genişletmeye devam etti. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ve Ankara Milli Eğitim Müdürlüğü’yle protokol imzalayan vakfın gelirlerinin büyük oranda Ankara, İstanbul, Konya ve İzmir’deki öğrenci yurtlarından toplanan paralardan oluştuğu belirlendi.
MALATYALILAR CEMAATİ
Gülen Cemaati ile beraber, AKP iktidarından en fazla, “nemalanan” grupların başında bu cemaat geldi. Gülen Cemaati gibi eğitim ve kadrolaşmaya özel önem veren grup, boşalan kamu kadrolarını doldurma konusunda diğer cemaatlere oranla öne çıktı. Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlığı döneminde TRT ve Dışişleri Bakanlığı’nda kadrolaştıkları bilinen Malatyalılar, İnönü Üniversitesi’nde uzun süre etkisini hissettirdi.
ENSAR VAKFI
Darbe girişimi ardından ülke genelinde Gülen’e ait okullar ve kurslar kapatılırken AKP eğitimi vakıflar eliyle yürütmeye devam etti. Milli Eğitim Bakanlığı, Karaman’daki yurdunda çocuklara yönelik yaşanan tecavüz olaylarıyla tepki çeken Ensar’a imzaladığı protokolle eğitimde büyük alan açıyor. Protokolün açtığı yoldan Ensar, ortaokul ve liselerin yanı sıra üniversiteye giriş kursundan Kuran kursuna kadar istediği her alanda eğitim verebiliyor
TÜGVA
AKP’nin öğrencileri “emanet ettiği” bir diğer vakıf ise Türkiye Gençlik Vakfı (TÜGVA). AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın kurucusu olduğu vakıf, ilkokullardan üniversitelere kadar geniş bir zeminde varlık gösteriyor. TÜGVA’nın çocuklara ve gençlere yönelik bazı faaliyetleri arasında şunlar yer aldı: “Namaz Ağacı’ Projesi, “Çizimlerle Hadis’ Yarışması, Okuldan Sonra Camiye’ etkinliği.
İLİM YAYMA CEMİYETİ VE BİRLİK VAKFI
MEB, Ensar’a olduğu gibi İlim Yayma Cemiyeti ve Birlik Vakfı’na da e-yaygın sistemdeki öğretim programlarını kullanarak her düzeyde öğrenciye yönelik sosyal, kültürel, sportif, mesleki ve teknik kurslar düzenleme olanağı verdi. İlim Yayma Cemiyeti’nin başta İstanbul ve Bursa olmak üzere toplam 142, Birlik Vakfı’nın ise ülke genelinde 200’e yakın öğrenci yurdu bulunuyor.
HAKYOLCULAR
Nur Cemaati’nin en etkili kolu olan Hakyolcular Sağlık Bakanlığı ve MEB’de kadrolaştı. MEB politikalarına yön verdiği iddia edilen ve bir devlet tarikatı olarak ifade edilen grubun Sağlık Bakanlığı kadroları için Menzil Tarikatı ile çıkar çatışmasına düştüğü biliniyor. Hakyolcular’ın geliri büyük oranda esnaftan toplanan para ve ülke genelinde eğitim faaliyeti yürüten medreselerden sağlanıyor.


LİNK : https://www.gazeteduvar.com.tr/kadin/2020/06/19/tarikatte-kadin-ruyalarla-mertebe-atliyorduk/
LİNK : https://artigercek.com/guncel/karanlik-sarmali-193762h
 

==================================================

Tarikatlar kıskacındaki Türkiye  – * TARÎKAT VE CEMAATLERİN DEVLETİ ELE GEÇİRME İSTEKLERİ – BÖLÜM 6

Posted on October 30, 2022 by Nacikaptan


 

Tarikatlar kıskacındaki Türkiye  – 6  

 

Naci Kaptan – 10 Ekim 2022


BÖLÜM 1 – http://nacikaptan.com/?p=102797
BÖLÜM 2 – http://nacikaptan.com/?p=102854
BÖLÜM 3 – https://nacikaptan.com/?p=102899
BÖLÜM 4 – http://nacikaptan.com/?p=102907
BÖLÜM 5 – https://nacikaptan.com/?p=103012
BÖLÜM 6 – https://nacikaptan.com/?p=103301


 

TARÎKAT VE CEMAATLERİN DEVLETİ ELE GEÇİRME İSTEKLERİ

 

Son çağlara yaklaşıldıkça, önce kurumlar gözetilir oldu, yâni hedefe konuldu. Kurumlar devletin organlarıdır. Meselâ eğitime hâkim olmak, devlete ve topluma hâkim olmaya eşdeğerdir. Tarîkat ve cemaatler buraya yöneldiler. Öğretmenler, öğrenciler, okullar, kurslar, dershaneler, sınavlar hedefteydi. Soru çalınmalarına bu açıdan bakılmalıdır. Mesele bir veya birkaç kişinin mârifeti değildir. Maksatlı bir ekip planıdır. Zamanla, hukuk ve adliye alanı, polis teşkîlâtı, iktisâdî teşekküller, akademik alan vs. hepsi hedef tahtasına oturtuldu. Yâni buralara sâhip olmak istediler. Buralara adam yetiştirmek, daha doğrusu mürit ve cemaat bağımlısı yerleştirmek için tarîkat ve cemaatler yarışa girdi.
Demokrasinin zaaflarından, siyâsetçinin menfaat ve ihtirasından, kânunların boşluğundan veya yetersizliğinden istifâde ettiler. En büyük dayanakları din istismârı oldu. Dîni, hani bâzılarının dediği şekilde, afyon gibi kullandılar. Sadaka, zekât, kurban gibi işlere el atıp gelirler tarîkat ve cemaatlere aktarıldı. Zenginlerin birçoğu, tarîkat ve cemaat üyesi ve bağlısı yapılmak için çalışıldı, bu yolla para birikimi ve yetkiler sağlandı. Siyâsî ve idârî yetkililerin bağımlı hâle getirilmesi, işleri kolaylaştırmıştı. Sağlık alanı seçildi. Doktor, sağlık personeli, hastane kapmacası başladı. Paylaşılma manzarası da var.
Kimi hukuk alanına musallat oldu, kimi hastanelere, kimi okullara. En fazla çekindikleri ve cesâret edemedikleri askerî kurumların da duvarları yıkıldı. Cemaatlerin içinden biri, bütün kurumları hedef aldı ve her alana yerleşmeye başladı. Buna asker ve siyâset kurumları da dâhil oldu. Sonuç, herkesin bildiği gibi… Dış güçlerle de iş birliği yaparak, Türk Devleti’ni ele geçirmek, Türk Devlet Yönetimini ve devlet-millet felsefe ve ideolojisini dönüştürmek isteği açığa çıktı. Esâsen insan unsurunu geçip, topluma, devlete, siyâsete yönelmek isteyen her kişi ve gruplarla dış güçler, her zaman ilgilenmişler ve irtibat kurmuşlardır.
Tarîkat ve cemaatlerin beslendiği ana damar olan din ile ilişkilerine dönersek; açık veya perde arkasında şunları görürüz:
-Kur’an’la ilgileri alabildiğince azalmıştır.
-Bilgisizlik hâkim olmakla birlikte, bildikleri kısmın da şeklî ve gösterişe dönük yanı artmıştır.
-Gayriresmî din ve mâneviyat eğitim-öğretimi paylaşılmış, çatışmalı, çekişmeli iddialar içinde bir dînî hayat oluşmuştur.
-Sûfî otoritelerin nüfûzu, şeyhlik kurumunu doğurmuş, giderek bugünkü seviyeye düşmüştür. Birden fazla olduğu için de millet bölünüp durmuştur.
Tarîkat ve cemaatlerin tavır ve amaçları, bize devletin önemini hatırlatmış olmaktadır. İslâm da bu öneme çok vurgu yapmıştır. “Din devleti”, “dînî devlet” diye özel, şeklî bir devlet çeşidi yoktur ama dînî alan dâhil, her alanda devlete ihtiyaç vardır ve devletin egemen olmadığı, herhangi bir sosyal alan, sorun yaratmaya mahkûmdur. Devlet, adâleti ve özgürlüğü gözeterek, her alanın orijinalitesine, kaynaklarına, ilmî çerçevesine, çağa da uyarak, söz sâhibi olmalıdır. Her alanla ilgili eğitim ve öğretimi sağlamalı, işi keyfîliğe ve hurâfelere bırakmamalıdır. Meselâ, “gözlerimin içine bak iktisâdı orada görürsün” değil, iktisat biliminin kurallarına, toplumun ihtiyaçlarına, teamüllerine göre hareket etmelisin denmelidir. Elbette devlet derken, gerçek, doğal, millî devletten söz ediyoruz. Devletin kendisini sorun hâline getiren maskaralıklardan değil. Parti devletine veya mafya devletine dönüşen devletlerden söz etmiyoruz.
Tevhit dîni, yeniden vahyedildiği her safhada, devlete olan ihtiyâcını belli etmiştir. Mısırda Yahudiler başka bir devlete, Firavunlara tâbi olarak hak ve özgürlüklerinden, dînî hayatlarından mahrum idi. Hz. Musa bunu halletmeye çalıştı. Hz. İsa zamânında, inananlar üç-beş kişiden ibâret kaldı. Ne zaman ki Hz. İsa’nın çevresindekiler ve sonradan gelenler, bu dîni büyük bir devlete (Roma’ya) taşıdı, o zaman Hıristiyanlık, Avrupa’da yayılan bir din oldu. İslâm’da, Hz. Peygamberin gelişinde de aynı şey oldu. Mekke’de müşrik bir otorite altında, özgürce dinlerini yaşayamıyor, yayılma alt sınırda kalıyordu. Üç yıl süren boykot çilesini hatırlayalım. Medine’ye göçten ve orada bir site devleti (şehir devleti) kurulduktan sonra, İslâm hayat bulmaya başladı.
Tarîkat ve cemaatler, bu gerçeğin farkında oldukları için, devlet kadrolarına yerleşip, devlete hâkim olmayı istemektedirler. Hem devlet hem millet hem de din zarar görmektedir. Bu gruplar birden fazla olduğu için, devlet ve millet parçalanıp bölünmekte, her biri ayrı baş çekmektedir. Yâni ikinci felâket de burada başlamaktadır.
Bâzıları derler ki “tarîkat ve cemaatler, hayattaki, özel olarak dînî hayattaki çeşitliliklerdir, ne zararı var?” temel, esas, öz bir olduktan sonra… Oysa çeşitlilikler arttıkça iki şey artar: Özden uzaklaşma, bölünüp parçalanma… Dînî anlayışın içindeki hakîkat arayışının çeşitliliğine benzemez bu. Çünkü bu iş gruplarca yürütülmekte, toplumsal hayatla, özellikle siyâsî ve idârî alanla, her biri ayrı ayrı bütünleşmek istemektedir. Bugün görüldüğü gibi, siyâsetçiye, dîni değil, kîni tavsiye eder hâle gelmişlerdir. Din yerine kin geçmiştir. Bâzıları sûfî düşünceyi, âdetâ İslâm’ın eksiğini tamamlama küstahlığına düşürmüştür. Düşünme yerine seyretme ve sâdece hayret etme geçince, bu âkıbete mahkûm olunacağı belliydi. İlim ortadan kalktı. Oysa ilimle îmânı birleştirme esastı.
Tarîkat ve cemaatlerin her biri, aldatıcı iddialarının aksine, asimetrik paralel birer din gibi olmuşlar, bunu da toplumun yönetimine taşımak istemişlerdir. Târihî büyük sapma, din ile siyâseti öylesine iç içe sokmuştur ki tarîkat ve cemaatlerin tavrını, fark edilmez hâle getirmiştir. Müslüman, târihî sapma ile Emevî ve sûfî dîni arasında, yâni “siyâsî din” ile “mistik din” arasında sıkışıp kalmıştır. Bu çile, en çok da Türk milletinin payına düşmüştür.

=========================== Yazının bütünü BÖLÜM 6 – LİNK : https://nacikaptan.com/?p=103301