Yayınlandı: 19.11.2022 18:08
Güncellendi: 20.11.2022 18:54

SAĞLIK DOSYASI : BAĞIŞIKLIK SİSTEMİMİZİ GÜÇLENDİRMENİN VE KORUMANIN 23 ETKİN YOLU !!!! (TOPLAM 5 BÖLÜM)

HEMEN ŞİMDİ,  

HEMEN ŞİMDİ,  

BAĞIŞIKLIK SİSTEMİMİZİ GÜÇLENDİRMENİN VE KORUMANIN 23 ETKİN YOLU !!!!

7 Bölümlük Dizi… Doğal Bağışıklık mı? Küreselcilerden  Zehir Almak mı?

– Okumak için harcadığımız zaman, hayatımızda bir damla su kadar olacak!

Yazan ve Araştıran Muammer KARABULUT

Başlarken sağlığımız ile sağlıklı yaşamak için, bağışıklığımızı güçlü tutmak ve korumak zorundayız!  

İlk yapmamız gereken, vücudumuzun en çok ihtiyacı olan SUya sarılmak ve zarar veren ŞEKERi hayatımızdan çıkartmak olmalı…

İşte bu bağlamda, ŞEKERe karşı da ne kadar çok mesafeli olmamız gerektiği konusunda, İki kez şekerin kanser yaptığına ilişkin araştırmalarından dolayı Nobel Ödülü alan Alman Otto Warburg‘u (8 Ekim 1883 – 1 Ağustos 1970), …siyasi nedenlerden dolayı İran’da idam edilmeden önce cezaevinde yaptığı gözlem ve araştırmalarla SU gerçeğini ortaya çıkarttığı makalesini mahkemeye teslim etmesi ile cezası indirilen, tahliyesi gelmesine rağmen çalışmalarını tamamlamak için bir müddet daha gönüllü hapis yatan İranlı  Dr.  Fereydoon  BATMANGHELİDJ’i de (1930-15 Kasım 2004) özellikle anmak istiyorum.  

Ayrıca son yıllarda en çok duyduğumuz, Kenevir ve 5G’ye de bilim penceresinden baktım.

Her gün gerçekleştirdiğimiz, yeme ve içmemizde gördüğüm manzara, vücudumuzun olmazsa olması olan bağışıklık sistemiz tehdit altındadır! Onu en iyi koruyacak olan SU’yu bile yeteri kadar tanımıyoruz! Nefes almayı, nefesimizi güçlü tutmanın bilincinde bile değiliz. Yine uyuşturucu damgası yiyen Kenevir hapis edildiği yerden çıkma uğraşı içinde. İnsanları hızlı internetle yemledikleri 5G’nin, radyasyon kaynağı olacağı ve bağışıklık sistemine zarar vereceği henüz görülmüyor! -Sağlımızla aldatılmadan, sağlıklı ve uzun yaşamak istiyorsak bu araştırma tam size göre…

·         Okumak için harcadığımız zaman, hayatımızda bir damla su kadar olacak!

Çünkü geleneksel aldığımız gıdaların içine, Genetiği Oynanmış Gıdaların (GDO)  sanayide kendine yer bulması ile birlikte beslenme alışkanlıklarımız da değişti. Vücudumuzda bu yeni doğal olmayan gıdalara uyum sağlamadı ve hastalanmaya başladı. Şimdilik vücudumuzu korumamıza yönelik tek çözüm, Türk mutfağının vazgeçilmezleri arasında bulunan turşu, ev yoğurdu, tarhana, sirke, şalgam suyu, peynir ve zeytin gibi gıdalar ile kış aylarının akşamında sıkça duyduğumuz bozaaa bağışıklık sistemimizi güçlü tuttuğunu bilmemiz yeterlidir.

Kansere veya herhangi bir hastalığa karşı mücadelede, vücudunuzun doğal bağışıklık sistemi en iyi savunmamız olduğunu da unutmayalım!

Unuttuğumuzda, hemen hemen her hastalık veya hastalık belirtisinde aynı tedaviyi uygulanır.

Önerilen ilaçlar:

Soğuk algınlığın mı var?

-Biraz antibiyotik al.

Kanser?

-Kemoterapi ve radyasyon.

Kötü beslenme ve yüksek kan şekeri mi?

İşte bir hap.

Ve birazda film çekelim…

Ancak bağışıklık sistemimiz ile özellikle ilgilenirsek, bu tedavilerin herhangi birinden önemli ölçüde daha güçlü olduğunu bilmemiz yeterlidir.

Hepimiz giderek daha ağır bir toksik-zehir-zararlı yükle karşı karşıyayız. Hava kirliliği, yabancı otlarla mücadelede kullanılan zirai ilaçlarla birlikte bir şekilde aldığımız kimyasalların hepsi hem bağışıklık sistemimize hem de detoksifikasyon (1) yollarımıza büyük bir yük getiriyor. Tüm bu saldırılara rağmen, kanser ve diğer birçok hastalıkla savaşmaya yardımcı olmak için bağışıklık sisteminizi desteklemenin yolları var.

Her şey bağırsaklarınızla başlıyor, hastalıkta ve sağlıkta cevaplar için, yalnızca bağırsaklarımıza bakmamız gerekiyor.

Kendiniz ve aileniz için canlı, gelişen bir yaşam yaratmak için doğal sağlık ilkelerini kullanıyorsanız, o zaman hem bağırsak sağlığının hem de güçlü bir bağışıklık sisteminin anahtar olduğunu bilmeliyiz. İkisi arasındaki ilişkiyi anladıktan sonra, mükemmel sağlığa ulaşmak ve hastalıkları önlemek kolay olabilir!

Bağırsak Sağlığı ve Bağışıklık Sistemi Karmaşık Bir Şekilde Bağlantılıdır.

Hem bağırsakların önemi hem de güçlü bir bağışıklık sistemi söz konusu olduğunda bilim dünyasında gerçek bir rönesans yaşandığını söyleyebiliriz. Bu çok iyi bir şey. Zaten bu araştırma yazısı da hem hastalığı önlemek hem de canlı aktif bir yaşam sürmek için ihtiyacımız olan bazı bilgiler içiriyor.

·         Bağışıklık sistemi, tüm vücuda yayılan devasa bir hücre ve organizma ağıdır. Vücudun sadece bir bölgesine indirgemez.

Ancak bilim artık, vücudumuzun toplam bağışıklık sistemi hücrelerinin kabaca %80’inin üst gastrointestinal sistemde bulunduğunu biliyor. Bağırsaklarınız için iyi şeyler yaptığınızda, bağışıklık sisteminize de büyük ölçüde yardımcı oluyoruz.

Aşağıda hem bağışıklığımızı hem de bağırsak sağlığınızı artırmak için tasarlanmış 20 yöntem ve madde bulunmaktadır. Bu önerilerin bazıları geniş yaşam tarzı değişikliklerine odaklanırken, diğerleri temel maddelere odaklanıyor.

Bu hiçbir şekilde tam bir liste değil, ancak az sorunsuz sağlıklı yaşama giden yolu gösteren, öneri ve uyarılar var.  

BAĞIŞIKLIK SİSTEMİZİ İÇİN 23 ÖNERİ!

#1. Probiyotikler(2)

Bağırsak bakterilerinin çeşitliliği, sağlam bir GI Sisteminin(3) ve sağlam bir bağışıklık sisteminin anahtarıdır. Bunun önemli bir kısmı, probiyotik şeklinde yeterince faydalı bakteri aldığınızdan emin olmaktır. Vücudumuzda stres, havadaki, sudaki ve topraktaki toksinler ve kötü beslenme seçimleri, hastalığa neden olan mikroorganizmaların çoğaldığı bir ortam yaratabilir.

Sisteminize her gün fermente gıdalar, tam gıdalar veya takviyeler şeklinde bir tür probiyotik aşılamak bu durumu tersine çevirebilir.

Birçok probiyotik türü bulunmaktadır. Ve her biri kendine özgü bir şekilde yardımcı olur. Fakat  özellikle bilinen önemli olan üç tür var.

1-Saccharomyces Boulardii,(4) (bkz)

2-Lactobacillus Acidophilus,(5) (bkz)(bkz) Fermente süt ürünlerinde bulunur. Bağırsaklarda yaşayan bir bakteridir. Laktik asit ürettiği için ismi buradan geliyor. Laktoz laktaz enzimi ile yıkılır, sütte laktik şeklinde bulunur. En çok bulunduğu kaynaklar, Yoğurt, Kefir, Peynir ve Lahana Turşusu’dur. Lactobacillus acidophilus laktik asit ürettiği için bağışıklık sistemi ile etkileşime giren çok önemli Probiyotik bakteridir.

3-Lactobacillus Plantarum’dur.(6) (bkz) (bkz) Genel olarak lahana turşusu, turşu, salamura zeytin gibi birçok fermente bitki ürününde bulunur. Eksilemesi, Kaygı (Zihinsel bozukluk, Endişe, İşyerinde-mesleki kaygılar gibi), Şeker Hastalığı, Egzama, Yüksek tansiyon, Yüksek kolestorol, İrritab Bağırsak Sendromu (IBS), İnflamatuar bağırsak hastalığı (Crohn hastalığı ve ülseratif kolit gibi) Ek olarak, Lactobacillus plantarum’un hafızayı iyileştirdiği, zihindeki boşluklarla mücadele ettiği, atletik performansı ve kilo kaybını artırdığı söyleniyor. Bu suşu tavsiye edenler genellikle Lactobacillus plantarum’un sağlığı iyileştirdiği kanıtlanan birçok benzersiz özelliğe sahip olduğunu öne sürüyor..Örneğin, Lactobacillus plantarum’un bağırsak mukozasına (gastrointestinal sistemin en iç tabakası) bağlanma ve buna bağlı olarak bağırsaklarınızın faydalı bakteri popülasyonunu artırma kabiliyetine sahip olduğu söylenir.

Ayrıca Lactobacillus plantarumun, iltihabı azaltma ve iltihapla ilgili sağlık sorunlarına karşı koruma söz konusu olduğunda özellikle güçlü olabileceği de düşünülmektedir.

Ülkemizde fazla bilinmese de Urfa Siverek bölgesinde yetişen ve koruma altına alına Şire üzümü (bkz) şırası iyi bir enerji kaynağı, iyi bir besin ve faydalı bir içecektir. Özellikle bedensel gelişmede, deri ve saç beslenmesinde ateşli ve iltihaplı hastalıklarda, madensel tuz eksikliklerinde, böbrek ve karaciğer hastalıklarında oldukça yararlıdır.

Yine L. Plantarum güçlüdür çünkü çevresinde mide asidinde nötralize olmasını engelleyen özel bir kılıf vardır. Ayrıca diğer probiyotiklerden daha fazla antibiyotiğe dirençlidir. Lactobacillus acidophilus vücudumuzda bol miktarda bulunur; bağırsakta, ağızda ve bir kadının vajinasında bulunur.

#2. Prebiyotikler

Aktif halde olmayan bakterilerin aktif hale gelmesini sağlayan ve onların gelişmesine yardımcı olan gıda bileşenleridir. Ağızdan alındıktan sonra hızlıca ölmezler, o denli hassas yapılara sahip değillerdir. Vücudunuz sağlıklı bir bağırsak ve bağışıklık sistemi için kesinlikle probiyotiklere ihtiyaç duyarken, sindirim sisteminizdeki “iyi adamlar” hayatta kalmak için prebiyotiklere ihtiyaç duyar. Prebiyotikler, faydalı bakterilerin “gıda” olarak kullandığı çözünür lif kaynaklarıdır. Prebiyotik, enginar, domates, organik tatlı patates, jicama (Meksika Turpu), kuşkonmaz, sarımsak, pırasa, soğan ve tam tahıllı buğday gibi gıdalarda bulunur.

Özetle Probiyotikler, vücudumuzdaki ikinci beynimiz olarak tanımlanan bağırsaklarımızda yaşayan faydalı canlı bakteri içeren besinler olup, Prebiyotiklar gıdalar, probiyotik bakterilerin üremesini ve/veya aktivitesini teşvik eden, bağırsaklarımızın dostu besinlerdir.

#3. C vitamini (bkz) 

C Vitamin, insan vücudunun normal metabolik fonksiyonları için gerekli olan, suda çözünebilir elzem vitaminlerden biridir.

C vitamini sağlığımız için hemen hemen her yönden kesinlikle hayati öneme sahiptir. Ancak diğer birçok vitaminin aksine vücudumuz bunu üretmez. Onu içeren tüm gıdaları veya takviyeleri almalıyız. C vitamini kalp sağlığı ve bağışıklık sistemi için gereklidir.

Güçlü bir antioksidandır ve genellikle bağışıklık sisteminin mükemmel, “hızlı değişim sanatçısı” olarak anılır.

Bunun nedeni, patojenik bir hücre keşfettiğinde kendisini DHA veya dehidroaskorbik asit adı verilen iyi huylu bir maddeye dönüştürmesidir. Bir patojenin içine girdiğinde, kendisini tekrar C vitaminine dönüştürerek, kötü huylu hücrelerin bir süreçte kendi kendini yok etmesine neden olur.

C vitamini aynı zamanda – büyük ölçüde – kaslarımızın, eklemlerimizin ve mide astarımızın yapıldığı kolajen üretiminde anahtar bileşendir.

İyi kaynakları sebze ve meyvelerdir. Başta maydanoz olmak üzere kuşburnu ve kuşüzümünde çok bulunur. Bekletilmeden tüketilmesi önerilir.

Bazı Sebze-meyve besinlerin ortalama C vitamini miktarları (mg/100g); Maydonoz 180, Sivri biber 100, Kara lahana 94, Ispanak 50, Çilek 70, Portakal 50, Lahana 43, Mandalina 30, Şeftali 28, Domates 23, Taze fasulye 20, Patates 10-20, karpuz 6, kavun 20-30, insan sütü 4-5 ve inek sütünde 1-1,5 

1-Detoksifikasyon organizmanın kendisine zararlı olan toksik maddelerden temizlenmesi anlamına gelir. Şu veya bu şekilde bedenimizi kirleten çevresel toksinleri gideren detoksifiye edici yöntemleri (detoks kürleri) ve araçları kullanmamız sağlıklı ve uzun bir yaşam için gereklidir.

2-Probiotikler tüketildiklerinde sağlık üzerinde olumlu etki yaptıkları düşünülen mikro organizmalardır.

3-GI sisteminin ağız, yemek borusu, mide, ince bağırsak, kalın bağırsak, rektum ve anüsü içermektedir. Ayrıca, vücutta yiyeceklerin ve sıvıların sindirilmesine yardımcı olan enzimleri üreten tükürük bezleri, safra kesesi, safra yolları, pankreas ve karaciğeri de içermektedir.

4-Saccharomyces boulardii, patojen-hastalığa neden olmayan, probiyotiklerde bulunan bir maya(*) olup, tedavi edici olarak kullanılmaktadır. Kontrollü olarak yapılan klinik çalışmalarda S. boulardii’nin çeşitli bağırsak hastalıklarının önlenmesi ve tedavisinde etkili olduğu gösterilmiştir.

(*) Yoğurdun içerisine canlı ve aktif kültürlerin dışarıdan eklenmesi ile probiyotik yoğurtları oluşmaktadır. Lactobacillus ve Bifidobacterium animalis bu yoğurtlarda bulunan bakteri çeşitleridir. Saccharomyces boulardii ise probiyotiklerde bulunan bir maya çeşitidir.

5-Lactobacillus acidophilus Bu bakterinin en önemli özelliği karbohidratları parçalayarak laktik asit yapmasıdır. İnsanlarda yoğun karbonhidratla beslenenlerde, anne sütü alan bebeklerde ve çürük dişlilerde ağız ve bağırsak normal florasında bulunur. Yeni doğmuş ve buluğdan menopoza kadar olan dönemde yetişkin kadınların vagina florasında bulunan ve Döderlein basilleri adını alan bakterilerdir. Vagina epitelindeki glikojenden laktik asit meydana getirerek pH 4 – 4.2 ye kadar düşer ve böylece patojen bakterilerin yerleşmesi engellenir.

6-Lactobacillus plantarum, insan bağırsağında, tükürüğünde ve belirli yiyeceklerde yaygın olarak bulunan bir laktik asit bakterisi türüdür.

SUSAMAYI BEKLEME!

SUSUZLUĞUNU İLAÇLA TEDAVİ ETME !!!!!” -Daha fazla su iç, daha fazla tuz al.

Yazan ve Araştıran Muammer KARABULUT

#4. Su

·         Okumak için harcadığımız zaman, hayatımızda bir damla su kadar olacak!

Küreselcilerin ilaç endüstrisi, ticari, “hastalık” sistemleri ve çoğu sağlık sorununda, sadece suya ihtiyaç duyduğumuzu ve hasta olmadığımızı bilmemizi istemiyor olabilirler mi?

Buna kocaman bir evet diyerek ve uzunca ama çok etkili bir bölüm oluşturarak başlayalım…

SU bu bölüm sayesinde, birçok hastalığa ilaç olacak ve hayat kurtaracak!

Siz sadece ne yediğiniz değilsiniz; sen ne içiyorsan osun! Bu nedenle su sağlığınız için çok önemlidir.

Vücudumuz için susuz kalmanın ne kadar önemli olduğunu göstermek için de şunu düşünelim: Bir kişi susuz sadece 3 veya 4 gün yaşayabilir. Bunun nedeni vücudunuzun en az %60’ının sıvı olmasıdır. Kanımız ve lenfimiz gibi sistemimizden geçen sıvılar, besinlerin emilmesi, kan dolaşımı, sindirim ve detoksifikasyon gibi ana işlevlerden sorumludur. Gün boyunca yeterince su içmediğinizde bu sistemler zarar görür ve bu da bağışıklık sistemi üzerinde çok büyük bir baskı oluşturur.

“HASTA DEĞİLSİN, SUSADIN. SUSUZLUĞUNU İLAÇLA TEDAVİ ETME!”

Dünyada SU ile ilgili en ilginç bilgi kaynağı kitap 12 bölümden oluşan ve bir çok dile çevrilen, “Water:   You   Are   Not   Sick;   You   Are   Thirsty.   Don’t   Treat   Thirst   with    Medication”, Türkçesi: “Su:    Hasta    Değilsiniz,  Susuzsunuz.  Hastalığınızı  İlaçla Tedavi  Etmeyiniz”. Yazarı: zamanını suyun iyileştirici gücü konusunda halkın bilinçlendirilmesine adamış olan İranlı Dr. F.  Batmanghelidj’dir.

Hayatını, akademik bilgi birikimi ile yaptığı araştırmaları, insana su içmesindeki faydaya adayan bir bilim insanı olanı Dr. Batmanghelid ile suyu yeniden keşfedelim;   Yaşantımızı geçirdiğimiz yer olan Dünya yüzeyinin %70’inden fazlası sudur. Bu suyun % 98 tuzludur.  İçebileceğimiz H2 sadece %2 oranındadır. Ve bunun da neredeyse tamamı donmuş buzullarda hapsolmuştur.

Mucize yok. Sağlığımız, cüzdanımız ve çevremiz için iyi olan saf, doğal su içerek hepimiz içme şeklimizi değiştirebiliriz. Dr. F. Batmaghelidj’in suyun neden bizi sağlıklı ve acıdan uzak tutmada bu kadar iyi çalıştığına dair yıllarca süren araştırma ve araştırmasının desteklediği sağduyu paylaştı.. Hatta hastalanan bazı insanlarda hastalığı tedavi edebileceğini de öğretti..

SAĞLIĞIMIZ İÇİN ÜCRETSİZ YATIRIM

Vücudunuzu hareket ettiren kaslarınızın %75’i, kanımızın %82’si, oksijeni sağlayan ciğerlerimizin %90’ı, vücudumuzun kontrol merkezi olan beynimizin %76’sı ve kemiklerimizin de %25 sudur.

Sağlığımız gerçekten içtiğimiz suyun kalitesine ve miktarına bağlıdır. Kasıtsız Kronik Dehidrasyonun (UCD), düzenli olarak su alımını artırarak önlenebilen ve tedavi edilebilen ağrı ve birçok dejeneratif hastalığa katkıda bulunduğunu ve hatta ürettiğini göstermektedir. Sağlıklı bir yaşam tarzına bağlıysanız, yeterince doğal su içmeyi yaşamınızda bir alışkanlık haline getirin. Faydasını hissetmeniz uzun sürmeyecektir. Uzun vadeli sağlığınız için ücretsiz bir yatırımdır. (bkz)

SU GİBİ RÖPORTAJ

Şimdi Penisilini keşfeden Sir Alexander Flemming’in son öğrencilerinden de biri olan Dr. F. Batmaghelidj ile SU üzerine yapılan oldukça ilginç bir röportaj ile devam edelim.

Başlangıç;

Dr. F. Batmanghelidj, üç kitap yazmıştır: Your Body’s Many Cries for Water, Sırt Ağrısı ve Romatoid Eklem Ağrısıyla Nasıl Başa Çıkılır ve Astım Alerjileri ve Lupus Astımı Ortadan Kaldırın…

Ayrıca çok sayıda özel rapor ve video kaset hazırlamıştır. Dr. Batmanghelidj, zamanını suyun iyileştirici gücü konusunda halkın bilinçlendirilmesine adamıştır. Arkanıza yaslanın, bir bardak su alın ve keyfini çıkarın.

-Solunum alanında tıp doktoru muydunuz?

Hayır, dahiliyeciydim. Londra Üniversitesi St. Mary’s Hospital Medical School’da eğitim aldım. Eğitimimi tamamladığımda, bana bahşettikleri büyük bir onur olan kendi hastaneme ev doktorlarından biri olarak alındım. Penisilini keşfeden Sir Alexander Flemming’in son öğrencilerinden biri olma ayrıcalığına sahibim. Yani ben tarihi bir insanım

Yok canım. Bu oldukça havalı.

Bunu bilimsel bir ortamda yetiştirildiğimi bilmeniz için söylüyorum. Dünyanın en iyi tıp okulunda eğitim aldım ve şimdi, suyun daha iyi ağrı kesici, astım ilacı ve en iyi anti-histamin (Antihistaminik, histaminin etkisini önleyen maddelerdir.) ilacı olduğunu keşfetmemin bir sonucu olarak, geçmişte öğrendiklerimin bir kısmını bırakmak zorundayım ve gelecekte tıp bilimi için yeni bir manzara inşa etmek istiyordum.

SUSAMAYI BEKLEMEK YANLIŞTIR!

Kronik, kasıtsız dehidrasyon, insan vücudundaki çoğu ağrı ve dejeneratif hastalığın kökenidir. Vücut, dehidrasyonu tıpta icat ettiğimiz hastalıklar kadar birçok şekilde gösterir. Ağız kuruluğu dehidrasyon belirtisi değildir ve susamayı beklemek yanlıştır!

Susuzluk önlenmelidir.

Vücut su almıyorsa ve ağrınız varsa, bu dehidrasyonun bir işaretidir. Ağız kuru değil. Vücuttaki ağrı, vücudun su için bir kriz çağrısıdır.

Mide ekşimeniz varsa, vücudunuz gastrointestinal kanalınızda su sıkıntısı olduğunu söyler.

Ağır bir yemek yediniz, yiyeceği sıvılaştıracak, parçalayacak ve emecek kadar su yoksa bu size acı verir. Tüm yiyecekleri yuttuğunuz için ağzınız kurumadı, ancak yine de vücutta yeterli su olmadığı için mide ekşimesi üreterek dehidrasyon gösterir. Mide ekşimesi su ile tedavi edilebilir. Dehidrasyonun bir işareti olduğu için, “tedavi edilmiş” kelimesini kullanıyorum.

-Sadece astım, alerji ve lupus (7) değil, aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri’nde büyük bir sorun olan mide ekşimesi.

Evet evet. Aslında su, mide ekşimesini herhangi bir ilaçtan çok daha hızlı iyileştirecektir.

-Yani baharatlı bir akşam yemeğinden sonra mide ekşimesi yaşıyorsanız, sadece bir avuç su mu içmelisiniz?

YEMEKTEN YARIM SAAT ÖNCE SU İÇİN!

En iyisi yemekten önce su içmek. Mide ekşimesi çekiyorsanız, yemeklerden yarım saat önce su için. Bu en iyi zamandır çünkü o su mideye ve sonra bağırsaklara gidecek ve emilecektir. Daha sonra bu su, tamamen midede yeniden salgılanır ve aynı anda mukus zarını yiyecek almaya hazırlar. Ve midede bulunan su, gıdanın sıvılaştırılmasında, parçalanmasında, gıdanın emilebilmeleri için daha küçük parçacıklar halinde hazırlanmasında kullanılır. Suyun yaptığı budur. Önceden su içmezseniz, vücudun diğer faaliyetler için serbest bırakabileceği yeterli su yoktur. Vücudunuzdaki herhangi bir su zaten bir aktivitede bulunur. Taze aktivite için tatlı suya ihtiyacınız var. Katı yiyecekleri tanıtıyorsanız, bu yeni bir aktivitedir. Çözmek ve parçalamak için tatlı suya ihtiyacınız var.

Temel olarak mide ekşimesi, romatoid eklem ağrısı, sırt ağrısı, kolit ağrısı, migren baş ağrıları, fibromiyaljik ağrı, hatta anjina ağrısı gibi vücudun başlıca ağrıları insan vücudundaki dehidratasyon belirtileridir.

ZEHİR BİRİKİMİNE KARŞI DA SU

Ağrının olduğu yer, o bölgenin susuz kaldığını gösteriyor. Mekanizma çok basittir. Yeterince su içmediğinizde toksik-zehirli kimyasal atıklar oluşur. Hala aktif metabolize olan bir bölgeden kimyasal toksik atıkları yıkamak için yeterli su yoksa, toksik atık birikir. Tıpkı çöp toplayıcının ürettiğiniz çöpleri toplamaması ve temizlenmesi için evin önüne koyması gibi. Bu çöpler temizlenmediğinde zamanla durgunlaşacak ve ortamınızda pis kokulara neden olacaktır. Vücuttaki hücrelerin bulunduğu ortamda tamamen aynıdır. Aktivite olduğunda, toksik atık birikimi olur. Bu atık temizlenmezse, ortam keskinleşir. Asidik hale gelir ve bu asidik toksik ortam bölgedeki sinir uçları tarafından algılanır. Sinyal beyne gönderilir ve beyin bunu bilinçli zihnimize acı şeklinde kaydeder.

Ağrı, acının olduğu yerde toksik atık birikmesi anlamına gelir. Yapmanız gereken tek şey o zehirli atıkları daha fazla su içerek yıkamak, bölgeye sirkülasyonunu sağlamak, bölgeyi temizlemek, zehirli atıkları yıkamak, onu dolaşıma sokar ve sonra böbrekler yoluyla dışarı atar veya karaciğerde nötralize eder ya da gazların bir kısmı akciğerlerden geçebilir.

Acının anlamı budur. Zehirli atıkları vücuttan atmak için yeterince su içmediklerini bilmeden ağrıları olan 110 milyon Amerikalı var.

-Suyun evrensel çözüm olduğunu nasıl keşfettiniz?

Özel bir durumda keşfettim. Bir gece geç saatlerde peptik ülser(8) hastalığı nedeniyle iki büklüm olan birini görmeye çağrıldım. İlaçları yoktu ve benden biraz istedi. Bende hiç yoktu, ona sadece iki bardak su verdim ve üç dakika içinde ağrısı azaldı ve sekiz dakika içinde tamamen kayboldu.

-Sadece iki bardak sudan mı?

Evet. Tek yapmanız gereken bu, iki veya üç bardak su herhangi bir şiddetli ağrıyı giderecektir.

-Sıcak su mu olmalı?

Hayır, sıradan musluk suyu yapacaktır. Herhangi bir su yapacak. Ona verdiğim bir bardak sudan biraz fazlaydı. Ona neredeyse iki bardak su verdim.

-Ne kadar SU içmen gerekiyor, kilonun yarısı mı?

Bir formül var, ancak temelde günde en az iki litre suya ihtiyacınız var. Çünkü toksik atıklarınızdan kurtulduğunuz ideal koşullar altında günde yaklaşık bir buçuk litre idrar üretiyorsunuz. Nefes alırken yaklaşık bir litre su kaybediyorsunuz. Her nefes verdiğinizde su kaybedersiniz.

Burnunuzun önündeki kış buharını biliyor musunuz?

-Evet.

Bu, her nefes verdiğinizde vücudunuzu terk eden sudur. Islak giysileriniz olduğunda ve onları kuruması için astığınızda, rüzgar varsa çok çabuk kururlar. Şimdi akciğer dokusunun nefes alıp verme rüzgarıyla karşı karşıya olduğunu hayal edin. Tabanda o suyun yerini alacak su olmadığı sürece çok çabuk kurur. Bu şartlar altında yeterince su içmezseniz ciğerler kurur. Normalde oksijeni alıp karbondioksiti bırakan minik zarlar, çok hassas zarlar, su onlara ulaşmadıkça hızla kırılgan hale gelirdi. Tek alternatif, akciğer dokusunun kurumaması için solunum sürecini durdurmaktır. Bu sürece astım dedikleri solunum sürecini kapatıyorlar.

Şimdi astımlı birine su verin ve dolaşmasını ve dolaşımından akciğerlere ulaşmasını sağlayın ve istediğiniz kadar kurutmayı deneyebilirsiniz, ancak sürekli su değiştirdiğiniz için kurumaz. Bu nedenle su en iyi astım ilacıdır.

-Yıllar boyunca insanların her türlü homeopatik-hastalık ve hastalık belirtilerini tedaviye sahip olduğunu duyduk, ancak hiç kimse sorunun su olduğunu söylemedi.

Ben bir araştırma bilimcisiyim. Son 20 yıldır dehidrasyonu moleküler düzeyde araştırdım. Bulgularımı daha fazla konferansta, uluslararası konferansta sundum ve büyük dergilerde yayınladım. Toplumumuzun ağrı ve hastalık durumlarının çoğunun çaresinin para kazanmak olmadığını, kimsenin ilgilenmediğini keşfettiğimde, halka açılmaya ve bilgilerimi halka açmaya karar verdim. Bu yüzden kitabımı yazdım.

Bu harika.

İlk kitabım, şu anda en çok satanlar arasında yer alan Your Body’s Many Cries for Water. Şimdiye kadar 300.000’den fazla kopya satıldı, birçok farklı dile çevrildi ve yeni kitap ABC’s of Asthma, Allergies and Lupus, vücudun kuraklık yönetimi programlarına odaklanıyor çünkü alerji, vücut gittiğinde dehidrasyonun bir işaretidir. kaynaklarının korunmasına yöneliktir.

Histamin, vücuttaki su düzenlemesinden sorumlu ana nörotransmiterdir. Histamin, herkesin antihistamin aldığı elementtir, ancak histamin iyi bir adamdır. Vücuttaki mevcut suyu çok katı kurallara göre düzenler.

-Antihistamin ile kurutmak istemezsin.

Numara.

-Vücuduna zarar veriyor.

Evet. Yapmak istediğin şey, histaminin aradığı suyu sağlamak. Vücuda su verdiğinizde, kendisi bir antihistamin gibi davranır. Başka bir deyişle, histamin artık dehidrasyonla ilgilenmiyor.

Histaminin vücutta başka bir rolü vardır. O da bağışıklık sisteminin yönetimidir. Dehidrasyonda, histamin bağışıklık sistemi üzerindeki kendi aktivitesini bastırır, aksi takdirde dehidrasyon bağışıklık sistemini sürekli olarak alevlendirir.

SU VÜCUDUMUZUN ASKERLERİ OLAN ANTİKORLARI BESLER

Alerjilerde vücudun susuz kalması ve histaminin kuraklık yönetiminde etkili olması nedeniyle bağışıklık sistemi kapanır ve antikor üretmez. Antikorlar, vücudun sınırlarını koruyan askerlerdir. Akciğer dokusu, dış ortamı olan bir sınırdır – burun ve gözler. Bir protein olan zararlı polen bu dokulara çarparsa sisteme girmesi gerekir. Hasara neden olabilir. Normalde, antikor askerleri bu rahatsız edici polenleri nötralize etmek için orada olur, ancak dehidrasyonda antikor askerleri aktif değildir. Orada değiller. Tek alternatif bu parçacıkları yıkayarak uzaklaştırmaktır. Bu yüzden alerjik reaksiyona girdiğiniz zaman gözleriniz sulanmaya başlar ve gözlerdeki polenleri yıkar. Burnunuz sulanmaya başlayacak, burnunuzdaki polenleri yıkayacak ve akciğer dokusuna gitmesine izin vermeyecektir.

Günde sekiz ila on bardak su içmeniz gerektiği gerçekten çok doğru mu?

Bu bir büyükannenin keşfidir ve tüm büyükanneler bizden daha akıllıdır, ama onları asla dinlemezsiniz.

-Ve sonra tuz da gerçekten önemli mi? Kitabınızda tuzun beyin hücreleri üzerinde çalıştığını ve Alzheimer Hastalığını önlediğini belirtmişsiniz!

Evet. Beynin yüzde 85’i sudur ve tuzlu bir gölde yaşar. Tuzlu bir gölle çevrilidir. Beyin omurilik sıvısı çok tuzlu bir ortamdır ve onu tuzlu hale getirmek için sürekli olarak bu ortama tuz pompalanır. Tuz, beyin hücrelerinden asidin alınmasından sorumludur. Birbiriyle sürekli gevezelik eden dokuz trilyon beyin ve sinir hücresi vardır. Süerkli enerji tüketiyorlar ve zehirli atıkları var. Toksik atıklarda asitlik vardır. Tuz hücreye girer ve asidi dışarı iter. Daha sonra bu asit sistemlerden pompalama mekanizması ile alınarak böbreklere götürür ve dışarı atar. Tuz eksikliğimiz varsa ve beynin hücre ortamında toksik atık birikirse, pH’ı düşüren ve onu daha asidik hale getiren hidrojen demir asiditesi, beyin hücre mekanizmasını tüketecektir.

-Yüksek tansiyon nedeniyle tuz almamamız söylendi.

SU VE TUZ (Rafine Olmamış!)

Tıp biliminin yanlış gittiği yer burasıdır, çünkü insan vücudu, bir su kütlesini vücut hücrelerinin dışında tutmak için tuzu tutar. Ödem sıvısı adı verilen bu su kütlesinden su süzülür ve hayati hücrelere enjekte edilir. Vücudun çalıştırdığı bir ters osmoz programı vardır. Gövde ne kadar kuru olursa, ters ozmozun çalışması için enjeksiyon basıncının o kadar yüksek olması gerekir. Bu enjeksiyon basıncı ölçülebilir ve biz buna hipertansiyon diyoruz. Bu enjeksiyon basıncı kuvveti, suyu hayati hücrelere zorlamak için gereklidir. Su ve biraz tuz alıp hücrelerin dışındaki suyun hacmini genişletiyorsunuz ve suyun hücrelere girmesine izin veriyorsunuz ve vücuttaki bu ters ozmoz ihtiyacı ortadan kalkıyor ve böylece kan basıncı düşüyor.

-Bu bilgileri profesyonel meslektaşlarınıza sunduğunuzda, sevinçten atlamamalarına ve paylaşmak için heyecanlanmalarını şaşırdım.

Birçoğu sevinçten zıpladı, ancak ticari tıp bununla ilgilenmiyor. İnsanların hasta olmasıyla ayakta kalan ve gelişen bir hasta bakım sistemi, insanların sağlıklı olmasıyla ayakta kalamaz. Hasta bakım sistemi ilgilenmiyor, ama iyi bir doktor ve birçok iyi doktor var, bilgiyi satın aldılar ve onlara rehberlik etmek için her zaman hastalarıyla paylaşıyorlar.

-Daha fazla su iç, daha fazla tuz al.

Tuz, insan vücudu için en önemli unsurlardan biridir.

-Sadece normal iyotlu tuz mu?

Sofra tuzu rafine olduğu için iyi değildir ve iyi olan elementleri çıkarılmıştır. Deniz tuzu daha iyi bir versiyondur. Astım, Alerji ve Lupus’un ABC’sinde tuz hakkında bilgi verdim . Aslında, mesane kontrolü ile ilgili bir sorunu olan oldukça fazla sayıda yaşlı insan ve bunun büyük bir sorun olduğunu biliyorsunuz, tuz yeterli. Tuz alımını arttırırlarsa, o mesane kontrolünü elinde tutacaktır.

-Artık inkontinans(9) yok.

Bunu alamayacaklar.

7-Lupus, vücudunun bağışıklık sisteminin kendi doku ve organlarına saldırdığında ortaya çıkan bir otoimmün hastalıktır. Lupus hastalığının neden olduğu iltihaplanma vücudun akciğerler, beyin, böbrekler, cilt, eklemler, kalp ve kan hücreleri dahil olmak üzere birçok farklı sistemini etkileyebilir.

8-Peptik ülser, midenin iç yüzeyinde ve ince bağırsağın üst kısmında çeşitli sebeplerden dolayı gelişen açık yaralara verilen isimdir. Ülserin en yaygın belirtisi sürekli mide ağrısıdır. Ülserlerin en yaygın nedeni Helicobacter pylori bakterisi enfeksiyonudur. Bazı ilaçların uzun süreli kullanımı da ülsere neden olabilir.

9-İnkontinans, gaz çıkarma veya dışkılamayı kontrol yetisinin bozulmasına denir. Şiddet derecesi gaz çıkarma kontrolündeki hafif zorluktan, sıvı veya katı dışkıların kaçırılmasına kadar değişir.

SU&TUZ

SAĞLIĞIMIZ İÇİN ÖNEMLİ BİR SIR

SU&TUZ

Yazan ve Araştıran Muammer KARABULUT

SU&TUZ sağlığımızın iki anahtarıdır – bize Tanrı ve Evren tarafından sağlandı – farkında olmadığımız evrensel şifacılardır. Astımlı veya alerjili kronik bir durumunuz varsa, bu durumu tamamen tersine çevirebilir ve iyileştirebilir mi?

Evet. Evet. Dehidrasyonla ilgili bilgiler çığır açıcı, ancak bir araya getirebildiğim açıklamalar insanları dehidrasyon konusunda eğitecektir. Temelde herkesi kendi bedenlerinin şifacısı haline gelecektir.

ASTIM HASTALIK DEĞİLDİR!

Ve sırayla çevrelerindeki başkaları için şifacı olacaklardır. Bilgi şimdiye kadar bu şekilde yayıldı. Şu an burada olduğum gibi tüm ülkeyi dolaşarak ve astımın vücuttaki bir dehidrasyon durumu olduğunu anlatarak beş yıl içinde astımı insan hastalıkları listesinden silmek için mücadele ediyorum. Bu bir hastalık değildir. Su ve tuz alımınızı ayarlamaya başladığınızda astım ortadan kalkacaktır.

Su ve tuz almayı bırakırsanız, geri gelecektir. Çünkü bu vücudunuzun kuraklık yönetimi planıdır. Yokluğu Akciğer dokusunun kapanmasına neden olur.

-Bu çok ilginç. Şimdi, bunun diyabet üzerinde herhangi bir etkisi var mı?

Diyabet, dehidrasyonun başka bir belirtisidir. Beynin yüzde 85 suya ve tuza ihtiyacı var. Vücudunuz susuzsa ve tuzu azalırsa, vücut astımlı amaçlar için kanı biraz daha tatlı veya şekerli hale getirir.

Ayrıca insülin salgısını kapatmak için başvurmak zorundadır. Çünkü insülin salgılandığında tüm hücreler kapılarını açar ve şeker içeri girer, diğer elementler ve su da içeri girer. İnsülin vücut hücrelerinin element alımında kapıların anahtarıdır.

Dehidrasyonda bu anahtar engellenmelidir. Aksi takdirde dolaşımı zorlaştırır. Ancak bu durum karşısında beyin, diğer hücrelerin almadığı hem suyu hem de şekeri alır. Dehidrasyonda, suyun beyinde üreteceği hidroelektrik enerjisi azalır ve enerji elementlerine dönüşmesi için daha fazla şekere ihtiyaç duyar. Yani yaşlılık diyabetinin arkasında bir mantık var. İnsüline bağımlı diyabet, yine dehidrasyon ile üretilen otoimmün hastalıklardan biridir.

-Bu harika değil mi? Yani şeker hastasıysanız bunu tersine çevirebilir misiniz?

Yaşlılık diyabeti tamamen tersine çevrilebilir ve iyileştirilebilir. Beyin için başka bir kuraklık yönetim programı. İnsülin kullanan kişiler sudan faydalanacak ve insülin ihtiyaçları azalacaktır.

Lenfoma dehidrasyonun(10) başka bir komplikasyonudur ve kanser de öyle.

-Bu nedenle, vücudun içinde iyi hidratlanırsanız tümörler var olamaz. Vücudumuzda meydana gelen ve bizim için zararlı olan tüm bu olumsuz süreçleri tersine çevirmek bu kadar basitse, bunun yaşlanmamız üzerinde bir etkisi olur mu? Yaşlanma sürecini tersine çevirebilir miyiz?

Yaşlanma, dehidrasyonun bir komplikasyonudur. Çünkü yaşlandıkça cildinizin yüzeyinden yavaş yavaş su kaybedersiniz. Yüzeye olan sirkülasyon azalacak ve cilt su kaybettikçe yavaş yavaş yerine hiçbir şey geri gelmeyecektir. Böylece kırışıklıklar, oluklar vb. elde edersiniz. Ayrıca dehidrasyonda vücuttaki birçok elementi kaybedersiniz.

-İlaç firmalarından ve ilaç firmalarından olumsuz bir geri dönüş alıp almadığınızı merak ediyorum.

Aslında e-postalarla tehdit edildim. Birisi bana, anjinin dehidrasyon tarafından üretildiği iddiamın Amerikan Kardiyoloji Koleji ve FDA tarafından inceleme altında olduğunu söyleyen bir e-posta gönderdi. Sonunda bu konuyu açtıkları için mutluyum. Çok hoş bir şekilde şaşıracaklar.

Görüyorsunuz, tıp, vücudun tüm fonksiyonlarını düzenleyen vücuttaki katı bir madde olduğu anlayışını temel aldı. Katı maddenin fonksiyonları da dahil olmak üzere vücudun tüm fonksiyonlarını düzenleyenin su olduğunu moleküler düzeyde bilimsel olarak açıkladım. Su olmadan, bu katı madde kesinlikle işe yaramaz. Katı maddeye enerji veren ve harekete geçiren sudur.

-Bu mantıklı çünkü bedenlerimiz çoğunlukla sudan oluşuyor.

Evet, en uygun şekilde yüzde 75. Beyin yüzde 85 sudur. Şimdi, katı madde su olmadan aktif değilse, bu nedenle su, katı maddeden daha önemlidir. Yeterince almazsanız, vücudun bazı işlevleri acı çekmeye başlayacaktır. Bu benim moleküler bilimsel düzeyde tanıttığım paradigma değişikliğidir.

13. Bilim Dünyası Enflamasyon Konferansı’nda histaminin vücuttaki su düzenlemesinden sorumlu bir nörotransmitter(11) olduğu konusunda bir sunum yapmak üzere davet edildim. Bu onun asli işlevidir ve eğer vücutta ağrı yapıyorsa, ürettiği ağrı ne olursa olsun susuzluk belirtisidir. Ve acıyı dehidrasyon belirtisi olarak görmeleri gerektiğini.

Yani bilimsel düzeyde, alanımı anlıyorum. Bu bilgi, insanların gerçek olarak kabul edebilmeleri için bilimsel düzeyde sunulan uzun yıllar süren araştırmamda artık halka açık hale getiriliyor. Ayrıca klinik gözlemlerime dayanıyor. İlk olarak, peptik ülser hastalığı olan 3.000’den fazla insanı sadece su ile tedavi ettim ve bu insanların susadığını anladım. İnsan susuzluk sinyalini bir hastalık durumu olarak yanlış etiketledik.

Haziran 1983’te Journal of Clinical Gastroenterology’de ana başyazı olarak yayınlandı. 1987’de Pain’i sundum, Paradigma Değişikliği İhtiyacı Burada ağrının dehidrasyona işaret ettiğini ve dehidrasyonun vücudun dokularında hasara yol açtığını ve bunun da kansere neden olabileceğini açıklamıştım.

Bunu Yunanistan’daki uluslararası bir kanser konferansının konuk öğretim üyesi olarak sundum. Tüm bilim camiasını şok etmiştim. Daha sonra bana geri döndüler ve “Şimdi bir sistem bozukluğundan bahsettiğimizi anlıyoruz. Parçacıklara bakıyorduk.”

Sadece vücuttaki parçacıklara bakıyorlardı. Dehidrasyonun çok sistemli bir kargaşa ürettiğini söylüyordum. Bunların hepsini onlara açıkladım.

Bu, PMS ve menopoz gibi hormonal olan şeylere nasıl yardımcı olur?

Hepsi normal bir ayara ayarlanacaktır. Dehidrasyona sahip olduğunuz bu semptomların çoğu, vücudun anormal bir ortamda olduğunu gösterir.

-Yani kırılgan kemikler olan osteoporoza-kemik erimesi bile yardım edilebilir mi?

Osteoporoz, dehidrasyonun başka bir komplikasyonudur. Şimdi açıklamama izin verin. Su, tüm fizyolojik fonksiyonlar için ana enerji kaynağıdır. Yaşlandıkça, susuzluk algımızı kaybederiz. Bu da vücudumuzda suyun azalmasına neden olur.  Su bulunmadığında ve içimizde su içme isteği oluştuğunda, bunu açlıkla karıştırırız. Su içmek yerine gidip yemek yeriz. Böylelikle vücut su istediğinde yemek yediğimiz için fazla yemiş oluyoruz. Vücudu sulandırdığımızda, beyinde enerji oluşur. Fazla su da atılır. Beyin fonksiyonuna enerji vermek için yemek yememiz gerektiğinde, bu besinin sadece yüzde 20’si beyne ulaşır. Diğer yüzde 80, sporcu değilsek, vücutta yağ şeklinde birikir.

Artık belli bir düzeyde kemiklerdeki kalsiyum ve vücutta depolanan kalsiyum bir enerji kaynağıdır. Kalsiyumun her bir atomu başka bir kalsiyum atomuna yapışarak bir kalsiyum molekülü oluşturur ve bu da kemik haline gelene kadar birikir… Her atom aynı zamanda bir birim enerji depolar. Vücut, düşük enerji seviyelerinde bu enerjiden yararlanmayı, kalsiyum esaretini kırmayı ve enerjiyi almayı öğrenmiştir. Gevşek kalsiyum oluşur ve vücuttan atılır. Yavaş yavaş, kemik dokusunda depolanan enerjiden yararlandıkça, kalsiyumun kendisini atıyoruz ve osteoporoz böyle başlıyor. Osteoporoz istemiyorsan su iç, tuz, biraz da mineral al. Vücut, aldığınız gıdalardan kalsiyumu tutacaktır. Ancak su olmadan hiçbir takviye işe yaramaz. Kalsiyum alıyorsanız, su içtiğinizden emin olun çünkü su içtiğinizde hücre zarında enerji, yüksek aktivasyon ısısı yaratacaksınız. Kalsiyum, ısı olduğu zaman başka bir kalsiyuma bağlanma özelliğine sahiptir. Kalsiyum, ısıyı kullanılabilir bu enerjiye dönüştürmenin bir yoludur.

-Bu çok şaşırtıcı. Sanki hepimiz etrafta dolaşıyormuşuz, sadece kuruyormuşuz gibi hissettiriyor. Daha fazla su alın!

Kesinlikle, hepimiz kuruyoruz. Örümcek damarlı ve varisli damarlı bu insanları çok görüyorsunuz. Tuz eksikliği vardır!

Suya ne kadar tuz koyarsınız?

Her bir litre su için temel olarak 1/4 çay kaşığı deniz tuzuna ihtiyacınız var. Deniz tuzu, diğer deniz minerallerini, 84 farklı mineral içerir ve bunlar hayati öneme sahiptir. Çeyrek çay kaşığı 1-1/2 gramdır. Bir çay kaşığı altı gramdır. Vücudun temel olarak günde üç ila dört gram tuza ihtiyacı vardır. O zaman 10 bardak su içiyorsun. 10 bardak su almıyorsanız, birikmiş tuz alımı sizi yavaş yavaş şişirecektir. Kendinizi sürekli ölçmeniz gerekir. İki gün içinde aniden iki veya üç kilo yükseldiyseniz, çok fazla tuz tutmuşsunuzdur. Sadece su için, bir gün tuz almayın ve ertesi gün devam edin.

AĞRILARIN NEDENİ %99 SU!

Vücudunuzdaki herhangi bir ağrının başlangıçta dehidrasyondan kaynaklandığını varsayın. Vücuttaki ağrı, 100 vakanın 99’unda dehidratasyon belirtisidir.

-Tuz sadece yemeğinize değil, suya mı eklenir?

İstediğiniz şekilde alabilirsiniz. Bu liberal bir yöntemdir. Çiğneme, yutma, yiyecekleri parçalama, partikülleri emme ve metabolize etme eylemi için hazır olması için yemeğinizden önce su içmeniz gerekir. Egzersiz yapıyorsanız, egzersizden önce suya ihtiyacınız vardır çünkü egzersiz damar yatağınızı genişletecek ve daha fazla terleyecek ve çok çabuk susuz kalacaksınız. Bu yüzden önceden su almak en iyisidir. Uyumadan önce suya ihtiyacın var çünkü sekiz saat boyunca yavaş yavaş kuruyacaksın. Sıcak yatakta terlersiniz. Vasküler sisteminiz genişler. Bol bol su soluyorsunuz. Sabaha kadar tahliye etmeseniz bile idrar üretirsiniz. Yani sabah ilk iş susuz kalıyorsun. Sabah ilk iş iki bardak su içmek. Var olan en iyi müshildir.

– İçinde hiçbir şey olmayan suyu elde etmemiz veya kalitesi ne kadar önemli?

Şişelenmiş suyun yüzde yetmiş beşi musluk suyudur. Sadece işlendi. Musluk suyu klorludur, bu bir nimettir çünkü klor olmadan suyla bulaşan pek çok hastalığa yakalanacaksınız. Klor, Tanrı’nın insanlığa bir lütfüdür. Klor aynı zamanda bir gazdır. Suyu 1/2 saat bırakırsanız buharlaşacaktır. Böylece açık bardaktayken suda kalmaz.

Yani, temelde, bu ülkedeki su çok iyi.

-Şu anki kitabınız astım, alerji ve lupustan bahsediyor.

Lupus otoimmün bir hastalıktır. Lupusun neden dehidrasyon kaynaklı bir problem olduğunu açıklamak için bir model olarak kullanıyorum. Bu, sunduğum otoimmün hastalıklar için yeni bir konsept. Çünkü paradigma değişimine inanıyorum ve bu insan vücudundaki birçok hastalık durumunu açıklayabilir. Otoimmün hastalıkları anlamanın, dehidrasyon sonucu nasıl ortaya çıktıklarını açıkladığını uyguluyorum.

Temel olarak, burada olacak yeni bilgiye sahibiz, bilimsel bilgi, yani şu andan sonsuza kadar burada olacak ve tek yapmamız gereken bunun üzerine inşa etmek. Katı maddeyi araştırmak için 100 yıl para ve zaman harcadılar. Dehidrasyonu araştırmak için çeyrek daha fazla zaman ve onda biri daha fazla para harcarlarsa, çok daha sağlıklı bir ulus olacağız. Sağlık giderlerimizi en az yüzde 50-60 oranında azaltacağız.

Ve yaş doğal olarak 120 yıl olacak.

-Deepak Chopra, 60 ya da 70 olduğumuzda yolun yarısında olduğumuzu söylüyor, öyleyse neden olmasın?

Bu bilime dayalı yeni bir bilgidir. Bu basit bir bilgi, çok basit. İnsan vücudunun kökeni, tasarımı basit olaylar üzerine kuruludur. Bu basit olayları bütünleştirmek, bütünleşik bir beden üretmiştir, ancak bunun temeli, suya dayalı basitliktir.

SU BİRİNCİL BESİN!

Su, ihtiyacı olan şeydir. Elementler, mineraller onun ihtiyacı olan şeydir. Şimdiye kadar ona tüm besin öğelerini, bu diyeti, şu diyeti verdik ama asla suya odaklanmadık! Suyu birincil besin olarak kullanın. Oksijenin insan vücudunun en önemli unsuru olduğunu söylüyorlar. Su daha önemli. Etrafta su olmasaydı, oksijen neyin içinde çözülürdü? Ve nasıl davranacaktı? Çözünmesini sağlayan ve hedefine taşıyan sadece sudur.

-Yani su bu gezegendeki en önemli şey!

Evet. Su bu gezegendeki en önemli şeydir. Yaşam için, hayal edebileceğiniz her şeyden daha önemlidir. Ne yazık ki gazlı içecekler, kolalar ve kafein içeren içecekler vücudun su ihtiyacının yerini tutmuyor. Kafein dehidrate edici bir maddedir.

GAZLI İÇECEKLERDEN UZAK DURALIM!

Kuru hücreler sünger gibidir. Suyun içlerine girmesi zaman alır. Kafein, suyun vücutta yeterince uzun süre kalmasına izin vermez. Bir saat içinde içtiğiniz içecekten daha fazla idrara çıkacaksınız.

-Bu çok şaşırtıcı! Bize her şeyin anahtarını verdin… sağlık ve uzun ömür.

Sana vermedim. Tanrı onu sana vermem için bana verdi.

-Pekala, bunun için savaşan sensin ve orada beyaz atının üzerinde olduğun için kesinlikle minnettarız!

Ben gerçekten bir misyonerim. Ve su satmakla ticari bir ilgim yok. Ve sana tasarım suyu al demiyorum bile. Yani gerçek dışında hiçbir art niyetim yok.

-Sadece tuzu ve suyu takip ederek tersine döndüğünü gördüğünüz en dramatik olay nedir?

Bir gece geç saat 11’de koridorda bir uluma, bir çığlık, bir inilti, bir ıstırabı takip ederek kaynağına gittim. Ve yerde cenin pozisyonunda genç bir adam buldum, iki büklüm olmuş ve sadece inliyordu. Ona, “Sorun ne?” diye sordum. Ülserim beni öldürüyor dedi. Ve haklıydı. Onu öldürüyordu. Ben de, “Bunun için ne yaptın?” dedim. “Üç Tagamet ve bir şişe antasit aldım ve hiçbir işe yaramadı” dedi. “Ne zaman başladı?” dedim. “Öğleden sonra birde” dedi.

10 saat boyunca o pozisyondaydı ve kimse ona yardım edemedi. Delinmiş olup olmadığını anlamak için karnını inceledim. Neyse ki, o yoktu. Ve ona iki bardak su verdim ve yanına oturdum ve 10 dakika boyunca onu gözlemledim. Aşağı tuttu. Geri döndüm ve yedi dakika sonra geri döndüm. Artık homurdanmıyordu. Çok daha uyanıktı. Ona bir bardak daha su verdim, sonra bir tane daha. Gözlerini açtı, oturdu ve bir kez daha ağrısızdı. 20 dakika içinde üç bardak su acısını giderirken, insanın sunduğu en iyi, en güçlü ilaç hiçbir şey yapamazdı.

Görüyorsunuz ki suyun ağrı giderici özellikleri var. İlaçlar yerel bölgeyi etkilediği için etkili değildi. Beyninin içinde, beyin seviyesinde dehidrasyonunu hissediyordu. Sadece su beyne istenilen etkiyi verebilir.

Ağrının iki seviyesi vardır. Biri, ağrı kesicilerin ortadan kaldırabileceği çevresel anlayıştır. Sonra hiçbir ilacın tedavi etmediği merkezi sinir sistemi ağrı düzeyi vardır. Ve bu yüzden birçok yaşlı insan aldıkları tüm ilaçlara rağmen acı çekiyor. Bu kişiler su içmeye ve tuz alımını düzenlemeye başlarlarsa tamamen ağrısız olurlar.

Bu yüzden suyun mucizesini gördüm. Bu tünelin sonunda ışık görüyorum. Yine de en iyi tıp fakültelerinde eğitim aldım ve hiçbir zaman size suyun bir ilaç olduğunu söylemiyorlar. Su bir şifacıdır.

Bu yüzden “tedavi” kelimesini kullandığımda dehidrasyonu tedavi etmekten bahsediyorum. Buna hastalık ya da bu diyorlar. Bana göre, bunlar dehidrasyon durumlarıdır. Bu yüzden dehidrasyonu suyla tedavi ediyorum.(bkz)

ÖNEMLİ BİR SIR

Dr. Batmanghelid ile yapılan röportajdan da anlaşılacağı üzere Sadece SU içmeyle ilgili yaşam tarzımızda değişik yaparsak, genel olarak enerji seviyemiz üzerinde önemli bir etkisi olduğunu göreceğiz.

Ve aşağıdaki bilgi ile de Suyun sağlımızdaki Önemini sıralamış olacağız;

Su Mucizeleri: Sağlık ve Zindelik İçin İnanılmaz Sırlar;

Su mide ekşimesini önler ve iyileştirmeye yardımcı olur. Mide ekşimesi, gastrointestinal sistemin üst kısmındaki su sıkıntısının bir işaretidir. İnsan vücudunun önemli bir susuzluk sinyalidir. Bu ağrının tedavisinde antasitler veya tablet ilaçların kullanılması dehidrasyonu düzeltmez ve su sıkıntısı nedeniyle vücut acı çekmeye devam eder. Mide ekşimesini dehidrasyon belirtisi olarak görmemek ve antasitler ve hap ilaçları ile tedavi etmek zamanla mide ve oniki parmak bağırsağı iltihabına, hiatal herniye, ülserasyona ve nihayetinde karaciğer ve pankreas dahil olmak üzere gastrointestinal sistemde kanserlere yol açacaktır.

Su, artriti-eklemlerde iltihaplanmayı önler ve iyileştirmeye yardımcı olur.

Romatoid eklem ağrısı – artrit – ağrılı eklemde su sıkıntısının bir işaretidir. Yaşlıları olduğu kadar gençleri de etkileyebilir. Ağrı kesici kullanımı sorunu gidermez, ancak kişiyi ağrı kesici ilaçlardan daha fazla hasara maruz bırakır. Su ve az miktarda tuz alımı bu sorunu çözecektir.

Su, sırt ağrısını önler ve tedavi etmeye yardımcı olur.

Bel ağrısı ve omurganın ankilozan artriti, vücudun ağırlığını destekleyen su yastıkları olan omurga ve disklerde su sıkıntısı belirtileridir. Bu koşullar, artan su alımı ile tedavi edilmelidir – ticari bir tedavi değil, çok etkili bir tedavi. Artrit ve bel ağrısını eklem boşluklarında dehidrasyon belirtileri olarak kabul etmemek ve bunları ağrı kesiciler, manipülasyon, akupunktur ve nihayetinde ameliyatla tedavi etmek, zamanla eklemlerdeki kıkırdak hücrelerinin tümü öldüğünde osteoartrit- eklem iltihabı, uzuvlarda sakatlayıcı deformasyonlar üretecektir ve omurganın deformasyonuna neden olacaktır.

Ağrı kesici ilaçların kendi hayatı tehdit eden komplikasyonları vardır.

Su, anjinayı- kalbe yetersiz kan ve oksijen gelmesi sonucu oluşan göğüs ağrısını önler ve iyileştirmeye yardımcı olur.

Kalp ağrısı – anjina – kalp/akciğer ekseninde su sıkıntısının bir işaretidir. Hasta ağrısız ve ilaçlardan bağımsız hale gelene kadar su alımı artırılarak tedavi edilmelidir. Tıbbi gözetim ihtiyatlıdır. Bununla birlikte, artan su alımı anjinin tedavisidir.

Su, migreni önler ve iyileştirmeye yardımcı olur.

Migren baş ağrısı, beynin ve gözlerin su ihtiyacının bir işaretidir. Dehidrasyonun vücutta oluşması engellenirse tamamen temizlenecektir. Migrene neden olan dehidrasyon türü, sonunda gözün arka kısmında iltihaplanmaya ve muhtemelen görme kaybına neden olabilir.

Su, koliti önler ve iyileştirmeye yardımcı olur.

Kolit ağrısı, büyük bağırsakta su sıkıntısının bir işaretidir. Kabızlık ile ilişkilidir, çünkü kalın bağırsak, dışkıdaki son su damlasını sıkmak için büzülür – dolayısıyla su kayganlığı eksikliği. Kolit ağrısını dehidratasyon belirtisi olarak tanımamak kalıcı kabızlığa neden olur. Hayatın ilerleyen dönemlerinde fekal etkilenmeye neden olur: divertikülit (sindirim sisteminin iç yüzeyinde oluşabilen küçük, şişkin keselere denir), hemoroid ve poliplere neden olabilir ve kolon ve rektum kanseri geliştirme olasılığını önemli ölçüde artırır.

Su ve tuz astımı önler ve iyileştirmeye yardımcı olur.

ASTIMIN ANA NEDENİ KURAKLIK

14 milyon çocuğu da etkileyen ve her yıl birkaç binini öldüren astım, vücuttaki dehidrasyonun bir komplikasyonudur. Vücudun kuraklık yönetim programlarından kaynaklanır. Astımda havanın serbest geçişi engellenir, böylece su buharı – kış buharı şeklinde vücudu terk etmez. Artan su alımı astım ataklarını önleyecektir. Astımlıların ayrıca, hava keseciklerinin içine ve dışına serbest hava akışını engelleyen akciğerlerdeki mukus tıkaçlarını kırmak için daha fazla tuz almaları gerekir. Büyümekte olan bir çocuğun vücudundaki dehidrasyonun bir göstergesi olarak astımı tanımamak, her yıl binlerce çocuğu ölüme mahkûm etmekle kalmayacak, kalan 14 milyon astımlı çocukta geri dönüşü olmayan genetik hasarın oluşmasına da izin verecektir.

Su, yüksek tansiyonu önler ve iyileştirmeye yardımcı olur.

Hipertansiyon, suyu hayati hücrelere yayan tüm kan damarlarını doldurmak için yeterli su olmadığında vücudun genel bir kuraklığa uyum durumudur. Ters ozmoz mekanizmasının bir parçası olarak, kan serumundan gelen su süzülüp önemli hücrelere zarlarındaki küçük deliklerden enjekte edildiğinde, “enjeksiyon işlemi” için ekstra basınca ihtiyaç duyulur. Tıpkı hastanelerde IV “su” enjekte ettiğimiz gibi, vücut da aynı anda on trilyonlarca hücreye su enjekte eder. Su ve biraz tuz alımı kan basıncını normale döndürür! Hipertansiyonu insan vücudundaki dehidrasyonun başlıca göstergelerinden biri olarak kabul etmemek ve vücudun daha fazla susuz kalmasını sağlayan diüretiklerle tedavi etmek, zamanla kalp atardamarlarında ve beyne giden atardamarlarda kolesterolün tıkanmasına neden olur. Kalp krizlerine ve felç eden küçük veya büyük felçlere neden olur. Sonunda böbrek hastalığına neden olur. Alzheimer hastalığı gibi beyin hasarına ve nörolojik bozukluklara neden olur.

Su, yetişkinlerde erken başlayan diyabeti önler ve iyileştirmeye yardımcı olur. Erişkin başlangıçlı diyabet, insan vücudunun şiddetli dehidrasyonuna uyum sağlayan başka bir durumdur. Dolaşımda yeterli su olması ve beynin öncelikli su ihtiyacı için, insülinin tüm vücut hücrelerine su itmesini önlemek için insülin salınımı engellenir. Şeker hastalığında, sadece bazı hücreler hayatta kalma oranlarını su alır. Su ve biraz tuz, yetişkinlerde başlayan diyabeti erken evrelerinde tersine çevirecektir. Yetişkinlerde başlayan diyabetin dehidrasyonun bir komplikasyonu olarak tanınmaması, zamanla vücudun her yerindeki kan damarlarında büyük hasara neden olacaktır. Sonunda ayak parmaklarının, ayakların ve bacakların kangrenden kaybına neden olur. Göz hasarına, hatta körlüğe neden olur.

Su kan kolesterolünü düşürür.

Yüksek kolesterol seviyeleri, vücut tarafından erken kuraklık yönetiminin bir göstergesidir. Kolesterol, bazı hücre zarlarının boşluklarına dökülen, hayati su içeriklerini, çevrelerinde dolaşan ozmotik olarak daha güçlü kana kaybetmelerini önlemek için dökülen kil benzeri bir maddedir. Kolesterol, sinir hücresi zarları ve hormonları üretmek için kullanılmasının yanı sıra, normalde hücre zarlarından su alışverişi yapacak olan diğer hayati hücrelerin su vergilendirmesine karşı bir “kalkan” olarak da kullanılır. (bkz)

İçmek için yalnızca taze, filtrelenmiş su kullandığınızdan emin olun.

Bu arada maden suyunun faydalarını da unutmayalım;

Maden suyunun magnezyum ve kalsiyum gibi minerallerden zengin olması kalp krizi ve damar sertliğine karşı koruyucu. Nitekim magnezyumdan zengin suların tüketildiği bölgelerde bu hastalıklar daha az görülüyor.

Düzenli maden suyu kullanımı, böbrek taşlarının  ve idrar yolu enfeksiyonlarının oluşmasını önler.

Maden suyunu her yaştaki insan ve hamileler rahatlıkla içebilirler.

Uyarımız!

Yıpranmış damacanalar;

Damacanaların hammaddesinde fosgen adı verilen, savaşlarda yaygın şekilde kullanılan kimyasal zehirli bir gaz bulunmaktadır.

Yıprandığında ve içinde uzun süre su bekletildiğinde, damacanayı oluşturan plastikteki birçok tehlikeli kimyasal suya karışabilmektedir.

Bu kimyasallar mide, karaciğer, sinir sistemi ve akciğer dokusunda tahribata yol açıyor, kansere neden olabiliyor.

Bu yüzden evinize gelen damacananın yıpranmamış olmasına özen göstermek gerekiyor.

Tabii en iyi yol tekrar eskiye dönmek ve cam damacanalardan su içmek. Hatta iyisi bu suyu evlerde küp içinde dinlendirmek.

Ya da plastik damacanadaki suyu hemen buraya boşaltıp orada saklamak. Hayal gibi geliyor ama biraz gayretle niçin mümkün olmasın?

Şebeke suyunu musluktan aldıktan sonra en az bir saat dinlendirirseniz (özellikle küpte) kloru uçar ve içilebilir.

İçtiğiniz su aşırı soğuk olmasın. Oda sıcaklığındaki suyu içmek en iyisidir. İçtiğiniz suyun pH’sı 7.5-8.5 arasında olsun. (bkz)

10-Lenfoma (Lenf kanseri) vücudun savunma hücreleri olan lenfositlerin kanserleşerek kontrolsüz büyümesidir. Lenf kanseri en sık görüldüğü yerler; lenf bezleridir. Lenf bezleri vücudun en önemli savunma mekanizmalarından biridir.

11-Nörotransmitter, Nöronlar arasında veya bir nöron ile başka tür bir hücre arasında iletişimi sağlayan kimyasallara nörotransmitter veya nörotransmiter denir. Sinir sistemi boyunca sinirsel sinyaller bu kimyasal taşıyıcılar yardımıyla iletilir. Sinir hücrelerinin taşıdığı sinyaller nöronlar üzerinde son derece hızlı ilerler.

STRES’İN BİRAZI VAR!

Ölüm Oranı Nasıl Düşer?

STRES'İN BİRAZI VAR!

Yazan ve Araştıran Muammer KARABULUT

#5. Düşük Stres

Biraz stres normal ve sağlıklıdır. Bununla birlikte, sayısız çalışma, kronik stresin endokrin(12) ve sinir sisteminde dengesizlikler yaratarak dolaylı olarak bağışıklık fonksiyonunun düşmesine yol açabileceğini kanıtlamıştır. Stres aynı zamanda kortizol(13) düzeylerini de yükseltir ve bu da zamanla iltihaba ve genetik düzeyde değişikliklere yol açabilir.

#6. Yüksek ateş

Meditasyon, dua, egzersiz yapmak, doğada olmak ve kafein tüketimini azaltmak gibi stresi azaltmanın birçok yolu vardır. Başka bir yol, ısının yatıştırıcı gücünü kullanan yöntemlerdir. Hipertermi(14) vücut ısısını geçici olarak yükseltir ve bu da bağışıklık sistemini de güçlendirebilir. Bu çalışmanın vücuttaki Isı Şok Proteinleri (HSP’ler) adı verilen maddeler aracılığıyla nasıl görüldüğüne ilişkin mekanizma. Sağlıklı HSP’ler, hücreleri stresin neden olduğu hasardan korumada rol oynar.

Vücutta yüksek ısıya maruz kalmanın neden olduğu belirli bir miktar stres, hücrelerdeki sağlıklı HSP’lerin miktarını geçici olarak artırır. Diğerlerinin yanı sıra 2016 yılında yapılan bir İtalyan araştırmasına göre bu iyi bir bağışıklık olabilir. Hipertermi biçimleri arasında kuru sauna, kızılötesi sauna, ıslak sauna, mineral su kaynakları, egzersiz ve Biomat gibi belirli teknolojilerin kullanılması yer alır.

#7. Egzersiz yapmak

Son yıllarda tekrar tekrar yapılan araştırmalar, vücudumuzu hareket ettirmenin bağışıklık sağlığı üzerinde birçok yönden derin bir etkisi olabileceğini doğrulandı. Bir yol, yukarıda bahsedildiği gibi, hücreler içindeki sağlıklı HSP’lerin miktarını arttırmaktır. Egzersiz ayrıca dolaşımdaki lenf sıvısı yoluyla detoksifikasyona yardımcı olabilir. Daha da şaşırtıcı olan, yüksek yoğunluklu kardiyovasküler aktivitenin bağırsaklara da yardımcı olabilmesidir.

Egzersiz ayrıca obezite ile ilişkili “enerji toplayan” bakterileri azaltabilir ve daha verimli yağ yakımını teşvik eden bakterileri artırabilir. Fitness seviyeleri yükseldikçe, ölüm oranları da düşer!

Yine hareketsizliği, diğer bir ifade ile yüksek oturma riski, sigara içmekten üç kat daha fazla olduğuna ilişkin çalışmalar da var! (bkz)

#8. Yeşil Sebzeler

Lahana, brokoli, lahana ve Brüksel Lahanası gibi parlak yeşil sebzeler, Brassicaceae veya Cruciferae ailesinin bir parçasıdır. Bu gıdalar, bağışıklık sistemimizin sağlığı için ihtiyacımız olan hemen hemen tüm besin maddelerine sahiptir. Antioksidanlar ve kalsiyum, magnezyum ve selenyum gibi temel minerallerle doludurlar. Ayrıca, bağışıklık sistemini destekleyen enzimleri artıran SFN-sülforafan  (15) gibi spesifik bitkisel besinler içerirler.

Ve özellikle Brokoli  bilinen  en  iyi mucizevi   SFN  kaynağıdır. (bkz)

12-Endokrin Hayatta kalmak, büyümek ve çoğalmak için, insan dahil çok hücreli bir organizmanın, fizyolojik talepleri ve çevresel zorlukları karşılamak için dokular, organlar ve organ sistemleri arasında etkili bir uyuma sahip olması gerekmektedir. Endokrin sistem, iç ve dış koşullara yanıt vermektedir.

13-Kortizol, böbrek üstü bezinin kabuk bölgesinde üretilen, vücudun strese gösterdiği tepkiyle ilişkili bir kortikosteroid hormondur. Kan basıncını ve şekerini artırır, kadınlarda kısırlığa neden olur ve bağışıklık sistemini baskılar.

14-Hipertermi bir vücudun kendi yaydığından daha fazla ısı ürettiği durumlarda veya kendi yaydığından daha fazla ısı emdiği durumlarda termoregülasyondaki bir kırılma nedeniyle ortaya çıkan yüksek vücut sıcaklığıdır.

15-Sülforafan, antioksidan, antimikrobiyal, antikanser, antienflamatuar, yaşlanma karşıtı, nöroprotektif ve anti-diyabetik özelliklere sahiptir. Ayrıca sülforafan kardiyovasküler ve nörodejeneratif hastalıklara karşı da koruma sağlamaktadır.

O ŞEKER, ŞEKER GİBİ DEĞİL!

EN KÖTÜ 3 İCATTAN BİRİSİ ŞEKER

O ŞEKER, ŞEKER GİBİ DEĞİL!

Yazan ve Araştıran Muammer KARABULUT

#9. Şekeri Az Tüketin! 

Günümüz dünyasında şeker normalde fruktoz ve özellikle büyük ölçüde sentetik olarak üretilen Yüksek Fruktozlu Mısır Şurubu (HFCS) biçiminde gelir. 2010 yılında Oregon Sağlık ve Bilim Üniversitesi’nde yapılan araştırma, HFCS’nin yutulmasının hipotalamusta dengesizliklere yol açabileceğini buldu. Hipotalamus, beynin sağlıklı iştah seviyelerini belirleyen ve aynı zamanda metabolizmadan sorumlu hormonların üretimini kontrol eden kısmıdır.

Şekerin tipik olarak ticari olarak geldiği diğer form sakarozdur (sofra şekeri). Sükroz, fruktoz ve glikozun bir karışımıdır ve vücudun parçalanması ve sindirilmesi son derece zordur. Uzmanlar , her türlü şekerin fazlasının bağışıklık fonksiyonunu önemli ölçüde tehlikeye atabileceğini belirtiyor. Çok fazla şeker obeziteye ve diyabete yol açabilir ve ayrıca beyaz kan hücrelerinin bağırsaktaki ve başka yerlerdeki zararlı bakterileri yok etmedeki etkinliğini azaltabilir.

Büyük bir hastalığınız varsa, en azından bir süreliğine şekeri diyetinizden tamamen çıkarmayı ciddi olarak düşünün. Hidrasyonun yanı sıra, beyaz ekmek ve makarna da dahil olmak üzere tüm rafine şeker (16) kaynaklarını azaltmak, muhtemelen bağışıklık sisteminiz için yapabileceğiniz en iyi şeylerden biridir!

DOĞAL OLMAYAN ŞEKER KANSERİ BESLER

SU ne kadar hayatımız için önemliyse rafine edilmiş ŞEKER de onun kadar zararlıdır. Onun için bu bölümde SU kadar ŞEKERE de dikkat çekmek istedim…

Büyük bir hastalığınız varsa, en azından bir süreliğine şekeri hayatınızda tamamen çıkarmayı ciddi olarak düşünelim. Hidrasyonun yanı sıra, beyaz ekmek ve makarna da dahil olmak üzere tüm rafine şeker kaynaklarını azaltmak, muhtemelen bağışıklık sisteminiz için yapabileceğiniz en iyi şeylerden biridir! Çünkü bağışıklık sisteminin önüne geçen zehir adına şeker diyebilirz!

Günümüz dünyasında şeker normalde fruktoz ve özellikle büyük ölçüde sentetik olarak üretilen Yüksek Fruktozlu Mısır Şurubu (HFCS) biçiminde gelir. 2010 yılında Oregon Sağlık ve Bilim Üniversitesi’nde yapılan araştırma, HFCS’nin yutulmasının hipotalamusta dengesizliklere yol açabileceğini buldu. Hipotalamus, beynin sağlıklı iştah seviyelerini belirleyen ve aynı zamanda metabolizmadan sorumlu hormonların üretimini kontrol eden kısmıdır.

Şekerin tipik olarak ticari olarak geldiği diğer form sakarozdur (sofra şekeri). Sükroz, fruktoz ve glikozun bir karışımıdır ve vücudun parçalanması ve sindirilmesi son derece zordur. Uzmanlar , her türlü şekerin fazlasının bağışıklık fonksiyonunu önemli ölçüde tehlikeye atabileceğini belirtiyor. Çok fazla şeker obeziteye ve diyabete yol açabilir ve ayrıca beyaz kan hücrelerinin bağırsaktaki ve başka yerlerdeki zararlı bakterileri yok etmedeki etkinliğini azaltabilir.

EN KÖTÜ 3 İCATTAN BİRİSİ ŞEKER

Şeker tüketimi ne örneğin İngiltere’de 1815’de 5 kg civarında olan kişi başına yıllık çay şekeri tüketimi 1970’de 50 kg ‘ın üzerine çıkmıştır. Belki de İngiltere’deki bu artıştan dolayı Uluslararsı Şeker Derneği Londra’da kurulmuştur. (bkz) Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) 2019 yılı verilerine göre de Türkiye’de yıllık şeker tüketimi 30,6 kg’dır. Türkiye bu miktar ile 180 ülke arasında 64. sırada yer alıyor.(bkz)  Dünya da şeker tüketimi ise 2001’de 123,4 milyon tondan 2018’de 172,4 milyon tona yükseldiği görülüyor.  Kişi başına yıllık şeker tüketimi ise 22,6 kg olduğu görülüyor

Şeker tüketiminin hızla arttığı dünyada bilim insanlarının elde ettikleri sonuçlara göre, yaşadığımız dünyada en kötü SONLA buluşan  3 icattan bir Şeker. Diğer iki icat ise eroin ve atom bombası olarak sıralıyor…

Burada  eroin ve atom bombasını sanırım anlatmaya gerek yok ama şeker  az bilindiği için biraz  dikkat çekmek istedim.

Öncelikli olarak da bu dikkati bize sağlayan ise kanserli hücreler hakkında araştırmaları ile tanınan ve doktorlar tarafından  yeteri kadar anlaşılmayan Otto Warburg’un buluşlarını analiz yapan ve  11 Mart 2015 tarihinde aramızdan ayrılan Prof. Dr. Ahmet AYDIN’a teşekkür etmemiz gerekir..

Çünkü insanoğlunu en kötü icadı olan, “şeker ve kanser arasındaki bağlantı” bu bilim insanların bilimsel çalışmaları ile ortaya çıkmış ve şekerin kanseri beslediği gerçeğine ulaşmışlardır. (bkz)

KANSERİ ŞEKERLE BESLEMEK MANTIKLI MI?

İşte bu bilim adamları da çok açık bir şekilde, “Şeker kanseri besler. Vücut sonunda, kanser hücresini beslemeye çalışırken kendisi açlık” çektiğini söylüyor.  Ve ardından da , “Şimdi, kanserin şekerle beslendiğini öğrenmişken, kanseri şekerle beslemek mantıklı geliyor mu sorusunu soruyor.

Prof. Dr. Erkan Topuz ise doğal şeker pancarının hiçbir zararı olmadığını gibi faydalı olduğu da söyleyenler arasında. (bkz)

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Deontoloji ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Ayten Altıntaş göre de, Kristal şekerin elde edilmesinde hareket noktası ise “şeker kamışı” olmuş. Geçmişte tarih boyunca şeker kamışından hareketle şeker elde edilmiş. (bkz)

BALDA BÜTÜN ŞEKERLER VAR!

Altıntaş, “Şeker kamışı veya şeker pancarından elde edilen kristal şekerin içinde “sükroz” diğer adıyla “sakkaroz” denilen bir madde vardır. Meyveler “früktoz” içerirken, bal hem früktoz, hem glikoz hem sükroz hem de maltozu bir arada içermektedir. Yani balda tüm şekerler “doğal” olarak mevcut…

Bütün şekerli bitkiler fotosentez ile topraktan aldıkları su ve mineralleri kendi içinde sentezleyerek şekere dönüştürüyor. Örneğin elma, topraktan su ve mineral alıyor, güneşten aldığı ışınlarla kendi fabrikasında doğal kimyası ile şeker imal ediyor. İmal ettiği bu şeker insana birebir uyumlu.

İnsan da tabiatın bir parçası meyveler de kısacası topraktan elde edilen her şey tabiatın bir parçası, arılar da tabiatın bir parçası onların çiçeklerden imal ettiği bal da, kısaca tabiatta var olan doğal gıdaların tümü insan doğasına birebir uyumludur ve bu gıdalarda bulunan maddelerin insan vücudu için önemli etkileri vardır. Ancak, tabiattan gelen doğal gıdalar dıştan müdahale ile başka bir şekle dönerse işte o zaman insana zehir etkisi yapıyor.

İşte insan hayatı için hayati önem taşıyan şeker de dıştan müdahalelerle zehire dönüşmüştür. Bu noktada şeker kamışının tarihine baktığımızda her şey net olarak ortaya çıkmaktadır.”

Şeker kamışı, M.Ö. 3000’li yıllarda Hindistan’da fark edilmiş. Çok önemli bir medeniyet merkezi olan ve birçok alanda tarihe damgasını vuran Hindistan’da, kutsal sayılan, “veda”larda “şeker kamışı” yer almaktadır. Veda, Hintlilerin kutsal saydıkları tarihi metinlere verdikleri ad. Bu tarihi metinlerde şeker ve şeker kamışı önemli bir yere sahiptir.

Hintliler şeker kamışı tohumlarını ekip yetiştirdikten sonra, elde ettikleri şeker kamışını sıkmışlar, sıvısını alıp ya hemen kullanmışlar ya da konsantre ederek daha uzun dayanmasını sağlamışlar. Konsantre edilen yani bizim bildiğimiz pekmez kıvamındaki şeker kamışının bir müddet sonra kristalleştiğini keşfettikten sonra da dibe çöken bu kristalleri alıp suyunu buharlaştırıp kristal şeker elde etmişler.
İşte bugün bildiğimiz “kristal toz şekerin” geleneksel doğal yolla elde edilme şekli budur. Ve bunun insan üzerinde zehir etkisi yoktur, insana birebir uyumludur. Çünkü herhangi bir kimyasal katkı görmeden doğal yolla elde edilmiştir.”(bkz)

Şekerdeki beyazlatma işlemini, kömür veya hayvan kemiği külü kullanarak yaptılar. Üretimi daha da hızlandırmak ve daha çok ürün almak için yıllar ilerledikçe sentetik beyazlatıcılar kullanmaya başladırlar.

Örneğin, Türkiye’nin en büyük şeker fabrikalarından biri, bundan birkaç yıl öncesine kadar odun kömürü kullanırken, bugün sentetik reçine ile beyazlatıyordu!

Kısaca, daha çabuk ve daha çok ürün almak için, “en ucuz şekilde ve en çok nasıl üretirim” anlayışı ile şeker pancarı fabrikaya girdiği andan itibaren, çok fazla işlem gördü ve kimyasal katkı maddeleri arttıkça, rafine edilmiş şeker zehir etki ile sofraların “tatlı zehiri” oldu. Bugünkü şeker üretim teknolojileri, o masum şeker pancarını zararlı hale getirdi ve her geçen gün kötüye gidiyor.

Evet, sorun doğal şeker değil, rafine edilmesi sırasında kullanılan yöntemlerdir. İşin içine yapay kimyasallar girdikten sonra, her ne kadar buharlaştırıp kimyasalları ayrıştırıyoruz deseler de kimyasal madde üretim sırasında şekerin içine işliyor ve tüketen insanın da içine işlemiş oluyor! Aynen filtre edilmiş kahve gibi diyebiliriz…

Ayrıca, daha çok şeker pancarı elde etmek için, bitkinin toprakta gelişimi sırasında suni gübre kullanılıyor, eskiden küçük boyda olan pancarlar şimdilerde eskinin 5-10 katı büyüklükte. Şeker pancarı, fabrikaya girdikten sonra yıkanıp, parçalanıyor ve şeker imalatına giriyor. Topraktaki tüm zararlı kimyasallar pancar aracılığı ile şekere işliyor, şeker rafine edilip beyazlatılırken ayrıca kimyasallar alıyor ve tüm bu zararlı kimyasallar şeker aracılığı ile inan vücuduna işliyor. İşte rafine şekerdeki zarar böyle oluşuyor! Bugün sofralarımıza giren rafine toz şeker böyle iken, kesme şekerin içine ayrıca yapıştırıcılar ilave ediliyor ve durum daha da vahim hale geliyor. (bkz)

Şeker pancarı, koyun gübresi ile organik olarak üretilse, şeker üretimi de eski geleneksel yöntemlerle yapılsa zararı olmaz!

Rafine kristal şeker ambalajları üzerinde %100 “pancar şekeri” yazması herhangi ne ifade ediyor?

Şeker ambalajlarında doğru veya denetlenmiş olarak,  %100 pancar şekeri yazılıysa, nişasta bazlı şeker riskini ortadan kaldırıyor. Mısırdan, özelliklede genetiği değiştirilmiş mısırdan, şurup elde edilirken, mısır kimyasallarla parçalanıyor, içindeki nişastayı ayırıp ondan şeker üretiyorlar ki bu rafine şekerden çok daha zararlı!

Zaralı olmasındaki tek neden, Pancar şekeri 100 kuruşa imal ediliyorsa mısır şekeri 5 kuruşa imal ediliyor olmasını gösterebiliriz.İşte bu yüzden yüzde100 pancar şekeri olması, kısmen daha az zararlı olduğunu ifade ediyor.

GLİKOZ NEDEN SAĞLIĞA ZARARLI?

Mısır nişastasından elde edilen glikoz korkunç bir madde, nişastanın kimyasallarla parçalanmasından elde edilen bu ürün özellikle kan için çok zararlı. Çünkü olduğu gibi kana karışıyor. Doğal şeker, insülin ile parçalanarak kana geçerken, glikoz direk kana karıştığı çok zararlı. Mısır şurubu da aynı şekilde… Glikoz, kahverengi ve bal kıvamında bir madde, bu sebeple piyasada ucuz balların çoğuna maalesef glikoz katılıyor. Bal alırken çok dikkatli olmak gerekiyor.

Früktoz, meyvelerdeki şekere verilen isim. Doğal yolla, yani meyveden ve dozunda alındığında zararı yok. Ancak, piyasada satılan ve hazır gıdalarda kullanılan früktoz, kimyasal yolla elde ediliyor. Maalesef kaynağı meyve değil, mısır!

Meyvelerde hem früktoz hem glikoz hem de sakaroz var. Bunların içinden früktozu ayırmak hem çok zor hem de çok pahalı. İnsan doğasına aykırı olduğu için şeker zehir oldu.

Eski tıbba göre, doğal şeker karaciğer için çok önemli, şeker olmazsa karaciğer sentez yapamaz ve ölür! Ayrıca, beynin çalışması için de yine doğal şekere ihtiyaç var. Tabi burada eski tıbba göre uygulanmış, tamamı ile insan doğasına uyumlu olan doğal şekerden bahsediyoruz. Rafine şekerin, insan doğasına uyumlu olmadığı ve organlarımız bu şekeri tanımadığı için vücudumuzda zehir etkisi ile büyük tahribatlar yaptığını tekrar hatırlatalım.

Güvenilir, bal ve pekmezi rahatlıkla kullanabilirler. Kuru ve yaş meyveleri tüketilebilir. Reçel yapımında konsantre edilmiş meyve suyundan yararlanabilirler. Rafine şekeri önermiyoruz ama mutlaka kullanacaklarsa çok az miktarda pancar şekeri kullanabilirler.

Suni tatlandırıcılar, mısır şurubu ve glikoz içeren tüm ürünlerden uzak durun. Fabrikasyon reçeller, bisküvi ve şekerlemeler, hazır tatlı ve baklavalar çok riskli.

Eskiden atalarımızın da yaptığı gibi, reçel veya diğer tatlıların yapımında “pekmez” kullanmaları en sağlıklı uygulama olur. Ayrıca, reçel yapılacak meyvenin türüne göre elma, üzüm gibi meyve sularının konsantresi veya çok az miktarda pancar şekeri kullanılabilir.

Burada sorgulanması gereken yiyeceklerimiz ya da diğer çevresel faktörlerdir. Aldığımız gıdalar ile karşılaşan  DNA’larımıza bağlanarak hasara uğratır. Hasar kritik düzeye ulaşınca da normal hücreler kanserli hücreler haline dönüşür. Sağlıklı bir insan vücudunda bulunan DNA onarım enzimleri ve diğer gen koruyucu mekanizmaları 24 saat içinde hasarın yüzde 90’ını temizler. Her insan hücresinde günde yaklaşık 10 bin mutasyon olur. Eğer DNA onarım enzimleri yoksa ya da yetersiz çalışıyorlarsa bu mutasyonlar hızla kansere yol açar. Hücrelerin DNA onarım kapasiteleri sınırlıdır; sonsuz değildir. Bu nedenle gen koruyucu mekanizmalar son derece önemlidir. Genlerin korunmasındaki en önemli faktör ise onları besleyen besin maddeleri ve vitaminlerdir. (bkz)

Burada yapılan iki temel hata var;

1-Beslenmede yapılan hatalar,

2-Toksinler-Zehirler.

Son yarım yüzyılda piyasaya 80.000 kimyasal maddenin girdiğini düşünürseniz sorunun büyüklüğünü anlayabiliriz.

“ŞEKER SAĞLIĞA ZARARLI” DEDİ. İKİ KEZ NOBEL ALDI!

Tüm bu bilgilere rağmen aşırı şeker tüketimi ile kanser arasındaki ilişki iki kez Nobel Tıp Ödülü alan (1931 ve 1944) Alman Otto Warburg tarafından ortaya konuldu.

Warburg kanser hücrelerinin sağlıklı hücrelerden farklı bir metabolizması olduğunu göstermiştir. Vücudun normal hücreleri, enerjileri için hem oksijenli (aerobik), hem de oksijensiz (anaerobik) metabolizma yollarını kullanırlarken kanser hücreleri sadece oksijensiz (anaerobik) metabolizma yolunu kullanabilir.

Vücut, kanseri beslemeye çalışırken sürekli kapasitesinin üstünde çalışır. Eğer sevdiği besini (yani şekeri) vermezseniz kanser açlıktan ölmeye başlar. Bu nedenle kanser hücreleri şekeri kuru bir süngerin suyu emmesi gibi emer. Kanser hücreleri sağlıklı hücrelere göre 3-5 kat daha fazla şeker kullanır. (bkz)

Tercih sizin, kanserli hücreleri beslemek ve bağışıklığımızın önüne bir engel koymak istiyorsak şekere devam edeceğiz…

Not : Noel Baba Barış Konseyi Yönetim Kurulu Başkanı Muammer Karabulut BM, Erdoğan dahil dünya liderlerine 28 Nisan 2015 “Şekeri Bırakma Günü”  ilan edilmesi konusunda çağrı yapıldı.

Yapılan açıklamada, “Barışı bize öğreten çocuklara sağlıklı bir gelecek sağlamakta biz büyüklerin bir görevi olduğunu düşünüyoruz. Bu düşünceyle de dünyada hızla artan kanser vakalarının en büyük nedeni kötü beslenme ve şeker olduğu için uluslararası toplumu bilinçlendirmenin gerekliliğine inanıyoruz. Yine bilindiği üzere vücuda zararından başka hiçbir fayda sağlamayan rafine şeker ve şekerle yapılan unlu gıda ve meşrubatlar, kanser için en önemli gıda maddelerini oluşturmaktadır. Aslında Alman Otto Warburg’a 1931 ve 1944 yıllarında şekerin kanser oluşturma etkisi ve ilişkisi konusunda iki kez Nobel Tıp Ödülü almasına rağmen yaşadığımız dünya bu ilişkiyi bugüne kadar görmezlikten gelmiştir. Ama şimdi tüm insanlık adına ve sağlıklı nesil yetiştirmek için 28 Nisan gününün Birleşmiş Milletler’de oylanarak, ‘Şekeri Bırakma Günü’ ilan edilmesini istiyoruz.” denildi! (bkz)

(16)-Rafine ve şekerler: Şeker kamışı, şeker pancarı veya nişasta bazlı (mısır gibi) bitkilerden, fabrikasyon ortamda ileri teknoloji ve kimyasal katkılarla üretilen kristal şeker.

Sofralarda kullanılan beyaz toz şeker: Rafine şekerin, kimyasallarla beyazlatılmış toz kristal hali.

Sofralarda kullanılan beyaz kesme şeker: Rafine beyaz toz şekerin, kimyasal yapıştırıcı ve sıkıştırma sistemleri ile şekillendirilmiş küp hali.

Sofralarda kullanılan kahverengi toz şeker: Şeker kamışı veya şeker pancarından elde edilen rafine toz şekerin beyazlatılmamış hali. Ancak bazı hilelerle rafine beyaz toz şeker karamel ile renklendirilerek kahverengi şeker haline getirilebiliyor, ambalajında hangi bitkiden üretildiğine dikkat etmek gerekiyor!

Sofralarda kullanılan kahverengi kesme şeker: Şeker kamışı veya şeker pancarından elde edilen rafine toz şekerin beyazlatılmamış, ancak kimyasal yapıştırıcılarla şekillendirilmiş hali. Kahverengi toz şekerdeki hileler kesme şekerde de geçerli.

%100 pancar şekeri: Sadece şeker pancarından elde edilen rafine beyaz toz şeker.

Şeker kamışından elde edilen esmer şeker?

Hazır gıdalarda kullanılan glikoz şurubu: Nişastanın kimyasallarla parçalanması yolu ile elde edilen, nişasta bazlı, yapay ve insan sağlığı açısından rafine şekerden daha riskli kavrengi bal kıvamında olan bir şeker.

Hazır gıdalarda kullanılan mısır şurubu: Mısırın kimyasallarla parçalanması yolu ile ediliyor. Hem genetiği değiştirilmiş organizmalardan elde ediliyor olması hem de direk kana karıştığı ve üretim esnasındaki tüm kimyasalları da kana karıştırdığı için rafine şekerden çok daha riskli, glikoz kıvamında bir şeker.

Hazır gıdalarda kullanılan früktoz: Früktoz, meyvelerdeki şekere verilen isim. Doğal yolla, yani meyveden ve dozunda alındığında zararı yok. Ancak, piyasada satılan ve hazır gıdalarda kullanılan früktoz, kimyasal yolla elde ediliyor. Maalesef kaynağı meyve değil, mısır!

Aspartam: Tamamen yapay, kanserojen etkiye sahip bir madde. Tatlandırıcı özelliği var ama tamamen yapay olduğu için vücutta tahribat yapıyor. Petrol türevi maddelerden üretiliyor.

Doğal meyve şekeri: Meyvelerde hem früktoz hem glikoz hem de sakaroz bulunuyor. İnsan doğasına birebir uyumlu. Früktoz, yaş veya kuru meyveler aracılığı ile doğal yolla kolaylıkla alınabilir. Ayrıca, şeker oranı yüksek meyvelerin kaynatılıp, pekmez yapılması ile de doğal meyve şekeri elde edilebilir.

Baldaki doğal şeker: Arıların doğal olarak ürettiği balın içerisinde, sakkaroz, glikoz, früktoz ve maltoz türünde tüm doğal şekerler bir arada bulunmakta. Ancak baldaki bu özellikler saf “doğal” balda bulunuyor. Fabrikasyon ortamda, yapay katkılara maruz kalmış bal için aynı şeyler geçerli değil!

Stevia bitkisi: Yendiği zaman tat veren, tatlı ihtiyacını gideren yani tatlandırıcı özelliği olan ama şeker içermeyen bir bitki.