
OPPENHEIMER
Üzerinde çok konuşulması gereken film. Daha sonra uzun uzun yazmak üzere isterim. Şimdilik şu alt başlıklarım var:
Etik-estetik arasında yaşanan gerilim. (Bunu en çok Oppenheimer’in bakışından hissedebiliyorsunuz. Etik kaygıya evrilen buluş heyecanı.
Einstein ve Gödel dışında oyuncu seçimi harika!!
Teknolojinin altın noktası ( Pikselin pikseli denilenebilecek bu deneyimi dünyada sadece 30 tane bulunan Imax salonlarında yaşayabilirsiniz. Ülkemizde yok. Yine de filmin vermek istediği etkiyi hissetmemek olası değil. Atom bombasının ilkin New Mexico çölünde denendiği sahne. Başka daha iyi nasıl anlatılır? Bu film, bilgisayar efektiyle değil aksine kamerayla ama 70 mmlik formatla çekilmiş.
Senaryo, yönetmenin ilk biyografik deneyimi. Genel itibariyle çok güçlü ama bazı yerlerde özellikle başlarda zayıflıklar var. Bildiklerini düşündüğünüz bir şeyi, birbirlerinden ilk defa duymuş gibi seyirciye işittirmek Birkaç yerde var ama onlara aldırmadım. Ama asıl aldırdığım, Oppenheimer’in Einstein ve matematikçi Gödel ile Princeton Enstitüsü’nün bahçesinde karşılaştıkları sahne ki, şaşırmamak elde değil.
Kurgusaldır ama kötü kurgulanmıştır. Bu sahnede, Einstein, Oppenheimer’i görür görmez onu arkadaşı Gödel ile tanıştırır. Ve ona artık Gödel’in son zamanlarda yemek yemediğini söyler. Hem senaryo açısından zayıf hem de tarihi açıdan hatalıdır. Nolan ya da danışmanları bunu gözden kaçırmış olamaz. Öyleyse ne? Ben yine de bildiklerimi anlatayım:
Gödel’in yemek yemediği zamanlar, sadece karısı Adel’in 1977’de ölümünden sonra yaşadığı yıldır. (Adel’den başka kimseye güvenmediği için yemek yemeyi bırakmış ve 29,5 kiloya düşerek 1978’de yaşamını kaybetmiştir.).Oysa, Oppenheimer’in onlarla karşılaştığı sahnenin, 1947 yılında geçtiği varsayılır. Gödel asosyal bir kişiliğe sahip olduğu için onun neredeyse en iyi arkadaşı Einstein’dir. Filmde tanıştırıldıktan sonra Oppenheimer’e hiç tepki vermez ve ağaçlara bakarak onların ne kadar güzel olduğundan söz eder. Neredeyse otistik olarak yansıtılmış.Üstelik kendisi o kadar iri cüsselidir ki, onu bilmeyen biri için de bu bedenin inandırıcılığı yoktur. Ayrıca Einstein’i oynayan oyuncu da Einstein’i yansıtmaktan çok çok uzaktır. (Böyle çocukça cümleler kullanabilir mi?)
Bir de rahatsız eden, kurumun müdürü Strauss’un Openheimmer ile rahatsızlığının aslında bu karşılaşma sahnesinde başlamış olması ve sonunda ne konuşmuşlar diye de açık edilmesi. Çok alışıldık çok sıradan bir tarz bu. Üstelik tek bir nedene bağlayacak kadar tarihe tanıklık edilmesi. Biyografi deyince hele ki kurgusal biyografinin iyi örneklerini gördükçe bu kısımları atlamak mümkün değil.
Ama diğer bakımlardan Nolan yine de çok iyi bir iş çıkarmış. Kendisinin belki de en iyisi. İlla ki izlenmeli derim.