
Halil Berktay : Üçüncü Dünya Savaşı (1) Başladı bile (*)
Üst solda, 26 Nisan 1937’deki Nazi-Faşist hava saldırısından sonra Guernica’nın yıkıntıları. İkinci Dünya Savaşı’nın ilk basamağı diyebileceğimiz İspanya İç Savaşı’ndan bir sahne. Üst sağda, bir sonraki etap: Alman Hava Kuvvtleri’nin 1940 sonbaharında neredeyse iki ay gece gündüz demeden bombaladığı Londra. Alt solda, günümüzde Gazze. Alt sağda, Ukrayna’nın Kyiv bölgesindeki Irpin kentinin, Rus bombardımanından sonra 2 Mart 2022’deki hali. Son ikisi, Üçüncü Dünya Savaşı’nın şimdiki ön-aşamasının görüntüleri.
Halil Berktay
31 Temmuz 2024
***

[31 Temmuz 2024] Bir yanda Rusya’nın Ukrayna’ya, diğer yanda İsrail’in Gazze’ye saldırısı, yeryüzünde iki yeni savaş odağı yarattı. Bu da Üçüncü Dünya Savaşı tartışmalarını gündeme getirdi. Benim, 30 Mart 2024’te giriştiğim (ve belki bu yılın sonuna kadar sürdüreceğim) Solun Kültür Serüveni dizisiyle kesişti bir noktada. Lenin’in 1875-1914 yıllarının Yeni Emperyalizm’ine veya İmparatorluk Çağı’na ilişkin üçüncü büyük soruya verdiği cevabın ne kadar haklı çıktığına, daha yeni dikkat çektim. Özetle: “Hayır, ultra-emperyalist bir dünya hükümetine ve dolayısıyla kalıcı bir barışa değil, yeni ve eskisinden çok daha büyük ‘yeniden paylaşım’ savaşlarına gidiyor” demişti. Kendi zamanında ispatı, 1914-1918 kandökümü oldu. Üstelik onu bir de 1939-1945 cehennemi izledi.
Şimdi, 1945 sonrasında kurulan dünya düzeni tel tel dökülür ve dağılır, yerine de yenisi konamazken, insanların aklı bu dehşete gidiyor ister istemez. İsrail ve Filistin konusundaki ikiyüzlülükleri, çifte standartlılıkları yüzünden Batı demokrasisini toptan silip atmayalım; örneğin bu Üçüncü Dünya Savaşı sorunu ister Avrupa’da, ister ABD’de çoktandır serbest ve çoğulcu, farklı ve bağımsız görüşlerin de kuvvetle duyulduğu bir şekilde tartışılıyor (oysa Çin’de veya Rusya’da sırf devletin sesi çıkmakta). Türkiye’de, sanırım ilk defa Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 24 Haziran’da “Üçüncü Dünya Savaşı riski vardır” ve “dünya bu senaryoyu ve tehdidi ciddiye almalıdır” dedi. Sonrasında Cumhurbaşkanı Erdoğan iki çelişmeli demeç verdi. 5 Temmuz’da Kazakistan’dan dönerken, “dünyanın birçok bölgesinde devam eden çatışmaların ve siyasi gerilimlerin, dünya barışını tehdit ettiğini belirterek, ‘Bu süreçte, uluslararası toplumun daha dikkatli ve sorumlu hareket etmesi gerekmektedir’ dedi.” 12 Temmuz’da ise CNN Türk’e çıktı ve bu sefer “Üçüncü Dünya Savaşı riskini ben görmüyorum, görmek de istemiyorum” şeklinde konuştu (italikler bana ait). Karşı yorumlar yapıldı; özellikle şu son ifadesinin sübjektivizmi bir miktar eleştiri aldı. 8 Temmuz’da Serbestiyet’te Selim Kuneralp ilginç ve önemli bir yorum getirdi. Yeni bir dünya savaşı çıkarsa Orta Doğu’dan değil Ukrayna’dan ve Putin yüzünden çıkacağını vurguladı.
Geçmişin hayaletleri
Çıkar mı, çıkmaz mı? Böyle ciddî bir tehlike var mı, yok mu? Bırakın risk, tehlike ve tehdit gibi ihtiyatlı ifadeleri; ben Üçüncü Dünya Savaşı’nın çoktan başladığı kanısındayım. Bu görüşüm de yeni değil; uzun süredir savunuyorum. Rusya 24 Şubat 2022’de Ukrayna’ya saldırdığından beri, yazmadım (yazmamakla hatâ ettim), ama (Serbestiyet içinde ve çevresinde) çok söyledim, çok konuştum. Üzerine bir de Hamas’ın 7 Ekim 2023 saldırısı ve İsrail’in akıl almaz soykırım boyutlarına varan misillemesi bindi. Hele o konuda sözcükler tükeniyor. İnsanlık Gazze’de can çekişiyor.
Anılar üşüşüyor ve bugünü düne benzetmemek neredeyse imkânsız hale geliyor. Putin’in Ukrayna’ya yönelttiği ezici, kahredici, sivil halkı fütursuzca hedef alan hava hücumlarını düşünüyorum. Netanyahu’nun Gazze’ye yönelttiği daha da zalim, taş üstünde taş bırakmayan, hastaneleri ve BM okullarını, hattâ kendi ilân ettikleri “insancıl güvenli bölge”leri (humanitarian zones) bile tanımayıp iki Hamas komutanını öldürmek uğruna başta kadınlar ve çocuklar dahil 90 kişinin canına kıyan, böyle her rezaletin ardından IDF sözcülerinin en pişkin halleriyle “araştıracağız” vaatlerinde bulunduğu hava hücumlarını düşünüyorum. Geçmişin hayaletleri beliriyor sisler içinden. İspanya İç Savaşı’na Hitler’in gönderdiği Legion Condor’u ve Mussolini’nin gönderdiği Aviazione Legionaria’yı; küçük ve savunmasız Bask kenti Guernica’yı sivil halka karşı “halı bombardımanı” taktikleri için nasıl deneme tahtasına dönüştürdüklerini görüyorum. Varşova’nın, Stalingrad’ın yerle bir edilmesini görüyorum. Luftwaffe’nin 7 Eylül 1940 – 1941 Mayıs sonu arasındaki, Londra dahil 16 büyük İngiliz şehrini sivil-asker gözetmeksizin hedef alan Blitz saldırısını (ve tabii karşılığında, 1943 Temmuz’unun son haftasındaki Hamburg, 13-15 Eylül 1945’teki Dresden bombardımanlarını) görüyorum.
Bunlar tabii analitik değil, son derece izlenimsel düşünceler. Madalyonun diğer yüzünde, bu konuda sıkı ve sağlamcı bir analiz belki de imkânsız bir bakıma. Kim, yüzde yüz bilimsel bir kesinlikle, savaş başladı veya başlamadı, ya da çıkacak veya çıkmayacak (mevcut çalılık-fundalık yangınları tek bir muazzam orman yangınında birleşecek veya birleşmeyecek) diyebilir? Tarihî benzetmeler üzerinden, olsa olsa “hayır, olmaz, olamaz” tavrının yanlışlığını konuşabiliriz.
Birinci Dünya Savaşı
Gerçek bir dünya savaşı. Hemen bütün Büyük Devletleri içine alan ve yeryüzünün geniş alanlarını kaplayan bir savaş. Günümüz teknolojisi çerçevesinde, ister istemez nükleer savaş ihtimalini de içeren bir savaş. — Geçmişte veya bugün, birdenbire çıkagelmez. Böyle bir şey yok. 1914-1918’de, ya da 1939-1945’te ne olduğuna ve nasıl olduğuna baktığımızda, bunu çok açık görüyoruz.
Birinci Dünya Savaşı’nda, Saraybosna suikastinin 1914 yazında patlak veren büyük uluslararası krizi düşünelim. Ağustos başlarında İngiltere’nin, Fransa’nın, Almanya’nın, Avusturya-Macaristan’ın ve Rusya’nın karşılıklı savaş deklarasyonları gökten zenbille inmedi. Uzun bir evveliyatı vardı. İngiltere ve Fransa, bir bakıma eski emperyalistlerdi. Sömürgeci paylaşım sofrasına erken oturmuş ve kapacaklarını kapmış, büyük imparatorluklar kurmuşlardı. Almanya ise bu yarışta yeniydi. Denizaşırı sömürgeleri görece küçüktü. Fakat hızla sanayileşiyor, kritik sektörlerde İngiltere’yi yakalayıp geçiyor; bu yüzden daha fazlasını, yani ganimetin yeniden paylaşılmasını talep ediyordu.
Alman-İngiliz rekabeti apaçık ortadaydı; herkesin gözü önünde, sürekli tırmanıyordu. Bir çarpıcı ifadesi, Donanma Yarışı’ydı (the Naval Race). O günün koşullarında hegemonik teknoloji büyük suüstü savaş gemileri olduğundan, bu mecraya dökülmüştü. Aslında 1897’de, Amiral Tirpitz’in Alman filosunu İngiltere’yle başabaş düzey getirme planıyla başlamış; İngilizlerin 1906’da dönemin en gelişmiş zırhlısı HMS Dreadnought’u denize indirmeleriyle ve ardından Almanya’nın 1910’da yeni bir donanma yasası çıkarmasıyla hız kazanmıştı. Bir tür spor gibi, ya da at yarışlarında bahse girmek gibi bir şeydi; her yıl kimin kaç yeni drednotu denize indirdiği müthiş bir dikkat ve heyecanla izleniyor, her iki taraftan militarist zafer çığlıkları yükseliyordu.
Bir diğer gösterge, ünlü Schlieffen Planı’ydı. Avrupa, bir tür “küçük ve çok” (small and many) ortamıydı. Önde gelen beş altı devlet arasında, 16.-19. yüzyıllarda “kuvvet dengesi siyaseti” (balance of power politics) geçerliydi. Katı ve kalıcı bloklaşmalar yoktu. Her şey çok esnek ve değişkendi. Fazla güçlenen (öyle algılanan) ülkelere karşı ittifaklar çözülüp tekrar kuruluyordu. Bu çerçevede, herkes her an birbirine karşı savaşabilirdi. Hükümetler savaş planlarını çeşitli ihtimallere göre yapmak, dolayısıyla söz konusu planlar kısa vâdeli olmak zorundaydı.
Yeni Emperyalizm çağıyla birlikte bu değişti. Rekabetler “stratejik” diye tarif edilen düşmanlıklara, dostluklar keza “stratejik” ortaklıklara dönüştü. İttifaklar süreklilik kazandı ve uluslararası siyasette net bloklar oluştu. Savaş planları çok önceden, belirgin bir düşmana göre yapılmaya başladı. Schlieffen Planı bunun en net ifadesiydi. Alfred von Schlieffen bir Prusya soylusuydu. 1891-1906 arasında (yani tam 15 yıl) Alman İmparatorluğu’nun genelkurmay başkanlığını yaptı. İngiltere, Fransa ve Rusya arasında Üçlü İtilâf’ın (Entente) netleştiği yıllardı. Gelecekteki bir savaşta, Almanya’nın batıda Fransa ve doğuda Rusya olmak üzere iki cephede birden savaşmak zorunda kalacağı artık kesindi. Schlieffen buna çare aradı. Rusya’nın ekonomik ve teknolojik geriliği düşünüldüğünde, Rus ordularının tam seferberliğinin ve doğu cephesine yığılmasının görece uzun süreceğini varsaydı. Daha savaş ilân edilir edilmez hızla Fransa’ya saldırıp savaş dışı bırakmayı ve sonra bütün tümenlerini doğuya aktarıp Rusya ile teke tek hesaplaşmayı tasarladı. Bunun için, doğrudan Fransız-Alman sınırından değil, Hollanda ve Belçika üzerinden Fransaýa girip Fransız ordularının arkasına sarkmayı ve bir kıskaç harekâtıyla imha etmeyi öngördü. 1905-1906 yıllarında ekibiyle, yaverleriyle, komuta heyetiyle, defalarca bu planın provalarını yaptı. Harita egzersizlerinin, manevralarının üzerinden gitti. Pratikte olmadı, yürümedi. Ama 1914 yaz aylarından sekiz dokuz yıl önce bütün ayrıntılarıyla, tren tarifeleriyle, tümenlerin yürüyüş kollarıyla, dakikası dakikasına hazırlanmış olması, her iki tarafın birbirine karşı çoktan savaş tavrı aldığına işaret ediyordu.
İkinci Dünya Savaşı
Elimde kalın bir kitap var. 1000 sayfa. Ünlü İngiliz tarihçisi Richard Overy’nin 2021’de yayınladığı Blood and Ruins. The Great Imperial War 1931-1945 (Kan ve Yıkım. 1931-1945 Büyük İmparatorluklar Savaşı). Dikkat edin: 1939-45 demiyor. Tâ 1931’den başlatıyor. Nerdeyse 100 sayfalık ilk bölümü, Nation-Empires and Global Crisis, 1931-1940 (Ulus-İmparatorluklar ve Küresel Kriz, 1931-1940) başlığını taşıyor.
Daha da açık ve sert bir yaklaşım, dönemin Sovyetler Birliği Komünist Partisi Tarihi’nde bulunabilir. Solun büyük fraksiyonlaşma sürecinin başlarında, Eylül 1970’te Proleter Devrimci Aydınlık Yayınları’ndan çıkmış. Ben bu çeviriyi, Leninizmin büyük bir klasiğini ilk defa yayınlayacağız diye, nasıl bir coşkuyla yaptığımızı hatırlıyorum. İronik. Orijinali 1939. Şöyle: Lenin’in felç geçirip kenara çekilmesi (1922) ve ölmesinin (1924) ardından, Stalin bütün parti-içi iktidar kavgalarından galip çıkmış. Terör mahkemeleri kurmuş, bütün eski Bolşevikleri tasfiye etmiş, zorla kolektivizasyonu hayata geçirmiş, kendi sosyalizm anlayışı ve programını hakim kılmış. O mutlak zafer koşullarında, 1938-39 yıllarında gene Stalin’in koordinatörlüğündeki bir heyet oturup bu Sovyetler Birliği Komünist Partisi (Bolşevikler) Tarihi’ni yazıyor. Galipler açısından bir tarih, kuşkusuz. Türkiye’de, 1925-1927 krizi ve büyük iktidar mücadelesinin (bu arada İstiklâl Mahkemelerinin estirdiği terörün) ardından, Mustafa Kemal’in (henüz Atatürk değil) Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 1927’deki İkinci Kongresinde okuduğu Nutuk ile ynı siyasî literatür kategorisinde.
Geçtim; bu kitabın Sovyet devrimini, devrim öncesi ve sonrasını, Leninizmi, kişilerin rollerini vb nasıl anlattığı üzerinde durmayacağım. Orada binbir ideolojik deformasyon söz konusu. Fakat On İkinci Bölüme geliyoruz, ki son bölümü SBKP (B) Tarihi’nin. Birinci alt-bölümün başlıklarını okuyorum. “1935-1937 yıllarında uluslarrası durum. İktisadî buhranın geçici olarak hafiflemesi. Yeni bir iktisadî buhranın başlaması. İtalya’nın Habeşistan’ı ele geçirmesi. İspanya’ya Alman ve İtalyan müdahalesi. Merkezî Çin’in Japonya tarafından istilâ edilmesi. İkinci Emperyalist Savaşın başlaması.”
Son dört alt-başlığın altını ben çizdim. İkinci Dünya Savaşı (SBKP (B) Tarihi’nin Leninist terminolojisiyle İkinci Emperyalist Savaş), resmen 1 Eylül 1939’da Almanya’nın Polonya’ya saldırmasıyla başladı. 2 ve 3 Eylül tarihlerinde İngiltere ve Fransa, Almanya’ya peşpeşe savaş ilân etti. Hitler’in beklemediği bir reaksiyondu; bir yıl önce Münih’te direnmediler ve şimdi Polonya konusunda hiç direnmezler sanmıştı. Stalin ise, bütün günahları bir yana, çok gerçekçi bir tesbitte bulunuyor 1939 başlarında. Savaş başladı bile diyor. Sonraki sayfalarda bunu uzun uzadıya açıklıyorlar. (**)
2022’den bu yana
Bugünün dünyasında benzer bir durum yaşadığımız çok açık. Tırmanan süreçler, 1910-1914 ve asıl 1933-1939 arasını çok andırıyor. İdeolojiler açısından da, karşılıklı mevzilenişler açısından da, eylemler ve apolojiler açısından da. Rusya’nın Ukrayna’daki, İsrail’in Gazze’deki saldırganlığının gerek arkaplanına, gerek ayrıntılarına giren birkaç yazıyla anlatmaya çalışacağım.
——————————-
(*) Bu yazı girişiminin başlangıcında, Serbestiyet yayın ekibinden Bülent Şahin Erdeğer ile yaptığımız uzun bir zoom görüşmesinin kayıtları var. Bant çözümü için kendisine teşekkürü borç bilirim.
(**) Bu gözlemler, Stalin’in Nazi Almanyası ile ilişkisinde hep böyle gerçekçi olduğu ve kaldığı anlamına gelmesin. Batı demokrasilerinin liderleri gibi Sovyet lideri de Hitler’in ne derece “ideoloji bağımlısı” (ideology-driven) olduğunu anlayamadı uzun süre. Tâvizler, uzlaşmalar ve antlaşmalarla oyalanabilir; makro-planda dünya hâkimiyeti ülküsünden, ona giden yolda ırkçılığından, militarizminden, yayılmacılığından, Yahudi-Slav-Komünizm düşmanlığından vazgeçirilebilir sandı. Eylül 1938’deki Münih Konferansı’nda İngiltere başbakanı Chamberlain ile Fransa başbakanı Daladier Hitler’e teslim olmuş ve Çekoslovakya’nın kısa zamanda işgaline çanak tutmuştu. Bir yıl sonra, 23 Ağustos 1939’da imzalanan on yıllık Sovyet-Alman Saldırmazlık Antlaşması (Molotov-Ribbentrop Paktı) ile bu sefer Stalin, Nazizmi kendisinden uzaklaştırabileceği hayaline kapılıp, Almanya’nın 1 Eylül 1939’da Polonya’ya saldırmasının önünü açtı. Doğu Avrupa’da bir Nazi-Sovyet paylaşımı ve ortak yönetimi (condominium) olabilceği illüzyonunun bedelini, 22 Ağustos 1941’de başlayan Barbarossa Harekâtı ile çok ağır ödedi. Yanlış hesap, 1942-1943 kışında Stalingrad’dan döndü.

Halil Berktay : Üçüncü Dünya Savaşı (2) Baş provokatör Netanyahu
Güya adım adım gidecektim. Yakın zamandaki olayların gelişme sırasına göre, önce Putin’i ve Putinist faşizmi, “Büyük Rusya” irredantizmini ve Ukrayna saldırısının ideolojik arkaplanını anlatacaktım (19. yüzyıldan Hitler’e miras kalan Pan-Cermanizm ile mukayese içinde). Sonra, gene 19. yüzyıl milliyetçiliğinin bir başka varyantı olarak Siyonizme, ulus-devletin muhtaç olduğu teritoryalitenin Avrupa dışında, Filistinli Araplara etnik temizlik uygulamak suretiyle sağlanmasına ve bir “yerleşimci kolonyalizm” türü olarak İsrail’in (bir zamanlar Güney Afrika gibi) neden kendi “ilkel yerli”lerine sürekli militarizm ve apartheid uyguladığına geçecektim.
Halil Berktay
1 Ağustos 2024
***

[1 Ağustos 2024] Vakit kalmadı hiçbirine. Zaten korktuğum, bana “başladı bile” dedirten olaylar çok hızlı ilerledi. Yarım günde peşpeşe iki büyük uluslararası suikasti daha gerçekleştirdi İsrail. Önce, Lübnan’ın başkenti Beyrut’un, Hizbullah hâkimiyetindeki güney banliyösü Dâhiye içindeki Haret Hreik semtini vurdu. 27 Temmuz Cumartesi günü (Haziran 1967’deki Altı Gün Savaşı’ndan beri İsrail işgali altında bulunan) Golan Tepelerine yapılan bir roket saldırısında Dürzi inancından (çoğu çocuk) 12 kişinin ölmesini gerekçe göstererek (ve Hizbullah’ın biz yapmadık açıklamalarını görmezden duymazdan gelerek), Hizbullah’ın önde gelen isimlerinden, örgütün lideri Hasan Nasrullah’ın danışmanlarından olduğu sanılan Fuat Şükrü’yü, “istihbarat kaynaklı” bir operasyonla “elimine” ettiğini duyurdu (*).
Hemen ardından, 31 Temmuz gecesi (veya sabaha karşı) 02:00’de, Hamas’ın siyasî bürosunun lideri İsmail Haniye, üstelik İran’ın yeni cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın yemin töreni için geldiği Tahran’da, kaldığı yerde (Devrim Muhafızları’na mahsus olduğu söylenen özel bir sitede) gene muhtemelen havadan vurularak katledildi. Şu satırları yazdığım sırada İsrail’den henüz hiçbir resmî açıklama gelmemişti bu konuda. Ama gerekçesi zaten hazırdı. Hamas’ın 7 Ekim 2023 saldırısının ardından İsrail’in açıkça ilân ettiği hedefi, bütün Hamas önderliğini ezip yoketmek oldu.
Bunlar, İsrail’in yukarıda kısaca değindiğim genel karakterinden (**) dahi doğrudan türemeyen, çok daha vahim adımlar. (İsrail açısından gerekçeleri ne olursa olsun) gelinen noktada tamamen provokatif, krizi büsbütün tırmandırıcı ve Gazze savaşının yayılması tehlikesini arttırıcı bir nitelik taşıyorlar. Bu düzeyde iki cinayetin birden, neredeyse eşanlı işlenmesi, bizatihî bir pervasızlık örneği. Golan’daki Dürzi kasabası Macdal Şems’e o roketi kim attı? Pek belli değil. Hamas ve Hizbullah gibi örgütler, bu tür eylemleri genellikle inkâr etmiyor. Tersine, biz yaptık diyor ve bununla övünüyor (***). Ama bu sefer Hizbullah’tan hem de çok çabuk bir açıklama geldi. Yukarıda da belirttiğim gibi, hayır, sorumlusu biz değiliz dediler. Dolayısıyla Fuat Şükrü’nün öldürülmesi, cezalandırmaktan çok, açık tahrik gibi. Sanki İsrail Hizbullah’ı iyice sıkıştırıp savaşmaya mecbur bıraksa memnun olacak.
Aynı şey, hattâ fazlasıyla, İsmail Haniye’nin öldürülmesi için de geçerli. İsrail jetlerince Tahran’a, İran hava sahası dışından bir roket atılmış. İlk duyduğumda çok şaşırdım, hattâ inanamadım. Bir ülkenin devlet egemenliğine, hava sahasına ve toprak bütünlüğüne dolaysız bir saldırı söz konusu. İran bunu nasıl hazmedecek? Karşılığını nasıl vermeye girişecek? Sonra o karşılığın karşılığı ne olacak? İran, İsrail’in uzun süredir baş düşmanı. Tel Aviv her fırsatta Amerikan yönetimlerini İran’a karşı kışkırtmaya, Obama tarzı uzlaşmalardan vaz geçirmeye, kutuplaşmayı tırmandırmaya çalışıyor. İran’ın nükleer potansiyelini “önleyici” (pre-emptive) bir saldırıyla toptan yoketmeye, İsrail dünden hazır. Yapılabilirliği bir yana, Washington’u da bu çizgiye getirmeye çalışıyor. Öte yandan İsmail Haniye, Hamas’ın silâhlı eylemlerinden hiç olmazsa doğrudan sorumlu değildi. Askerî değil siyasî kanadının lideriydi. Üstelik, Yahya Sinwar ve (hayatta olup olmadığı bilinmeyen) Muhammed Deif gibi sertlik yanlılarına kıyasla daha esnek, pragmatik, müzakereye yatkın biri olarak tanınıyordu. Nitekim bu yüzden, ABD’nin şemsiyesi altındaki ateşkes (ve rehine değişimi) görüşmelerini yürütmekteydi. Şimdi nasıl devam edecek, edebilecek mi, o temaslar? İsrail acaba tümüyle imkânsız hale mi getirmek istedi her türlü uzlaşma arayışını? Nitekim şimdi Arap dünyasında yeni bir öfke dalgası yükselirken, Hamas’ın Haniye sonrası liderliğinde de Halid Meşal gibi ılımlılara karşı Yahya Sinwar ve benzerlerinin avantajlı konuma geçtiği konuşuluyor.
Fakat gelin görün ki Netanyahu bu işte. Hep bu. Sayeret Matkal’dan, İsrail ordusunun en seçkin istihbarat ve özel harekât biriminden yetişmiş olması tesadüf mü? Sadece şiddet, sadece ezmek. Bütün bildiği bu. Filistin’e barış getirebilecek biricik çözüm olan “iki devlet” formülünü her fırsatta sabote etti. Hamas’ı bir bakıma kendi elleriyle büyüttü ve destekledi, Filistin Kurtuluş Örgütü’ne karşı. Şimdi, 7 Ekim 2023 saldırısının bedelini, dört dörtlük bir soykırımla ödetmeye çalışıyor.
Büyük bölgesel, hattâ küresel çatışmalara giden yolda, sorumsuz provokatörler kendi çaplarını çok aşan roller oynayabiliyor. Günümüzde iki aktör temayüz ediyor bu açıdan: Putin ve Netanyahu. İkisi de müthiş bir bencil dar kafalılık içinde. Sadece “kendi çıkarları” diyebileceğimiz şeyleri görüyorlar. Acaba dünyayı nereye götürüyorum diye bir düşünceleri asla yok. Bütün oyunlarını, karşı tarafın geri çekileceği üzerine kuruyorlar. Dolayısıyla bir özellikleri de, hiçbir şekilde geri adım atmayı kabullenmeyen inatları. Putin kendisini Ukrayna’da geri adım atamaz hale soktu. Aynı şeyi Netanyahu Gazze’de yapıyor. Ve her misillemesi, dünya barışını biraz daha kırılgan hale getiriyor.
Aptallardan korkmak lâzım. Ben Rusya’da Putin gibi İsrail’de Netanyahu’nun da çok kalın kafalı olduğu kanısındayım, son tahlilde. Kendi ihtiraslarının esiri olan, çok kötü, çok akılsız bir politikacı. Ne ki, 1914’te Sırbistan’ın oynadığı role benzer bir konumda. “Köpek kuyruğunu sallamadı, kuyruk köpeği salladı” (the tail that wagged the dog). Tarihçiler arasında bu yorum yaygındır, Saraybosna Suikasti ve sonrası hakkında. Şimdi de Netanyahu kendi şiddet ve suikastler politikasıyla ABD’yi burnundan tutmuş, bilinmeyen bir geleceğe sürüklüyor.
—————————
(*) Üzerinde ayrıca düşünmek lâzım, bu Orwell’in “yenikonuş”u (newspeak) tarzı derin devlet vokabülerinin. Kimse öldürdük, öldürüldü vb demiyor. İnsansız, nesneleştirici bir dil kullanılıyor. Güya nezih, bizi çirkin ve ayıp çağrışımlardan koruyan bir üslûp. Kopmuş kol ve bacaklar, ezilmiş bedenler, kan birikintileri, deşilmiş bağırsaklar, üzerine sineklerin konup kalktığı cesetler canlanmasın gözümüzde. Oysa savaş asıl bu. Hava bombardımanı asıl bu. Yok, hayır. Ya “etkisiz” hale getiriliyor, ya da “elimine” ediliyorlar.
(**) İsrail’in geçmişi ve bu noktaya nasıl geldiği, ayrı bir yazı gerektiriyor.
(***) Benim İsrail karşıtlığımın, Yahudi düşmanlığıyla da, Hamas’ı ve Hizbullah’ı desteklemekle de, arkalarındaki İran rejimini herhangi bir anlamda onaylamakla da bir ilgisinin olmadığı, açıktır sanırım.

Halil Berktay : Üçüncü Dünya Savaşı (3) Kara El (kör milliyetçiliğin yapabilecekleri)
Önceki gün, bölgesel ve küresel çatışmalarda dar kafalı aktörlerin payına değinmiştim. “Ateş olsan cirmin kadar yer yakarsın” denir. Yanlış. At gözlükleri takmışçasına sırf kendi dar çıkarları peşinde koşanların eylemleri, kendi cirimlerini çok aşıp bütün insanlığa felâket getirebiliyor. Nereye çarpacağı belli olmayan böyle “serseri mayın”lar da genellikle milliyetçi akımlar ve liderler içinden çıkıyor. Milliyetçilik, adı üstünde millî bencillik demek. Başka iç ve dış faktörlerle dengelenirse kısmen ehlileştirilebiliyor. Ehlileşmemiş halini günümüzde Netanyahu (ve Putin, ama ona ayrıca geleceğim), Birinci Dünya Savaşı’na giden yolda ise herhalde en çok Sırp “Kara El” örgütü temsil ediyor.
Halil Berktay
3 Ağustos 2024
***

[3 Ağustos 2024] “Baş provokatör Netanyahu” başlıklı yazımın sonunda bu benzerliğe kısaca değinmiş ama açamamıştım içeriğini. Şimdi, bir yan piste girip lâfı biraz uzatmak pahasına yapacağım, çünkü başka boyutları (ve yararları) da var. Tabii meslekî deformasyon da söz konusu; tarihçiler meraklıdır her şeyi sağını solunu, önünü arkasını kurcalayıp hikâye içinde hikâye anlatmaya.
Oysa bizim müfredatımız, ders kitaplarımız, öğretim tarzımız çoğu zaman kupkuru bu açılardan. Hâlâ 19. yüzyıl Prusya ekolü tarzı, hayli devletçi bir “millî tarih” anlayışına hapsolup kalmışız. Zaten her şey siyasî-askerî tarihten ibaret. Bu çerçevede, sırf “bizim” zaferlerimizi uzun uzun terennüm ediyor, yenilgilerimizin ardından (raslantısallaştırarak ve hayli özet geçerek) ağlıyoruz. Dünya Tarihi nosyonu ve bilgisi çok zayıf. Bütünden parçaya — dünya tarihinden millî tarihe gelmiyoruz; millî tarihten dünya tarihine gidiyoruz (daha doğrusu, çok kısa ve üstünkörü çıkışlar yapıyoruz). İnsanlığın bütünsel serüveninin içine İslâm-Osmanlı-Türkiye tarihini oturtmuyoruz; 50 sayfa boyunca millî tarihin şu veya bu ünitesini anlattıktan sonra, eh, şimdi “bizde” bunlar olurken biraz da “başkaları”nın ne yaşadığına bakalım dercesine, faraza Erken Modernite’ye (Rönesans, Reform, Büyük Coğrafî Keşifler vb dahil) lütfen ve tenezzülen 5-10 sayfa ayırıyoruz (*). 19. yüzyıla geldiğimizde, bu sefer İttihat ve Terakki’yi tamamen kendine özgü bir olaymış gibi değerlendirip, koparıyoruz aynı dönemin gizli-açık bütün diğer milliyetçi-modernist örgütlerinden. Genç İtalya, Genç Bosna… ve Genç [Jön] Türkler. Hepsi “uykudaki milletin uyanışı” fikriyatının parçacıkları. Yani millet ezelden beri var da şimdi dirilip doğruluyor. Geçtim. Öğrencilerimiz (hattâ çoğu zaman öğretmenlerimiz) tabii sonuncuyu biliyor da diğerlerinin farkında değil. Çok dilli, çok milliyetli, çok mezhepli imparatorluklardan ulus-devletlere geçiş sürecinin şiddetini, buruşma ve çarpılmalarını, etnik temizliklerini, eski meşruiyetlerin yerine yeni meşruiyetlerin henüz teşekkül etmediği bir ortamın keyfîlik ve zorbalıklarını, darbelerini, paramiliter teşkilâtlarını ve tetikçilerini, suikastlerini, muhalif aydın, mebus ve gazeteci cinayetlerini… bir bütünlük içinde göremiyor; yerine göre ya sırf “biz” ya sırf “onlar” yaşadı sanıyoruz.
20. yüzyıl başları Sırp milliyetçiliğinin tarihi çok öğretici bu açılardan. Hem Saraybosna Suikasti’ne nasıl gelindiğini, hem (herhalde adını daha önce duymadığınız) Dragutin Dimitriyeviç ile Binyamin Netanyahu’nun fanatizmi arasındaki benzerlikleri, hem Türkiye’nin 1908-1925 (veya 1927) arası dönemini daha iyi anlamamızı sağlıyor. Yukarıdaki fotoğrafa iyi bakın. Belki 1910’ların başlarında çekilmiş; kimin çektiği bilinmiyor. Üniformalı, sırmalı, apoletli beş subay. 1817, 1867, 1878 ve 1887 tarihlerinde Osmanlı İmparatorluğu’ndan adım adım bağımsızlaşıp devletleşen Sırbistan Krallığı Ordusu’nun mensupları. Aynı zamanda Kara El örgütünün önde gelenleri. İstanbul’da İttihad-ı Osmanî Cemiyeti 1889’da kuruluyor; sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti, sonra Fırkası adını alıyor. “Gecikmiş” ve “yetişmeci,” dolayısıyla yukarıdan aşağı modernleşme çabası içindeki toplumlarda, ordu tek en güçlü örgüt (olma yolunda); onun için herkes orduyla devrim yapmaya bakıyor. İTC de aynı kafada, Sırp milliyetçileri de. Alt rütbeli bazı subaylar Ağustos 1901’de bunun için bir araya gelip Ya Birlik Ya Ölüm örgütünü kuruyor (**). Liderleri, başlık resmimin ikinci sırasında, sağda ayakta gördüğünüz, Yüzbaşı Dragutin Dimitriyeviç. “Apis” kod adı, sonra lâkabıyla maruf. Kara El’in Enver’i, Apo’su, Sinwar’ı, Yakup Cemil’i diyebilirsiniz. 6 Eylül 1901’deki ilk toplantılarına, üç yüzbaşı (Apis’le birlikte Radomir Aranđelovic ve Milan F. Petrovic) ile dört teğmen katılıyor (Antonije Antic, Dragutin Dulic, Milan Marinkovic, Nikodije Popovic). Genç Subaylar rahatsız! Bir bakıma 1908 başlarında ilk dağa çıkanları, bir bakıma 27 Mayıs’ın Millî Birlik Komitesi’nin yüzbaşı-teğmen çoğunluğunu da hatırlatıyor.
Peki ne istiyorlar? Ya Birlik Ya Ölüm adının yansıttığı gibi, irredantist bir ideolojileri var (***). Pan-Sırp denebilir. Büyük Sırbistan denebilir. Birleşik İtalyan (1870) ve Alman (1871) ulus-devletlerinin kurulmasından esinleniyorlar. Amaçları, Sırbistan ve Karadağ (Montenegro) sınırları dışında kalan bütün Güney Slavlarının yaşadığı (büyük ölçüde Avusturya-Macaristan egemenliğindeki) toprakları birleştirmek. Mevcut Sırp monarşisini ise Viyana’ya meylettiği için buna engel sayıyor ve daha 1901 Eylül toplantısında devirmeyi kararlaştırıyorlar. Nitekim 10-11 Haziran 1903’te Belgrad’daki Eski Saray’ı basıp Kral I. Aleksandr Obrenovic’i, Kraliçe Draga’yı, Başbakan Dimitriye Cincar-Markovic’i, Ordu Bakanı Milovan Pavlovic’i ve General Lazar Petrovic’i öldürüyorlar. Suikastçıların başında Apis var; bizzat Enver’in başını çektiği, Harbiye Nâzırı Nâzım Paşa’nın Yakup Cemil tarafından tek kurşunla şakağından vurulup öldürüldüğü 23 Ocak 1913 Bâb-ı Âli Baskınını (darbesini) hatırlatıyor. Bu “Mayıs Darbesi” ile, Sırbistan’ı 19. yüzyıl ortalarından beri yöneten Obrenovic hanedanı sona eriyor ve yerini (Kral I. Petar’ın şahsında) Karacorcevic hanedanı alıyor (****). Bu iki hanedanın uluslarası ilişkileri ve konumları, biraz önce de değindiğim gibi çok farklı. O sırada Balkanlarda iki Büyük Devlet (Osmanlıyı gerileterek) hegemonya peşinde: Rusya ve Avusturya-Macaristan. Obrenovicler Avusturya-Macaristan’a yakınken, Karacorcevicler Çarlık taraftarı. Böylece Sırbistan, Birinci Dünya Savaşı mevzilerine daha 1903’te girmiş oluyor.
Birçok başka bakımdan da 1914’e giden yolda önemli devamlılıklar söz konusu. Ve hepsinde Kara El hâzır ve nâzır. Osmanlı-Türkiye tarihinde İttihat ve Terakki, 1908-1927 arasında (ve bazı yorumlara göre bugün bile), en azından belirli bir siyasî kültür ve zihniyet olarak, bir habitus olarak hep mevcut. Benzer şekilde, Kara El de 1901-1918 arasında Sırbistan siyasetinde açık-örtük büyük bir nüfuz icra ediyor. Bunda, İTC gibi subay zümresi içinde örgütlenmesinin, âdetâ ordu ile özdeş hale gelmesinin payı çok büyük. Yüksek ve derin devlet kademeleri de Kara El’in radikalizmine çanak tutuyor, önünü açıyor. 1908 Ekim başında Avusturya-Macaristan Bosna-Hersek’i resmen ilhak edince, bütün Sırp üst makamları Belgrad’da toplanıp, devlet eliyle yarı-gizli “Ulusal Savunma” örgütünü kurdu (isterseniz bir tür Özel Harp Dairesi diyebilirsiniz). Pan-Sırbizm resmî ideoloji ve politika kertesine sıçradı. Avusturya işgalinde sayılan eyaletlerde şubeler kuruldu, casus ve sabotör şebekeleri teşkil edildi. Özellikle Bosna’da, Genç Bosna (Mlada Bosna) grubu Ulusal Savunma’nın şemsiyesi altında serpildi. Kara El bütün bu yeni oluşumlara sızdı; o kadar ki, Ulusal Savunma’dan da, genel Sırp milliyetçiliğinden de zor ayırdedilir hale geldi. Çoğu subay yüzlerce üyeye ulaştı. Mensuplarını kilit mevkilere yerleştirdi. Tâyinleri etkiler oldu. Sırbistan dışındaki Sırp diyarlarında gerilla savaşçıları yetiştirmeye koyuldu. Bunun için, yerel seviyede 3-5 kişilik gizli hücreler örgütledi. Üyelik özel bir yeminle mümkündü (*****). Bütün hücreler bölge komitelerine, onlar da Belgrad’daki merkez komitesine bağlıydı. Başında, artık albay rütbesindeki Apis (Dragutin Dimitriyevic) vardı. Devlet içinde devlet gibiydiler. Onlara ters düşmek, Kara El’in (Teşkilât-ı Mahsusa’nın?!) siyasî cinayetlerinden birine kurban gitmek tehlikesini içeriyordu.
Sonunda iş nereye gelip dayandı? 1914 başlarında Apis’in (Dragutin Dimitriyeviç), Avusturya veliahtı Arşidük Franz-Ferdinand’ın, Sırpları pasifize edip devrimden vazgeçirebilecek politikaları nedeniyle öldürülmesine karar verdiği anlaşılıyor. Bu amaçla Bosnalı üç genç Sırp seçildi (Gavrilo Princip, Nedeljko Cabrinovic ve Trifko Grabez). Sırp ordusu tarafından nişancılık ve el bombası eğitiminden geçirilip, hücreden hücreye aktarılarak gizlice Bosna’ya doğru yola çıkarıldılar. Derken hükümetin en üst kademeleri (belki bizzat Başbakan Nikola Paşic) durumu öğrendi ve Apis’e, katillerini geri çağırması emredildi. Ama ya ağırdan aldı, ya da iş işten geçmiş, suikastçiler Saraybosna’ya ulaşmıştı bile.
Gerisini biliyorsunuz. Kara El’ciler bu yüzden Avusturya ile savaş çıkabileceğini kabul ediyor, ancak Rusya’nın Sırbistan’a arka çıkacağını hesaplıyordu. Ama herhalde işin bir dünya savaşına yol açabileceğini hiç düşünmemişlerdi. Ummadıkları oldu. 28 Haziran 1914’de Gavrilo Princip, Arşidük Franz-Ferdinand’ı ve karısı Sofya’yı (başta kaçırmışken) arabalarını yan sokaklarda tesadüfen yakalayıp öldürmeyi başardı. İttifaklar sisteminde aşağıdan yukarıya, küçükten büyüğe çıkıldı. Avusturya Sırbistan’a, karşılığında Rusya Avusturya’ya, karşılığında Almanya Rusya’ya, karşılığında İngiltere ve Fransa Almanya’ya önce ültimatom yağdırdı, sonra herkes birbirine savaş ilân etti. (Bu yazının yayınlandığı bugün, 3 Ağustos, Almanya’nın Fransa’ya savaş ilânının 110. yıldönümü.) “Kuyruk köpeği salladı.” Dünya kendini 1914-18 kan banyosunda buldu.
Kıssadan belki son bir hisse. Tarihte her şey “yapı”lardan (structures) ve sosyo-ekonomik determinasyonlardan ibaret değil. İşin bir de aktörler, failler (agency) yanı var. İnsanlar söz konusu — ve Ernest Gellner’ın “eksik programlanmış yaratıklar” dediği insanlar inanılmaz hatâlar yapabiliyor. Şekil 1: Putin ve Netanyahu. Hele Netanyahu. Apis’in 1914’te (ne yaparsa yapsın) Rusya desteğine bel bağlaması gibi, o da 2024’te (ne yaparsa yapsın) ABD desteğinden emin. Nereye kadar?
————————
(*) Dünya tarihi ile ilişkimizin başaşağı durduğuna ilişkin, yıllardır üzerinde durduğum bu fikri, en son 17 Temmuz 2024’te Enstitü Sosyal’de yaptığım “Tarih Öğretimi ve Müfredatı” başlıklı bir konuşmada tekrarladım.
(**) Sırpçası Ujedinjenje ili smrt’miş. Bu, resmî adı, fakat asıl Kara El (Crna ruka) diye tanınıyor. Başka vesilelerle de değindiğim gibi, bu çağda “… Ya Ölüm” ile biten sloganların yaygınlığı dikkat çekici. Kimisi “Ya Hürriyet Ya Ölüm” diyor, kimisi “Ya İstiklâ Ya Ölüm,” kimisi de burada olduğu gibi “Ya Birlik Ya Ölüm.” Tabii birlik farklı anlamlara gelebiliyor. İT’ciler Osmanlı İmparatorluğu’nun mevcut (çok unsurlu) birliğini korumayı amaçlıyor. Kara El’ciler henüz mevcut olmayan (tek unsurlu) bir etnik birliği kurmayı amaçlıyor. Fakat her halükârda, arzulanan hedefin alternatifi “Ölüm” oluyor. Bu, Tek Yol Devrim demek. Hangi devrim olduğu farketmez; Fransız Devriminden itibaren bütün devrimciler (ihtilâlciler) özel olarak kendi devrimlerini zorunlu ve kaçınılmaz olarak sunuyor. Hepsi, yıkmak istedikleri düzeni (mealen) “artık dayanılmaz, bir saniye daha tahammül edilmesi mümkün değil” gibi sunuyor (oysa aslında hemen hiçbiri öyle değil; bu, devrimci paradigma ve retoriğin bir parçası). Tabii Marksizmin daha evrensel bir tasavvuru var. Özel değil genel olacağı düşünülen bir devrim. Ama o da üç aşağı beş yukarı aynı mantık kalıbına oturuyor. (a) Dayanılmazlık. Kapitalizm (koşullarında yaşam) dayanılmaz. (b) Kaçınılmazlık. Bu da işçi sınıfı devrimini ve sosyalizmi zorunlu ve kaçınılmaz kılıyor.
(***) İrredantizm, milliyetçilik ideolojisinin ve milliyetçi projelerin özel, ekstrem bir uzantısı. “Soydaşlarımız” veya “dışarıda kalmışlarımız” veya “kurtarılmamışlarımız”la birleşmek, yani onların oturduğu toprakları da kendi çekirdek ulus-devletimize katmak anlamına geliyor. Kökeni, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı İtalyan milliyetçilerinin kullandığı Italia irredenta (kurtarılmamış İtalya) deyimi. Bununla, İtalyanca konuşulan ama 1870 sonrasında İtalya’nın dışında, en çok da Avusturya-Macaristan egemenliğinde kalan bölgeleri kastediyorlar. Bazı irredantizmler “pan” projeleri biçimini (örn. Pan-Slavizm, Pan-Cermanizm ya da Turancılık gibi), bazı irredantizmler ise “daha büyük” projeleri biçimini alabiliyor — Yunan megali idea’sı ve benzeri Büyük Sırbistan, Büyük Bulgaristan, Büyük Irak, Büyük Suriye, [Büyük] İsrail Diyarı (Yeretz Israel) tahayyüllerinde olduğu gibi.
(****) Mayıs Darbesi denmesinin nedeni, Bolşevik Devrimine Ekim Devrimi denmesiyle aynı. Yeni takvimle 10-11 Haziran 1903, eski takvimle 28-29 Mayıs’a; yeni takvimle 7 Kasım 1917 eski takvimle 25 Ekim’e karşılık geliyor.
(*****) “Bu örgüte katılmakla ben (…), üzerime parlayan Güneş adına, beni besleyen Toprak adına, Tanrı adına, atalarımın kanı adına, şerefim üzerine ve hayatım üzerine yemin ederim ki, bu andan itibaren ve ölünceye kadar, bu örgütün misyonuna sadık bir şekilde hizmet edecek her an, her şart altında bu uğurda her türlü fedakârlığa katlanmaya hazır olacağım. Gene Tanrı adına, şerefim ve hayatım üzerine yemin ederim ki bütün emir ve talimatlarını kayıtsız şartsız yerine getireceğim… bütün sırlarını kendime saklayacağım ve benimle birlikte mezara götüreceğim….” Bu ve benzeri “tek yol”cu, demir disiplinli, çelik çekirdek örgütlerinin (kasten Leninist terimleri kullanıyorum) gizli yeminlerinin karşılaştırmalı bir dökümü çıkarılsa, çok yararlı ve öğretici olur sanıyorum.

Halil Berktay : Üçüncü Dünya Savaşı (4) Mazlumdan zalime (*)
Söz verdim; bu Üçüncü Dünya Savaşı (başladı/başlamadı/başlayabilir) dizisinde, Netanyahu’ların arkaplanını ve Gazze soykırımına nasıl gelindiğini, İsrail açısından da gerilere gidip anlatacağım. “(2) Baş provokatör Netanyahu”nun (1 Ağustos) spot’unda, ipuçlarını vermiştim nasıl baktığımın. (a) “19. yüzyıl milliyetçiliğinin bir başka varyantı olarak Siyonizm”den; (b) “ulus-devletin muhtaç olduğu teritoryalitenin Avrupa dışında, Filistinli Araplara etnik temizlik uygulamak suretiyle sağlanması”ndan; (c) bir “yerleşimci kolonyalizm” türü olarak İsrail’den; (d) (bir zamanlar Güney Afrika gibi) kendi “ilkel yerli”lerine sürekli militarizm ve apartheid uyguladığından söz etmiştim. Şimdi bunları ve yan fikirlerini tek tek açmak istiyorum.
Halil Berktay
10 Ağustos 2024
***

[10 Ağustos 2024] Yukarıda sol başta Theodore Herzl (1860-1904). 1896’da yayınladığı Der Judenstaat (Yahudi Devleti) kitabı ve 1897’de topladığı Basel Kongresi ile, Filistin’de kurulacak bir Yahudi yurdunun kamu hukukuna dayanmasını öngörüyor. Başlangıç idealleri başka, sonraki realiteler başka. Üstte sağda, Moshe Dayan (1915-1981). 1930’larda Haganah, 1948’te düzenli ordu (IDF, Israeli Defense Forces), cephe komutanı, genelkurmay başkanı, savunma bakanı. Sol altta Ariel Sharon (1928-2014). 1940’larda Haganah, 1948’te düzenli ordu (IDF), general, savunma bakanı, başbakan. Sağ altta Binyamin Netanyahu (d.1949, halen hayatta ve görevde). 1967-1972 arasında bir Sayeret Matkal (SM) komandosu (doğrudan IDF genelkurmay başkanlığına bağlı, en elit özel savaş ve istihbarat birimi). Yüzbaşılıktan terhis edilip SM rezervlerine katılıyor. Sağcı Likud partisinin lideri. 1996-1999, 2009-2021, en son da 2022-2024 olmak üzere, başbakanlık sürelerinin toplamı 18 yıl. — Bu üç biyografinin ortak noktalarını bulmak zor değil. İsrail’de ordu ile siyaset içiçe. Politikacılığın yolu, savunma ve istihbarat müessessi”nden geçiyor.
Dayan, Sharon ve Netanyahu, aynı zamanda bir bütün olarak İsrail’in siyaset sahnesinin süregelen militarizasyonunun da üç kritik simgesi. Kuvayı Milliye yazılarımda da değinmiştim: Devletler (ve hele modern devletler), Hazreti Meryem’in Katolik inancındaki “lekesiz ilhakı ve doğumu” (Immaculate Conception) gibi doğmuyor. Böyle şiddet içinde doğuyor. Küçük çocuklar kendilerini leyleğin getirdiğine inanabilir. Derken ilkokula gidip de seks diye bir şeyin varlığını arkadaşlarından öğrendiklerinde, ilk ağızda bir inkâr (denial) reaksiyonu geçirebilirler: Başkalarının anne babaları böyle günahlar işlemiş olabilir, ama benimkiler asla! Zamanla öğrenirler. Milletler de biraz böyle. Şu farkla ki, biyolojiyi reddetmek mümkün değil ama tarihi reddetmek (veya çarpıtmak) pekâlâ mümkün. Şu veya bu toplumun demokratik olgunluğu ve özgüvenine bağlı. Bazı iskeletleri merdiven altında kilitli de tutabilirsin; açığa çıkarıp yüzleşebilir, evet, oldu da diyebilirsin. Uzun vâdede, ikincisi kaçınılmaz. Charles Tilly’nin “War-making and state-making as organized crime” diye ünlü bir makalesi var (Organize suç olarak savaşmak ve devlet kurmak). Bu mecraya giren özel şiddet unsurları, kaybederlerse terörist olarak kalıyor. Kazanırlarsa, zaferin kutsadığı devlet kurucuları oluyor. Bazen onunla da kalmıyor; yeni galiplerin bağımsızlıkla yetinmeyip emperyalistleşmesine dönüşüyor.
Buraya nasıl gelindi? İsrail bu noktaya nasıl geldi? Aklıma tekrar, W. H. Auden’ın “September 1, 1939” şiirinin her fırsatta alıntıladığım dizeleri geliyor: I and the public know / what all schoolchildren learn; / those to whom evil is done, / do evil in return. Herkes bilir bunu (fakat öyle mi, Türkiye biliyor mu acaba?). Okullarda çocuklara bile öğretilir. Kendilerine kötülük yapılanlar, karşılığında gene kötülük yapar. İkinci Dünya Savaşının patlak verdiği 1 Eylül 1939 günü, Auden bunu Almanya için yazmış. Versailles Antlaşması, Fransız intikamcılığının berbat bir örneği. 1870’te yenilmişler; 1914’ten 1918 başlarına, hep kendi topraklarında savaşmış ve Batı Cephesinin esas yükünü taşımışlar; şimdi sıra bizde diyorlar; Almanya’nın bir daha doğrulmamacasına belini kırmaya çalışıyorlar. Karşılığı Hitler oluyor. Günümüzde ise, mazlumun zalime dönüşmesinin en korkunç örneği İsrail. İroni, olursa bu kadar olur. Soykırım, sırf katliam demek değil. Birleşmiş Milletler tanımıyla, herhangi bir insan grubunun kendi kendini yeniden üretmesinin (maddî ve manevî) koşullarını yoketmek demek. İsrail bir ulus-devlet. Özel olarak bir Yahudi devleti, Yahudilerin çoğunlukta olduğu, Yahudi olmayanların vatandaşlığa çok zor kabul edildiği bir devlet. Yahudilerin ise gerisinde Nazilerin toplama ve ölüm kampları var, Holokost var, 1942-1945 Yahudi soykırımı var. Şimdi ise bir benzerini İsrail tâ 1948’den beri bütün Filistin halkına, neredeyse bir yıldır da en çıplak biçimiyle Gazze’ye uyguluyor.
Fakat gerçekten uzun hikâye. İÖ birinci binyıl kadar gerilere uzanıyor. Hem somut olaylar var, hem de bunların ideolojileştirilmiş anlatımlarının üstüste binişi. Deşmeye çalışacağım.
———————–
(*) 7 Ekim 2023 Hamas saldırısı ve Gazze Savaşının başlamasının ardından, bu konuda iki konuşma yaptım. İlki İbn Haldun Üniversitesi’nda, bir grup uluslararası doktora öğrencisinin talebi üzerine gerçekleşti: “Living with the Palestinian Question” (14 Kasım 2023). Başlığının da imâ ettiği gibi, başka bir yığın şeyle birlikte, Filistin sorunun nasıl çocukluğumdan beri hayatımda hep var olduğunu, çünkü bir zamanlar bu dâvâya Türkiye’nin dindar-muhafazakâr kesiminden çok solcuların sahip çıktığını (dolayısıyla onların yanılgıları ve acı tecrübelerini öğrenmenin yararlı olabileceğini) anlatmaya çalıştım. Kastım, özellikle silâhlı mücadele fetişizmiydi. Gelen itirazları ve cevaplarımı ayrıca yazacağım. Birkaç ay sonra, bu sefer Robert Kolej’de yapılan “Model Birleşmiş Milletler” (RCIMUN) konferansına katıldım. Benden istenen, 22 Temmuz 1980 tarihli BM Güvenlik Konseyi toplantısına, Filistin sorununun (o günkü) durumu hakkında bilgi vermekti. Bunu da 6 Nisan 2024’te yaptım ve büyük ölçüde İHÜ konuşmamı tekrarladım. O liseli gençlerde, işin ciddiyeti konusunda pek bir kavrayış ve duyarlılık görmediğimi söylemeliyim. Her neyse. Elinizdeki yazı, bu iki taslaktan hareketle hazırlanmıştır.

Halil Berktay : (5) İlkçağ sürgünleri ve Yahudi diasporası (*)
1940’ların ikinci yarısına kadar Yahudilerin ve Yahudiliğin tarihi, yüzyıllar boyunca yenilmenin, ezilmenin, sürülmenin, ayırımcılığın, mağduriyetin tarihi oldu. Bu acılar 1942-1945 soykırımı ile dibe vurdu. İsrail kurulduktan sonra, yerini yenmeye, ezmeye, sürmeye, dışlamaya, öldürmeye bıraktı. Gazze, kolonyalist bir rejimin Müslüman ghetto’su oldu. Ardından, İkinci Dünya Savaşının Nazi ghetto’larından da feci bir katliam alanına dönüştü.
Halil Berktay
13 Ağustos 2024
***

[13 Ağustos 2024] Modernite öncesi hakkında kısa özet. Günümüzde Yahudiler dediğimizde, etnik-dinî bir grubu anlıyoruz. Varlıkları İÖ. 2. binyıl kadar gerilere uzanıyor. Toplumsal gelişmenin bilinen bütün aşamalarından geçiyor; devlet öncesi kabile toplumunu, kabileden devlete geçiş süreçlerini, yanıbaşlarında büyük ve güçlü imparatorlukların yükselişini, bu tehlikeli komşuluğun çeşitli iniş çıkışlarını yaşıyorlar. Herhangi bir doğaüstü “öz”leri yok. Sırf tarihsel olayların akışı çerçevesinde, kritik bazı özellikler peydahlıyorlar. Bir, bilinen ilk tektanrıcı inanç sistemini benimsiyorlar. İki, bu evrensel bir din değil, etnik bir din. Yahudiler Tanrıya (Yahudi olmayanların bilmemesi gereken özel ve gizli ismiyle YHWH, Yahweh veya Yehova’ya) inancı ve ibadeti herkese açmıyor; sırf kendilerine mahsus tutuyor. Üç, İÖ 8-6. yüzyıllardan itibaren geleneksel yaşam alanlarını yitirip Akdeniz çevresine ve Avrupa’nın dört bir yanına savruluyorlar. Geniş topraklara yayılan bu küçük Yahudi toplulukları arasındaki bağı, işte o çok özel, kapalı dinleri ve dinî-kültürel kimlikleri bir arada tutuyor.
Ve şimdi ayrıntıları.
(1) Etnisite. Etnik bakımdan, Yakın Doğu’nun çok eski bir kabile grubundan geliyorlar. Bunlar Beni İsrail (veya İsrailoğulları) diye bilinen kabileler. Adları ilk defa İÖ 1200 dolaylarına ait bir Mısır stele’sinde (yazıtında) geçiyor. Doğu Akdeniz’in Kutsal Kitaplarda Kenan diye geçen bölgesinde yaşıyor ve Semitik (Samî) bir dil konuşuyorlar. Geleneksel dinleri Yahudilik, daha doğrusu ön-Yahudilik diyebileceğimiz, bilim dilinde Yahwehcilik (Yehovacılık) diye tanımlanan bir inanç sistemi (buna aşağıda tekrar döneceğim). İÖ 11-8. yüzyıllar arasında bir yerde devletleşiyorlar. Yukarıda soldaki haritada görüldüğü gibi, kuzeyde İsrail Krallığı ve güneyde Yahuda Krallığı kuruluyor. Bu noktada mitoloji ve ideoloji ile reel tarih birbirine karışıyor. Tevrat’a göre, bir zamanlar Birleşik İsrail Krallığı diye bir şey varmış ve Şaul, İş-boşet, Davud ve Solomon (Süleyman) gibi efsanevî krallarca yönetiliyormuş. Sonra ikiye bölünmüş. Çağdaş bilim insanları arasında, arkeolojik veriler ancak İÖ 8. yüzyıldan itibaren devlet diyebileceğimiz bir görece merkezî otoriteye işaret ediyor diyenler çoğalıyor. Öncesinde, ancak küçük bir kabilesel şefliğin olmuş olabileceği düşünülüyor. (Soldaki haritada gösterilen bütün o Moab, Edom, Ammon vb “krallık”ları da böyle şeflikler zaten.) Buna rağmen kimi dinler tarihçisi, Kutsal Kitaplar’da adı geçen her anıtı, kaleyi, sarayı vb arazide arayıp bazen de “buldum!” (örneğin “Kral Davud’un sarayını buldum” ya da “Davud’un fethettiği Siyon Kalesini buldum” ya da “Golyat’ın [Câlûd’un] doğduğu kenti buldum”) demeye devam ediyor.
(2) İlk sürgünler. Bundan sonra bilgilerimiz biraz daha somut ve elle tutulur. Doğu Akdeniz kıyılarının küçük krallıklarının üzerine, Mezopotamya’nın çok daha büyük ve güçlü hanedanlarının gölgesi düşüyor. Yeni Asur İmparatorluğu (İÖ 911-609), İÖ 722’de İsrail Krallığı’nı (veya Kuzey Krallığı’nı veya Samarya’yı) ortadan kaldırıyor. Yeni Babil İmparatorluğu (İÖ 626-539), İÖ 586’da Yahuda Krallığı’nı (veya Güney Krallığı’nı) ortadan kaldırıyor. O çağlarda, (taraflardan biri baştan boyun eğip kapılarını açmamışsa) savaşarak gerçekleştirilen böyle fetihler mağluplar için mutlaka çok ağır sonuçlar veriyor. Kentlerin duvarları yıkılıyor ve günlerce yağmalanıyor; katliamlar yaşanıyor; sağ kalanlar köleleştiriliyor veya başka diyarlara göçürülüyor.
Hepsi İsrailoğullarının da geliyor başına. Yahuda Krallığı’nın Yeni Babil İmparatorluğu’yla ilişkileri karışık seyrediyor. Tevrat’ a göre, Yeruşalayim (Kudüs) İÖ 605’te kuşatıldığında önce teslim olup haraç vermeyi kabul ediyorlar. Dört yıl sonra vazgeçince, İÖ 598/597’de ikinci kuşatma geliyor. Bu sefer yeni kral ve maiyetiyle birlikte 7000 kadar Yahudalı da Mezopotamya’ya sürülüyor. On yıl sonra II. Nabukadnazar (İÖ 587’de) Yeruşalayim’i bu sefer (Solomon’un Tapınağı dahil) yerle bir ettiğinde ikinci bir sürgün dalgası, ardından İÖ 582’de üçüncü bir sürgün dalgası yaşanıyor. Bu dönem Yahudilik tarihinde Babil Esareti olarak biliniyor. Gerçi Persler (Ahemenid hanedanı ve imparatorluğu) İÖ 539’da Yeni Babil’ı yıktığında, Kurus sürgündeki Yahudalıların yurtlarında dönmesine izin veriyor (gene Tevrat’a göre). Ama herhalde hepsi dönmüyor ve Ortadoğu’da ilk Beni İsrail diasporası böyle oluşuyor. İki paragraf yukarıdaki harita, İÖ 300 dolaylarına kadarki bu aşamanın göç ve sürgün yollarını, Antik Yunan dünyasının artık gerçekten Yahudi diyebileceğimiz yeni Yahudi nüfuslarını ve önemli kültür merkezlerini yansıtıyor.
(3) İlk ve çok özel bir tektanrıcılık. Aşağı yukarı bu sıralardan itibaren İsrailoğulları (veya Yahudalılar) yerine artık Yahudilerden söz edebiliyor olmamız, dinle ilgili bir mesele. Zira bu göçürülme, dağılma ve kısmen geri dönme süreçlerinde, Yahwehcilik veya Yehovacılık (Yahwism), Yahudiliğe (Judaism) dönüşüyor ve belirleyici kimlik unsuru haline geliyor. Yahwehcilik, eski bir Semitik (Samî) din. İsrail ve Yahuda krallıklarının hakim inanç sistemi. Esas olarak, antropomorfik (insan suretindeki) bir çoktanrıcılık. Beni İsrail kabilelerinin taptığı ve tapındığı çeşitli tanrı ve tanrıçaları içeriyor. Bu panteonun (ilâhlar kollektifinin) merkezinde Yahweh var. Tanrıça Aşerah’ın, Yahweh’in eşi kabul edilip edilmediği, tartışmalı. Öyle veya böyle; bu kadarıyla (Zeus ve Hera etrafında örülen) Eski Yunan veya (Jüpiter ve Juno etrafında örülen) Roma panteonlarını andırıyor.
Aradaki fark, Zeus veya Jüpiter’e kıyasla Yahweh’in çok daha ön planda olması. Giderek diğerleri üzerinde yükselip İsrail ve Yahuda krallıklarının “ulusal” tanrısı haline geliyor (kavmî tanrısı demek daha doğru). Henüz tek tanrı değil, ama favori tanrı, tercih edilen tanrı. Bazı bilim insanları, bu durumu monoteizm değil ama Yahweh-merkezli bir monolatri olarak adlandırıyor. Monoteizmde sadece tek tanrı var. Monolatride, birden fazla tanrı var (bu kabul ediliyor), ama sadece biri seviliyor ve üstün tutuluyor. Bu, Yahweh’den Hz. Musa’ya geldiği kabul edilen On Emir’den ikincisine yansıyor: “Başka hiçbir tanrıyı benim önüme geçirmeyeceksin” (Thou shalt hold no other gods before me). Yani diğer tanrılar var, ama onlara kulak asmayın, bana şirk koşmayın, tasvirlerine (putlarına) ibadet etmeyin. Michael Cook bunu (A Brief History of the Human Race’de) monogamiye, tek eşle evliliğe benzetiyor: Kadın başka erkeklerin, erkek de başka kadınların varlığının tabii farkındadır, ama birbirlerine bağlanmayı tercih ederler. Yoksa kimse, sen tek kadınsın, ben de tek erkeğim (veya tersi) düşüncesinde değildir. Monoteizmde ise bu gidiyor; tek tanrı var inancı geliyor. Fakat şu da var: gelişmiş şekliyle Yahudilik, tek tanrıya inandığı gibi, o tek tanrının gözünde de kendilerinin tek halk olduğuna inanıyor. Yahweh, “seçilmiş kavmi” Beni İsrail ile, önce Hz İbrahim üzerinden bir sözleşme (ahid, covenant, testament) yapıyor ve bunu Hz Musa ile yeniliyor. Yahudilik Yahudilere mahsus. Çok nadir istisnalarla, Yahudiliğe dışarıdan geçiş (ihtida) mümkün değil. En azından Yahudilik bunu aramıyor; Yahudilerin çocukları Yahudi olsun diyor. Bu “etnik din” özelliğini önce Hıristiyanlık, sonra Müslümanlık aşacak. Ama bugüne kadar Yahudiliği belirlemeye devam ediyor.
Konunun biraz önüne sıçradım; bu dönüşüm İÖ 6. ve 5. yüzyıllarda yaşanıyor; Yahweh dışında başka tanrıların da olabileceği fikri giderek yadsınıyor ve aşağılara itiliyor; yerini tek tanrı olarak Yahweh/Yehova alıyor. Bu teolojik değişimler herhalde başta çok küçük gruplarla sınırlı; 7. ve 6. yüzyılların siyasal istikrarsızlık ortamında yaygınlaşıyor ve Babil Esareti’nin sonuna gelindiğinde Yahwehciliğin yerini tektanrıcı Yahudilik almış bulunuyor. YHWH, Yahweh veya Yehova, artık alışılmış anlamıyla tanrı ve tanrıçalardan farklı biri. Antropomorfik (insan suretinde) değil; varolan bir dünyaya gelip el koymuş değil; zamansız, başsız ve sonsuz, ezelî ve ebedî İlâhî Yaradan. Gene bu aşamada, Kutsal Kitaplara göre İÖ 537’den itibaren Yeruşalayim’de İkinci Tapınak yapılmaya başlıyor. Etrafında daimî ve hiyerarşik bir rahip sınıfı oluşuyor. Bu rahip sınıfı da yeni inancı Kutsal Kitap/lar biçiminde yazıya geçiriyor; böylece donduruyor, resmîleştiriyor, sahipliği, bekçiliği ve taşıyıcılığını üstlendiği bir ortodoksi yaratıyor. İÖ 4. yüzyılda İkinci Tapınak Yahudiliği (hep o “etnik din” karakteristiğiyle) böyle vücut buluyor.
(4) Roma ve Yahudi isyanları. Büyük İskender’in ölümüyle (İÖ 323) başlatabileceğimiz Helenistik Çağda, bizatihî Yahudilere yönelik bir zulüm söz konusu değil. Öte yandan, Mısır merkezli Batlamyus (Ptolemaios) imparatorluğu ile Mezopotamya merkezli Selefkî (Seleucus) hanedanı arsındaki savaşlar bitmek bilmiyor ve İsrail diyarı kâh birinin, kâh diğerinin elinde kalıyor. Bu da kaçışın sürmesine yol açıyor. Bugünkü Filistin, Anadolu, Babil ve İskenderiye’den Yahudiler “Roma Barışı” (Pax Romana) diyarlarına: Roma kentine ve Roma’nın Avrupa topraklarına göçüp duruyor (bkz hemen yukarıdaki harita). Roma sınırları içinde Yahudi topluluklarının canlı bir iktisadî hayatı var. Yahudi nüfusu artıyor bazı (herhalde abartılı) tahminlere göre İS 1. yüzyılda 7 milyona ulaşıyor.
Derken Roma’nın yayılması Orta Doğu’ya uzanıyor. İÖ 63’de Pompey (Gnaeus Pompeius Magnus), Yeruşalayim’i ve çevresini fethediyor. Yahuda’ya (Judah, Judea) İÖ 140’tan beri hükmeden Haşmoni hanedanı devriliyor ve geçici bir çözümle Roma Senatosu, İÖ 40’ta Büyük Herod’u “Yahudilerin Kralı” ilân ediyor. Ardından İS 6’da eski Yahuda (Judea), eski Samarya (Kuzey Krallığı) ve kadim Edom kavminin yaşadığı Edomia (Idumea) birleştirilip Roma’nın Yahudiye (Judaea) eyaletine dönüştürülüyor. Yahudiliğin bir reform mezhebi olarak Hıristiyanlık da burada uç verecek, ama girmiyorum o yan piste. Önemli olan şu ki, artık Yahudiye’de bir Roma valisi ve Roma garnizonu (lejyonları) var. Bu Roma merkezî yönetimi ile Yahudiler arasında gerilim tırmanıyor ve üç büyük Yahudi isyanı (veya Roma-Yahudi Savaşı) patlak veriyor. İlki İS 66-70. İkisi de gelecekte imparator olacak olan Vespasianus ve Titus tarafından eziliyor. İS 70’teki Yeruşalayim kuşatması ve zaptı sırasında, İkinci Tapınak da yıkılıp yağmalanıyor ve ibadet eşyası Roma’ya taşınıyor. Aynı zamanda, Yahudilerin tektanrıcılığına kısmî tâviz niteliğinde bir Yahudi Vergisi ihdas ediliyor; vergiyi ödeyenler, Roma İmparatoru kültüne kurban kesmekten muaf tutulacak. İS 115-117’deki Kitos Savaşı sonrasında da çok sayıda Yahudi geleneksel topraklarında yaşamaya devam ediyor.
Ama İS 132-136 yıllarının Bar Kokhba ayaklanması çok farklı. Büyük bir dönüm noktası. General Julius Severus İsrail diyarını yakıp yıkıyor. 985 köy yerle bir ediliyor. Orta Yahudiye’nin Yahudi nüfusunun bir bakıma kökü kazınıyor: öldürülüyor, köleleştirip satılıyor, ya da kaçıp canlarını kurtarıyorlar. Bu arada İmparator Hadrianus Yahudilerle İsrail diyarının ilişkisini koparmaya yönelik bir dizi önlem alıyor. Yahudiye (Judaea) eyaletinin ismini değiştiriyor, Filistin Suriyesi (Syria Palaestina) yapıyor. Yeruşalayim’ın (İng. Jerusalem, sonra Kudüs) ismini değiştiriyor, daha önce kendi kurdurduğu bir Roma kolonisine izafeten Aelia Capitolina yapıyor. Her yılın Tisha B’Av yortusu (yas ve oruç günü) hariç, Yahudilerin Yeruşalayim/Aelia Capitolina’ya girmesi/dönmesi yasaklanıyor. Buradan sürülen Yahudi nüfus kuzeye, (1967 Altı Gün Savaşı’ndan beri İsrail işgali altındaki) Golan Tepeleri’ne bitişik Celile (Galilee) bölgesine kaydırılıyor.
(5) İlkçağ sonunda durum. Yahudilerin anayurtlarından kopup Akdeniz havzasına ve sonra bütün dünyaya yayılmasının birdenbire ve tek seferde cereyan ettiği sanılıyorsa, bu yanlış. Asur, Babil ve Roma imparatorluklarından geçip (henüz ele almadığımız) Hıristiyanlık ve Müslümanlık dönemlerine uzanan bütün bir süreç söz konusu. İS 70’te İkinci Tapınak yıkılıyor, ki bunun kimliksel önemi büyük. Bar Kokhba isyanının bastırılmasıyla ise Yahudiler (yukarıdaki Roma İmparatorluğu haritasına yansıdığı gibi) artık tamamen vatansız bir diaspora kavmine (sırf diasporasıyla, göçürülmüş parçacıklarıyla varolan bir kavme) dönüşüyor.
Ve üzerine bir de Hıristiyanlık ve Ortaçağ-Yeniçağ anti-semitizmi geliyor.
————————–
(*) Bu uzun “Üçüncü Dünya Savaşı” dizisine girdim. Halen iki sıcak çatışma var: Ukrayna ve Gazze. İsrail saldırganlığının uzak-orta-yakın arkaplanlarıyla uğraşıyorum. Ama bir yandan da olaylar beni beklemiyor kuşkusuz. Son gelişmeleri kısaca hatırlatayım. (a) Ukrayna büyük bir sınır-ötesi operasyona girişti. Rusya topraklarında 30 kilometre kadar ilerledi. Doğu cephesinin dengesini bozdu. Putin yönetimi gafil avlandı ve bir yandan “barışçı Rus halkına karşı vahim provokasyon”lardan dem vururken, diğer yandan yeni taktik durumla zar zor başetmeye çalışıyor. (b) İsrail’in zerrece askerî hedef olmadığı anlaşılan El-Tabiin Okulu’na (kadınlar mescidi ve erkekler mescidi bölümlerine) gaddar saldırısı ve ardından göz göre göre uydurduğu yalanlar silsilesi, dünya çapında yeni bir tepki dalgasına yol açıyor. (c) ABD başkan adayı Kamala Harris de bu çerçevede “sivil ölümleri yetti artık” diyor (daha önce de Netanyahu’ya bu savaş bitsin demişti). (d) Öte yandan gene ABD, İsrail’in son suikastleri yüzünden tırmanan gerilimleri gerekçe göstererek, sonuna kadar yanında duracağını ilân ettiği müttefikine destek amacıyla bölgeye âcilen bir uçak gemisi ve bir nükleer füze denizaltısı sevkettiğini açıklıyor.

Halil Berktay : (6) Ortaçağ ve Yeniçağda anti-semitizm: Ayırımcılık, dışlanma, yalanlar, gettolar, pogromlar (*)
Yukarıdaki sahneye (içiniz kaldırıyorsa) dikkatle bakın. 1493’te Almanya’da basılan bir kitaptan bir ağaç baskı örneği (orijinali ABD’de, Kenyon College’da). Bir grup Yahudi, çıplak bir oğlan çocuğunun etrafını almış. Yahudi olduklarını (daha doğrusu, Yahudi niyetine resmedildiklerini) kıyafetlerinden, kanca burunlarından, sinsi ve haris bakışlarından, Ortaçağda mutad olduğu üzere elbiselerine dikili dairevî rozetlerden (**) ve (gizli-açık servetlerini imâ edercesine) kemerlerinden sarkan para keselerinden anlıyoruz.
Halil Berktay
15 Ağustos 2024
***

[15 Ağustos 2024] Tam bir stereotip, bir klişe, kalıpyargı. “Bütün Yahudiler böyledir: zengin, hilekâr, açgözlü ve gaddar.” Gaddarlıkları, masanın üzerine çıkardıkları çocuğa yaptıklarında somutlanıyor. Kollarına ve göğsüne uzun şişler saplayıp, karnını ve cinsel organını bıçakla kesip kanını bir çanakta topluyorlar. Neden? Çünkü Pesah’ta, Hamursuz Bayramı’nda pişirip yiyecekleri matsa (matzoh) ekmeğinin, güya Hıristiyan çocuklarının kanıyla yapılması şartı varmış. Güya bu, Yahudi inancı ve ibadetinin vazgeçilmez bir unsuruymuş. Ortaçağ ve Yeniçağda Hıristiyanlar bu “Kan İftirası”na ciddî ciddî inanıyor ve bu yüzden her fırsatta Yahudilere yapmadıklarını bırakmıyor.

Mart 1475’te İtalya’nın Trento kentinde Simon adında iki yaşında bir çocuk kayboluyor. Tam nerede bulunduğu, kaynaklarda açık değil, ama Samuel adında bir Yahudinin kilerinde bulunduğu rivayeti yayılıyor. Tam da Paskalya yortusu sırasında (yani Hz İsa’nın çarmıhta ölmesini ve indirilip defnedilmesini izleyen üçüncü günde dirilmesi kutlanırken), Trento halkı “Kan İftirası”yla suçladıkları kasabalarının Yahudi topluluğuna karşı saldırıya geçiyor. Bu insanlar günlük hayattan tanıdıkları, komşuları. Hemen hepsini işkenceyle itirafa zorlayıp, 15 yetişkin Yahudi erkeği diri diri yakarak idam ediyorlar. İş orada bitmiyor; anti-semitik şiddet dalgası (şuursuz bir isteri nöbeti gibi) bütün bölgeye yayılıyor. Yahudiler birçok kentten kovalanıyor. Daha bir yıl geçmeden, Trento’nun yerel kilise adamları Simon’un aziz ilân edilmesi için Vatikan’a başvuruyor. Martyr’liğine, yani güya Hıristiyan dini uğruna canını vermiş olmasına ilâveten (bu meseleye bir dipnotta tekrar döneceğim), iki yaşındaki çocuğun yüzü aşkın mucize gerçekleştirmiş olmasını da gerekçe gösteriyorlar. Papa IV. Sixtus reddediyor. Buna ragmen “Trentolu Simon” kültü başını alıp gidiyor. O kadar ki 1755’te Papa XIV. Benedict resmî bir mektupla Simon’un hiçbir zaman azizliğe kabul edilmediğini tekrarlamak zorunda kalıyor. Tabii popüler kültür başka bir olay. Sanat da daha çok halk inanışlarını izliyor. Efsane, Hıristiyan ikonografisine yerleşiyor. Yukarıda, 1493 ağaç baskısından neredeyse iki yüzyıl sonra, bu sefer İtalyan Barok ressamı Giuseppe Alberti’nin aynı konudaki yağlıboya tablosu (1677). Gene stereotipik Yahudiler, zavallı bir çocuğun etrafını almış; korkusu ve acısı yüzüne vuruyor; kadının biri onu elmayla oyalarken iki kişi karnı ve apış arasına herhalde korkunç şeyler yapıyor. Kan İftirası, bu gibi daha nice eser ve hikâyeyle günümüze kadar (evet, günümüze kadar!) yaşamaya devam ediyor.
Nedir bu mesele? Nereden geliyor? Yahudiler İlkçağ boyunca bizatihî Yahudilikleri nedeniyle sistematik bir baskı ve zulme maruz kalmadı. Spesifik olaylarda ve şu ya da bu devletin elinde, diğer kavimlere benzer şeyler yaşadılar. Çünkü onları topluca ötekileştiren ve düşmanlaştıran, kollektif kimlik ve aidiyetlerini hedef alan bir ideoloji mevcut değildi.
Hıristiyanlığın yükselişi her şeyi değiştirdi. Yahudilik ile Hıristiyanlık arasında, bugünkü gibi yumuşak ve toleranslı bir ilişki yoktu. Devamlılık değil kopuş ve karşıtlık esastı. Yahudilik içinde başgösteren küçük bir reform mezhebi, tam da mevcut Yahudi rahip sınıfınca dışlandıkları ve koğuşturuldukları için, zamanla Hıristiyanlık diye ayrı bir dine dönüşmüştü. Hıristiyanların adını, daha doğrusu Hristos (yani mesih, kurtarıcı) sıfatını aldıkları kurucuları ve peygamberleri Hz İsa, İkinci Tapınak rahiplerinin baskıları sonucu Roma valiliğince tutuklanmış, yargılanmış ve herhangi bir suçu görülmediği halde Yahudileri tatmin etmek uğruna (tekrar isyan etmesinler diye) çarmıha gerilmek suretiyle idam edilmişti. Tarihçilerin “olduysa İS 1. yüzyılda oldu” dediği bu olay — yani İsa’nın hayatının son üç gününü kapsayan ve insanlığın bütün günahlarının kefaretini kendi hayatıyla ödemesiyle noktalanan passio’su (çilesi) — Hıristiyanlık inancının herhangi bir parçası değildi; temeli ve köşetaşıydı. Dolayısıyla bu, iki tektanrıcılık arasındaki rekabetten çok fazla bir şeydi. Hıristiyanlar Yahudiliği sadece Hz İsa’nın peygamberliğini — ve dolayısıyla Tanrının Eski Ahit (Ahd-ı Atik) yerine insanlığa gönderdiği Yeni Ahit’i (Ahd-ı Cedid) — reddetmekle suçlamıyorlardı. Bunun çok ötesinde, (sırf baş rahip Jozef Ben Kayafa’yı değil) bir bütün olarak Yahudiliği, İsa Mesih’in gördüğü zulümden, uğratıldığı işkencelerden, başına tâc diye sarılan dikenlerden ve sonuçta çarmıha gerilip korkunç acılarla öldürülmesinden sorumlu tutuyorlardı.
Bu, çok derin bir nefret demekti ve inanca/ibadete kazınmış olduğu için, hele İlkçağın sonu ve Ortaçağ koşullarında akılla, mantıkla, iz’an ve insafla değiştirilmesi olanaksızdı. Yahudilikten farklı olarak Hıristiyanlık, kapısı herkese açık olan evrensel bir dindi ve İS 1-4. yüzyıllar arasında bütün Akdeniz havzasının yoksullarına, ezilmişlerine, köleleri ve azatlıklarına seslenerek hızla yaygınlaştı. Aşağıdan yukarı gelişti; önce alt sınıflarca kucaklandı ve sonra üst sınıflara sıçradı. Nitekim Büyük Konstantin’in şahsında imparatorluk katında da benimsenmesinde, Roma’nın artık geleneksel çoktanrılılığı sürdürenlerdense Hıristiyan kitlelere yaslanmadan yönetilemeyeceği hissi tâyin edici oldu.
Bu doğrultuda 4. yüzyılda peşpeşe gelen adımlar malûm. Batı imparatoru Konstantin İS 312’de Milvian Köprüsü Muharebesi (ve gördüğü, daha doğrusu gördüğünü iddia ettiği bir rüya) vesilesiyle, Hıristiyanlığa geçtiğini açıkladı. Ertesi yıl rakibi ve geçici iktidar ortağı (eşbaşkanı mı demeli) Licinius’la buluşup anlaşarak yayınladığı İS 313 Milano Fermanı’yla, Hıristiyan inanç ve ibadetinin yasallığı tanındı; Hıristiyanlar bundan böyle her türlü baskı ve kovuşturmadan muaf tutuldu. Sonrasında Konstantin, (Licinius dahil) bütün rakipleri bertaraf edip Batı ve Doğu imparatorluklarını birleştirdiğinde, 324’te kendine yeni bir payitaht aradı ve buldu; Bizans denilen eski ve küçük bir Megara kolonisini Nova Roma’ya (Yeni Roma) dönüştürdü. Hemen ertesi yıl İznik Konsili’ni topladı ve bu ilk Kilise sinod’unun 325 Mayıs-Temmuz arasında Hıristiyanlık öğretisini toparlamasına — Ariusçuluk karşısında İznik Doktrinini (Nicene Creed) tanımlamasına başkanlık etti. 330’da başkentinin adını değiştirdi; Yeni Roma’yı kendi şehri (Konstantinopolis) yaptı ve inşa ettirdiği anıtlarla Hıristiyan bir karaktere büründürdü. Elli yıl daha geçti. Kilise devleti tamamen ele geçirdi. 27 Şubat 380’de I. Theodosius bu sefer Thessalonika [Selânik] Fermanı’yla İznik Hıristiyanlığını Roma İmparatorluğu’nun devlet kilisesi mertebesine yükseltti. Bu, yeni bir ortodoksi tanımı ve aynı zamanda, Selânik Fermanı’nın metninde de açıkça belirtildiği gibi, İznik Doktrini dışındaki bütün diğer Hıristiyan yorum ve mezheplerinin “sapkın” (heretical) ilân edilip Doğu Roma (Bizans) devletinin bütün gücüyle koğuşturulması ve cezalandırılmasının önünün açılması demekti.
Kendilerini halis Hıristiyan sayan, ama Kilisenin pek öyle görmediği heterodoks ve heretiklerin bundan sonra maruz bırakılacağı baskılar, Hıristiyan olmayanlar için fazlasıyla geçerliydi. Bu da hep sözünü ettiğim nice mazlum-zalim değişikliğinden biriydi. İlkçağın son üç yüzyılı boyunca mazlum konumundaki; (pagan dedikleri) politeistlerden, çoktanrılılardan zulüm gören ve inançları uğruna nice martyr (***) verip saint (aziz) mertebesine yükselten Hıristiyanlar, artık muktedir ve dolayısıyla zalim konumuna geçmiş, bütün o infidel’leri (inançsızları; Müslümanlıktaki popüler karşılıklarıyla kâfir ve gâvur’ları) derece derece şiddet yoluyla “düzeltme”ye, “doğru”ya getirmeye çalışıyordu.

Yahudiler içinse bu, Hıristiyanların üzerinde değil altında kalmak, İS 1. yüzyılın (Hıristiyanların gözündeki) o zalimlik ânından yüzyıllar sürecek bir mazlumluğa düşmek demekti. Hemen yukarıdaki şu haritaya bir bakın. İS 600 dolaylarındaki Yahudi diasporasının genel görünümü. Mor lekeler, önemli Yahudi toplulukları. Büyük siyah noktalar Yahudi kültür merkezleri. Küçük siyah noktalar ve üçgenler, derece derece aşağı inen Yahudi nüfus grupları. Kahverengi alan Roma olarak kaldığı sürece, sorun başlamış ama henüz o kadar vahim değil. Hıristiyan âlemin dönüştüğünde ise bu, bütün o Yahudi diasporasının artık daimî bir düşmanlık deniziyle kuşatılması anlamına geliyor. Ortaçağ ve Yeniçağ Avrupa anti-semitizmi, çok yoğun ve kitlesel bir ötekileştiricilik. Yahudiler vebalı veya cüzamlı gibi. İstenmiyor, dışlanıyor, tepelerine biniliyor, binbir eziyete maruz bırakılıyorlar. Haklarında Kan İftirası gibi olmadık dehşet hikâyeleri üretiliyor. Hıristiyanlaştırılmaya çalışılıyor, ama tamam, tanassur ettik dediklerinde bile inanılmıyor; acaba “kripto” olabilirler mi (evlerinde gizli gizli Yahudi inancı ve ibadetini mi sürdürüyorlar) diye sürekli takip ediliyorlar; bu konuda yakıştırılabilecek en küçük suçlama, onları Engizisyon (özellikle İspanyol Engizisyonu) tarafından diri diri yakılmaya götürüyor.

Bu genel zulüm ortamında, iki sorun büsbütün öne çıkıyor ve iki sözcük, ghetto ve pogrom, Yahudilik tarihinin bu aşamasına damgasını vuruyor. Birinci sorun, Yahudilerin nerede ikamet edebileceği. Öyle her yerde oturmaları söz konusu değil. Birçok bölge ve şehre hiç kabul edilmiyor, geçmişte alınmışlarsa sürülüp atılabiliyorlar. 18. yüzyıl sonlarında Çarlık Rusyası Yahudiler için “Pale Yerleşimi” diye özel bir alan ihdas ediyor. “Pale” özel ve kapalı bir alan anlamında kullanılan eski bir terim. Modernize edilip Rusya ve Doğu Avrupa Yahudilerine uygulanıyor. Aşağıdaki haritadan görebileceğiniz gibi, günümüzün Belarus ve Moldova’sını, Ukrayna’yı, Polonya’nın orta ve doğu kesimlerini, Litvanya’nın büyük kısmını, Letonya’nın ve şimdiki Rusya Federasyonu’nun batı arazisinin ise daha küçük bölümlerini kapsıyor. Resmen 1791-1917, fiilen 1791-1915 arasında, Yahudilere sadece bu alanda daimî ikamet izni veriliyor. Bunun dışında, ister geçici ister kalıcı olarak yerleşmeleri yasak. Herhangi bir yanlış anlama olmasın; bu, sırf Yahudilere tahsis edilmiş bir yurt değil. Başka herkes de var ve Yahudiler (Ortodoks Hıristiyanların yanında) gene küçük bir azınlık. Ayrıca, Pale içindeki birçok kentten dahi dışlanıyorlar. Sadece hasbelkader bir soyluluk ünvanı edinmiş olanlar, üniversite mezunları, en zengin tüccar loncalarının önde gelenleri ve çok seçkin bazı zanaatkârlar gibi bir avuç Yahudinin Pale dışında oturmasına müsaade ediliyor. Pale’de yaşayan Yahudilerin büyük çoğunluğunun küçük hizmet veya zanaat işletmeleri, nüfusu geçindirmeye yetmiyor. Bu da 19. yüzyıl sonlarında göçe, özellikle Amerika’ya denizaşırı göçe yol açıyor.
Çarlık Rusyası dışındaki Avrupa kentlerinde ise, Yahudiler ancak kendilerine ayrılan özel mahallelerde barınabiliyor. Ghetto deniyor. Aslında realite çoktan mevcut, ama terimin kendisi ilk defa 1516’da Venedik’in Yahudi mahallesi için kullanılıyor. (1) Zamanla çok çeşitli etnik, dinî ve kültürel grupların yarı-ayrı yaşadığı mahalleler için de kullanılacak, ama karıştırmamak lâzım. (2) Nazilerin Holokost (1942-1945) sırasında bütün Avrupa Yahudilerini toplama ve ölüm kamplarına yollamanın ara konağı olarak kurduğu 1000 kadar tamamen kapalı, etrafı dikenli tellerle çevrili ghetto ile de karıştırmamak lâzım. Ortaçağ ve Yeniçağın Yahudi ghetto’ları ikisi arasında bir yerde. Gene de bir tür ön-apartheid, enikonu bir segregasyon söz konusu. Nüfusun kalanından (büyük kısmından) ayrılıyor ve mümkün olduğu kadar az iletişim-etkileşim içinde olmaya zorlanıyorlar.
Burada, ikinci büyük sorundan da söz etmeliyiz: Hangi işlerde çalışabildikleri ve çalışamadıkları. Birinci sorun, yani evsiz barksızlıkları ve her an her yerden kovulabilirlikleri, tamamen kendilerine mahsus, ayrı ve güvenli bir vatan arayışına dönüşecek. İkinci sorun ise en baştaki Kan İftirası resimlerinde karşılaştığımız, (çocukların değilse de mecazî anlamda yoksulların kanını emen) “para babası” Yahudi stereotipini yaratıp, anti-semitizme yeni ve çok güçlü bir boyut (bir sınıf nefreti, class hatred boyutu) kazandıracak. Bir, o çağlarda (hele Protestan Reformasyonu, Din Savaşları, Augsburg-Nantes-Westphalia ve göreli tolerans öncesinde), hanedan devletleri ve hükümdarlarına sadakat ve merbutiyet, din ve mezhep üzerinden belirleniyor. Fransa’nın Katolik majestelerinin güvenilir tebası, ancak Katolikler olabilir. Yahudiler ise Hıristiyan olmadıkları gibi, zaten kollektif suçlu. Dolayısıyla devlet hizmetine girmeleri, ordu ve bürokrasiye katılıp yükselmeleri olanaksız.
İki, Hıristiyanlık daha ilk baştan itibaren faize ve faizle borç vermeye çok karşı. İsa’nın bu yüzden Tapınağı basıp orada tezgâh kurmuş tefecileri kovduğu rivayet ediliyor. Çünkü Yahudilik daha toleranslı bu konuda. Kutsal Kitapların (İbrani İncili’nin, Hıristiyanlara göre Ahd-i Atik’in) Tesniye (Deuteronomy) bölümü, Yahudilerin “yabancılara” borç verirken faiz almasını Tzedakah veya Ṣedaqah (Arapça karşılığı Sadaka) olarak tanımlıyor ve buna izin veriyor. Ortaçağ Hıristiyanlığı ise İlkçağ varyantından da katı, faiz konusunda. İS 1179’dan itibaren, faizle borç verenler aforoz ediliyor (Hıristiyan topluluğundan dışlanıyor). Çok ağır bir yaptırım. Dolayısıyla Yahudiliğin önünde yepyeni bir alan ve olanak açılıyor. Ne demek, “yabancılar”? Zaten Yahudiler açısından dört bir yanları “yabancı.” Paranın ve pazar için üretimin, meta dolaşımının ortaya çıkışından beri, toplumların ticaret, yatırım, sermaye, borç, kredi… ve dolayısıyla faiz olmadan yaşaması imkânsız. Büyük tektanrıcı dinler (İslâmiyet dahil) ve hattâ bazı Doğu dinleri bunu ne kadar yasaklamaya ve kısıtlamaya çalışırsa çalışsın, im-kân-sız. Orada bir ihtiyaç var ve kendini (icabında kılıfını da hazırlayarak) er ya da geç kabul ettiriyor (Türkiye’nin son birkaç yıllık yanlış faiz ve kur politikaları macerasının sonunda kabul edildiği gibi). Ortaçağda ise Kilisenin Hıristiyanlara getirdiği faiz yasağından Yahudiler yararlanıyor. Kendilerine getirilen meslekî kısıtlar karşısında, hangi kapılar açıksa oradan giriyorlar. Bu, öncelikle ticaret ve bankacılık demek (burjuvalaştıkça bunlara 19. yüzyılda sanat, müzik, edebiyat eklenecek). Yahudilerin efsanevî finans yetenekleri buradan başlıyor. Altını çiziyorum: fıtraten böyle değiller, Yahudiliğin böyle bir “öz”ü yok. Zamanla oluşan becerileri, sosyo-ekonomik tarihin bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor.
Ama evet, tefeci-tüccar sermayesi sektöründe ciddî bir üstünlük sağlıyorlar. Yahudilik tefecilikle özdeşleşiyor. Bu da dönüp dolaşıp onlara duyulan nefreti büsbütün körüklüyor. Genellikle Yahudiler alacaklı, Hıristiyanlar borçlu konumda. Dinî-ideolojik düşmanlık sınıfsal bir boyut kazanıyor. Bu, İslâm âlemi ve Osmanlı İmparatorluğu için de geçerli. Bir yandan, 1492’de İspanya’dan kovulan Yahudilere kucak açıyor; diğer yandan hilekârlık, düzenbazlık stereotipini en basiti “çıfıt” sözcüğüyle paylaşıyor ve sürdürüyorlar. Malî hiyerarşinin en tepesindeki Galata bankerleri dahi faraza hanedan mensuplarına kelle koltukta borç veriyor; devlet karşısında yarınından emin olmayan kırılgan bir yaşam sürüyor. Ama pogrom yok, görülmüyor. Avrupa’da ise pogrom’dan geçilmiyor (bu kavrama aşağıda döneceğim). Üçüncü Haçlı Seferinin (1189-1192) üç liderinden biri, İngiltere kralı Aslan Yürekli Richard (Richard Lionheart, Richard Coeur de Lion). İngiltere’den yola çıkmaya hazırlanan Haçlılar, Yahudi tefecilere borçlu kalabalıklarla birleşip, 1189-1190 Londra ve York Yahudi katliamlarını gerçekleştiriyor. 1275’te Kral I. Edward bir Yahudiler Yasası (Statute of the Jewry) çıkartıyor. Tefeciliği (sırf Kilise değil) devlet açısından da kanun dışı ilân ediyor ve (Tanrıya) küfür ile ilişkilendiriyor (blasphemy). Amacı, suçlu bulunanların servetine el koymak. Yığınla İngiliz Yahudisi tutuklanıyor, 300’ü asılıyor ve bütün varlıkları Hazineye gidiyor. 1290’da ise Yahudiler toptan İngiltere’den atılıyor. Sadece taşıyabilecekleri eşyalarını almalarına izin veriliyor; gerisi gene Hazinenin oluyor (1915 Ermeni tehcirinin İttihatçılarca formül edilen başlangıç şartlarını andırıyor).

Pogrom dedim. Rusça bir sözcük. Şu veya bu etnik-dinî grubu (spesifik olarak Yahudileri) yerel ölçekte katletmeyi ya da sürüp atmayı amaçlayan kitlesel şiddet eylemleri anlamına geliyor. 19. ve 20. yüzyıllarda Rusya’da, genellikle Pale Yerleşimi içinde çok sayıda pogrom yaşanıyor. Başlıcaları Odessa pogrom’ları (1821, 1859, 1871, 1881 ve 1905), Varşova pogrom’u (1881), Kişinev pogrom’u (1903), Kiev pogrom’u (1905) ve Bialystok pogrom’u (1906). Bu facialar yaşanırken İngilizceye geçiyor ve geçmişte başka yerlerde Yahudilere karşı yapılmış benzer saldırılar için de kullanılmaya başlıyor. Biraz geri gidelim. Batı ve Orta Avrupa’da, ghetto ayırımcılığı ile Yahudi tefeci-tüccar sermayesinin bir araya gelmesi, pogrom potansiyelini arttırıyor. Zengin Yahudi tefeciler hem sınıf düşmanı, hem de ghetto’larda ayrı bir yaşam sürüyor. Bu görünmezlik, gizemi ve nefreti büsbütün tırmandırıyor. Bilinmezlik cehalete, cehalet fanatizme dönüşür. Shakespeare’in 1596-1598’de yazdığı The Merchant of Venice (Venedik Taciri) piyesindeki Shylock tipi, ghetto’da yaşıyor, yüksek faizle borç veriyor ve alacağını tahsil etmede son derece amansız, tâvizsiz davranıyor. Ghetto’larda ne muazzam servetlerin biriktiğine dair şayialar yağma heveslerini arttırıyor. Yukarıdaki resim, 22 Ağustos 1614 Frankfurt pogrom’unu; o zamanki adıyla Judengasse’nin (Yahudi mahallesinin) kapılar kırılarak, merdivenlere çıkılarak işgal edilmesi ve yağmalanmasını yansıtıyor.
Bütün bunlar da bizi 19. yüzyıla, Siyonizm dediğimiz Yahudi milliyetçiliğinin doğumuna ve oradan İsrail’e getiriyor.
———————————–
(*) Bana Üçüncü Dünya Savaşı için “başladı bile” dedirten krizdeki son durum: Ukrayna’nın Rusya içlerine huruç harekâtı 10. gününde. 1000 km2’lik bir alana hakim oldukları belirtiliyor. Kursk ve Belgorod bölgelerinin sivil nüfusu alelacele tahliye edilmekte. Zelensky Kursk kentinde bir sahra komutanlığı kurmaktan söz ediyor. Putin hep çok genel lâflarla yukarıdan atıp tutuyor. Fakat Rusya, mevcudu 6000-18,000 arasında tahmin edilen bu kuvvete henüz hiçbir şey yapamıyor. Bazı Batılı askerî yorumcular, Rusya’nın Donetsk cephesinde aylardır sürdürdüğü “insan dalgası” hücumlarında belki 70,000 kayıp verdiğini, dolayısıyla stratejik rezervinin çok zayıflamış olabilceğini düşünüyor.
(**) O çağda İslâm âleminde de Yahudiler ve diğer gayrimüslimler (zımmîler) ayırdedici bazı kıyafetler giymek ve/ya özel işaretler taşımakla yükümlü. Bu uygulamayı ilk 8. yüzyıl başlarında Emevî halifesi II. Ömer’in getirdiği düşünülüyor. Abbasî halifesi El Mütevekkil’in (847-861) canlandırdığı ve pekiştirdiği kurallar sonraki yüzyıllar boyunca geçerliliğini koruyor.
(***) Burada kavramsal bir sorunla karşı karşıyayız. Şehit sözcüğünün genel anlamıyla özel anlamı arasında bir çelişki oluşuyor. Genel anlamıyla şehit, aslında İngilizce martyr’in tam karşılığı: dinî veya sair inançları için öldürülen, hayatını feda eden kimse. Bu din ne olursa olsun veya sair inançları ne olursa olsun. Yani lingüistik ve sosyolojik açıdan, Müslümanlığın martyr’leri kadar Hıristiyanlığın (ya da başka dinî ve siyasî mücadelelerin) martyr’lerine de Türkçede şehit diyebilmek lâzım (= kendi dâvâsının şehidi). Ama bu, Türkiye’deki cârî kullanıma aykırı. Türkiye dahil Müslümanlığın kültür dairesinde şehit, hemen sırf İslâm veya Türk-İslâm veya Türklük dâvâsı uğrunda ölenler için kullanılıyor. Şimdi paradoksa bakın: şu yazdıklarımı İngilizce bir derste anlatsam problem yok; hepsine martyr der geçerim. Aynı dersi Türkçe versem, şehit/lik noktasında takılıp kalacağım.
Ki bu da bir çok-perspektiflilik (multi-perspectivity) meselesi. Charles Maier, The Unmasterable Past (1988) kitabında, tarihçinin herhangi bir konuyu incelerken istisnasız bütün özne ve tarafların sesini duyup duyurabilmesi gerektiğine dikkat çekmişti. Ben de yakın zamanda özellikle kuvayı milliyeler konusunda benzer bir şey yapmaya çalıştım. Gene aynı yere çıktık. Ne ki, popüler tarih kültürümüzde sıfır mesabesinde, onu besleyen yerli ve millî tarihçiliğimizde ise çok zayıf, bu çok-perspektiflilik anlayışı ve duyarlılığı. Zaten o yüzden, yerli ve millî olmayı aşamıyor.

Halil Berktay : (7) Milliyetçilikler içinde bir milliyetçilik : Siyonizm
Yıllar önce muhalif (ciddî muhalif) İsrailli tarihçi arkadaşlarımdan şu fıkrayı dinlemiştim: “Seküler Yahudi ne demiş? ‘Tabii ki tanrı filân diye bir şey yok. Ama bu diyarı bize O verdi.’” (İngilizcesi: “What did the secular Jew say? ‘Of course there is no such thing as god. But He gave us this land.’”)
Halil Berktay
18 Ağustos 2024
***

[18 Ağustos 2024] Espri bir yönüyle çok güncel. Siyonizmin İsrail için ne kadar güçlü bir ideolojik birleştirici olmaya devam ettiğini; ister dindar ister seküler hemen bütün İsraillilerin, bıçak kemiğe dayandığında “vâdedilmiş topraklar” efsanesine sarılmaya ne kadar hazır olduğunu yansıtıyor. Bu açıdan, özellikle seküler ve dolayısıyla barışçı muhalifliğe daha yatkın olabilecek İsraillileri iğneliyor. İkiyüzlülük ve oportünizmle eleştirmekten geri durmuyor.
Ama aynı zamanda bize, Siyonizmin içinde doğduğu tarihsel ortam hakkında da çok önemli bir şey söylüyor. Siyonizm, Yahudi milliyetçiliği. Milliyetçilikler içinde bir milliyetçilik. 19. yüzyılda milliyetçilik, büyük ölçüde Avrupa-içi milliyetçilik. İmparatorluklara karşı, imparatorluklardan bağımsızlık arıyor. Ama bu imparatorluklar henüz Avrupa-dışı (İngiliz, Fransız, Hollanda vb) sömürge imparatorlukları değil. Rusya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlılar gibi Avrupa-içi imparatorluklar. Hepsi çok-etnili, çok dinli ve mezhepli hanedan devletleri. Bu geleneksel tarım ve köylü toplumlarında modernite geliştikçe milliyetçilik ideolojisi ve akımları zuhur ediyor. Başlarını küçük aydın grupları çekiyor. Zamanla kitleselleşiyorlar. Hepsinin benzer amaçları var: ayrılmak, bağımsızlıklarını kazanmak, kendi ulus-devletlerine kavuşmak. Bu ise toprak demek. Her milliyetçilik açısından “sırf bize ait bir toprak” demek. Ama nasıl olacak? Birbirlerinden yüzde yüz ayrışmış kompartımanlarda yaşamıyorlar ki. Örneğin Avusturya-Macaristan imparatorluğunun bazı bölgelerinde Çekler, Slovaklar, Macarlar, Hırvatlar, Sırplar, Slovenler (ve daha niceleri), yanyana ve içiçe yaşıyor. Keza Osmanlı Balkanlarında Sırplar, Hırvatlar, Bulgarlar, Yunanlılar vb yanyana ve içiçe yaşıyor. Ege’de Müslüman Türklerle yoğun bir Yunanlı (Rum) nüfus yanyana ve içiçe yaşıyor; Doğu Karadeniz (Pontus) bölgesinde ve Doğu Anadolu’da, gene Müslüman Türkler, Rumlar, Ermeniler ve Kürtler yanyana ve içiçe yaşıyor. Daha doğrusu, yaşıyorlar ve bir noktadan sonra savaşıyorlar. Teritoryalite uğruna, sadece dikey olarak, tebası oldukları imparatorluğa karşı değil, aynı zamanda yatay olarak, birbirlerine karşı “yerel ölçekte, düşük yoğunluklu etnik savaş” (low-intensity ethnic warfare on a local scale) vermeye koyuluyorlar.
Bu koşullarda, hangi toprak kimin olacak? Ve buna kim karar verecek? Kim, (A) bölgesini (X)’ten alıp (Y)’ye, alın size verdim diyecek? İkincisi sorunun cevabı Büyük Devletler. Great Powers. Osmanlıların dilinde Düvel-i Muazzama. Kim bunlar? Nasıl tanımlanıyor? İlk başta dört: İngiltere (Büyük Britanya), Fransa, Rusya ve Avusturya-Macaristan. 1870’te Almanya ve İtalya’nın katılmasıyla altı; 20. yüzyıl başlarında (1898 İspanyol-Amerikan Savaşı sonrası) ABD ve (1904-1905 Rus-Japon Savaşı sonrası) Japonya dahil sekiz oluyorlar. Özetle: nüfus, yüzölçümü, ekonomik ve teknolojik gelişme, modernleşme, kapitalistleşme, sanayileşme… faktörlerinin bileşimi sonucu, dönemin en güçlü ülkeleri. Orduları ve donanmaları (zırhlıları, drednotları, denizaltıları) itibariyle modern ve uzun menzilli, kıtalararası savaş kapasitesi bunlarda yoğunlaşıyor. Yeni Emperyalizm (1870-1914) çağının büyük denizaşırı sömürge imparatorluklarını kurma, genişletme ve sürdürme kapasitesi bunlarda yoğunlaşıyor. Uluslararası müdahale kapasitesi bunlarda yoğunlaşıyor. Özellikle Avrupa’nın doğu ve güneydoğusunda meydana gelen etnik-dinî çatışmalar (milliyetçi mücadeleler) üzerinden, (Osmanlılar gibi) beğenmedikleri, geri, köhne, keyfî ve yoz buldukları (bu açıdan çok da haksız olmadıkları) rejimlere “reform” ültimatomları dayatma kapasitesi, keza bunlarda yoğunlaşıyor.
Tersten söyleyecek olursak, görece resmî bir “Dünya Yönetişimi”nin, yani ne Cemiyet-i Akvam’ın ne de Birleşmiş Milletlerin mevcut olmadığı koşullarda, şu veya bu nedenle kendini mağdur hisseden bir kesim nereye başvurabilir? Aralarındaki bütün çıkar çelişmeleriyle birlikte, Büyük Devletler dışında bir şikâyet mercii yok ortada. Dolayısıyla bu yeni milliyetçilikler ile Büyük Devletlerin bazıları arasında karmaşık koruyan-korunulan, ya da patron-müşteri (patronage-and-clientelage) ilişkileri oluşuyor. İngiliz ve Fransız kamuoyunda güçlü bir philhellenism (Yunan-severlik) cereyanı başgösteriyor. Avrupa’nın diğer ucunda Rusya, Pan-Slavizm şampiyonu kesiliyor. İster Avusturya-Macaristan, ister Osmanlı egemenliğindeki Slav topluluklarının talep ve isyanlarına topluca sahip çıkıyor. Karşılığında “kurtarıcı”ları sıfatıyla bağlılık ve itaat istiyor.
Peki, ne istiyor yeni Balkan (ve Kafkas) milliyetçilikleri, kendilerine yakın gördükleri Büyük Devletlerden? Londra’ya, Paris’e, Berlin’e (ve tabii bütün Avrupa kamuoyuna) taşıdıkları, bu topraklar bizim olmalı tarzı hak iddialarını, hangi gerekçelere dayandırıyorlar? Başlıca iki argüman söz konusu. Birincisi, etno-lingüistik bazlı demografik bir yaklaşım. “Burada biz çoğunluktayız.” Peki “biz” kimiz? Şu veya bu dili konuşanlar ve dolayısıyla o dilin tanımladığı etnik gruba (milliyete) mensup olanlar. Nereden biliniyor, kimin çoğunluk kimin azınlık olduğu? Nüfus sayımlarından. Tabii kimin, nasıl organize ettiğine bağlı. Hepsi sürekli manipüle ediliyor. (Bu yüzden, konunun uzmanı Balkan tarihçileri arasında, 19. yüzyılda tek bir dürüst, namuslu nüfus sayımı bulunamayacağı kanısı yaygın.) Dahası, bu sayımlar öncesi ve sırasında, daha önce sözünü ettiğim yerel, düşük yoğunluklu etnik savaşlar da devreye giriyor. Çeşitli tarafların paramiliter güçleri köy basıyor, ekinleri yakıyor, belki erkekleri öldürüyor, kadınların ırzına geçiyor. Mevcut nüfus bileşimini şiddet yoluyla kendi lehlerine çevirmeye çalışıyor. Önce biri sonra diğeri olmuyor. Hepsi birden yaşanıyor.
İkincisi, bunun yanında bir de tarihe başvuruluyor. Doğru bilim veya sahte bilim, milliyetçilik açısından farketmez; tarihten ve tarihçilerden, (a) arzulanan topraklarda “bizim” en eski olduğumuzu çünkü herkesten önce gelip yerleştiğimizi; olmazsa (b) geç bile gelmiş olsak bu diyarın altın çağını, gelmiş geçmiş en parlak dönemini “bizimle” yaşadığını ispatlamaları isteniyor. İlkinden, kökencilik ve otoktonluk efsaneleri (myths of originism and autocthonism) türüyor. Buna iyi bir örnek, 1930’ların Kemalist Kültür Devrimi sırasında uydurulan Türk Tarih Tezi. Birkaç gerekçesi var (geçmişte çok yazdım), ama en önemli çıkış noktası, Türk ve Yunan milliyetçilikleri arasında Anadolu üzerindeki reel ve zihinsel temellük (appropriation) mücadelesi. Küçük Asya kime ait (olmalı)? Bilinen tarih, ilk Yunan yerleşimlerinin İÖ 13. yüzyılda başladığı, Türkmen aşiretlerinin ise Malazgirt’in az öncesi ve sonrasından itibaren, yani 11. yüzyılda göçüp geldiği şeklinde. Mustafa Kemal’e yetmiyor bu. Bin yıl yetmiyor. “Türk çocuğu 1071’de gelmekle bu vatanın hakikî sahibi olamaz” diyor. Çok daha gerilere, Yunan kolonizasyon hareketinden öncesine gitmek lâzım. Böylece ortaya, Türklerin (atalarının) Orta Asya’da insanlığın en eski uygarlığını kurmuş olduğu, sonra oradan dünyaya yayıldığı, dolayısıyla tarih kitaplarının yazdığı pek çok kadim kavmin aslında Türk olduğu şeklinde bir kurmaca çıkıyor. Bu çerçevede Sümerler, Etrüskler, Hiksoslar ve Amerika kızılderilileri gibi Hititler de Türk sayılıyor; “Eti Türkleri” deniyor (Etibank ve Eti bisküvileri gibi) ve İÖ 2. binyılın başlarında bugünkü Türkiye topraklarında yerleştiklerinden, Yunanlılardan önce “gelmişliğimiz” güya halledilmiş oluyor. Ama hayır, olmuyor, tutmuyor; o kadar palavra ve bütün tarihsel, kronolojik, arkeolojik, lingüistik vb verilere o kadar aykırı ki, bir Tek Parti devletinin olanca gücü ve baskısı dahi yetmiyor tutturmaya. O zaman buradan ayağı biraz daha yere basan tartışmalara, Bizans-Osmanlı karşılaştırmalarına dönülüyor. Asıl büyük medeniyet Bizans mı ve Osmanlı, Bizans’ın bir taklidinden mi ibaret? Yunan milliyetçiliğinin bu yaklaşımına, bu sefer Fuat Köprülü cevap veriyor; (başka hiçbir etki içermeksizin) münhasıran Türk-İslâm ve Selçuklu geleneklerinden türettiği Osmanlı devleti ve medeniyetinin orijinalitesini savunuyor. Tabii o da ideolojik bir tek-yanlılığa cevap vereyim derken bir başka ideolojik tek-yanlılığa savruluyor. (Bu da, Eti bisküvileri kadar olmasa bile, bu sefer Cüneyt Arkın filmlerine ve “Kahpe Bizans” kültürüne yansıyor.)
Türk tarihi ve tarihçiliğinden iki örnek seçtim, ama yanlış anlaşılmasın; tarihin milliyetçi istismarı, pek çok Avrupa ülkesinin geçmişinde mevcut. Genel olarak “Romacılar” ve karşılarında genel olarak “Germenciler.” Ya da emperyal medeniyeti ve zıddında barbarlığı savunanlar. Fransız tarihçileri ve Alman tarihçileri (bırakın konuşmayı, birbirlerini okumaya dahi belki ancak 1930’larda ve Annales ekolünün etkisiyle başlayacaklar). Macarlar ve Slavlar. Macarlar ve Romenler. Fransa’da Galyacılar ve Frankçılar. İngiltere’de (görece solcu) Anglo-Saksoncular ve (görece muhafazakâr) Tudorcular. Bu tür kutuplaşmalar her yerde var. Siyasetin gerisinden gidebiliyor. En azından Avrupa ve Kuzey Amerika’da, siyaset değişiyor, ama popüler kültür inanışları, hattâ akademik ve yarı-akademik kalıplar daha yavaş değişebiliyor. Düşünce hayatının üzerinde bir kambur, ölü bir ağırlık oluşturuyor. Gene de, zamanla miadını dolduruyor. 19. yüzyıl tarzı “millî tarih” giderek aşılıyor. Yerini çağdaş yaklaşımlara bırakıyor.
Şimdi bütün bunlardan, dönelim Siyonizm meselesine. Siyonizm, en başta da söylediğim gibi, ana mecra Yahudi milliyetçiliği. 19. yüzyıl milliyetçiliklerinin genel yükselişi, tartışmaları ve dalaşmaları, giderek boğazlaşmaları ortamında vücut buluyor. Üzüm üzüm baka baka kararırmış. Yahudi milliyetçiliği de hem kendi paralel evrimini yaşıyor. Hem etrafındaki diğer milliyetçiliklerden etkileniyor ve öğrenerek, taklit ederek benzer zihinsel yapılar peydahlıyor. Ortaklıklar düzeyinde, birçok başka milliyetçilik gibi o da, zulme ve mağduriyete tepkiden kaynaklanıyor. Son “Ortaçağ ve Yeniçağda anti-semitizm” (15 Ağustos) yazımda değindiğim gibi, Yahudiler habire itilip kakılıyor, oradan oraya tekmeleniyor, şehirlerden ve hattâ ülkelerden sürülüyor. Gene orada belirttiğim gibi, 19. ve 20. yüzyıllarda özellikle Rusya’da çok sayıda pogrom yaşanıyor. Odessa pogrom’ları (1821, 1859, 1871, 1881 ve 1905), Varşova pogrom’u (1881), Kişinev pogrom’u (1903), Kiev pogrom’u (1905), Bialystok pogrom’u (1906) birbirini izliyor. Siyonizm en son bu faciaların gölgesinde vücut buluyor. Theodor Herzl’in Der Judenstaat (1896) kitabının ardından, (en tepede fotoğrafını gördüğünüz) 1897 Basel Kongresi’nde, Yahudilere “Kutsal Diyarlarda bir vatan ve ulus-devlet” programı etrafında bir araya geliyor.
Tabii bu, Siyonizm ile diğer milliyetçiliklerle arasında önemli bir farkı da belirliyor. Yukarıda sözünü ettiğim bütün diğer etnik-dinî grupların temel aldığı, çoğunluk olduğu, üs edindiği bir yurt parçacığı var. “Ötekileri” kovup orayı “temizlemeye” ve sonra “daha büyük” yapmaya bakıyorlar. Yahudilerin ise böyle hiçbir teritoryal çekirdeği yok. Boyunduruğunda yaşadıkları imparatorluklara karşı kitlesel bir mücadele verecek halleri de yok (çünkü çok küçük ve dağınık nüfus grupları söz konusu). Yüzyıllar süren evsiz barksızlıkları ve her an her yerden kovulabilirlikleri, ilk ağızda olmayan ve sığınacak bir yer arayışına dönüşüyor. Tamamen kendilerine mahsus, ayrı ve güvenli bir yurt olmalı. Ama nerede? Adresi ve gerekçesi Kutsal Kitaplardan sağlanıyor. Özel bir etnik dine aidiyetle hayatta kalabilen Yahudilik, (mutlak bir epistemolojik özgüvenle) çözümü gene kendi inancında arıyor. İbrani İncili’nde (Ahd-ı Atik’de) Siyon, eski Yeruşalayim’in iki tepesinden doğuda olanı. Yahudi milliyetçiliği bu sembole kilitleniyor ve Siyonizm adını alıyor. Tanrının İsrailoğullarına “vâdettiği” toprakların, (iki bin küsur yıl sonra) çağdaş Yahudilere ve onları temsilen Siyonist harekete verilmesini istiyor.
Bu, milliyetçilik adına tarihe başvurma (ya da tarihin istismarı) örneklerinin olabilecek en absürdü, en ekstremi, en mantıksızı, en fondamentalisti. İlk başta anlattığım fıkrada olduğu gibi, tanrısal bir hak iddiasında. İki problem var. Bir, İsrail diyarını terketmelerinin üzerinden 2400-2500 yıl geçmiş. Ve şimdi oralarda başkaları (Müslüman ve Müslüman olmayan Araplar) yaşıyor. İki, kendileri orada değil. O zaman bu vatanı onlara kim verecek? Filistinli Araplara ne olacak, Eretz İsrael kurulurken? Hemen bütün “gecikmiş” ulus-devletler, irili ufaklı etnik temizliklerle, bazen soykırımlarla kurulmuş. Siyon’da böyle bir şey yaşanmayacak mı? Ya da yaşanacağı, ama faturası Avrupalı olmayanlara çıkacağı için önemsenmeyeceği, gözardı edilebileceği mi düşünülüyor?
Sonraki aşamada bu soruların cevabı emperyalizmden geçiyor. Ve tarihte “öngörülmeyen sonuçlar yasası”nın korkunç bir örneği olarak çıkageliyor.