
‘Nurcuların içindeki Gladyo’
Tahşiye Yayınevi’nin kurucusu Nurcu Mustafa Kaplan, Said Nursi’nin talebelerinin Gladyo ve Özel Harp Dairesi’yle ilişkilerini anlattı. Nurculuk içinde paralel Nurculuk yapılanmasının kurulduğunu vurgulayan Kaplan, bunların tamamının FETÖ’ye hizmet ettiğine dikkat çekti
26 Aralık 2024
Nurcu Mustafa Kaplan: Talebeler Gladyo’yla Nurculuğu buluşturdu… FETÖ Nurculuğun içine nasıl girdi? Nurculuğun içinde casusluk faaliyetleri neler?
Kaan Arslan
***
Nurcuların Tahşiye kolunun lideri Mustafa Kaplan, Nurculuğun içine CIA-Gladyo yapılanmasının nasıl girdiğini Aydınlık’a anlattı. Said Nursi’nin bazı talebelerinin Gladyo ile irtibatlı olduğunu belirten Kaplan, bu talebelerin “paralel Nurculuğu” kurduğunu söyledi.
1990’lı yıllarda Yeni Asya gazetesinden ayrılarak Tahşiye Yayınevi’ni kuran Kaplan, Gladyo’nun Özel Harp Dairesi üzerinden talebeleri etkileyerek Nurculuğa girdiğini belirtti.
Söyleşimizin ikinci bölümünü okurlarımıza sunuyoruz.
İL İL PARALEL ÖRGÜTLENME
– Nurculuğun içinde casusluk faaliyeti gördüğünüzü söylediniz. Bu faaliyetler nelerdi? Kimler nasıl casusluk yapıyordu?
Bediüzzaman’ın (Said Nursi) kurduğu ekol tamamen mecrasından saptırılarak bir “paralel Nurculuk” kurulmak istendi. Bu yeni oluşumda çalıştırılan isimler parlatılmak, asıl ekolün mensupları refüze edilerek itibarsızlaştırılmak, eserleri tahrif ederek yeni gençlere bambaşka bir inanç sistemi aşılanmak istendi.
“Özel Harp Dairesi” tarafından bu iş için vazifelendirilen “Fetullah Gülen, Bekir Berk, Said Özdemir” isimleri basına ve sosyal medyaya çıkmıştır, bu bilgi tartışılmaz. Yani, “Erzurum, İstanbul, Ankara” merkezli Gladyo operasyonunu tam anlayabilmek için, bu merkezleri ve bu kişileri iyi tanıyıp, kimlerle faaliyet yürüttüklerini iyi izlemek gerekiyor.
Özel Harp Dairesi elemanı Said Özdemir, Ankara merkezli bir ağ oluşturmaya başlamış. Fetullah Gülen-Mehmet Kırkıncıoğlu ikilisi Erzurum ve doğuda bir ağ örmeye başlamış. Bekir Berk de İstanbul merkezli bir ağ oluşturmaya başlamış. Vatikan’ın İstanbul Temsilcisi Marovitch ise Abdullah Yeğin kanalıyla yeni ekolün görünmeyen yönlendiricisi ve finansörü olmuştur.
Özel Harp Dairesi üzerinden paralel Nurculuk yapılanmasının Gladyo-NATO bağlantıları, Marovitch ve Thomas Michel üzerinden Vatikan bağlantıları, dolayısıyla CIA, MI6, BND, MOSSAD -ve hâliyle de CIA’nın Türkiye seksiyonu gibi çalışan o günkü MİT- vb. ile istihbarat bağlantıları izlenebilir. Siyasi parti liderlerinin, ekonomi baronlarının, medyanın, bürokrasinin, askerî erkânın da bu paralel yapı ile ilişkileri ortaya konduğunda, tablo net görülecektir.
FETULLAH GÜLEN’İN GÖRÜŞMELERİ
– FETÖ diye bildiğimiz yapı Nurculuğun içine nasıl girdi?
Paralel Nurculuğun Erzurum yapılanmasında, Gladyo elemanı bir tabip üsteğmen eliyle, Fetullah Gülen isimli genç, Nurcuların içine sokuldu. Mehmet Kırkıncıoğlu (Mehmet Kırkıncı diye bilinen talebe), Muzaffer Arslan, Vahdettin Hızıroğlu gibi temayüz etmiş ve “üstadı görmüş” isimler, bu genci daireye alıp kabul ettirdiler. Fetullah’ın Edirne, İzmir, İstanbul macerası, arkasına aldığı o Nurcu rüzgârı ile olmuştur.
Kimsenin tanımadığı bu genç imam, paralel Nurcuların bütün büyük isimleri tarafından birlikte görüntü verilerek yükseltildi. Gülen, Ankara’da “Said Özdemir ve Bayram Yüksel”le, İstanbul’da “Zübeyir Gündüzalp”le, İzmir’de “Ahmet Feyzi Kul”la, Cidde’de “Mustafa Sungur ve Bekir Berk”le buluşuyordu. “Salih Özcan”, Urfa’dan kalkıp onu Edirne’de ziyaret ediyordu.
Özel Harp Dairesi elemanı Said Özdemir, görünüşte Ankara’da din hizmeti yapıyor. İlk olarak orada bir gazete çıkararak basın hayatına atılıyor. Sosyal hayatta o güne kadar görünmemeye çalışan ekol mensuplarına gazete çıkarma fikri kabul ettirilince, basın merkezi İzmir’e taşınıp Fetullah Gülen ekibinin yanında yayın yapılıyor. Sonra da asıl merkez İstanbul’a nakledilerek, kontrol Bekir Berk ekibine bırakılıyor.
Haftalık “İttihad” adıyla başlayıp sonra günlük “Yeni Asya” ismini alarak bütün okuyucu Nurcuları çevresine toplayan paralel Nurculuğun ana omurgası burada şekilleniyor.
Ankara’da “Said Özdemir, Salih Özcan, Bayram Yüksel” merkezli paralel Nurculuk hareketi, kitap basımı, siyasi organizasyonlarla ayrı ekipler oldular. İzmir’de “Fetullah Gülen” merkezli paralel Nurculuk hareketi, talebe yetiştirme ve sesli neşriyatlarla ayrı ekipler oldular.
İstanbul’da “Bekir Berk” merkezli paralel Nurculuk hareketi, gazete, dergi, kitap neşriyatıyla ayrı ekipler oldular. Erzurum’da “Mehmet Kırkıncıoğlu” merkezli paralel Nurculuk hareketi de talebe hizmetleri ve siyasi hareketlerle iş birliği içinde ayrı ekipler oldular.
Ankara merkezinde “Said Özdemir, Salih Özcan, Bayram Yüksel” ön planda gözüküyor. İzmir merkezinde “Fetullah Gülen” gözüküyor, 6 mutlak vekilin desteği ile sivriliyor. İstanbul merkezinde “Bekir Berk” Gladyo güdümünde kendi istihbarat ekibini kuruyor; “Zübeyir Gündüzalp, Mustafa Sungur, Bayram Yüksel” arkasında duruyor.
Bu yeni oluşumu fark edip karşı çıkanların trafik kazasıyla ölmeleri (Ceylan Çalışkan, Mustafa Nezihi Polat gibi) ve enterne edilmeleri (Üzeyir Şenler gibi) çok dikkat çekicidir. Erzurum merkezindeki “Mehmet Kırkıncıoğlu” ise, ona kurdurulan akademisyen ağı ile bütün paralel Nurcu grupların “akıl hocalığı” ve “lojistik destek merkezi” görevini yürütüyordu.
‘BEKİR BERK’LE GÜLEN KANKAYDI’
– Bu anlattıklarınız aslında erken tarihler. Said Nursi’nin talebelerinin Fetullah Gülen’le ilişkisi ilerleyen yıllarda nasıl devam etti?
Ne gariptir ki, yurt dışına gitmek zorunda kalan Bekir Berk, Cidde’de “Nurcu” Mustafa Sungur’ların evinde, “Nurcu olmayan” Fetullah Gülen’le kanka muhabbeti yapıyorlar! Bekir Berk hastalanıp yurda dönünce, Londra’daki hastane masraflarını Fetullah Gülen karşılıyor, ona Beyazıt’ta bir ev tahsis ediyor; ölünce de cenaze namazını Berk’in vasiyeti gereği bizzat Fetullah Gülen kıldırıyor.
Yine ne garip ki, “Nurcu olmayan” Fetullah Gülen, Nurcu mutlak vekillerin ana omurgası olan “Hizmet Vakfı”nın mütevelli heyetine seçiliyor, “Said Özdemir, Abdullah Yeğin, Mustafa Sungur, Bayram Yüksel, Hüsnü Bayramoğlu” ile birlikte çalışma protokolü imzalıyor.
1990’larda, 4 “mutlak vekil”in imzasıyla neşredilen bir mektuba, Fetullah Gülen’in bu abilerin yayınevlerinden tırlar dolusu kitap satın alıp dağıttığı belirtilmektedir.
15 Temmuz kalkışmasına kadar bu işbirliği açık-gizli devam etmiştir. Paralel Nurcu grupların hemen tamamı, FETÖ hareketinin arka bahçesi gibi hizmet vermiştir. Detayları ise ayrı birer kitap hacmindedir.
‘BASIN GLADYOCU NURCULARIN ELİNDEYDİ’
– FETÖ ve Gladyo, Nurculuğun neredeyse tamamında bu kadar etkili mi?
Bugünkü parçalı paralel Nurculuk yapısı, fikir olarak şu konseptten ayrılamaz: Grup farklılığı, fikir farklılığı değildir. FETÖ fikriyatı her gruptadır. Grupların “abi zinciri”ni izlerseniz, karşınıza mutlaka Özel Harp Dairesi elemanlarından biri veya birkaçı çıkacaktır.
Paralel Nurculuğun bu hareketine, asıl ekolden Isparta’da Hüsrev Efendi kökten karşı çıkıyor. Gladyo ekiplerinin ilk mücadelesi bunlarla oluyor. Hüsrev Efendi’nin ekibi, “Yazıcılar” olarak ekolden kopuyor, kavga sonunda müstakil kalıyor. O kavga, basını elinde tutan Gladyo ekibinin isminin duyulmasına yarıyor.
1971 Muhtırası’yla güya Fetullah Gülen ve Bekir Berk, İzmir’de hapse konuyor. İki ÖHD elemanı ajan, o mahkeme süresinde sözde ayrışıyorlar. Bekir Berk “Nurcu” olarak kalıyor, Fetullah Gülen ise “Nurcu değilim.” diyerek ayrı kollara bölünüyorlar.
YARIN DEVAM EDECEK

Nurcu Tahşiyecilerin lideri Mustafa Kaplan: ‘Nurcuların casusluk yaptığını gördüm’
Nurcuların ‘Tahşiye’ kolunun kurucusu Mustafa Kaplan, Aydınlık’a konuştu. 90’lı yıllarda ‘casusluk faaliyetleri’ nedeniyle Yeni Asya gazetesinden ayrıldığını belirten Kaplan, FETÖ’nün ‘Tahşiye’ grubuna dahi sızdığını söyledi.
26 Aralık 2024
Kaan Arslan
***
Nurcular içinde Fetullahçı Terör Örgütü’yle (FETÖ) mücadele eden ilk isimlerden biri Mustafa Kaplan…
Kaplan, “Tahşiciyeler” diye bilinen Nurcu grubun lideri. Aynı zamanda Tahşiye Yayınevi’nin de kurucusu… FETÖ’nün 2010’da Tahşiyecilere yönelik kumpasında Kaplan da cezaevine konuldu.
1960’lı yıllardan beri Nurcular içinde faaliyet yürüten Kaplan’la Said Nursi, Nurculuk, Risale-i Nurlar ve FETÖ üzerine sohbet ettik.
Mustafa Kaplan, İstanbul Güngören’deki Semendel Yayınevi’nde -meşhur Tahşiye Yayınevi- bizi ağırladı, sorularımızı uzun uzun yanıtladı.
Kaplan’la söyleşimizin ilk bölümünü okurlarımıza sunuyoruz.
CEMAATLE TANIŞMA
– Said Nursi, Risale-i Nur’lar ve Nurculuk’la nasıl tanıştınız? Nurcu olmaya nasıl karar verdiniz?
Ben Türkmen Alevisiyim. Dolayısıyla “tarikat kültürü” bizde hâkimdir. Çocukluğumuz hep manevî unsurlarla, evliya kerametleri ile şekillenmiştir. 1966-67 öğretim yılında beni Tokat Öğretmen Okulu’na yatılı öğrenci olarak gönderdiler. İşte, Said Nursi ismini ilk olarak Tokat’ta duydum.
O yıllarda Nurcular “Yeni Asya” gazetesini çıkarmaya başlamışlardı. Ben Nurcu olmadığım halde, o sempatimden dolayı gazeteye abone oldum. Gittiğim yerlerde artık Yeni Asya okuyanları buluyor, zaman buldukça derslerine katılıyordum.
Nurcuları çok seviyordum, ama Alevilik gereği ben tarikat arıyordum. Yahyalı’da merhum Hasan Efendi’yi ziyaret ettim, “Kendi çevrende bir şeyh ara.” dedi. Suluova’da Ali Efendi’ye gittim, hiç bakmadı bile.
Mardin’de çalıştığım köyün hocası, aynı zamanda Nakşî Halifesi idi; son olarak 2. Kıbrıs Harekâtı günlerinde Mardin’e gittim, Hüseyin Hoca’yı Midyat’ın bir köyünde buldum ve ona intisap ettim. Beni kabul etti. Artık, Risale-i Nur okuyan bir Nakşî olmuştum.
O sene Tavşanlı’nın Artıranlar Köyü’ne tayin olmuştum. Okullar açılınca bir rüya gördüm. Peygamber Efendimizle karşılaştık, bana, “Said Nursi’ye intisap et!” dedi. O heyecanla uyandım, dünyam alabora oldu.
Şeyhimin verdiği evradı bıraktım, doğru Tavşanlı’ya gittim, Yeni Asya okuyan arkadaşların ders halkasına iştirak ederek “Nurcu” oldum. 4 sene sonra İstanbul’a gelince de Yeni Asya’da gazeteciliğe başlayınca, Nurcuların ana kumanda merkezlerinden birinin içinde kendimi buldum. 2-3 sene içinde “abi” makamına yükseldim, büyük abilerle beraber oldum.

Mustafa Kaplan, her hafta Semendel Yayınevi’nde cemaat mensuplarıyla sohbet düzenliyor.
‘CASUSLUK FAALİYETİ DALAVERELER, YALANLAR’
18 senelik “Nurculuk” devrem, büyük abileri yakından tanıma fırsatı bulduktan sonra inkisar-ı hayalle (hayal kırıklığı) son buldu. Yalanlar, dalavereler, ayak oyunları, espiyonaj faaliyetleri, beni ve gazeteyi birlikte çıkardığımız idealist ekibi tiksindirdi. Biz bunun için “Nurcu” olmamıştık. 10 bin 500 liralık memurluk maaşımı bırakıp 9 bin liraya gazeteye geçişim, bir inancın neticesiydi.
Ama, camianın tepesine oturanların böyle bir idealleri yoktu. Devamlı kavgalar, devamlı bölünmeler, devamlı politika, bizi “Nurcu” yapan ideale taban tabana zıttı. Burada da “rant” kavgası vardı, para muslukları hep birilerinin elinde idi. Risâle-i Nur gösteriliyor, okunuyor, ama herkes bildiği gibi yaşıyordu…

Tahşiye Kumpası nedeniyle açılan davada FETÖ yöneticisi Hidayet Karaca’ya 18 yıl hapis cezası verildi.
YENİ ASYA’DAN AYRILIŞ
– Cemaat içinde bu kadar olumsuz durum gördükten sonra nasıl tepki verdiniz?
1992 Nisan’ında artık ipler koptu. Yeni Asya’yı çıkaran Yazı İşleri ekibi olarak ayrılmaya karar verdik ve peyderpey ayrıldık. Kendimizi “siyasetten soyutlama, gazetelerle ilgilenmeme” şartıyla küçük bir medrese aldık ve derslerimize başladık. Nurcu gruplar arasındaki katı “duvar olma-birbirine gitmeme” geleneğini kırdık, her grubun derslerine gitmeyi esas aldık. Lâkin, biz de ayrı bir “grup” olmuştuk, parçalanma sistemi devam ediyordu.
Neyse ki, 1993 başında Muşlu Molla Muhammed Hoca ile tanıştık. Kendisinde çok yüksek bir ilim ve kuvvetli bir manevî câzibe vardı. Bediüzzaman’ın, “Nurun birinci talebesi, vefatımdan sonra sadâkatli vârisim” dediği merhum Albay İbrahim Hulûsi Yahyagil’in talebesi idi. Maddî-manevî çok donanımlıydı.
Hem Risâle-i Nur eserlerini, hem de Nurcuların hikâyesini çok iyi biliyordu. Medrese mezunu olduğu için zaten “Kur’an, hadis ve fıkıh” konusunda yetişmişti. Biz aradığımızı nihâyet bulmuştuk. Ondan sonra hayatımızın seyri değişti, ama yine Risâle-i Nur eksenli değişti. Bütün bilgilerimizi resetleyip yeniledik…
Yeni Asya’nın beyin ekibinin Molla Muhammed’e katılmış olması, Nurculuk camiasını çok karıştırdı. Bu geçiş hazmedilemedi. Vakit gazetesindeki yazılarımla da kurulu düzenlerini eleştirince, hazımsızlık önce kızgınlığa, sonra kin ve intikam hissine dönüştü.
Yayınevimizi kurup kitap neşriyatına başladığımız zaman ise ipler tamamen koptu. Önce kripto FETÖ’cü Nurcular yaylım ateşe başladı. Bizi yolumuzdan çeviremeyeceklerini anlayınca, PDY (Paralel Devlet Yapılanması) içindeki FETÖ’yü musallat ettiler, kumpas kurdular, hapse attırdılar.
Tahliye ve beraattan sonra yine aynı kulvarda hizmet anlayışımızı sürdürüyoruz.
DİNLERARASI DİYALOG, ZEKÂT, KURBAN ELEŞTİRİSİ
– Tahşiyeciler, Nurcular içinde FETÖ’ye bayrak açan ilk kesim. Bu kavga nasıl başladı?
2003’te yayınevini kurduktan sonra çıkardığımız kitaplar tamamen Gülen hareketinin yanlışlarına karşı panzehirler idi. Gülen hareketinin yaydığı dini, siyasi yanlışların dindeki doğrularını delilleriyle ortaya koyuyorduk. Dinlerarası diyalog, tesettür, zekat, kurban, cihat, Muhammedün Rasulullahsız din, faize ve diğer haramlara fetva vermek, vb. temel meselelerde nasıl din çizgisinden çıktıklarını ispat ediyorduk.
Yurt içinde ve dışında bütün derslerimiz bu minvalde gidiyordu. Fetullahçı gençlerle karşılaşınca, getirdiğimiz deliller karşısında doğruyu görenlerin sayısı çoğalıyordu. Hâlen birlikte olduğumuz birçok arkadaşımız o gruptan kopup bize gelenlerdir.
2010’da kumpas kurarak bizi içeri atmaktan başka çareleri kalmamıştı. Bizi Vatan Emniyet’e aldıklarında, bir gece beni “beyaz sorguya” çıkarmışlardı. TEM Şube Müdürü Yurt Atayün, “Sizin sözünüz tesir ediyor!” diyerek, bir gerçeği ortaya koymuştu. Evet sözümüz Anadolu sathında tesir ediyordu, FETÖ de bundan son derece rahatsızdı. FETÖ ile mücadelemiz, “Tahşiye Kumpası” davası ile taçlandı, mahkeme safahatı bunun delilidir.
Şunu da ekleyeyim: Bu inanç sapması ve haramı helal ederek hizmet etme işi sâdece FETÖ için geçerli değildi; Paralel Nurcularda da, Paralel Tarikatçılarda da benzer temel yanlışlar aynen devam etmektedir.
Adına ister “üst akıl” deyin, ister “İllimünati” deyin, hangi adı verirseniz verin; Bediüzzamân’ın “zındıka komitesi” dediği görünmeyen bir organizasyonun, beynelmilel kuruluşlardan devletlere, hatta 3-5 kişilik gruplara kadar sızıp kontrol edici konuma geldiği bugün gizlenemez bir gerçektir.
ALİ FUAT YILMAZER’İN İTİRAFI
FETÖ’nün bize kurduğu “Tahşiye Kumpası” mahkemeleri sürerken, örgütün istihbarat uzmanlarından sanık Ali Fuat Yılmazer güzel bir cümle kurmuştu: “Mustafa Kaplan ve Molla Muhammed temiz insanlar olabilir. Ama, onlar bir araya gelirlerse, üçüncüsü biz oluruz!”
Kimseyi evham sâhibi yapmak istemem, ama gerçek budur. Bizim Yeni Asya cemaatinden ayrılmamızdan önce, devamlı birlikte olup kararları birlikte aldığımız “altı” kişilik bir ekibimiz vardı. Tam mücadelede son raundu kazanacağımız vakit, 6 kişiden birisinin “hain” olduğu ortaya çıktı.
2010’da FETÖ bize kumpas kurduğunda, bu aynı kişinin FETÖ’cü polislere muhbirlik yaptığı, bütün Paralel Nurcuları aleyhimize kışkırttığı, Emniyet’in resmî raporları ile mahkeme tutanaklarına geçti.
2010’da gözaltına alınıp 4 gece Vatan Emniyet’te tutulduktan sonra Beşiktaş Adliyesi’ne sorguya götürüldüğümüzde, ben savcılık ifademde bu operasyondan direkt Fetullah Gülen’i sorumlu tutup ona saldırdım. Gülen’in dış güçlerin ajanı olduğunu tutanağa geçirttim.
Savcı bey bana, “Sizin içinizde yok mu? Biraz önce önüme bir kâğıt getirildi, ‘Filanca bizim adamımızdır, dokunma’ dediler.” dedi. Bizim arkadaşlarımızdan “FETÖ’ye çalışan” elemanlar varmış!
Ben bu fizikî gerçeği 2014 Aralık’ında TV Net’te Ferhat Ünlü’ye açıklarken, “Yani sizin içinizde de var mı?” diye pat diye sordu. “Evet” dedim ve bu anektodu anlattım.
YARIN DEVAM EDECEK