
SADİ ÖZGÜL : Muhalefetin Hedefte Olması Tesadüf mü, Sistematik mi ???
Türkiye’de siyasetin gergin atmosferi, ne yazık ki fiziksel saldırılara dönüşen tehlikeli hal alıyor ve adalet mekanizmasının işleyişi hakkında ciddi soru işaretleri doğuruyor. Geçmişte ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik gerçekleşen ve failinin inek hırsızı olduğu saldırının cezasızlıkla sonuçlanması hafızalardaki yerini korurken, bugün benzer senaryonun yeni ana muhalefet lideri Özgür Özel’in başına gelmesi, tesadüften öte sistemik soruna işaret ediyor.
Özel’e saldıran kişinin de hırsızlıktan sabıkalı olması ve daha da vahimi, iki çocuğunu öldürmüş katil olarak 16 yıl gibi inanılmaz kısa sürede infaz indirimiyle serbest kalması, toplumsal vicdanı derinden yaralıyor. İktidarın son vakada saldırganı sahiplenmemesi göstermelik adım olsa da, asıl skandal, liderin saldırıya uğramasının neredeyse normalleşmesi ve adalet sisteminin, katilleri topluma salıverirken, siyasi figürleri korumakta aciz kalması, hangi zihniyetin böyle canavarları serbest bırakıp, düşünce suçlularını parmaklıklar ardında tuttuğunu sorgulatmak zorundadır.
İnfaz İndirimi: Kimler İçin Lütuf, Kimler İçin Zulüm?
Ceza infaz indirimlerinin temel mantığı nedir? Topluma yeniden kazandırma mı, yoksa içerideki “istenmeyenlere” yer açmak için yapılan tehlikeli manevra mı? İki çocuğunu öldürmüş, şiddet eğilimi tescilli birinin 16 yıl gibi trajikomik bir sürede serbest kalması, infaz indirimlerinin kimlere hizmet ettiğini acı bir şekilde ortaya koyuyor.
Öte yandan, anayasal haklarını kullandıkları için, gelecekleri için ses çıkardıkları için tutuklanan öğrenciler, fikirleri nedeniyle KHK ile ihraç edilip hapis yatanlar, cezaları bitse dahi salıverilmiyor. Adaletin kantarının kimler için ne kadar farklı tarttığını görmek için daha ne yaşanması gerekiyor? Bu çifte standart, hangi aklın ürünüdür ve ne zamana kadar devam edecektir?
Devlet Koruması mı, Göz Yumma mı?
Saldırganın geçmişi ve serbest kalma süreci kadar, saldırı anı ve sonrasındaki bazı detaylar da kafaları karıştırıyor. Örneğin, saldırganın kullandığı aracın neden otoparka alınmadığı gibi basit görünen ama önemli sorular yanıtsız kalıyor. Saldırganın içeride “paşalar gibi” bakılacağı, korunacağı iddiaları havada uçuşurken, yetkililerin sadece kınama mesajları yayınlaması yeterli midir? Yoksa perde arkasında, bu tür eylemleri cesaretlendiren, faillere güvence veren görünmez eller mi devrededir? İktidar mensuplarının kınama yarışına girmesi, olayın vahametini örtmeye yetmemektedir; zira önemli olan sözler değil, adaletin somut tecellisidir.
Geçmiş Yasalar mı, Mevcut Zihniyet mi Sorumlu?
Tartışmaların odağında yer alan konulardan biri de, saldırganın hangi dönemdeki infaz yasasından yararlandığıdır. Saldırganın suçunu 2004 öncesinde işlediği ve o dönemin yasalarıyla tahliye olduğu savunuluyor. Mevcut hükümetin yasaları ağırlaştırdığı iddia edilse de, temel sorun yasa metinlerinden ziyade, adalet sisteminin genel işleyişindeki ve siyasi atmosferdeki çarpıklıklardır.
Yasalar ne kadar ağırlaştırılırsa ağırlaştırılsın, eğer uygulama siyasi önceliklere, “bizden olanlar” ve “olmayanlar” ayrımına göre şekilleniyorsa, sonuç değişmeyecektir. Asıl mesele, şiddeti ve suçu değil, muhalif sesleri tehlike olarak gören zihniyettir ve değişmedikçe, benzer trajedilerin yaşanması kaçınılmazdır.
Provokasyon Şüpheleri ve Toplumsal Gerilim
Saldırıların zamanlaması ve fail profilleri, akıllara provokasyon ihtimalini getiriyor. Özellikle toplumsal barış ve af tartışmalarının alevlendiği dönemlerde, kamuoyunda infial yaratacak, belirli kesimleri şeytanlaştıracak olayların yaşanması tesadüf müdür? İki çocuğunu öldürmüş birinin “nasıl serbest gezer?” algısını güçlendirerek, belki de gündemdeki af tartışmalarını baltalamak veya farklı yönlere çekmek hedeflenmiş olabilir mi? Saldırganın kimliği ve siyasi görüşleri hakkındaki çelişkili ifadeler (örneğin, ağabeyinin “koyu Atatürkçü” olduğu yönündeki beyanı), olayın üzerindeki sis perdesini daha da kalınlaştırıyor ve planlı kurgu ihtimalini güçlendiriyor.
Sözün Bittiği Yer: Adalet Nerede?
Yaşananlar, sadece münferit bir saldırı olayı değil, Türkiye’deki adalet sisteminin, ceza infaz politikalarının ve siyasi kutuplaşmanın tehlikeli yansımasıdır. Bir yanda evlat katilleri, hırsızlar infaz indirimleriyle sokaklara dönerken, diğer yanda öğrenciler, gazeteciler, düşünce insanları en temel haklarını kullandıkları için yıllarca hapis yatıyor. Bu çifte standart, toplumun adalet duygusunu yok etmekte, devlete olan güveni sarsmaktadır.
Ağızdan çıkan kınama sözleri, yayınlanan göstermelik bildiriler hiçbir anlam ifade etmemektedir. Asıl meziyet, bu tür saldırıları hazırlayan zemini ortadan kaldırmak, adaleti herkes için eşit ve tarafsız kılmaktır. Ancak mevcut tabloda, adaletin terazisi fena halde şaşmış görünmektedir.
Kimileri için sonu gelmez mağduriyet, kimileri için ise akıl almaz dokunulmazlık söz konusudur. Bu çarpık düzen ne zaman son bulacak ve gerçek adalet ne zaman tecelli edecek?
Sadi ÖZGÜL