Yayınlandı: 28.09.2025 16:13
Güncellendi: 29.09.2025 17:42

ARAP DOSYASI /// Soner Doğan : Arap Dünyasında Bölünmüşlük ve Birlik Hayali

Soner Doğan : Arap Dünyasında Bölünmüşlük ve Birlik Hayali

Dr. Öğr. Üyesi Soner Doğan, Arap dünyasında birlik arayışlarının neden başarısız olduğunu ve Gazze ile Katar örneklerinde ortaya çıkan dağınıklığı Fokus+ için kaleme aldı.

24.09.2025

***

Orta Doğu coğrafyası, yüzyılı aşkın süredir “birlik” ve “dayanışma” arayışının merkezi olmuştur. Arap halkları dil, din, kültür ve tarih gibi güçlü ortak değerlere sahip olmalarına rağmen, bu paydalar hiçbir zaman gerçek bir siyasi bütünleşmeye dönüşemedi. Bugün bu çelişki daha da çarpıcıdır. Yanı başlarında İsrail’in Gazze’de işlediği katliamlara rağmen Arap devletleri ortak bir irade ortaya koyamamakta, çoğu zaman yalnızca kınama açıklamalarıyla yetinmektedir. Avrupa’da, özellikle İspanya’da, İsrail’e yönelik daha sert söylemler ve adımlar gündeme gelirken, Arap dünyasının sessizliği birlik idealinin neden sürekli bir “hayal” olarak kaldığını göstermektedir. Bu yazı, güncel gelişmeler ışığında Arap devletlerinin neden ortak bir siyasi birlik kuramadığını irdelemektedir.

Tarihsel arka plan: Birlik arayışlarının kısa tarihi

Arap dünyasında birlik arayışları, Osmanlı sonrası dönemde ivme kazanan Arap milliyetçiliğinin etkisiyle şekillendi. I. Dünya Savaşı sırasında Batılı güçlerle iş birliği yapan Şerif Hüseyin ailesi, savaşın ardından bağımsız bir Arap devleti kurmayı hedefledi. Ancak bu hedef gerçekleşmedi; bölge İngiltere ve Fransa’nın manda yönetimleri altına girdi. II. Dünya Savaşı ve sonrasında bağımsızlığını kazanan Arap devletleri, Pan-Arabizm ideali etrafında birleşme arayışına yöneldi.

Altı Gün Savaşı

1945’te Kahire’de kurulan Arap Birliği, bu ideali kurumsal bir çatıya dönüştürme amacını taşıyordu. Arap kimliği üzerine inşa edilen bu yapı, uluslararası politikada ortak hareket etme iradesini yansıtıyordu. Ancak kısa sürede çıkar çatışmaları ve liderlik rekabetleri örgütün etkisini sınırladı. 1950’de imzalanan ortak savunma anlaşmaları uygulamaya geçirilemedi; 1967 Altı Gün Savaşı’nda İsrail karşısında alınan ağır yenilgi, Arap dünyasındaki dağınıklığı bütün açıklığıyla ortaya koydu. Filistin meselesi “merkezi dava” olarak tanımlansa da bu dava üzerinden kalıcı ve ortak stratejiler geliştirilemedi.

Kurumsal zayıflık ve alternatif girişimler

Arap Birliği’nin başarısızlığı, bölge devletlerini alternatif kurumlar kurmaya yöneltti. 1969’da Mescid-i Aksa yangını sonrasında İslam İşbirliği Teşkilatı kuruldu. Müslüman dünyasını tek çatı altında toplamayı hedefleyen bu yapı da sembolik kınamaların ötesine geçemedi. 1981’de kurulan Körfez İşbirliği Konseyi (KİK), güvenlik ve ekonomik İş birliği için umut vaat ediyordu; ancak Arap Baharı sonrasında farklılaşan ajandalar ve 2017’de Katar’a uygulanan ambargo, bu yapının etkisini zayıflattı. Yine 1989’da kurulan Arap Mağrip Birliği ise en son zirvesini 1994’te yaparak fiilen tarihe karıştı.

Savunma alanındaki girişimler de benzer bir akıbet yaşadı. 1976’da Lübnan iç savaşında görev yapan Arap Barış Gücü, Suriye’nin ağırlığı nedeniyle tarafsız olamadı. 2015’te 40 bin askerlik “Birleşik Arap Gücü” girişimi ise Suudi Arabistan ile Mısır arasındaki görüş ayrılıkları nedeniyle sonuçsuz kaldı. Yine “İslam Ordusu” girişimi de benzer akıbete uğradı. Bu örnekler, Arap dünyasında birlik fikrinin sık sık dile getirilmesine rağmen uygulamada başarısızlığa uğradığını gösteriyor.

Güvenlik açmazı ve dışa bağımlılık

Orta Doğu’daki birlik arayışlarının başarısız olmasının temel nedenlerinden biri, bölgenin güvenlik mimarisinin dış aktörlere bağımlı şekilde kurgulanmış olmasıdır. Arap devletleri uzun yıllardır büyük silah alımlarıyla ordularını modernleştirmeye çalışsalar da bu yatırımlar stratejik özerklik doğurmaktan çok Batılı tedarikçilere bağımlılığı artırmıştır. ABD ve Avrupa ülkeleri, bölgeye sağladıkları silah sistemlerini İsrail’in güvenliğini merkeze alarak sınırlı özelliklerle sunmuş, böylece Arap ordularının hareket kabiliyetini baştan kontrol altına almıştır.

Körfez ülkeleri bu bağımlılığın en görünür örnekleridir. Suudi Arabistan’dan Birleşik Arap Emirlikleri’ne, Katar’dan Kuveyt ve Bahreyn’e kadar tüm Körfez, milyarlarca dolarlık savunma anlaşmalarıyla Batılı şirketlerin en büyük müşterisi konumundadır. Ancak bu anlaşmaların çoğu, teknoloji transferi ya da ortak üretim yerine hazır alıma dayalıdır.  

F-35

ABD, bölge ülkelerine sattığı savaş uçaklarını sınırlı özelliklerle teslim etmiş, İsrail’in güvenlik dengelerini tehdit edebilecek unsurları dışarıda bırakmıştır. F-35 gibi ileri teknoloji uçakların Körfez’e satılmaması ya da gelişmiş insansız hava araçlarının ihracatının zımni olarak İsrail’in onayına bağlanması, bu yaklaşımın göstergesidir.

Bu bağımlılık yalnızca hava gücüyle sınırlı değildir. Füze savunma sistemleri, erken uyarı radarları ve elektronik harp unsurları da Batı merkezli şirketlerin denetimindedir. İsrail’in yıllar içinde Suriye’ye yönelik düzenlediği saldırılar, ülkenin hava savunma kapasitesini büyük ölçüde devre dışı bırakmış ve Tel Aviv’in bölge genelinde çok daha rahat operasyon yapmasının önünü açmıştır.  

Ancak bu durum diğer Arap ülkeleri tarafından çoğunlukla görmezden gelinmiş, “bekle-gör” siyasetiyle geçiştirilmiştir. Bugün İsrail’in İran, Irak, Lübnan, Katar, Yemen ve Filistin’e yönelik pervasız saldırılar düzenleyebilmesinde, Arap dünyasının bu edilgen tutumunun payı büyüktür.

Özetle; Orta Doğu devletleri sahip oldukları silah envanterinin büyüklüğüne rağmen kendi güvenliklerini bağımsız olarak sağlayabilecek durumda değildir. Silahların niteliği, kullanım kısıtlamaları ve bakım-onarım süreçlerinin dışa bağımlı olması, Arap ordularını sürekli olarak Batı’nın gözetimi altında tutmaktadır. Bu tablo, sadece askeri caydırıcılığı sınırlamamakta, aynı zamanda Arap dünyasında gerçek bir birlik arayışının önünü de kapatmaktadır. Çünkü savunma alanında dışa bağımlı olan devletlerin ortak güvenlik politikaları geliştirmeleri, doğal olarak Batılı güçlerin izin verdiği sınırlarla şekillenmektedir.

Katar saldırısı: Güven bunalımının derinleşmesi

9 Eylül 2025’te İsrail’in Katar’ın başkenti Doha’da Hamas heyetini hedef alması, Arap dünyasında şok etkisi oluşturdu. Katar yönetimi saldırıyı “devlet terörizmi” olarak nitelendirdi ve “bölgesel yanıt” çağrısında bulundu. Ancak Arap ülkelerinin büyük kısmı bu çağrıyı kınamakla geçiştirerek sessiz kaldı. ABD yönetimi ise saldırının Katar’da gerçekleşmesinden “üzgün” olduğunu belirtmekle yetindi.

Bu gelişme, Arap ülkeleri ile ABD arasındaki güven krizini derinleştirdi. Washington’un İsrail’i koşulsuz biçimde desteklemesi, Arap kamuoyunda tepki toplarken, asıl dikkat çeken nokta ABD’nin bölgedeki en yakın müttefiklerinden biri olan Katar’ın güvenliğinin dahi göz ardı edilmiş olmasıydı. Katar topraklarında konuşlu Amerikan tesislerinin gelişmiş radar kapasitesine rağmen İsrail saldırısının engellenmemesi, “ABD’nin bilerek görmezden geldiği” yönündeki yorumları gündeme taşıdı.

Bölgedeki en büyük Amerikan hava üssü Katar’da bulunuyor ve burası yalnızca Katar için değil, tüm Orta Doğu operasyonlarının merkezi sayılıyor. Bu nedenle, böylesi stratejik bir noktada İsrail’in doğrudan bir saldırı düzenleyebilmesi, ABD’nin önceliklerinin kimden yana olduğuna dair güçlü bir mesaj verdi. Washington, söz konusu İsrail olduğunda bölgesel dengeleri ya da müttefiklerinin güvenlik beklentilerini ikinci plana atabiliyor.

Katar’daki saldırı, yalnızca İsrail’in askeri kapasitesini değil, ABD’nin bölge politikalarının da çelişkilerini açığa çıkardı. Bu durum Arap dünyasında derin bir güvensizlik yaratırken, ortak güvenlik mimarisinin kurulmasını daha da zorlaştırdı.

Gazze ve sessizliğin bedeli

Gazze’de yaşanan katliamlar karşısında Arap ülkelerinin tepkileri büyük ölçüde kınama bildirisinden öteye geçmedi. Ortak askeri veya ekonomik yaptırım kararları gündeme gelmedi. Oysa Avrupa’da, özellikle İspanya’da, İsrail’e yönelik daha sert söylemler ve somut adımlar atıldı. Bu tablo, Arap dünyasının tarihsel sorumluluklarını yerine getirmekte ne kadar yetersiz kaldığını ortaya koymaktadır.

Bunun yanı sıra Arap ülkelerinin sessizliği, İsrail’in politikalarını daha da cesaretlendirdi. Tel Aviv, yalnızca Gazze’de değil, Lübnan, Yemen, İran, Irak, Suriye ve Katar’da operasyonlar düzenleyebilir hale geldi. Bu durum, Arap dünyasının dağınıklığının İsrail’in lehine nasıl bir güç çarpanı yarattığını açık biçimde göstermektedir.

Çifte standartlar ve iç çatışmalar

Arap dünyasının bölünmüşlüğü, yalnızca sessizlikle değil, kimi zaman doğrudan çelişkili eylemlerle de kendini gösteriyor. Yemen’den İsrail’e fırlatılan füzeler ve insansız araçlar, Suudi Arabistan ve Ürdün tarafından engellendi. Ancak aynı ülkeler, İsrail’in Katar’a düzenlediği saldırı karşısında benzer performansı gösteremedi. Bu tablo, güvenlik iş birliği girişimlerinin neden Batı ve İsrail karşısında geri planda kaldığını açıklıyor.

Mezhepsel rekabet ve İran karşıtı bloklaşmalar, bir zamanlar konuşulan İslam İttifakı Ordusu gibi girişimleri daha kurulmadan tartışmalı hale getirdi. Dolayısıyla, Arap devletlerinin kendi iktidar kaygıları ve farklı ajandaları, ortak güvenlik vizyonunu imkansızlaştırıyor.

Yeni söylemler: Umut mu, retorik mi?

Tüm bu dağınıklık içinde dikkat çeken gelişmelerden biri, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah El-Sisi’nin 2025 Doha Zirvesi’nde İsrail için “düşman” ifadesini kullanması oldu. 1977’den bu yana resmi düzeyde dile getirilmeyen bu söylem, sembolik bir kırılmaya işaret ediyor. El-Sisi’nin Filistin meselesini “merkezi dava” olarak nitelemesi, Arap kamuoyunda yankı buldu.

Ancak bu söylemler sahada somut adımlara dönüşmedikçe kalıcı bir etki doğurmayacaktır. Arap dünyasının gerçek anlamda birlik kurabilmesi, yalnızca söylemde değil, ortak savunma mekanizmaları, ekonomik dayanışma projeleri ve bağımsız diplomatik inisiyatifler geliştirmesiyle mümkündür. Nitekim zirvede İsrail “düşman” olarak adlandırılmış ve Doha saldırısı kınanmış olsa da liderlerin somut askerî ya da savunma taahhütleri vermekten kaçınarak yalnızca diplomatik ve retorik tepkilerle yetinmesi, Arap dünyasının birlik konusundaki kırılganlığını bir kez daha ortaya koymuştur. Bu tablo, Arapların ortak tehdit karşısında dahi söylemin ötesine geçemediğini ve birlik hayalini pratiğe taşıyamadığını güçlü biçimde doğrulamaktadır.

Sonuç olarak; Arap dünyasında birlik arayışları yaklaşık bir asırdır gündemdedir. Arap Birliği’nin kuruluşundan günümüze kadar ortaya çıkan girişimler, kağıt üzerinde güçlü görünse de uygulamada başarısız oldu. İç çekişmeler, mezhep farklılıkları, dış müdahaleler ve çıkar çatışmaları, Arapların ortak bir kimlik altında birleşmesini engelledi. Bugün Gazze’de yaşanan trajedi karşısında Arap ülkelerinin sessizliği, yalnızca kendi halklarının gözünde değil, uluslararası kamuoyunda da büyük bir meşruiyet kaybı yaratıyor. Avrupa’daki bazı ülkelerin Araplardan daha sert tutum alması, bölünmüşlüğün geldiği noktayı göstermektedir. Eğer Arap dünyası birlik idealini hayata geçirmek istiyorsa, kınama politikalarını aşmak, somut adımlar atmak ve bölgesel güvenliği kendi ellerine almak zorundadır. Aksi takdirde “Arap Dünyasında Bölünmüşlük ve Birlik Hayali”, tarih boyunca olduğu gibi gelecekte de yalnızca bir hayal olarak kalacaktır.