
İsrail’in Katar’a Yönelik Saldırısı Dünya Kamuoyunda Nasıl Yankı Buldu ???
İsrail’in 9 Eylül’de Katar’a düzenlediği saldırının ardından, 14 Eylül’de Doha’da İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Arap Ligi olağanüstü ortak zirvesi yapıldı. 57 Arap ve Müslüman ülkenin katıldığı zirvede İsrail saldırısı kınandı ve Katar ile dayanışma mesajı verildi. Zirvenin sonunda yayımlanan 25 maddelik bildiride, saldırının İsrail’in bölgedeki politikalarının bir parçası olduğu ifade edildi.
24.09.2025
***
İsrail’in 9 Eylül tarihinde Katar’a yönelik saldırısına yanıt olarak, 14 Eylül’de başkent Doha’da İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Arap Ligi Olağanüstü Ortak Zirvesi düzenlendi. Zirveye 57 Arap ve Müslüman ülkesini temsil eden devlet ve hükümet yetkilileri katıldı. Katar ile güçlü bir dayanışmanın sergilendiği zirve aynı zamanda Doha’nın konumunu ve uluslararası ilişkilerinin gücünü yansıttı. Etkili bir kolektif yanıt formüle etmeyi amaçlayan zirvede, arabuluculuk yapan bir devlete yönelik eşi benzeri görülmemiş bir saldırı yapan İsrail’e yanıt olarak alınması gereken siyasi ve diplomatik önlemlerin niteliği hakkındaki tartışmalar ele alındı. Zirvede genel olarak, İsrail’in saldırgan politikalarının ciddiyeti açıkça ortaya koyuldu. Katılımcı ülkeler oybirliğiyle arabulucu ve müzakereci konumunda olan Katar’ın hedef alınmasını kınayarak işgalci devletin saldırganlığını vurguladı ve saldırıya yanıt vermemenin İsrail’i diğer Arap ve Müslüman ülkelere saldırmaya teşvik edeceğini bildirdi.
Uluslararası kamuoyu arabulucu ülkeye yönelik saldırıyı reddetti
İsrail’in Katar’a yönelik saldırısı uluslararası arenada yaygın bir kınamaya yol açtı. Bu durum, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun aşırı sağcı hükümetinin politikalarının Gazze, Lübnan ve Suriye’deki çatışmaların ötesine geçerek tüm bölgenin istikrarını kapsamaya başladığının kanıtı niteliğinde. Saldırı, Gazze’de şimdiye dek nüfusun onda birinin şehit olduğu ve binlercesinin yaralandığı İsrail’in imha savaşını durdurmak için yaklaşık iki yıldır yoğun çaba sarf eden arabulucu Katar’a yöneltildi.
İsrail saldırganlığı, uluslararası düzeyde, İsrail hükümetinin artık kırmızı çizgileri olmadan, uluslararası normların yanı sıra insan hakları kurallarının geçerliliğini dikkate almadan faaliyet gösterdiğine dair bir algı oluşturdu. Bu algı, Katar’da yapılan bir dizi temas ve dayanışma ziyaretinin yanı sıra dünyanın çeşitli ülkeleri tarafından İsrail saldırılarının uluslararası sistemin temellerini ve ülkeler arasındaki ilişki yöntemlerini baltaladığı gerekçesiyle kınayan ve reddeden resmi açıklamalara da yansıdı. Ayrıca, İsrail’in Katar’a yönelik saldırısının yansımalarını görüşmek üzere Cezayir’in talebiyle acil toplanan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) temsilcilerinin konuşmalarında da açıkça belirtildi.
BMGK, ABD’nin bildiriyi desteklemesini sağlamak için saldırının failinden (İsrail) açıkça bahsetmemesine rağmen, saldırıyı oybirliğiyle kınayan bir başkanlık bildirisi yayınladı. Ayrıca gerilimi azaltmanın ve Katar’ın egemenliği ve toprak bütünlüğüne desteğin önemini vurguladı. BM İnsan Hakları Konseyi ise oybirliğiyle, İsrail’in Katar’a saldırısıyla ilgili acil bir oturum yapılması yönünde karar aldı.
4 Eylül’de ise Doha’da İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT)-Arap Birliği Olağanüstü Ortak Zirvesi Dışişleri Bakanları Toplantısı

14 Eylül’de ise Doha’da İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT)-Arap Birliği Olağanüstü Ortak Zirvesi Dışişleri Bakanları Toplantısı gerçekleştirildi. Toplantıda, İsrail saldırganlığına karşı koymak için pratik ve somut önlemlerin alınmamasının, daha fazla kayba ve bölgesel yıkıma yol açacak bir dizi ciddi yansımaya yol açabileceği konusu ele alındı. Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Muhammed bin Abdurrahman Al Sani, “uluslararası toplumun çifte standartlardan vazgeçmesi ve İsrail’i işlediği suçlardan dolayı sorumlu tutmasının vaktinin geldiğini” ifade ederek, Gazze’de sivillere yönelik işlenen katliamlar ve yerleşim genişletme politikalarının sürdürülmesi dahil ABD’nin İsrail’e verdiği desteğe açık bir gönderme yaparak bağımsız bir Filistin devleti kurma yolunda herhangi bir ilerleme kaydedilmediğini dile getirdi. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise, “artık olan oldu” diyerek, Doha’ya yönelik saldırıyı hafifletmeye çalıştı. Rubio, saldırının İsraillilerle olan ilişkilerinin niteliğini değiştirmeyeceğinin altını çizdi.
İİT-Arap Birliği Olağanüstü Ortak Zirvesi’nin Sonuçları
Doha zirvesi, Arap ve Müslüman ülkelerin İsrail politikalarının bölge için oluşturduğu tehlikeyle ne kadar ciddi bir şekilde başa çıktığını gösteren dikkate değer düzeyde bir siyasi varlık ve temsil ortaya koydu.
Bu, zirvenin Arap-İslam pozisyonu için kapsayıcı bir çerçeve olarak ortaya çıkan ve Katar’a yönelik saldırıyı İsrail’in bölgedeki tüm politikalarına bağlayan 25 maddelik sonuç bildirisinde açıkça görüldü. Zirve, Katar’a yapılan doğrudan saldırıyı ve bunun yol açtığı can kayıplarını ve hasarı kınamakla kalmayıp aynı zamanda bunu İsrail’in sistematik soykırım, etnik temizlik, kuşatma ve yerleşim politikalarının bir uzantısı olarak değerlendirdi (Madde 1-2). Bildiride, Katar’ın savunmasının tüm Arap ve İslam ülkelerinin savunması olduğu vurgulandı ve saldırının bölgesel barış ve istikrar için ciddi bir tehdit oluşturduğu uyarısında bulunuldu. (Madde 3,5,8,25).
Diplomatik düzeyde ise bildiri, Katar’ın Gazze’ye yönelik savaşın sona erdirilmesi, tutukluların serbest bırakılması ve siyasi bir çözüme ulaşılması için arabuluculuk çabalarındaki merkezi rolünü vurguladı (Madde 6 ve 20).
Bu tekrarlanan vurgu, Katar arabuluculuğunun öneminin kabul edildiğini ve onaylandığını yansıtmakta ve Katar’a yönelik saldırının bizzat diplomatik süreci hedef aldığını vurgulamaktadır. İsrail’e yönelik tutum, son saldırıyı kınamanın ötesine geçerek, oldu-bitti dayatma girişimlerini, yerinden etme politikalarını ve ablukanın bir savaş aracı olarak kullanılmasını reddetmeyi de içermektedir. Ayrıca, ilhak planları ve komşu ülkelere yönelik saldırılar konusunda uyarıda bulunarak yaptırımlar, silah tedarikinin askıya alınması ve Birleşmiş Milletler üyeliğinin gözden geçirilmesi çağrısında bulunmuştur (Madde 7, 10 ve 17). Bildiri, tüm devletlere İsrail’in saldırganlığını sürdürmesini engellemek için etkili yasal önlemler almaları çağrısında bulundu. Bu önlemler arasında, İsrail’in dokunulmazlığına son verme çabalarını desteklemek, ihlalleri ve suçlarından sorumlu tutmak, yaptırımlar uygulamak, silah ve çift kullanımlı malzeme tedarikini askıya almak, diplomatik ve ekonomik ilişkileri gözden geçirmek ve İsrail hakkında yasal işlem başlatmak yer alıyordu. Ancak bu öneri, her devletin bireysel eylem mantığı içinde kalmış, ortak bir eyleme dönüşmemiş ve net uygulama mekanizmalarından yoksun kalmıştır.
Açıklamada, 1967 sınırlarına ve bir Filistin devletinin kurulmasına yapılan atıf yinelenmiş ve “New York Bildirgesi” ile iki devletli çözüm konferansının sonuçları memnuniyetle karşılanmıştır (Madde 9, 18-19, 21-23). Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin emirlerinin ve Uluslararası Adalet Divanı’nın Gazze’deki savaş suçları ve soykırımla ilgili kararlarının hayata geçirilmesi çağrısında bulunarak uluslararası hesap verebilirliğe önem verilmiştir (Madde 24).
Zirvenin Katar ile dayanışmayı ifade etme ve İsrail ile politikalarına ilişkin tutumunu daha güçlü bir dille ifade etme açısından önemine ve yüksek katılım ve temsil oranına rağmen, nihai bildiri, İsrail’in Gazze Şeridi ve Batı Şeria’ya yönelik saldırganlığının, Katar’ın egemenliğinin ihlalinin ve Suriye ile Lübnan’a yönelik tekrarlanan saldırıların ciddiyetiyle orantılı pratik adımlar atma seviyesine ulaşamadı. Zirve Arap yoğunluğuna rağmen, İsrail’e karşı herhangi bir pratik önlemden yoksundu. Zirveye eşlik eden açıklamalar olağan sınırlarını aştı, ancak bildiride, büyükelçilerin çekilmesi, hava sahasının İsrail ticari uçuşlarına kapatılması veya İsrail’e açık yaptırımlar uygulanması gibi sembolik düzeyde bile olsa, bu önlemlerin pratik bir tercümesi yer almadı. Ayrıca, ABD’ye İsrail’e yönelik politikalarını değiştirmesi için baskı yapma yönünde herhangi bir girişimde de bulunulmadı; özellikle ekonomik yaptırımlara karşı daha hassas olan Donald Trump yönetimiyle mücadelede kullanılabilecek ekonomik baskı araçları mevcut olmasına rağmen, bildiride ABD’den yalnızca bir arabulucu olarak bahsedildi.
Açıklamada ayrıca, İsrail saldırganlığına karşı koyma görevinin Arap ve İslam toplumları tarafından benimsenmesi yerine uluslararası topluma devredildiği belirtildi.
Körfez Ortak Savunma Mekanizmalarının “Etkinleştirilmesi”
Acil Arap-İslam zirvesi kapsamında, olağanüstü bir Körfez zirvesi düzenlendi. Bu zirve, Körfez bloku üyelerinden biriyle dış saldırganlığa karşı dayanışma çerçevesinde ve bu tür saldırganlıkların tekrarlanmasına karşı bir uyarı niteliğinde gerçekleşti.
Körfez İşbirliği Konseyi

Bu durum, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin liderlerinin, KİK ülkelerinin savunma durumunu ve İsrail’in Katar’a yönelik saldırganlığı ışığında tehdit kaynaklarını değerlendirmek üzere Doha’da KİK Ortak Savunma Konseyi’nin acil bir toplantısını ve ardından Yüksek Askeri Komite toplantısını düzenlemeleri yönündeki direktiflerinde açıkça görülüyordu. Konsey liderleri, Birleşik Askeri Komutanlığa ortak savunma mekanizmalarını ve Körfez’in caydırıcılık kabiliyetlerini etkinleştirmek için gerekli önlemleri alması talimatını verdi. Bu bağlamda, Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin güvenliğinin bölünmez bir bütün olduğu ve Katar’a yönelik herhangi bir saldırının tüm KİK ülkelerine yapılmış sayılacağı vurgulandı. Toplantıda, Doha’nın topraklarına yönelik herhangi bir saldırıya karşı tüm imkânların seferber edilmeye hazır olunduğu ifade edildi. Arap Körfez ülkelerinin ortak bir savunma ve güvenlik doktrini oluşturmadaki tarihsel yetersizliği göz önüne alındığında, bu toplantı dikkate değer bir gelişme olmuştur. Toplantı, ABD’ye tam bağımlılık yaklaşımının başarısızlığı ışığında Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin elindeki pratik seçeneklerin incelenmesine ve mevcut güvenlik ve ekonomik ittifakların gözden geçirilmesine odaklanıldığını göstermektedir. Bu aynı zamanda, bölge ülkelerinin güvenlik doktrinini yeniden formüle etmek için bir fırsat olabilir.
Güvenlik Konseyi’nde ve Doha’daki acil Arap-İslam zirvesinde ifade edilen uluslararası, Arap ve İslami duruşlar, İsrail’in arabulucu Katar’a saldırısı ve İslami Direniş Hareketi’nin (Hamas) müzakere heyeti üyelerine suikast girişimi yoluyla uluslararası normları eşi benzeri görülmemiş bir şekilde ihlal etmesine ilişkin bir alarm durumunu yansıtıyordu. Artan söylemlere ve İsrail’in eylemlerinin ciddiyetinin ve caydırılmadığı takdirde gerginliğin tırmanma olasılığının kabul edilmesine rağmen, pratik önlemler İsrail ihlallerinin ciddiyetini yansıtacak düzeyde değildi. Güvenlik Konseyi ve Arap-İslam zirvesi açıklamalarında, İsrail saldırganlığına yanıt olarak herhangi bir somut karar yer almadı.
Nitekim Güvenlik Konseyi açıklamasında İsrail’e hiçbir atıf yapılmazken, Arap-İslam zirvesi açıklaması da İsrail saldırganlığını olağan şekilde kınamanın ötesine geçemedi ve İsrail’e giderek artan bir izolasyon durumu dayatmaya doğru ilerleyen mevcut uluslararası iklimden faydalanamadı. Ayrıca bildiri, Arap ve İslam ülkelerinin elindeki baskı araçlarını, İsrail ile diplomatik ve ekonomik ilişkilerin gözden geçirilmesi çağrısının sınırları içinde tuttu; kolektif bir taahhüt veya bağlayıcı bir mekanizma benimsemedi. Bu, ülkelerin bu yönde bireysel adımlar atmasına kapı araladı ve böylece İsrail’in uygulamalarına son verme, bölgedeki ülkelere yönelik saldırılarının tekrarını önleme ve Gazze’deki imha savaşını durdurma yönündeki önemli bir fırsatı kaçırdı. Arap Körfez ülkeleri açısından ise, ortak savunma sisteminin yeniden etkinleştirilmesi tartışması, özellikle 7 Ekim 2023’ten bu yana güvenlik ortamlarını etkileyen köklü değişimin ardından yeni bir güvenlik yaklaşımına kapı açabilir. Bu, güvenlik ihtiyaçları ile ekonomik çıkarları arasındaki boşluğu kapatmayı gerektirir ve bu da zorunlu olarak ABD ve uluslararası arenadaki diğer büyük güçlerle ilişkileri düzenleyen yeni bir yaklaşımı gerektirir.
Arap Araştırma ve Politika Çalışmaları Merkezi (Alaraby)
***

İsrail’in Katar’a Yönelik Saldırılarının Nedenleri ve Yankıları
İsrail, Katar’ın başkenti Doha’da Hamas’ın siyasi liderlerine yönelik düzenlediği saldırıyla müzakere sürecini sabote etti. Saldırı, çok sayıda can kaybına yol açarken, İsrail’in bölgedeki hegemonya iddiasını ve Gazze’yi yeniden işgal planlarını gözler önüne serdi.
15.09.2025
***
9 Eylül’de İsrail, Katar’a saldırı düzenleyerek İslami Direniş Hareketi (Hamas) siyasi büro üyelerinin yaşadığı evleri ve konut merkezlerini hedef aldı. Saldırı, hareketin Gazze Şeridi’ndeki lideri Halil el-Hayya’nın oğlu, ofis müdürü, birkaç arkadaşı ve bir Katarlı güvenlik görevlisi de dahil olmak üzere çok sayıda kişinin ölümü ile sonuçlandı. Olayın gerçekleştiği noktalarda bulunan siviller de saldırılar nedeniyle yaralandı. İsrail saldırısı, ABD Başkanı Donald Trump tarafından sunulan Gazze için ateşkes önerisini görüşen Hamas müzakere heyetinin üyelerini öldürmeyi amaçlıyordu. Trump, İsraillilerin şartlarını kabul ettiğini ve hareketin de aynısını yapmasının zamanının geldiğini belirterek, “Bu son uyarım ve başka bir uyarı olmayacak” dedi.
İsrail, emsallerini geride bırkan söz konusu saldırı ile müzakere heyetinin üyelerine suikast girişiminde bulundu ve İsrailli yetkililerin müzakereler için ziyaret ettiği arabulucu devletin toprakları doğrudan hedef alındı. İsrail adeta bir ‘haydut devlet’ gibi davrandı. İsrail’in saldırganlığı geniş çapta kınanırken, çok sayıda ülke, Tel Aviv’in Gazze Şeridi’ndeki imha savaşını durdurmak için yaklaşık iki yıldır devam eden müzakerelere ev sahipliği yapan Katar ile dayanışma içinde olduklarına dair mesaj yayımladı.
Saldırganlığın arka planı ve koşulları
Hamas liderlerine suikast, İsrail’in yaklaşık iki yıldır Gazze Şeridi’nde sürdürdüğü savaşın temel hedeflerinden biri oldu. Kasım 2023’ün sonlarında, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu bir basın toplantısında, Mossad’a Hamas liderlerini “nerede olurlarsa olsunlar” hedef almaları talimatını verdiğini duyurdu. Eski İsrail Savunma Bakanı Yoav Galant, aynı konferansta hareketin tüm liderlerinin “öldürülmeye mahkum” olduğunu söyledi. 3 Aralık 2023’te, eski Şin Bet lideri Ronen Bar, İsrail’in Hamas liderlerini” her yerde (Gazze’de, Batı Şeria’da, Lübnan’da, Türkiye’de, Katar’da) öldürmeye kararlı olduklarını belirterek, “Birkaç yıl sürebilir, ancak bunu gerçekleştirmek için orada olacağız” açıklaması yaptı.
Hamas eski Siyasi Büro Şefi İsmail Haniye, geçtiğimiz yıl 31 Temmuz günü İran’ın başkenti Tahran’da suikasta uğradı. Haniye’den önce ise aynı yılın Ocak ayında Beyrut’ta yardımcısı Salih el-Aruri suikastı gerçekleşmişti. İsrail, söz konusu iki suikastın sorumluluğunu üstlendiğini hemen açıklamazken, Doha saldırılarını ise hızla üstlendiğine dair resmi açıklamada bulundu. İsrail ordusu, Şin Bet ile yaptığı ortak açıklamada, “hava kuvvetlerinin Doha’daki Hamas hareketinin liderliğine hedefli ve kesin bir saldırı” düzenlediğini belirtti. Öte yandan, Netanyahu’nun ofisinden yapılan bir açıklamada, “Operasyonu İsrail başlattı ve gerçekleştirdi. İsrail tüm sorumluluğu taşıyor” ifadesi yer aldı. Ordu Radyosu ayrıca Katar’a yönelik saldırının aylar öncesinden planlandığını ve saldırıya 15 savaş uçağının katıldığını, 10’dan fazla hava mühimmatı kullanılarak hedeflerin saniyeler içinde vurulduğunu bildirdi. Ayrıca, uçakların saldırıların ardından İsrail’e dönmeden önce havada yakıt ikmal operasyonları gerçekleştirdiği vurgulandı.
İsrail saldırganlığının nedenleri
Netanyahu bu saldırıyı şu siyasi, güvenlik ve stratejik nedenlere dayandırdı:
1. Savaşı bitirmek için Hamas liderlerine suikast: 7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı Harekâtı’ndan sonra İsrail, Gazze Şeridi’ndeki savaş hedeflerini Hamas’ı ortadan kaldırmak, iktidarına son vermek ve askeri kabiliyetlerini yok etmek olarak tanımladı . Bu bağlamda, hareketin hem Gazze içinde hem de dışında liderlerine karşı sistematik suikast politikası benimsedi.

Salih el-Aruri ve İsmail Haniye.
Bu, 2024’ün başlarında Beyrut’ta Salih el-Aruri’nin öldürülmesiyle başladı, ardından Temmuz’da Tahran’da İsmail Haniye ve aynı yılın Ekim ayında hareketin siyasi büro başkanı Yahya Sinvar’ın öldürülmesiyle devam etti. Suikastlar arasında Hamas’ın en önde gelen iki askeri lideri de vardı; bunlar arasında İzzeddin el-Kassam Tugayları Genelkurmay Başkanı Muhammed el-Deif, yardımcısı Mervan İsa, Silah ve Muharebe Hizmetleri Komutanı Gazi Ebu Tama’a, İnsan Kaynakları Komutanı Raid Sabit ve Han Yunus Tugayı Komutanı Rafi Seleme vardı.
Savaşın ilk gününden itibaren İsrail, “Hamas’ı ortadan kaldırmayı” savaşla başa çıkma stratejisinin temel hedeflerinden biri olarak gören ABD’nin desteğinden yararlandı. Bu İsrail’e, Gazze Şeridi içinde ve dışında hareketin liderlerine yönelik sistematik suikastlarını, askeri personel ile politikacılar arasında herhangi bir kısıtlama veya ayrım gözetmeksizin sürdürmesi için siyasi bir örtü sağladı. Netanyahu ve hükümeti, Trump’ın Beyaz Saray’a yeniden gelişini, siyasi büro üyeleri Salih el Berdevil, Yaser Harb ve İsmail Barhum da dahil olmak üzere hükümet, askeri ve güvenlik alanlarındaki önde gelen liderlerin suikastlarını tamamlamak için bir fırsat olarak gördü. Öldürülen liderler arasında Hamas Sözcüsü Abdullatif el-Kanu Muhammed Sinvar gibi askeri liderin yanı sıra Gazze Şeridi’ndeki hükümetin başkanı İsam ed-Dalis, Adalet Bakanlığı Müsteşarı şehit Tümgeneral Ahmed el-Hatta, İçişleri Bakanlığı Müsteşarı şehit Tümgeneral Mahmud Ebu Vatfa ve İç Güvenlik Ajansı Genel Müdürü şehit Tümgeneral Behçet Ebu Sultan var.
2. Katar arabuluculuğunun başarısızlığı: Ekim 2023’ten bu yana Katar, kesintisiz müzakereler ve diplomatik çabalarla Gazze’deki savaşı durdurmaya çalıştı. Tutukluların serbest bırakılmasını sağlamak ve savaşı durdurmak için İsrailli ve Amerikalı yetkililerin katıldığı düzenli müzakere turlarına ev sahipliği yaptı. Kilit bir rol oynayan Katar arabuluculuğu, İsrail ve Hamas arasında iki geçici ateşkes ve tutuklu değişimi sağlanmasını başardı. (İlki 22 Kasım 2023’te, ikincisi ise 15 Ocak 2025’te) Katar’ın rolü, Gazze’deki imha savaşını durdurma çabalarında merkezi ve vazgeçilmez hale geldi. Ancak Katar ve arabuluculuğu zamanla, Netanyahu’nun talepleri doğrultusunda tutukluları serbest bırakması için Hamas’a baskı yapması noktasında şantaj yapmaya yönelik sistematik bir İsrail karalama kampanyasına maruz kaldı. Netanyahu tutukluların ve esirlerin kaderini düşünmeden savaşı mümkün olduğunca uzatmayı amaçlarken, Hamas, esir, rehine değişimi ve savaşın sona ermesiyle ilgili arabulucuların önerilerini ele almada büyük esneklik göstermiş olsa da (bunların en sonuncusu, Katar ve Mısır tarafından sunulan ve Filistinli gruplarla istişare ettikten sonra Ağustos 2025’te kabul ettiği öneriydi) Netanyahu bu öneriyi görmezden geldi.
Bu bağlamda, İsrail, uluslararası ilişkiler tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir karar alarak Katar’a yönelik saldırı düzenledi. Katarlı arabulucuları hedef alan bu saldırı, müzakereleri engellemek isterken, savaşı sona erdirmek için bir anlaşmaya varma şansını öldürme noktasında yeni bir girişim oldu. Trump’ın savaşı sona erdirme konusundaki son ilkelerini tartıştıkları bir zamanda müzakere heyetininin hedef alınması, Netanyahu ve hükümetinin çözüm veya anlaşma istemediğini, aksine tüm girişimleri kasıtlı olarak engellediklerini ve Hamas’ın savaşı sona erdirme taleplerine boyun eğene kadar saldırganlığı uzattıklarını açıkça ortaya koymaktadır. Saldırılar ayrıca, İsrail’i bilinen tüm insani ilke ve normların yanı sıra uluslararası hukuku da reddetme noktasına geldiğini ortaya koydu. Geçtiğimiz Ağustos ayında Netanyahu’nun ofisi, güvenlik kabinesinin Gazze’deki savaşı sona erdirmek için “Hamas’ın silahsızlandırılması, tüm tutukluların, diri ve ölülerin iade edilmesi, Gazze’nin askerden arındırılması, İsrail’in Gazze üzerindeki güvenlik kontrolü ve Hamas’a veya Filistin Yönetimi’ne bağlı olmayan bir sivil yönetimin kurulması” da dahil olmak üzere beş ilke benimsediğini duyurdu. Ancak pratikte İsrail, Gazze Şeridi’ni sistematik ve ısrarlı bir şekilde yok etmek, yaşanmaz hale getirmek ve nüfusun yerinden edilmesi için gerekli koşulları yaratmak için bu “ilkelerin” ötesine geçiyor.
3. Gazze’deki gerçekliği yeniden şekillendirme sürecinin tamamlanması: Hamas ve Filistinli grupların, arabulucuların esir değişimi ve Gazze’de düşmanlıkların sona erdirilmesi önerisini kabul etme kararı, İsrail kabinesinin 8 Ağustos’ta Netanyahu’nun Gazze Şehri’ni yeniden işgal etmeye hazırlanma önerisini onaylamasından yaklaşık 10 gün sonra geldi. Ağustos ayının sonlarında İsrail ordusu, Gazze Şehri’ni “tehlikeli bir çatışma bölgesi” ilan ederek, şehre yönelik kara harekatının başladığını ve “şu anda şehrin dış kesimlerinde büyük bir güçle faaliyet gösterdiğini” açıkladı. Bu, Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın ordunun geçtiğimiz Mayıs ayında başlattığı “Gideon’un Savaş Arabaları” operasyonunun devamı niteliğindeki, “Gideon’un Savaş Arabaları 2” adını taşıyan şehri yeniden işgal etme ve saldırı planını onaylamasından birkaç gün sonra geldi. Netanyahu, geçtiğimiz ay Hamas’ın arabulucularının önerisini kabul etmesiyle savaşı sona erdirmek için kapsamlı bir anlaşmaya varma konusunda istekli olduğunu gösterse de özellikle İsrail’in güvenlik ve askeri kuruluşları, bu öneriyi Hamas’ın önceki pozisyonlarına kıyasla önemli bir taviz olarak değerlendirdi. Ancak bu tutum Netanyahu’nun soykırım savaşını yönetirken ilk günden beri benimsediği temel pozisyonu, yani Gazze’yi yok etme, halkını yerinden etme ve yeniden işgal etme planını uygulama pozisyonunu değiştirmedi. Bu bağlamda, İsrail’in Katar’a yönelik saldırısı, Hamas’a azami baskı uygulamak ve liderliğini ortadan kaldırmak, silahsızlanma, Filistinlilerin yerlerinden edilmesi ve Gazze Şeridi’nin tamamının veya bir kısmının yeniden işgal edilmesi de dahil olmak üzere Netanyahu’nun şartlarına teslim olmaya zorlamak için ek bir araç işlevi gördü; ya da en azından, İsrail şartlarına uygun olarak, hareketin liderleriyle ateş altında, yurtdışında müzakere etmek için yeni bir mantık dayatmayı amaçladı.
İsrail, Gazze Şeridi’nin siyasi coğrafyasını yeniden şekillendirme eylemini, Gazze için “ertesi gün” olarak adlandırdığı planın bir parçası olarak açıkça ilan ediyor. Son günlerde ordu, Gazze’nin doğu ve kuzey kesimlerindeki askeri operasyonlarını yoğunlaştırmaya başladı. Ayrıca, bina ve kulelerin sistematik yıkımını yoğunlaştırarak sakinlerini tonlarca patlayıcı kullanarak şehrin batısına doğru göç ettirmeye başladı. 7 Temmuz’da Katz, Gazze Şeridi’nin güneyinde, özellikle de Refah şehrinde, “insani bir şehir” olarak adlandırdığı bir yer kurma planını duyurdu. Bu, Filistinlileri çadırlar, gıda dağıtım merkezleri ve temel tıbbi tesisler de dahil olmak üzere sınırlı bir alanda toplamak için devasa bir toplama kampına benzeyen insanlık dışı bir yerleşim noktası anlamına geliyor.
4. İsrail’in üstünlüğünü teyit eden bölgesel bir caydırıcılık mesajı: Katar’a yönelik saldırısıyla İsrail, Aksa Tufanı Harekâtı’nın ardından imajının çökmesinden bu yana iddia etmeye çalıştığı hegemonyasını ve üstünlüğünü vurgulamayı ve bölgedeki tüm ülkelere, bölgede istediği her hedefe ulaşabileceğini gösteren bir uyarı mesajı göndermeyi amaçladı. Haziran ayında İran’a karşı yürütülen savaş sırasında Netanyahu, İsrail’in “Orta Doğu’nun çehresini değiştirdiğini” ilan etti. Bu ifade, Trump yönetiminin İsrail’e karşı mutlak önyargısını ve Arap ve bölge ülkelerinin devletlerin egemenliğine veya uluslararası hukuk hükümlerine saygı göstermeden, Filistin içindeki ve bölgedeki diğer ülkelerle olan çatışmayı çözmesini sağlayacak mutlak bir İsrail hegemonyası kurmayı amaçlayan politikasına atıfta bulunuyordu.
İsrail saldırının sonuçları
İsrail’in Katar’a yönelik saldırganlığı, özellikle Netanyahu ve hükümetinin Gazze’yi yeniden işgal planlarını tamamlamak için müzakerelerde yaşanabilecek herhangi bir duraksamayı istismar etmesi nedeniyle, arabuluculuğun geleceği ve Gazze’deki imha savaşının sona ermesi açısından önemli sonuçlar doğuracaktır. Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, Güney Komutanlığı komutanı ve diğer komutanlarla birlikte yakın zamanda Gazze’deki savaşın sonraki aşamaları için yeni planları onayladı. Ordu, Gazze sakinlerine bölgeden ayrılmaları ve özellikle Han Yunus ve doğuda Tuffah mahallelerindeki ve batıda denize kadar uzanan Gazze’nin güney kısmına, Raşid ekseni üzerinden güneyde Han Yunus’taki Mavasi bölgesinde “insani bölge” olduğunu iddia ettiği yere doğru yönelmeleri yönünde yeni talimat yayınladı.
İsrail’in Katar’daki Hamas siyasi liderliğine yönelik saldırısı.
İsrail’in Katar’daki Hamas siyasi liderliğine yönelik saldırısının başarısızlığa uğramasıyla, İsrail’in Hamas’ı tekrar hedef alması pek olası değil. Saldırının ardından, Tel Aviv’den hareketin liderlerinin bulundukları her yerde takip edileceğine dair yeni tehditler savruldu. Katz, 10 Eylül’de yaptığı açıklamada, “İsrail’in güvenlik politikası açık: İsrail’in uzun kolu düşmanlarına her yerde saldıracak. Saklanacakları hiçbir yer yok” dedi. Katz’ın bu tehdidi, İsrail’in ABD Büyükelçisi Yehiel Leiter’in, İsrail’in Katar’da başlattığı saldırı sırasında herhangi bir hedefi ıskalaması durumunda, bir dahaki sefere onları vuracağını söylemesinin ardından geldi. Bu da hareket üyelerinin “her yerde, her zaman” hedef listesinde olduğunu gösteriyordu.
Göstergeler, İsrail saldırganlığının ve Netanyahu ile aşırı sağcı hükümetinin politikalarının Gazze, Lübnan ve Suriye sınırlarındaki çatışmayı durdurmayacağını, aksine etkisinin bölgenin geri kalanına yayılacağını gösteriyor. Bu durum, Katar’a yönelik saldırının hemen ardından gelen yaygın uluslararası kınamaları ve saldırıyla gösterilen büyük dayanışmayı açıklıyor.
Ekim 2023’ten bu yana İsrail, Gazze Şeridi içinde ve dışında Hamas hareketi liderlerinin ve müzakerecilerinin öldürülmesini imha savaşının hedeflerinden biri haline getirdi. İsrail’in Katar’ın başkenti Doha’daki hareket liderlerine yönelik saldırısı, hareketi, liderlerini, yönetimini ve askeri kabiliyetlerini ortadan kaldırma ve İsrail hedeflerine ulaşılıp hareketin yurtdışındaki liderleriyle ölüm tehdidi altında müzakerelere dayalı yeni bir denklem kurulana kadar imha savaşını sona erdirme noktasında her türlü arabuluculuğu engelleme çabasının bir parçasıydı. Dahası saldırı, İsrail’in bölgede istediği yere ulaşıp istediği hedefi vurabileceği mesajıyla motive edilmişti. Bu durum, kontrolden çıkan ve bölgenin güvenlik ve istikrarını tehdit etmeye başlayan İsrail’in yaygın saldırganlığına son vermek için Arap ve İslam ülkelerinden ciddi bir duruş gerektiriyor.
Kaynak: Arap Araştırma ve Politika Çalışmaları Merkezi (Alaraby)