
AHMET TOLGAY : Feodalizmin çirkin yüzü : Kadına şiddet
26 Kasım 2025
***
Fizik yönünden güçlüdür diye erkeğin kadına hükmetmesi, hele de şiddet uygulaması, feodalizmin en çirkin yüzüdür… Kıbrıs Türk Tabipler Birliği’den gelen şok açıklama, Kıbrıs Türk sosyal yaşamının da bu feodalizmin sarmalına girdiğinin acı göstergesidir… “25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü”nün yalnızca bir anma değil, aynı zamanda mücadele çağrısı olduğu belirtiliyor o açıklamada… Genel Sekreter Dr. Sinem Şığıt İkiz, KKTC’de her üç kadından birinin ev içi fiziksel şiddete maruz kaldığını, 2024’te polise bin 24 şikâyet yansıdığını açıkladı…
Neler oluyor bize böyle?
*
Çoğu kez ölümle de sonuçlanan ve nice trajedinin göz yaşartıcı konusu olan “kadına şiddet” her dönemin utancı… İletişim ve haberleşme olanaklarının teknoloji sayesinde daha da arttığı bu dönemde, gün geçmiyor ki kadına şiddete dair yeni bir ürpermeyle sarsılmayalım…
Güzel olan şu ki, geçmişte pek önemsenmeyen ve bilhassa aile içi şiddetin “polislik vaka” bile sayılmadığı, polisin ancak aile içi cinayetlere odaklanabildiği o dönem artık gerilerde kalmıştır… Günümüzde kadına şiddetin çok ciddi ve utandırıcı bir suç haline dönüşmesi yine kadınların bilinçlenerek ve dayanışarak verdikleri evrensel savaşım sayesindedir…
Kadınları erkek şiddetine karşı koruyan yasal ve sosyal önlemler duyarlılıkla alınırken, kadına şiddet uygulayan erkekler de artık sadece yasaların öngördüğü cezalara maruz kalmıyorlar… Toplum da onlara karşı, onları toplumdan dışlayan, yalnızlaştıran ve hatta işsiz bırakan acımasız ve bağışlamaz duruşlar sergiliyor…
*
Bir yaşanmış dramla sürdüreceğim yazımı… Amerika’da polisi ve kamuoyunu yıllarca meşgul eden “sırra kadem basmış kayıp kadın” Audrey Baachberg’ün en sonunda bulunabilmesinin birinci yıl dönümü kadına şiddetin evrensel anlamda anıldığı 25 Kasım’a denk geldi… Kadına şiddet ve kadın hakları, o kadının dramında bir kez daha irdeleniyor bugünlerde… Ve bu irdelemeler sürerken şimdi 80’lik yaşlı bir kadın olan Audrey sembol bir kimlik olarak sivriliyor…
Audrey, 1962’nin Temmuz ayında geride iki çocuk bırakarak birden bire ortadan kaybolmuştu… Hep “kayıplar” listesinde kaldı… Polis 63 yıl boyunca onu aradı ama bulamadı… En sonunda 2024’ün sonbaharında, Kasım ayında, gelişen kovuşturma teknolojisi sayesinde izine rastlandı ve yaşlı bir kadın olarak ortaya çıkarıldı…
Sırra kadem basarak, hatta iki çocuğunu geride bırakarak kaybolmaktan ve yaşamını zor koşullar içinde olsa da sahte bir kimlikle sürdürmekten asla pişman değildi bulunduğunda… Çünkü polisin de duyarsız kaldığı aile içi şiddetten kaçmasaydı sonu mutlaka ölüm olacaktı…
Ama düşünmek ve düşünürken de acı duymak gerek: Sıra ona, yani kurtuluşa ve özgürlüğe kaçan Audrey’e gelinceye dek Amerika’da ve hatta dünyada kaç kadın erkek şiddetiyle baş başa ve çaresiz bırakıldı? Susturuldu?
Kaç tanesi şiddet altında ezilirken görmezden gelindi ve unutuldu?
*
Öykünün özeti: Audrey Baachberg 20 yaşındaydı… İki küçük çocuğu, bir kocası ve yerel tekstil fabrikasında da bir işi vardı… Ama o küçük Amerikan kasaba yaşamında karabasanlar içindedir… Kapalı kapılar ardında, kendi evinde kocası tarafından devamlı olarak dövülmekte ve hakaretlere maruz kalmaktadır… Sürekli koca şiddeti hiç de sır değildi aslında… Komşuları devamlı olarak bu şiddetin seslerini duymaktadır… Kadın, şiddetin izleri olan vücudundaki morluklarla dolaşmaktadır biteviye…
Boşanmanın sosyal bir damga olduğu o günlerde dönem için olağanüstü bir şey yapar… Kocasının kendisini öldürmekle tehdit ettiğini, hayatından korktuğunu ve istismarın giderek feci şekilde arttığını yazılı olarak polise verir… Ne ki, bu rapor da sümen altı edilir…
Bir dayak seansından sonra dayanılmaz sorununu son kez bölge polisine intikal ettirdiğinde yine o klasikleşen sözlü karşılığı alır: “Ev içi meselelere karışılmaz… Taciz edilmiş kadınlar için de bir barınak yoktur.”
İşte bunun üzerine Audrey de son kararını uygulamak zorunda kalır… Ne yapacağını hiç kimseye duyumsatmadan… Günlük basit bir elbiseyle ve yanına hiçbir şey almadan kâbusuna dönüşen evinin kapısından, günlük işine gidermiş gibi sakince çıkar ve yüzlerce kilometre uzağa oto stoplarla giderek asla geri dönmemek üzere kaybolur… O terk ettiği korku evinden çok uzaklarda başka bir kimlikle yeni yaşamını kurarken polis kayıtlarına “esrarengiz bir kayıp” olarak geçer… Hastanelerde, kimliksiz cesetlerde ve mezarlarda, kaybolup bulunan her kadının üzerinde Audrey araştırılır defalarca… Ona ve izine hiç rastlanamaz… Ta ki 2024’ün sonbaharına dek…
Reedsburg Wisconsin Polis Departmanından Dedektif Isaac Hanson faili meçhul olayları incelerken Audrey’nin dosyası dikkatini çeker… Yeni kanıtlar yüzünden değil ama… Soyağacı teknolojisinin son yıllarda çok geliştiğinden dolayı…
Dijitalde yeniden aramaya başlar Audrey’i o dedektif… Ata sitelerini, DNA veri tabanlarını, 1960’lardan bu yana dijitalleştirilen kamu kayıtlarını sabırla inceler…
Audrey’nin hayatta olan kız kardeşine sosyal medyadaki hesabından ulaşır… Onun aracılığıyla dijital bir iz bulur… Ve çevrimiçi içi bir profil… Bir kullanıcı adı… Sonunda bir telefon numarası ve bu numaradan kayıp kadına sahte kimliğinde ulaşma… Canlıydı, barışçıldı; ama yaptığından hiç de pişman değildi…