Yayınlandı: 24.09.2020 10:29
Güncellendi: 03.07.2022 17:31

ABAZA-ÇERKES-KABARDEY-DAĞISTAN-GÜRCÜ

ABHAZ-ÇERKES-ÇEÇEN DOSYASI /// Hilmi ÖZDEN : Büyük Kafkas Sürgünü’nde Vatan (21 Mayıs 1864)

Hilmi ÖZDEN : Büyük Kafkas Sürgünü’nde Vatan (21 Mayıs 1864)


Hilmi
ÖZDEN


Rus çarlığı, asırlarca coğrafî
konumu gereği, önce Karadeniz’in kuzeyini ele geçirmek sonra da batıda Türk
boğazlarına ve Balkanlara, doğuda Kafkas­ya’ya hakim olarak güneye inme
siyasetini takip etmiştir. Ancak, Kafkasya, Rusya’nın Anadolu, İran ve
Suriye’ye inişini engelleyen doğal bir settir. Kafkasların bu özellikleri ile
Ruslar için askerî ve ticarî bir önemi vardır. Bu nedenle Rus çarlarının çoğu
bu geniş ve verimli sahayı Ruslaştırmayı ve ahalisini kendine bağlamayı ilke
edinmişti.


Rusya, 1552’de Kazan’ı ve 1556’da Astrahan’ı
hakimiyeti altına aldıktan sonra Kuzey Kafkasya’ya doğru ilerlemeye başladı. Bu
iki hanlığın zabtın­dan sonra Ruslar, Kabartaylar üzerine yoğun taarruz
hareketine başladılar. Bu taarruzlar neticesinde bölge işgal edildi. Osmanlı
Devleti, 1774 Küçük Kay­narca Antlaşması’yla Kırım’ın bağımsız olması yanı sıra
Kabartayların Rusya’ya terk edilmesini de kabul etmek zorunda kaldı. Böylece
Rusya Kuzey Kafkasya’ya sokulmaya başlayınca 1777’de Rus-Çerkes çatışması
patlak verdi. Ruslar, Kırım ve Kuzey Kafkasya’da askerî harekâtın yanı sıra
kolonileştirme faaliyetine de giriştiler. Rus kolonileştirme metodu: Askerî
harekât sonrası işgal edilen sahalara kaleler inşa etmek ve çevresine Kozakları
(Rus Kazakları) ve Rusya’nın içerilerinden getirtilen Rus göçmenlerini iskân
etmekti. İlhak sonrası Kuban bölgesindeki Müslümanlar genel bir kıyıma maruz
kaldılar.


1832 yılında Kuzey Kafkasya’da tüm bölgeyi
boydan boya birbirine kaleler ve çiftçi Hristiyan topluluklarla bağlayan ünlü
Kozak Hattı tamamlanacaktır. Öte yandan, Ortodoks kilisesi vasıtasıyla bölge
halkının bir kısmı Hıristiyanlaştı rılacak ve özellikle Osetlere karşı
misyonerlik faaliyetleri yürütülecekti. (2,3)


Kuzey Kafkasyalıların ilk örgütlü direnişi,
18. yüzyılın sonlarına doğru Dağıstanlı Şeyh Mansur tarafından
gerçekleştirildi. Şeyh Şamil döneminde Dağıstan ve Çeçenistan’ın bütününü
etkisi altına alacak olan Müridizm (Gazavat) hareketini de başlatmış oldu. Asıl
adı Uçerma (Ruslar Uçurma der) olan Şeyh Mansur, Ruslara karşı beş yıl savaştıktan
sonra 1791 yılın­da tutsak edilerek Petersburg’a götürüldü ve 13 Nisan 1791’de
de idam edildi. 1790’a kadar İmam Mansur’un yönetiminde Çerkes kuv­vetleri ve
Rus orduları savaştılar. 16 Şubat 1801’e gelindiğinde Rusya, Gürcistan’ı ve
Abhazya’yı ilhak ettiğini açıkladı. Bu tarih­ten sonra Rusların Kafkasya’da
hâkimiyeti daha da artmaya başladı. (1)


Kafkasya Dağlılarının İstiklâl Mücadelesinde
Müslüman din adamları önemli rol oynadılar. Özellikle, Çerkesya’daki halkın
özgürlüklerine düşkünlüklerinde İslamî duruş önemli bir mevzi sağladı, 19.
yüzyılda Rusya’nın Kafkasları işgal etmesini yıllarca geciktirdi ve Kafkasya
halkları arasında birlik ve dayanışma oluşturulmasına vesile oluşturup, Ruslara
karşı ortak kimlik özelliği vererek Kafkas halklarının “Birleşik Kaf­kasya”
ideali etrafında toplaşmasını sağlamada alternatif mey­dana getirdi. (1)


1829 tarihi, Kuzeydoğu Kafkasya’da başlayan aynı zamanda
Kafkasya’nın özgürlük mücadelesinde önemli dönüm noktalarından biri olan
“Gazavat” savaşlarının da başladığı tarihtir.
Aynı zamanda Çarlık Rusya’sının ordularına karşı dire­niş,
zamanla birkaç kabilenin direnişi olmaktan çıkıp tüm Kuzey Kafkasya’nın
özgürlük savaşına dönüşecek yeni bir dönemin adıdır. İmamların öncülüğünde
yavaş yavaş bütün
Kafkasya’ya yayılan özgürlük savaşı, cesareti, halkları harekete geçirmedeki
ustalığı, politik ve taktik yeteneği ile Şeyh Şamil bu hareketin en kıdemli ve
en karizmatik önderi oldu.
(1)


İmam Gazi Muhammed, 1829’da Kafkasya özgürlük
Mücadelesinden en etkili Gazavat (Ruslara karşı cihad) hareketini, arkadaşı
Şamil’le Dağıstan’da başlattı. 1832’de Gazi Muhammed, Ruslar tarafından
Gimri’de şehid edildi. Şamil son anda kurtuldu, aylarca yaralı yattı. İmam
Hamzat, Gazi Muhammed’in yerine geçti. Onunda 1834’de Hunzah’da Cuma namazı kılarken
şehit edilmesinden sonra, İmamlığa Şamil seçildi. Ruslara karşı yaklaşık 25 yıl
mücadele verdi. 1834 tarihinden itibaren Dağıstan’da, Çeçenistan’da, Osetya’da,
Karaçay ile Kabardey’de ve Batı Çerkesya’da ortaya çıkan kurtuluş mücadeleleri
ortak ulusal karakter kazandı. (5)


1848’de Şamil’in naibi Muhammed Emin,
Kuzeybatı Kafkasya’da faaliyet gösterdi. Muhammed Emin, Şamil’e bağlı ama
gerçekte tamamen Adiğe geleneklere göre yönetilen bir yönetim biçimi kurarak
önemli bir başarı sağladı. Onun sayesinde, halk, sömürgeciliğe ve baskılara
karşı olduğu için “Gazavat” bayrağı altında Ruslarla mücadele etti. (1)


Kafkasya’da bütün bunlar olurken. Batılı
devletler ve Osmanlı da olayları yakından takip ediyordu. Artık Avrupa, Kaf­kas-Rus
Savaşı’nın acımasız ve haksız olduğu kadar, kanlı ve dengesiz olduğunu iyice
anlamıştı. Fakat İngiltere kendisinin Uzak doğuda menfaatleri için kuzey
Kafkasya ile ilgilenmekte, Rusya ile arasının açılmasını istememekte idi.
Osmanlı ise mağlubiyetler sonucu; Türk-İslâm coğrafyasının dört bir yanından
gelen göçler karşısında elinden geleni yapmaya çalışıyordu. Fakat bu gaileler
ile baş edecek gücü yoktu.


Rusya, Kırım Savaşı (1853-1856) sonrasında kendisini Kafkasya’da
tamamen serbest hissetti. Kafkas topluluklarına karşı uzun yıllar sürecek olan
taarruzlarını artırdı. Şeyh Şamil’in 1859 yılında teslim olma­sıyla
Müslümanların Ruslara karşı yaptıkları savunma harekâtı kuvvetinden çok şey
kaybetti. Bu tarihten sonra mücadele bir süre daha devam ettiyse de genel
direniş 1863-1864 yıllarında sona erdi.
Osmanlı ülkesine
Çerkes göçü esasında 1829 Edime Antlaşması’ndan sonra başlamış ve 1860’larda
ivme kazanmıştı. Fakat sayıları yüz binlerle ifade edilen Çerkes kafilelerinin
toplu göçünün başlaması 1864 yılına denk düşmektedir. Bu tarihten
itibaren Kafkas­ya’dan Anadolu’ya ve Rumeli’ye yönelik kitle göçleri yeniden
başladı. (2,3)


1860’a kadar Rus memurları Kafkas toplumlarının göçlerini
memnuniyetle karşılı­yorlardı.
Baskı, tahsil
edilen ağır vergiler ve Sibirya’ya yapılan sürgünler göç hareketlerini
hızlandırmıştı. Osmanlı Devleti kendisine sığınan Kafkas göçmenlerini Anadolu
ve Rumeli’ye yerleştiriyordu. Oysa Rusya ileriki yıl­larda Tuna’dan Ege denizine kadar uzanan sahada
kendine bağımlı bir Bul­garistan kurmayı plânlamıştı. Bu nedenle, Kafkas
göçmenlerinin bir kısmı­nın Tuna’nın güneyine yerleştirildiğini gören Rusya,
derhal Kafkas politika­sını değiştirdi. Yeni plâna göre, yerli ahali zorla
Kafkasya’da tutulacak ve Hristiyanlaştırılacaktı. Yahut hıristiyan olmayanlar
Osmanlı topraklarına gitmeye mecbur bırakılacaktı. (2,3)


Ruslar Çerkeslerin vatanlarından sürülmelerini düzenle­mek
amacıyla 10 Mayıs 1862’de bir komisyon oluşturdular.
Resmi olarak Kafkasya’dan yerli halkların Osmanlı topraklarına
sürülmesi, 1862 yılında işte bu Kafkas Komisyonu’nun konuyla ilgili kararı
onayladıktan sonra, askeri ve siyasi bir önlem olarak uygulandı. Bu dönemden
sonra da artık Çerkesler için ölüm ka­lım savaşları başladı. Çar döneminin
şoven tarihçisi R. A. Fadayev bu döneme ilişkin olarak 1865’te
şöyle yazdı: “Çerkes
toprakları devlete lazımdı, onların kendilerine ise hiç gerek yoktu.”


Bu karardan sonra Çarın orduları işgal edilen
top­raklardaki halkları planlı bir şekilde ve bir daha toparlanamayacak şekilde
toptan yok etmeye, imha etmeye başladılar ve yerlerine Rusları veya Rus
Kazakları yerleştirmeyi yoğunlaştırdılar.


Çerkeslerin nasıl topyekûn imha ve sürgün
edildikleri bir başka rus askeri hatırasında şu şekilde kayda geçilmişti: Savaş son de­rece
amansızsa cereyan ediyordu. Biz geri dönülmesi imkânsız bir tarzda ve askerin
bastığı her toprak parçasını son ferde kadar Çerkeslerden temizlenerek adım
adım ilerliyorduk. Kar erir erimez ve ağaçlar yeşermeden önce yüzlerce köyleri
ateşe veriyorduk. Ekinler atlara yediriliyor veya çiğnetiliyordu. Köy nüfusu
gafil avlandığı takdirde, derhal asker korumasında en yakın Kazak köyüne
götürülüyor ve daha sonra Türkiye’ye sevk ediliyordu. Bizim yaklaşımımız
sırasında boşalan kulübelerde çoğu zaman masanın üzerinde içinde kaşığı ile
beraber henüz soğumamış
lapaya, üstünde iğne takılı tamiri yarıda kalmış elbiselere,
döşemeye yayılmış bir şekilde bırakılan çeşitli çocuk oyuncaklarına
rastlıyordu. Fakat bezen askerlerimizce canavar­lığa kadar varan hunharca
hareketler de yapılıyordu.
(1)


Amerikalı bilim adamı Justin McCarthy Ölüm ve
Sürgün isimli eserinde şu acı hatıraları nakleder: “Kendisi de Kafkasyadaki
kıyıma tanık olmuş bulunan [ünlü yazar] Kont Lev Tolstoy, Kafkasyadaki müslüman
köylerinin Ruslarca işgalini şöyle anlatıyor: “Avul’lara
(köylere) gece karanlığında dalıvermek âdet edinilmişti; böylece, tam baskına
uğramış olan kadınlar ve çocuklar kaçacak zaman bulamıyordu ve gece
karanlığının örtüsü altında Rus askerlerin, ikişer üçer, evlere girmesini
izleyen dehşet sahneleri öylesineydi ki bunları hiçbir resmî rapor görevlisi
[raporunda] aktarmağa cesaret edemezdi”.


“Ruslar, Çerkesler için kendi köylerinde yaşam
sürdürmeyi imkansız kılacak bir saldırı ve zulüm dizisine başvurdular. Köyler
önce talan ediliyor, arkasından yakılıp yıkılıyordu. Sürü hayvanları ve yaşam
sürdürebilmek için gerekli başka her şey, halkın elinden alınıyordu. Rusların
benimsediği yöntem, daha sonra Kafkasya’da ve Balkanlarda tekrar tekrar
uygulanacak olan, göçe zorlamanın klâsik yöntemi idi: evleri, tarlaları yak,
yık; kaçmaktan ya da aç kalıp ölmekten başka seçenek bırakma.” (4)


1862-1864 Çerkesya’nın çaresiz kaldığı yıllardı. Çerkeslerin
önlerinde üç seçenek buluyordu: Hıristiyan olmak, Kuban’ın sol kıyısına
yerleşmek ya da Osmanlı’ya gitmek. Çerkesler, Osmanlı Devletine gitmeyi
seçtiler. Osmanlı Devleti, Rus zulmü karşısında yüzyıllarca kahramanca mücadele
etmelerine rağmen, çaresiz kalan soydaşlarına, dindaşlarına, kucak açtılar. O
yıllarda Osmanlının kendisi, girdiği savaşlardan sürekli yenik çıkmakta , borç
batağında yüzmekte idi. Tamamen kardeşlik ve  insanlık duyguları ile
hareket ve yardım ediyordu.


Bazı yazarların zaman zaman iddia ettiği gibi, Osmanlı bu göçü
teşvik etmemişti. Hıristiyan unsurlara karşı kullanma gibi bir düşüncesi de
yoktu. Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinde bununla ilgili onlarca belge
bulunmaktadır.* (*BAO, İrade, Dâhiliye. 30579, lef-2) Üstelik Balkanlara ve
Anadolu topraklarına yerleştirilen göçmenler uzun bir süre vergiden ve
askerlikten muaf olacaklardı. Osmanlı devleti, muhacirleri bir an evvel verimli
arazilere yerleştirmek ve üretken hâle getirmek istiyordu. (4) Fakat kader, ne
Osmanlıyı, ne de Kafkas göçmenlerini rahat bıraktı. Sırp, Bulgar isyanları,
çarlık ordularının baskısı neticesinde Osmanlı Türkleri ile omuz omuza
düşmanlara karşı savaşmışlar birlikte İkinci bir göç dalgası ile Balkanlardan
Anadolu’ya gelmişlerdir.


Üstelik Ruslar, Osmanlı makamlarının Kafkasya
göçmen­lerini Kafkasya sınırından uzak yerlere iskân edebileceklerini belirtti
ve uygulattı. Avrupalılar da Osmanlı içindeki Hıristiyan azınlıkları korumak
maksadı ile Kafkasya göçmenlerini Hıristiyanlardan uzak yerlerde iskan
edilmelerini istiyorlardı. Onlarda isteklerini Osmanlı’ya kabul ettirdiler.


1864 yılı Mayıs ayının 20’sine gelindiğinde Çarlığın 4 ayrı ordusu
Ubıh bölgesinin Soçi yakınlarındaki kıyıdan 50-60 km içeride, Mzımta nehrinin
sağ kıyısında bulunan Kbaada Vadisi’nde buluştular. Bir gün sonra 21 Mayıs
1864’te bu dört ordu birleşerek Kafkasya’yı boşaltmanın şenliğini yaptılar,
sava­şın sonunu ilan edip Çarlık döneminin zaferi olarak andılar. Fa­kat aynı
tarih bugün Çerkeslerin sürgünün yıldönümü olarak andıkları tarihtir. (1)


İşte bütün bu yaşanan olaylar neticesinde Kafkasya, Kaf­kasya’nın
gerçek sahipleri olan Çerkeslerden arındırılmıştır.


1864 sürgününden önceki dönemlerde Adığelerin
nüfusu 1 milyondan fazla idi. Ama 1864 sürgününden sonra toplam 50 binden azdı.
Bu nüfusun 418 bini sadece 1863-1864 yılları arasında yerlerinden edildiler.
1858-1864 yılları arasında sade­ce Kuzeybatı Kafkasya’dan 398.955 kişi Osmanlı
topraklarına göç ettirilmiştir. Bir tek yıl içerisinde, 1864’te 342.748 Adığe
yerlerinden olmuştur. 1865’te ise 106.795 Adığe sürülmüştür. Kısacası Çerkeslerin
%10’luk bir kısmı hariç tamamı yerlerinden yurtlarından sürüldüler.


Bazı Çerkesler zor koşullar karşısında her şeyi göze alıp
anavatanları Çerkesya’ya dönmek istedi. Fakat İstanbul’daki Rus konsolosluğuna
başvuran göçmenlere verilen cevap “Dağlı­ların geri dönüşü söz konusu bile
olamaz” şeklinde oldu.


Kısa bir süre içerisinde Kafkas sıra dağlarını
aşan on bin­lerce dağlı, bütün mallarını ve mülklerini bırakarak Anapa,
Novorossiysk, Tuapse, Soçi ve diğer limanlara birikti. Karade­niz’in Kafkasya
kıyısına yüzlerce gemi doldu.


1864’de Kafkasya’yı tamamen işgal eden Rus­ya,
Abazaların meskûn olduğu yerleri istilâ edince kendi­lerine emniyet duymadığı
gerekçesiyle Abazaları Kuban bölge­sine yerleştirmek istedi. Kabile
mensuplarının bir kısmı bu uygulamaya ria­yet ederken, yaklaşık 50.000 kişi
Türk topraklarına göç etmek istedi. Hatta 5.000 kadarı Babıâli’nin kararını
beklemeksizin Trabzon’a geldi. Bu tarih­ten sonra Kafkas toplulukları hür
olmak, can, mal ve ırz güvenlik­lerini teminat altına alabilmek amacıyla göç
kararı aldılar.


Göç etmeye karar verenler, taşınabilir veya
taşınamaz mal varlıklarını hiçbir tazminat almaksızın Ruslara terk ederek
köylerinden ayrıldılar. Kadın, çocuk, ihtiyar binlerce kişi, kitleler halinde
dağlardan inerek Karadeniz sa­hillerinde birikti. Buralarda kış ortamında
korunmasız ve giyeceksiz uzun bir süre beklemek zorunda kaldılar. Ekserisi
perişan ve telef oldu .


Samsun ve Trabzon ana çıkış limanlarıydı, bu
limanlara gelenler hastalığa tutuldu. Açlık, soğuk ve salgınlardan binlerce
insan ölüyor ve adeta bir can pazarı yaşanıyordu. O döneme ta­nık olan ve Çar
yönetiminin askeri sömürgeci işgaline hak veren A. P. Berje bile
şöyle yazdı: “17
bin dağlının toplandığı Novorossiysk koyunda gördüklerimi unutmayacağım.
Hıristiyan olsun, Müslüman olsun, ateist olsun onların durumlarını gö­renler
mutlaka çöker ve perişan olurdu. Ruslar, Çerkeslere hay­vanlara bile yapılmayacak
şeyler yaptılar. Şu gördüğüm olayları kâğıda gözyaşım damlamadan nasıl
yazacağım ? Kışın sağunda, kar, yağmur altında, evsiz, yiyeceksiz ve elbisesiz
bu insanları tifo ve çiçek hastalığı da durumlarını iyice kötüleştiriyordu.
Anasız kalmış bebekler ağlaşıyor, aç bebekler ölmüş anne­lerinin göğüslerinden
anne sütü arıyorlardı; genç bir Çerkes kadını paçavralar içinde, açık havada,
ıslak toprağın üzerinde iki yavrusu ile birlikte uzanmış, biri ölüm öncesi
çırpınışlarla yaşamla mücadele veriyor, diğeri ise soğuktan kaskatı kesilmiş
annenin göğsünden açlığını gidermeye çalıyor. Binlerce insan göz önünde ölüp
tükeniyordu ve böyle manzaralara sık sık rastlanıyordu.”


Öylesine korkunç dramlar yaşanmakta idi ki,
bugün ancak sinemalarda izleyebileceğimiz olaylar yaşandı. Örneğin, “ölü ço­cuğu günlerce saklayıp ninnilerle uyutur gibi yapan, ama kokan
çocuk kucağından sökülüp denize atılınca, bir an bile düşün­meden kendini onun
ardından azgın dalgalara fırlatan Kafkas­yalı anne. Bunun gibi nice örnekler
anlatılır. Bu yüzden o yolcu­lukta sağ kurtulup yüz yaşına kadar Anadolu’nun
bir dağ kö­yünde yaşayan bir Çerkes ninenin hayatı boyunca bir kez bile olsun
balık yemediği söylenmektedi
r.” Benzer acı hatıralar Kırım Türkleri tarafından da
yaşanmıştır.


Göç hareketi 1865’ten sonra her ne kadar
kitlesel boyutunu kaybettiyse de yine de devam etti. 1856-1876 seneleri
arasında göç edenlerin miktarını kesin olarak ortaya koymak müm­kün
görünmemektedir. Bu hususta verilen rakamlar 600.000 ile 2.000.000 arasında
değişmektedir. 1877-1878 Savaşı’nı müteakip göç yine kitlesel, boyuta ulaştı ve
1877-1900 yıllan arasında Doğu Anadolu ve Kafkasya’dan en az 300.000 kişi göç
etti. Osmanlı Hükümeti (Babıâli), Saltanat-ı seniyyenin tebaası(nüfusu) yeterli olmakla birlikte,
iltica emeliyle vatanlarını terk edenleri reddederek Rusya’nın kahır ve
şiddetine bırakmayı hilâfetin şanına muvafık bulmadığı
için
göçmenlerin kabul edil­mesini kararlaştırdı. Kafkasya’nın Karadeniz
sahillerinde biriken göçmenler, ilk olarak bu­labildikleri sandal, kayık, vapur
ve benzeri vasıtalarla Trabzon’a geliyorlar­dı. Buradan Osmanlı Devleti’nin
kendilerine tahsis ettiği deniz vasıtaları ile Varna, Köstence, Bergos ve Lom
gibi Rumeli limanlarına taşındılar. Bu limanlarda birikenler ise Tuna nehir
yolu, demiryolu ve karayolu vasıtalarıy­la Rumeli’nin iç kesimlerine sevk
edildiler. Göçmenlerin taşınmasında Fevaid-i Osmaniye, Tersane-i Amire, Tuna,
Bursa ve Rus kumpanyaları ile tüccarlara ait gemilerin kiralanması yoluna
gidildi.


Anadolu’ya yerleştirilecek olan göçmenler ise
iskân bölgesine en ya­kın Karadeniz limanına taşınıyordu. Bu limanlar, başta
Trabzon olmak üzere Samsun, Sinop ve İnebolu idi. Göçmenler, Bursa Şirketi veya
sair şirketlere ait vapurlarla Trabzon, Samsun ve Sinop’tan İstanbul’a oradan
da İzmir’e sevk edildiler. Bazı göçmen grupları ise karayolu ile Türk
topraklarına giriş yaptı.


Kayıt altında olan sürgün veya göçe zorlanmış Çerkeslerin miktarı
hakkında hiçbir zaman gerçek sayı tespit edilememiştir. Çünkü birçok nüfus
hareketi kayıt dışı gerçekleştiği gibi ölüm oranı da tespit edilememiştir.
Sayısı10’dan fazla olan çıkış limanlarında düzenli bir kayıt
tutulmaması ve bu limanlarda hiçbir bağlantının bulunmaması; yüksek oranlara
varan ölümün kesin olarak bilinememesi, tutulan kayıtların ise belli bir yer ve
zamanla sınırlı tutulması ve kesin olan rakamların da kamuya duyurulmasının
engellenmesi gibi nedenlerden ötürü ‘Büyük Çerkes Sürgünü’nde Kuzey
Kafkasya’dan çıkarılanların kesin sayısını gösteren tam güvenilir istatistikler
yoktur. Fakat buna rağmen bazı araştırmacılar yaklaşık belli bir sayı
vermektedir. Bunların
en azı 600 bin ve en çoğu ise 2 milyon arasında değişmektedir.
(1)
Fakat, sürgün sırasında bu insanların neredeyse yarısı hayatlarını
kaybetmiştir. Batan gemiler, kıyılara vuran binlerce cesetler, varılan liman
veya şehirlerde çeşitli hastalıklardan ölenlerin bilinen sayıları bile korkunç
boyutlardadır. Sadece Trabzon’da 1865’e kadar 53.000 Kafkasyalı vefat
etmiştir.(3)


Kafkasya’da ne kadar nüfusun yerlerinde
edildiği konu­sunda oldukça farklı rakamlar telaffuz edilmektedir. Rus verile­rini
dikkate alan veriler bu sayının 500 bin ile 1 milyon arasında olduğunu
belirtirken, Türkiye kaynaklı çalışmalarda 1 ile 2 mil­yon civarında olduğu
iddia edilmektedir. Örneğin, Habiçoğlu ve Polatkan için bu rakam 1,5 milyon
civarındadır. Polatkan’a gö­re. Büyük sürgün sürecinde yerlerinden edilen
Çerkeslerin 200 ile 400 bini Balkanlara, 1 milyonu Anadolu’ya, 25 bini Suriye
ve Ürdün’e ve 10 bin kadarı ise Kıbrıs’a yerleştirilmişlerdir. Yine, Rus
kaynaklarını referans gösteren Avagyan’a göre ise bu ra­kam 398 bin kişi ile
sınırlı idi. Aynı belgelere dayanan Ceridei Hava­dis gazetesi(8 R 1278/Ağustos
1861) 1855’ten 1861’e kadar 350 bin göçmenin Osmanlı topraklarına geldiğini yazarken,
Sadrazam Ali Paşa 1864’te padişaha verdiği raporda 1855-1864 arası dönemde
311.333 kişi olduğunu belirtiyordu. Fakat 1861’den sonra da çok yoğun bir
şekilde Kafkasya’dan ayrılmalar/sürü­lmeler olmuştur. Bu döneme ait sürgün
ancak 1865’te tamam­lanabilmiştir. Yine McCarthy’e göre 1856-1864 arası toprak­larından
çıkartılan Çerkes sayısı takriben 1.200.000 kişidir. Bunlardan 400 bin kişi
yollarda yaşamını yitirmiş ve 800 bin kişi de yerleşim yerlerine
ulaşabilmiştir. Avagyan’ın kendisine göre 1857-1866 arasında 1 ile 1,5 milyon
arasında nüfus Osmanlı İmparatorluğuna yerleştirilmiştir. Berzeg’e göre,
1857-1876 yılları arasında 1.400.000; Akarlı’ya göre, 1860-1878 arası 400.000;
Karpat’a göre, 1859-1879 arası 2 milyon; Kafkasya Genel Valisi’ne göre 1858-1864
arası 398.000; Ali Meram Ke­mal’e göre, 1 milyon (ve bu nüfusun 300 bini
Balkanlara ger­çekleştirilmiştir); Dündar’a göre 1859-1979 arası 2 milyon;
Erkan’a göre 1860-1876 arası 700.000; Bice’e göre, 1859-1879 arası 2 milyon;
Journal de Costantinople’nın 11 Ocak 1865 ta­rihli haberine göre, 520.000;
Bianconi’e göre, 1876 tarihi itibariyle 600.000; Fadeyev’in 1864 tarihi
itibariyle 1 milyon; D. E. Eremeev 1875 tarihi itibariyle 1.800.000; genel
olarak Ayde-mir’e göre, 1,5 milyon (300 bini Balkanlara); İpek’e göre,
1.508.000 (yine 300 bini Balkanlara); Tuna’ya göre, 800 bin; R. G. Landa’a
göre, 1-3 milyon arası; Kaflı’ya göre, 1.616.000; İstanbul’da ilk defa Çerkesce
basılan Guaze dergisine göre, 1.760.000 kişi Kafkasya’dan sürülmüştür. 1864
tarihi itibariyle yine bu sürgünlerden F. Ph. Kanitz’a göre 250.000’i ve
Pinson’a göre, 420.000’i Balkanlara doğru gerçekleşmiştir. Bilindiği üze­re, bu
sürgün mağdurları kısa bir süre sonra bu yerlerinden de sürülerek, Anadolu’ya,
Suriye ve Ürdün’e yerleştirilmişlerdir. (1)


Sürgün edilen toplam nüfus hakkında iddia
edilen farklı rakamlara rağmen şurası açıktır ki, gerçekler belgelenen
rakamların çok üstündedir: Tüm Kuzey Kafkasya’da kalan ve yer değiştirmeyen bütün Çerkeslerin
sayısı 150 ile 200 bin dolayındadır. 19. yüzyılın ilk yarısında yalnızca
Kuzeybatı Adığe­lerinin bir milyona yakın nüfusa sahip olduğu düşünülürse Kaf­kasya’daki
soy kırımın ne kadar bir nüfusu yok ettiği anlaşılacaktır.


Özellikle 1864 ve daha sonraki tarih­lerde Kafkas-Rus Savaşları
neticesinde Kafkasya’dan 2 milyon 200 bin kişi yerlerinden edilmiştir; bunların
1 milyonu savaş ve göç esnasında uğradıkları şiddet karşısında hayatını kaybet­miştir.
(1)


Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminden
itibaren, bulundukları memleketlerde dinî, siyasî ve ekonomik baskılarla
bunalan toplulukların sığınağı olduğu bilinmektedir. Kafkasyalılar ise hem
akrabaları hem dindaşları idiler. Çoğu Osmanlı padişahının annesi de,
Kafkasyalı idi.


Kur’an-ı Kerim’de bahsedilen İslâm ahlâkı’da muhacire kol kanat
germeyi kardeş olmayı öğütlüyordu:


“İyilik yarışında önceliği kazanan Muhacirler ve Ensar ile, onlara
güzelce uyanlardan Allah hoşnut olmuştur, onlar da Allah’tan hoşnuddurlar.
Allah onlara, içinde temelli ve ebedi kalacakları, içlerinden ırmaklar akan
cennetler hazırlamıştır; işte büyük kurtuluş budur.”( 9/100)


“Onların
mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır.” (51/19)


“Onlar içleri çektiği
halde, yiyeceği yoksula, öksüze ve esire yedirirler. «Biz sizi Allah rızası
için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz.»
derler.” (76/8-9)


“O
yaptığı iyiliği birinden karşılık görmek için yapmaz.” (92/19)  “Ancak
yüce Rabbinin hoşnutluğunu gözeterek yapar.” (92/20)


Osmanlı hükümeti, muhacirlerin tahminlerin çok
üstünde gelmesi karşısında, Belediyelerin yürüttüğü işleri, 1 Ocak 1860
tarihinde Muhâcirîn
Komisyonu’nu
kurarak, ona devretti. Komisyon, büyük kitleler
halinde Osmanlı Devleti’ne göç edenlerin düzenli bir şekilde yerleştirilmesi
için önemli hizmetler gören, hatta muhacir­lerden kimsesiz olanları durumlarına
göre sanayi, idadî, askerî okullara gönderme, yetişkin kızları evlendirme,
manevî evlâtlık verme, hür oldukları halde zorla esir tutulanların durumunu
araştırıyordu. Bu bilgileri Şeyhülislâmlığa gönderiyor, bilgilendiriyordu.


Düşmanlar, Osmanlı Devletini ve Kafkasyalıları
rahat bırakmamıştır. Birlikte omuz omuza, düşmana karşı mücadele verildi.
Kafkasyalı, elinden silahını hiç bırakmadı. O’nu her zaman Allah yolunda cihad
için kullandı.


Sonuçları ve süreç itibarıyla bakıldığında
Kafkas-Rus Sa­vaşları, zalimce, gayri insani koşullarda gerçekleşmiştir. Yaşa­nan
süreç ve sonuçların kendisi ise, çağın değerleri ile söyle­necek olursa ‘İnsan
Hakları’na aykırıdır ve bir soykırımdır.
Çün­kü Çerkesler,
Rusların önünden kaçmış halk değildir. Çerkesler tarihte örneği olmayan vatan savunması vermiş ve
kaybettiği için de ülkelerinden zorla çıkartılmış bir halktır. Yaşanılan olay­ları
izah etmeye, değil göç hatta sürgün kavramı bile zayıf kalır. Ancak katliam
hatta soykırım bu olayın karşılığı olabilir. Kaldı ki. Resmi Rus tarihinde,
“Dağlıların Göçü” olarak tanımlanan, 19. yüzyılın bu büyük nüfus hareketinin
bir sürgün olduğu artık kabul ediliyor olmasına ve tarihin en önemli sürgünleri
arasın­da olmasına rağmen, Kafkasya halklarının uğradığı bu dramatik facialar
ne yazık ki uluslararası düzeyde dikkate değer bir ilgi görmemiştir.
Oysa
sürgün, Çerkeslerin tarihi gelişiminde olum­suz rol oynamıştır. Bu yaşananlar
sosyoekonomik, politik ve kültürel gelişmeler açısından Kafkasya sınırları
içinde dahi onlarca yıl onları geri bıraktı. Rus Çarının politikası sonucunda
Çerkes halkı darmadağın oldu. Şimdi ortada sürgün öyküsün­den başka bir sorun
daha var: Çerkeslerin Çarlığın uyguladığı soykırım sonucunda yitirdiği büyük,
telafi edilemez maddi, kültürel, insani ve toprak kayıplarını kim nasıl tazmin
edecek? Çarlık
dönemindeki Rusya’nın, yani Rus Çarlığının katliam/soykırım bir yana Çerkesleri
sürgün ettiğine dair bir karar almış veya aldırılmış bile değildir…! (1)


“Birleşik Kafkasya” ülküsü, Şeyh Şamil’in öncülüğünde
gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Aynı ülkü, Bolşevik ihtilalinden sonra 11.
Mayıs 1918’de “Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti”nin istiklâli ile ilan edilmiştir.
Osmanlı “Gönüllü Kafkas İslâm ordusu” Kafkasya’da kurulan Cumhuriyetlere
yardımcı olmuştur. Fakat Osmanlı Ordusunun Mondros Mütarekesi sonucu geri
çekilmesi sonucu; bu Cumhuriyetler (Azerbaycan ve Kuzey Kafkasya), Bolşevikler
 tarafından Rus çarlarından miras aldıkları şekilde tarihe hapsedilmek
istenmiştir. 1921 yılının haziran ayında Kuzey Kafkasya’yı Bolşevikler tamamen
işgal etmiştir.  
Bugün, siyasi
coğrafya açısından Ku­zey Kafkasya“Birleşik
Kafkasya”
ülküsünü gönüllerinde daima canlı tutmalarını
dileriz.


Yüce Allah, Ay yıldızlı bayrağımızı, devletimizi başımızdan eksik
etmesin. Cenâb-ı Allah, Anavatan Türkiye’de, Kafkasyalıları Osmanlı Türkleri
ile Kafkasya boylarını birbirleri ile sütkardeşi, kan kardeşi ve ahret kardeşi
kıldı, akraba kıldı. Bu, birliğin, bu dirliğin Ata vatan “Birleşik Kafkasya”ya
da nasip olacağına inancımız tamdır. Birlik için gayret edenlere ne mutlu.
Dirlik için gayret edenlere ne mutlu.
Allah’ın selamı
ve nuru, bugünleri bize miras bırakanlara ve gelecekte “Birleşik Kafkasya”yı
kuracak olanların üzerine olsun.


Sözlerimi “1965”yılında “Kuzey Kafkasya Türk
Kültür ve Yardım Derneği”nin hazırladığı “Şimali Kafkasya İstiklâli”ni anma
gününe Ötüken Dergisi yazı işleri müdürü Mustafa KAYABEK’in gönderdiği mesajla
bitirmek istiyorum:


“Anadolumuz’un yüksek dağlarından Kafkasya’mızın doruklarına
selâm. TANRI TÜRKÜ KORUSUN.”
(6)


  • Hilmi
    Özden


Kaynaklar:


  1. Aslan Cahit.: 1864 Trajedisi. Sürgün
    Circassian Exile. 21 Mayıs 1864. Büyük Çerkes Sürgünü 147.yıl. Kafkas
    araştırma kültür ve Dayanışma Vakfı. 2011.s.89-115.
  2. İpek Nedim.: İmparatorluktan Ulus Devlete
    Göçler. Serander Yayınları. 1. Baskı. 2006.
  3. Saydam Abdullah. Kırım ve Kafkas Göçleri
    (1856-1876). Türk Tarih Kurumu. 1997.
  4. McCarty Justin.: Ölüm ve Sürgün. İnkılâp
    yayınevi.1995.
  5. Bice Hayati.: Kafkasyadan Anadoluya
    Göçler. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.1991.
  6. Kayabek Mustafa.: Kuzey Kafkasya Türk
    Kültür ve Yardım Derneği Yönetim Kuruluna. 11 Mayıs 1918 Şimâlî
    Kafkasya’nın İstiklâli. Kuzey Kafkasya Türk Kültür ve Yardım Derneği
    Yayınları. İstanbul 1965.


Hilmi ÖZDEN


İlk
ve Orta öğrenimini Konya ve Eskişehir’de tamamladı. Yüksek Öğrenimini Ankara
Üniversitesi Tıp Fakültesinde tamamladıktan sonra, iki yıl mecburi hizmet ve on
altı ay askerlik görevlerini takiben Sağlık Ocaklarında, Köy Hizmetleri 14.
Bölge Müdürlüğünde tabip olarak çalıştı. 1995 yılında Eskişehir Osmangazi
Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalında Anatomi doktoru ünvanı
aldı. 2002 yılında ESOGÜ Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji Anabilim
Dalında “Kutadgu Bilig’de Ahlâk Kavramı ve Tıp Etiğine Katkısı” isimli tezini
tamamladı. 2005 yılında ESOGÜ tarafından Nottingham Üniversitesine gönderildi
ve Dr. Lopa Leach’in yanında angiogenesis üzerine çalıştı. ESTÜDAM (ESOGÜ Türk
Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi) müdürü olarak görev yapmaktadır. Anadolu
Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Felsefe Bölümünü de bitiren Hilmi Özden
ESOGÜ Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde “Türk Romanında Zorunlu Göç” isimli
tezine devam etmektedir. Anatomi, Tıp Tarihi ve Tıp Etiği üzerine yurt içi ve
yurt dışı çalışmaları bulunmaktadır. E-Posta:
hilmiozden@gmail.com