Yayınlandı: 24.09.2020 09:57
Güncellendi: 03.07.2022 18:13

ANALİZ & ARAŞTIRMA DOSYALARI

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN /// İSTANBUL ÜÇE BÖLÜNMELİDİR /// (ULUS GAZETESİ: 20.12.2010)


Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN /// İSTANBUL ÜÇE BÖLÜNMELİDİR /// (ULUS
GAZETESİ : 20.12.2010)
 

Bu yıl içerisinde Avrupa kültür başkenti olarak
ilan edilen İstanbul kenti önümüzdeki dönemde dünya ticaret başkenti olarak
ilan edilmeye hazırlanıyor. New York’daki yüz katlı binalardan bütün dünya
ekonomisini bir imparatorluk olarak yönetmeye çalışan küresel sermaye, ABD
merkezli tek dünya imparatorluğunu gerçekleştiremeyince, bu kez tamamen bu
girişimin tersi bir doğrultuda Dünya Ticaret örgütü üzerinden oraya çıkan BRİC
hareketi ile karşılaşmış ve dünya üzerinde bir batı hegemonyasını dayatan
küreselleşme programına karşı çıkarak halkların ve devletlerin ulusal
çıkarlarını savunan Brezilya, Hindistan, Rusya ve Çin gibi dev ülkeler büyük
bir dayanışma içerisine girerek ve zaman zaman Avrupa Birliğini de yanlarına
alarak, ABD üzerinden dayatılan patronların çıkar düzenlerini önlemişlerdir. Bu
doğrultuda Birleşmiş Milletler düzenini reddeden ve uluslararası tekelci
şirketler üzerinden yürütülerek Dünya Ticaret Örgütü aracılığı ile bir dünya
imparatorluğunu hedefleyen üresel sermaye saldırganlığı bir aşamada
durdurulabilmiştir. BRİC ülkeleri bu doğrultuda dünya sahnesine çıkarak, New
York üzerinden ABD aracılığı ile bütün dünyaya egemen olmak isteyen küresel sermayeye
karşı çeyrek yüzyıllık bir zorlama döneminden sonra tavır alabilmişler ve bu
aşamadan sonra New York üzerinden dünyayı yönetme döneminin sonuna gelinmiştir.


 Yeni
dönemde eskisi gibi okyanus ötesinden dünyayı yönetemez bir duruma gelen küresel
sermaye, kendisine karşı çıkarak meydan okuyan Rusya, Çin ve Hindistan gibi dev
ülkeler ile İslam dünyasını ve bütünüyle Asya kıtasını dünyanın merkezi
coğrafyasından yönetebilmek üzere İstanbul kentine gelmeğe hazırlanmaktadır.
İngiltere’nin dünya egemenliği döneminden kalma merkezi coğrafya hegemonyası
İsrail’in kuruluşundan sonra tehlikeye girince, soğuk savaş sonrası yeni
dönemde eski siyasal sorunlar sıcak çatışmalar ve gerginlikler olarak merkezi
coğrafya bölgelerinde gündeme gelmiştir. Bu nedenle İsrail kurulduğu günden bu
yana bütün bölge ülkeleriyle karşı karşıya gelmiş ve yarım yüzyılı aşkın bir
süredir hepsi ile çatışmak ya da savaşmak durumunda kalmıştır. İngiliz
egemenliğinde merkezi alana gelen Yahudiler ABD hegemonyası altında kendi devletlerini
kurunca bölgenin jeopolitik dengeleri değişmiş, sosyalist bloğun çöküşünden
sonra da ABD destekli İsrail hegemonyası bütün bölge ülkelerine dıştan destekli
bir zorlama ile dayatılmıştır. Bu çerçevede, yeni bir uluslararası konjonktür
oluşmuş, İngiltere üzerinden kurulmuş olan dünya devleti oluşumu, ABD üzerinden
yeni bir yapılanmaya doğru yönelmiştir. İsrail’in kurulmasından sonra dünya
dengelerinin değişmesi ve Siyonist lobilerin İsrail’i dünya merkezi yapmağa
çalışması nedeniyle, küresel sermaye duruma egemen olabilmek üzere, merkezi
coğrafyanın eski başkenti olan İstanbul kentine taşınmağa yönelmiştir. Okyanus
ötesinden dünyayı eskisi gibi yönetemeyen küresel sermayenin bu kararı,
küreselleşme aşamasına geçilmesiyle beraber zaman içerisinde yavaş yavaş
uygulama alanına konulmağa başlanmıştır.


Eski Bizans ve Osmanlı İmparatorluklarının
başkenti olan İstanbul, yeni dönemde Avrasya kıtasının merkezi olarak
seçilmesi, hem Moskova merkezli Rus Avrasyacılığına hem de İsrail merkezli
Siyonist dünya imparatorluğuna karşı bir önlem olarak gündeme getirilmiştir. Bu
doğrultuda ABD merkezli İMF ve Dünya Bankası planları devreye sokulmuş ve bu
iki uluslararası kurumun uzmanlarının öncülüğünde, İstanbul’un yeni dönemde
dünya ekonomisinin merkezi olmasını sağlayacak adımlar atılmağa başlanmıştır.
Kuzey Amerika kıtasından Avrupa bölgesini ve dünyanın en büyük kıtası olan
Asya’yı yönlendirmekte zorlanan, ayrıca Çin, Hindistan ve Rusya gibi büyük Asya
ülkelerinin yeni süper güçler olarak evrensel sahneye çıkmasını dengelemekte
zorlanan batı bloğunun patronları, yeni dönemde İstanbul’a taşınarak dünya
ekonomisini merkezi coğrafyadan yönetmeyi kendi çıkarları açısından daha uygun
görmüşlerdir. Bu gizli planı resmen açıklamadan, ama adım adım bu planlar
doğrultusunda hem İstanbul’da hem de bu kentin içinde yer aldığı Türkiye
Cumhuriyeti’nde dıştan destekli dönüşüm programları teker teker devreye
sokulmuştur. Böylesine bir hedef doğrultusunda İstanbul’un hızla büyümesi ve
büyük bir metropol olması desteklenirken, İstanbul’un içinde yer aldığı Türkiye
Cumhuriyeti devletinin başkenti olan Ankara’nın küçültülmesi amaçlanmıştır.
Ankara’nın İstanbul’a paralel bir düzeyde büyümesi engellenirken, bu kentte yer
alan Türkiye Cumhuriyeti devletinin bazı kamu kurumlarının kapatılması ve
bazılarının da başka yapılanmalara yönlendirilmesi yolu ile Türk devletinin
başkentinin önce küçültülmesine daha sonraki aşamada da tasfiyesi
hedeflenmiştir.


 Küresel
sermayenin dünya ticaret merkezi yapmağa hazırlandığı İstanbul giderek bir Türk
kenti olmaktan çıkarılırken, Türkiye’de yaşayan gayrimüslim kesimlerin ve
Anadolu kentlerinde önemli miktarlarda para kazanarak zenginler sınıfına giren
yeni patronların İstanbul’a göç etmeleri teşvik edilmiş, bu büyük iş adamları
İstanbul’a giderken yanlarında hem şirketlerini hem de fabrikalarını götürerek,
İstanbul civarında Ankara’nın denetiminden uzak ve daha özerk bir yapıda yeni
bir İstanbul devletinin oluşumunu gündeme getirmişlerdir. Ayrıca, küreselleşme
dönemiyle beraber ülkenin güneydoğu bölgesinde yaşayan Türk vatandaşlarının
farklı bir etnik kimlikle öne çıkmaları desteklenmiş, İstanbul sermayesi
ülkenin doğu ve güneydoğu gibi geri kalmış bölgelerine yatırım yapmaktan
çekinerek İstanbul boğazının iki yakasına yerleşmeğe çalışmalarıyla beraber
güneydoğu bölgesinden üç milyonu aşkın bir insan bu kente göç ederek, kentin
iyice Türk kimliğinden uzaklaşmasına yardımcı olmuşlar ve bu aşamadan sonra
dünyanın en büyük Kürt kenti olarak İstanbul gösterilmeğe başlanmıştır. Kuzey
Ira’da bir kukla devlet olarak Kürdistan kurulurken, dünyanın en büyük Kürt
kenti olarak İstanbul’un öne çıkarılmasıyla ciddi bir çelişkili durum
yaratılmış ve İstanbul Kürtlerinin kurulmakta olan devletin sınırları dışında
kalması nedeniyle İsrail ve ABD’nin bölgede çıkarları için kurdurulmakta olan
Kürdistan projesi duraklama noktasına gelmiştir. İstanbul sahip olduğu büyük
gayrimüslim nüfus ile beraber dünyanın en büyük Kürt kenti kimliğini de
kazanarak iyice Türk kimliğinden uzaklaşma noktasına gelmiş, küresel sermaye
ile işbirliği içine giren İstanbul’un Levantenleri bu kentin hızla eski
Bizans’a dönüşebilmesi doğrultusunda ellerinden gelen çabayı göstermekten geri
kalmamışlardır. Gayrimüslimler ile Kürtler Türk vatandaşı olarak Türkiye
Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşamalarına rağmen Türk kimliğinin ret
edilmesi ve Ankara’nın başkent olmaktan çıkartılması konularında sıkı bir
işbirliğine girişmişlerdir.


 Önceleri
İstanbul denilince akla, gayrimüslimler, zengin sermaye sınıfı ve bunların
kontrolü altındaki medya yapılanması gelirken, yeni dönemde daha da ileri
gidilerek batı bloğu ile işbirliği yapan; ABD, AB ve İsrail ile ciddi
ortaklıklara girerek küresel emperyalist düzenin gerçekleşmesi doğrultusunda
işbirliği yapan işbirlikçi bir Levanten burjuvazi öne çıkmağa başlamıştır.
Osmanlı Devletinin yıkılışı aşamasında ortaya çıkan “Mütareke İstanbul“unun
benzeri bir teslimiyetçilik, dışarıya ve küresel sermayeye teslim olmuş yeni
bir İstanbul yapılanması ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin iç pazarında halkı
sömürerek sermaye birikimini tamamlayan ve ara rejimlerden yararlanarak
devletin ekonomik birikimini kendilerine aktaran bu işbirlikçi ve mandacı
sermaye zaman içerisinde yabancı ortaklıklara girerek ve küresel sermayenin
dünya imparatorluğunda bu bölgede rol alarak, ulusal sermaye olmaktan
çıkmışlar, yabancı ortak olarak Türkiye’ye gelen büyük sermayenin çıkarları
doğrultusunda hareket etmeyi ve kendilerine ekonomik açıdan bağımlı olan
İstanbul medyasını da yeni bir Bizans yapılanması doğrultusunda kullanmayı
ısrarlı bir biçimde çıkarları doğrultusunda kullanmayı bilmişlerdir. Böylesine
bir süreçte sahip oldukları sermayelerini defalarca katlama şansını elde eden
Levanten İstanbul sermayesi, dış desteklerle siyaseti finanse etmeyi bilmiş ve
destekledikleri siyasal kadroları medya ile arkalayarak iktidara gelmelerini
sağlamıştır. İstanbul üzerinden belirlenen politikalar v e belirlenen siyasal
kadrolar aracılığı ile Türkiye Cumhuriyetinin tıpkı Osmanlı devletinin son
dönemlerinde olduğu gibi bir yarı sömürge konumuna sürüklenmesi sağlanmıştır.
İstanbul’dan devşirilen bağımlı kadrolar Ankara’daki devletin başına
getirildiği zaman, Türk devletinin başkenti merkez olma konumunu yitirmiş ve
zaman içerisinde İstanbul’un yeni merkezi konumu öne çıkarılmıştır.


 Küreselleşme döneminde, İstanbul’da
merkezlenen büyük sermaye ülkeye yatırım yapmadığı için Türk ekonomisi iç
bölgelerde çöküntüye sürüklenmiş, işsizliğin artması nedeniyle büyük bir işgücü
göçü bu kente yönelmiştir. Eskiden üç milyonluk bir normal kent olarak
varlığını sürdüren İstanbul, yeni dönemdeki aşırı göçler nedeniyle beş misli
büyüyerek, kısa bir zaman dilimi içerisinde on beş milyonluk büyük bir metropol
kent konumuna gelmiştir. Giderek normal büyümenin ötesinde fazlasıyla şişen,
aşırı nüfus yoğunluğu nedeniyle yaşanmaz bir kent konumuna gelen İstanbul, yeni
koşullara alışmağa çalışırken, küresel sermayenin bu büyük kente gelme
hazırlıkları doğrultusunda Avrupa yakasında birinci Levent’ten dördüncü
Levent’e kadar New York’taki Manhattan bölgesinin yapılanmasına benzer bir yeni
yerleşim kırk elli katlı büyük gökdelenler ile gerçekleştirilmeğe
çalışılmıştır. Neredeyse her ay yeni bir gökdelen Manhattan benzeri bir biçimde
İstanbul’un Avrupa yakasında göğe doğru dikilirken, Boğaziçi manzaralı yerleşim
bölgeleri eski cazibesini yitirerek zaman içerisinde gölgede kalmışlardır.
Dünya tarihinin en eski ve en güzel kentlerinden birisi olan İstanbul’un her
bölgesi sit alan olarak korunması gerekirken, küresel sermayenin İstanbul’a
taşınma planları yüzünden bu güzellikler ile dolu yerleşim merkezi her geçen
gün daha fazla çirkinleşmiş ve tam anlamıyla bir gökdelenler bölgesine
dönüşerek, çirkin betonlaşmanın en önemli örneklerini barındırır bir konuma
gelmiştir. Avrupa yakasında New York ve Londra gibi uluslar arası sermaye merkezlerinden
gelecek şirketler için yeni yapılanmalar oluşturulurken, İstanbul’un tam
anlamıyla bir ticaret merkezi ve ekonomi kenti konumuna gelmesini sağlayacak
alan yeni yapılanması için de Anadolu yakasındaki Ataşehir bölgesi pilot alan
olarak gizlice seçilmiş ve gene gizlilik içerisinde Türkiye Cumhuriyetinin
bütün ekonomik kamu kurumlarıyla beraber kamu bankalarının bu bölgede topluca
yer alabilmesi için inşaat projeleri hızla devreye sokulmuştur.


 Ulusal
Kurtuluş Savaşı sırasında Rusya Müslümanlarının gönderdiği maddi yardımlar ile
silah alınarak askeri savaş kazanılmış, Hint Müslümanlarının gönderdiği para
yardımı da yedek akçe olarak saklanarak daha sonraki aşamada yeni Türk
devletinin başkentinde milli bir bankanın kurulması ile ulusal bir ekonomi
yaratılmasına çalışılmıştır. Bizans döneminden kalma kozmopolit yapılanmasını
Osmanlı döneminde de sürdüren İstanbul’un Kurtuluş Savaşı Sırasında teslim
olarak ihanet içerisine girmesi ve ulusal kurtuluşun başkenti Ankara’ya karşı
savaş açmasını dikkate alan devletin kurucusu Atatürk, İstanbul’un yabancı
ortaklı ekonomisini güvenmediği için Türkiye İş Bankası’nı milli bir ekonomi
oluşturma görevi ile başkent Ankara’da kurmuştur. Ne var, küreselleşme dönemine
girildiği sırada, Atatürk’ün partisinin başında bulunan Amerikancı bir
yönetimin ciddi bir hatalı karar vermesiyle, Atatürk’ün milli ekonomi oluşturma
amacıyla kurmuş olduğu ulusal bankanın, küresel sermayeye teslim olmuş
kozmopolit İstanbul kentine taşındığı görülmüştür. Başkent Ankara’nın eski Bizans’ın
merkezine taşınması süreci böylesine ciddi bir hata ile başlamış ve daha
sonraki yıllarda da birçok kamu bankası ve kurumu özelleştirilerek Ankara’dan
İstanbul’a taşınmıştır. Şimdi gelinen aşamada, elde kalan üç kamu bankası ile
ekonominin denetimini yürüten ekonomik kamu kurumları ve özerk kurullar da bu
kente taşınmağa çalışılmaktadır. Özellikle devletin ana merkezi olan Merkez
Bankası ve Hazine’nin de bu kozmopolit kente taşınmak istenmesi, bir milli
devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin sonu olacak ve, Türk ulusu ile Türk
devletinin bütün ekonomik zenginliği küresel sermaye sahiplerinin denetimine
geçecektir. Böylece son yıllardaki yanlış ekonomik politikalar ile yarı sömürge
durumuna düşürülmüş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin tam bir sömürgeye dönüşmesi
sağlanacak ve gücü elinden alınmış olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin tasfiye
süreci tamamlanmış olacaktır.


Dünya Bankası destekli kentsel dönüşüm
programları aracılığı ile İstanbul kenti yeniden imar edilirken, bir Türk
yerleşim merkezi gibi değil ama bir uluslararası sermaye düzeni oluşturulmağa
çalışılmakta, Avrupa yakası gökdelenler ile uluslararası şirketlerin ve
tekellerin yerleşimi için hazırlanırken, Anadolu yakasındaki Ataşehir bölgesi
de, bütün Avrasya kıtasının ekonomik yapılanmasını kontrol edecek bir üs olarak
hazırlanmaktadır. Türk kamu bankaları bu bölgeye taşınarak özelleştirilecek ve
daha sonraki aşamada yabancı banka tekellerine satılarak küresel sermayenin
denetimine terk edilecektir. Türk devletinin kamu kurumları ise, gene küresel
sermayenin denetiminde birer ulus devlet kurumu olmaktan çıkarılarak, İstanbul
üzerinden bütün Avrasya bölgesinin küresel sermayenin denetimine girecek
doğrultuda yapı değişikliğine hazırlanacak ve yeni dönemde bu kurumlar da ülke
devletinin dışına çıkarak bölgesel ekonomik kurumlar biçimine
dönüştürülecektir. Küresel sermayenin dünya ticaret merkezi yapılanması planına
uygun olarak, Ataşehir ekonomi merkezi bütünüyle küresel sermayenin yönetiminde
olacaktır. Ataşehir kesinlikle Ankara’nın dışında hareket edecek, Türkiye’nin
başkenti Ankara yerine Levent bölgesinde yuvalanacak küresel sermayenin
hegemonyası Ataşehir ekonomi kentini yönetecektir. Ulus devlet bu aşamadan
sonra biteceği için, İstanbul aynı zamanda ülkenin de başkenti konumuna gelecek
ve daha sonraki aşamalarda, bölgenin ekonomik merkezi olan İstanbul aynı
zamanda kurulacak olan bölgesel federasyon devletinin de başkenti konumunu
yakalayacaktır. Eski Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde payitaht
olarak, merkezi coğrafyaya başkentlik yapan İstanbul böylece üçüncü kez
bölgenin merkezi olma şansını yakalayabilecektir. Boğaz’ın iki yakasında
yalılarında ve villalarında ikamet eden süper zenginler, bütünüyle gücü ele
geçirecek ekonomik güçlerinden yararlanarak siyasal yapılanmanın gücünü de Türk
halkının elinden alacaklardır. New York dönemi geride kalırken, küresel
sermayenin denetiminde Londra, Paris,Tokyo ve Şangay gibi büyük ticaret
merkezlerine karşılık, İstanbul dünyanın ekonomik başkenti olarak küresel
sermayenin denetiminde öne çıkarılacaktır.


 Türk
ulusundan ve Türkiye Cumhuriyeti devletinden giderek uzaklaşacak olan İstanbul
kenti, yeni dönemde Levanten kesimlerin ve gayrimüslim iş çevrelerinin desteği
ile Fener Rum Patrikhanesinin öncülüğünde yeniden eski Bizans’a dönüştürülecektir.
Şimdiden Anadolu’nun bütün kentlerindeki Ermeni ve Rum Kiliselerinin onarımını
üstlenmiş olan Fener Rum patrikhanesi, Vatikan merkezli Hıristiyan
emperyalizminin planları doğrultusunda Yeni Bizans Projesi doğrultusunda planlı
çalışmalarını düzenli ve disiplinli bir biçimde yürütmekte ve en kısa zamanda
Yeni Bizans imparatorluğunun oluşturulabilmesi için Ekümeniklik statüsü talep
etmektedir. Hıristiyanlar üzerinde küresel hegemonya arayan Fener Rum
Patrikhanesinin, İstanbul’un yeniden Bizanslaşması için her türlü girişimi
yerine getirdiği ve büyük dış destekler ile İstanbul’u hem Türklerden hem de
Müslümanlardan uzaklaştırmaktadır. Fatih Sultan Mehmet’in fethinden sonra bu
kentin Konstantinopolis olan isminin bir İslam kenti anlamında İstanbul’a dönüştürüldüğünün
hiç unutulmaması gereken bir aşamaya gelindiğini bütün Türk ulusunun ve Türk
devletinin hatırlaması gerekmektedir. Ulubatlı Hasan’ların fetih mücadelesi
Türk tarihinde onurlu yerini korurken, kapitalist emperyalizmin komiser
dervişlerinin öncülüğünde ve onların yerli işbirlikçilerinin desteğinde
İstanbul yeniden Hıristiyan dünyasına teslim edilmekte ve böylece Yeni Bizans
projesi ile dünyanın en güzel kenti Türkler ve Müslümanların elinden zorla
alınmaktadır. Dünya ticaret merkezine dönüşme aşamasında kentin hızla
Hıristiyanlaşması da tamamlanmağa çalışılmakta, kente son yıllarda yerleşen
Kürt nüfus aracılığı ile Türkler bu kentten çıkarılarak tersine göç yolları ile
geldikleri yerlere ve memleketlerine geri gönderilmektedir. İstanbul’un taşı ve
toprağı altın olmuş ama bu zenginliğe Türklerin tam olarak sahip olabilmeleri
dış müdahaleler yolu ile önlenmiştir. Şimdi de kentin bütünüyle Türklerin
elinden çıkartılması gündemdedir. Eski Bizans imparatorluğunun merkezinin yeni
Bizans’ın da başkenti olması düşünülmekte ve bu doğrultuda Fener Rum
Patrikhanesi öne çıkarılarak, Türk devletinin burada kurmuş olduğu hukuk düzeniyabancıların
inisiyatifi aracılığı ile yıkılmaktadır.


 Bu tür
küresel ve yabancı planlar doğrultusunda İstanbul’un yeniden yapılandırılması,
Türk devletinin bu kentteki egemenliğinin sona ermesi demektir. Bir anlamda da
Türkiye Cumhuriyetinin yıkılmasına giden yolun açılması anlamına gelmektedir.
Ankara’daki Türk devleti bu duruma seyirci kalamaz. İstanbul Belediyesi yönetiminden
Ankara’daki devletin yönetimine gelen ekipler, belki eski İstanbul
alışkanlıkları nedeniyle bu durumu böylesine değerlendirmekte zorluk
çekebilirler ama Türkiye Cumhuriyetinin anayasal devlet düzeni çerçevesinde
başkentin İstanbul’a taşınması hukuken mümkün değildir. Ayrıca, devlet ile
özdeş olan Merkez Bankası ya da Hazine gibi kurumların başkent Ankara dışına
çıkarılmaları, Türk Ceza Kanunu’nda yaptırama bağlanan devlet aleyhine
girişimler ile paralel bir sonuç doğuracağı için, patronların keyfi uğruna ya
da küresel sermayenin imparatorluğu adına Türkiye Cumhuriyetinin anayasal
devlet düzeni kesinlikle bozulamaz. Türk ulusu böyle bir geri adıma kesinlikle
izin vermez. Bu nedenle bu tür girişimlerin kesinlikle, Türk halkına sorulması
ve onayının alınması gerekmektedir. Kamu bankaları ve ekonomik kamu
kurumlarının İstanbul’a taşınmaları referandum yolu ile Türk halkının ulusal
egemenliğine danışılmadan gerçekleştirilemez. Türk ulusunun kurtuluş savaşının
kazanılmasıyla elde edilen kazanılmış haklarından hiçbir biçimde ödün
verilemez. Böylesine bir gerçeğin tersine bir adım atılacaksa kesinlikle
halkoyuna başvurulması zorunluluğu vardır. Gece yarısı uykulu gözler ile
oylanan torba yasalarla, Türkiye Cumhuriyetinin anayasal düzenine aykırı bir
biçimde kamu kurumları başkent Ankara’dan yeni Bizans’ın merkezi olmağa çalışan
İstanbul’a taşınamaz.


 Son
yıllarda bazı iç ve dış dinamiklerin destekleriyle fazlasıyla büyüyen İstanbul
kenti, bugünkü yapısı ile Türkiye Cumhuriyetinin hem hukuki yapısını hem de yaşam
düzenini bozmaktadır. Aşırı göç nedeniyle artan nüfus bu kentin yüze yakın
milletvekilini meclise göndermesinin yolunu açmıştır. Anadolu kentlerinde nüfus
göçü ile milletvekili sayıları düşerken, İstanbul’un neredeyse bir ülke
parlamentosu oluşturacak derecede milletvekili belirleme aşamasına gelmesi,
Türkiye Cumhuriyetinin siyasal rejimin ciddi boyutlarda bozmaktadır. Meclisin
toplum üye sayısının beşte birine ulaşan temsilci sayısı ile İstanbul bir
anlamda ulusal egemenlik düzenini bozarak kentsel egemenlik düzenini Türk
devletine dayatmaktadır. Türk devleti içerisindeki gayrimüslim unsurlar ile
Türk kimliğini kabul etmeyen alt kimlikli Türkiye vatandaşlarının buluştuğu
kent olarak İstanbul kenti Türk ulus devletinin ortadan kalmasına neden olacak
derecede Türkiye Cumhuriyetinin ülke güvenliğini tehdit edecek bir büyüklüğe
gelmiştir. Bu kadar büyüklük, ülkeye anayasal düzen dışında yeni bir
yapılanmayı dayatmakta ve Türkiye Cumhuriyeti anayasal düzeninin temel taşları
ile değişmez maddelerini ortadan kaldıracak derecede tehdit etmektedir. Bu
nedenle, Türkiye Cumhuriyeti devletinin anayasal düzeni ile başkent Ankara’nın
başkent olma konumunu koruyabilmek için İstanbul’un üçe bölünmesi
gerekmektedir. Avrupa yakasında Çorlu, Anadolu yakasında ise Gebze, birer
sanayi ve iş merkezi olarak acilen il yapılmalı ve İstanbul Boğaz’ın etrafında
iki yakasını kaplayan alanda tarihi, kültürel ve turistik bir kent olarak
yeniden yapılandırılmalıdır. İstanbul sermayesinin bölgenin dışında yatırım
yapmaması nedeniyle meydana gelen nüfus yığılması böylece kentin merkezinin
dışına çıkarılacak ve ortada kalacak İstanbul kenti daha küçük bir yerleşim
merkezi olarak yaşanabilir bir duruma gelebilecektir. Üçe bölünen İstanbul’dan
Gebze ve Çorlu iki yeni kent olarak çıkarken, milletvekili sayıları da daha
dengeli olarak dağılacak ve böylece, bir kentin temsilcilerinin meclisin beşte
birini oluşturması gibi bir anormallik önlenebilecektir. Üç kentin yirmi ile
otuz arasında temsilci seçmesiyle, demokrasi açısından daha dengeli bir yapılanma
gerçekleşecek ve meclisin çalışmaları daha dengeli olabilecektir.


 Üçe
bölünme ile küçülecek İstanbul kenti yeni dönemde başkent Ankara’yı rahatsız
etmeyecek ve güç bölünmesi nedeniyle başkent Ankara’nın artan otoritesi ile
İstanbul ve çevresi üzerindeki merkezi konumu yeniden sağlanabilecektir. Bu
aşamadan sonra sürekli olarak Ankara’yı tanımayan ya da Ankara’ya saldıran bir
İstanbul imajı ortadan kalkacak, başkent Ankara’ya bağlı olarak bu merkezdeki
Türkiye Cumhuriyeti devletinin otoritesine saygı gösteren bütün Türk illeri
gibi İstanbul ve onun yeni kardeşleri olarak Çorlu ve Gebze illeri de
Ankara’nın yönetimi altına girerek ülkedeki birlik ve bütünlük yeniden tesis
edilebilecektir. İstanbul’da yabancı sermayenin küresel sermayenin denetimi
altına girmesi, sahip olunan ekonomik güç ile Türk siyasetinin finanse edilmesi
ve bu kentte yuvalanan medyayı kontrol ederek ülke siyasetini yönlendirmeğe
çalışması gibi anayasal düzene aykırı durumların önüne de, İstanbul’un üçe
bölünerek küçültülmesiyle sağlanacak yeni dengeler ile geçilebilecektir. Çorlu
ve Gebze’nin yeni sanayi merkezleri olarak devreye girmesiyle İstanbul bir
sanayi ve ticaret kenti görünümünden hızla uzaklaşarak, tarihi, kültürel ve
turistik kent konumuna dönüşebilecektir. İstanbul böylece bütün dünyaya yeniden
açılabilecek ve sahip olduğu büyük tarihi ve kültürel zenginlikleri turizm
aracılığı ile bütün dünya halklarının görmesine ya da hizmetine sunabilecektir.
Tarih öncesi dönemlerden gelen bir büyük tarihe sahip olan İstanbul kentinin,
küresel sermayenin saldırganlığından kurtarılabilmesi için dünya ticaret
merkezi projesinin önlenmesi gerekmektedir. Kenti çevreleyen sanayi
tesislerinin Çorlu ve Gebze merkezli yönlendirilmesiyle, bazılarının
Anadolu’nun geri kalmış bölgelerine taşınmasıyla İstanbul’un merkezi alanları
ve Boğaziçi bölgesi yeniden yaşanabilir bir konuma gelebilecektir. Patronların
ve para babalarının baş döndürücü hırsları yüzünden yaşanmaz bir duruma gelen
İstanbul kentinin bu durumdan bir an önce kurtarılması gerekmektedir. Böyle bir
aşamada İstanbul’un başkent olması ya da ticaret merkezi konumuna
dönüştürülmesi her kent bilimi açısından ciddi bir çılgınlık anlamına
gelmektedir. Aklı başında bilim adamlarının İstanbul’un bu durumunu
inceleyerek, küresel sermayenin çılgın projelerini durdurmaları gerekmektedir.
Paranın gücü ile siyaseti finanse edenler ya da sermayenin çıkarları
doğrultusunda siyaset adamlarını yönlendirenlerin de,artık yaşanmaz bir kent
konumuna gelen İstanbul’un üçe bölünerek yeniden yaşanır bir kent olmasınıkabul
etmeleri gerekmektedir.Çıkar hesapları yüzünden bu tarihi kentin yaşanmaz bir
düzeye gelmesine önce İstanbullular karşı çıkmalı ve Türk halkının desteği ile
bu kentin üçe bölünerek yeniden yapılandırılması acilen tamamlanmalıdır.


İstanbul’un metropolitan gelişim planlarını
hazırlayanların bütün Trakya bölgesini bu kente bağlamaları çok ciddi bir
hatadır. Nüfusun üçte biri olan beş milyon insanı Trakya bölgesine aktarmak
yolu ile ya da sanayi tesislerinin bir kısmını Trakya kentlerine taşımakla,
İstanbul’un metropolitan gelişim planı hazırlanamaz. İstanbul’u genişletmek
uğruna Trakya bölgesini yok etmek, Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ halklarının
hiçbir biçimde kabul edemeyeceği bir durumdur. Böylesine çılgınlıklar
Türkiye’nin en verimli topraklarını barındıran Trakya’da tarımın sona ermesi
anlamına gelecektir. Bu nedenle İstanbul metropolitan planına bütün Trakya
halkı karşı çıkmaktadır. Küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda İstanbul’u
daha da büyütecek ve genişletecek dünya ticaret merkezi planı uğruna bütün
Trakya bölgesinin göz göre göre yok olmasına kimse göz yumamaz. Dış planları
sürekli olarak yabancılar hazırladıkları için, onların Türkiye’nin gerçeklerini
Türkler kadar bilmeleri mümkün değildir. Trakya’yı yok edecek ve gelecekte
İstanbul’u, Türkiye’den kopararak ayrı bir devlet konumuna getirecek bir dünya
ticaret merkezi planı Türkiye Cumhuriyeti devleti ile Türk halkının ulusal
çıkarlarına aykırı düşecek bir biçimde gerçekleştirilemez. Avrupa Birliği
İstanbul’u ayrı bir eyalet devleti biçimine dönüştürerek içine almağa
hazırlanırken, İsrail ile merkezi coğrafya yönetiminde paslaşan Siyonist
küresel sermayenin böyle bir duruma izin vermeyerek, İstanbul’u tüm Avrasya
kıtasına dönük bir ekonomik merkez yapmağa çalıştığı anlaşılmaktadır. Avrupa
Hıristiyanları ile İsrail Yahudileri arasında bir çekişme alanı durumuna
sürüklenen İstanbul’un geleceği kendi haline bırakılamaz. Türk devletinin ve
Türk ulusunun, ülke ve devlet düzeninin bozabilecek böylesine bir olumsuz gelişmeye
izin vermemesi gerekmektedir. Avrupa Kültür Merkezi görünümlerinin böylesine
bir olumsuz gelişmeyi ya da gerçekliği örtmesine kanmamak gerekmektedir.


Dünya dengeleri açısından Boğazlar son derece
yaşamsal öneme sahip bulunmaktadır. Deniz ulaşım hattı üzerinde kurulu bulunan
İstanbul aslında güvenliksiz bir jeopolitik yapılanmaya sahiptir. Bu yüzden bu
büyük kent iki imparatorluğun merkezi olmasına rağmen çöküşten ve işgal ya da
fetih girişimlerinden kurtulamamıştır. Kuzeyde Rusya gibi bir dev ülkenin
bulunması ve batı hegemonyasının bu büyük devin sıcak denizlere inmesini önleme
politikaları Türkiye’nin konumunu sürekli bir tampon devlet düzeyine
getirmektedir. Anadolu yarımadasında böylesine bir tampon devlet olduğu sürece
jeopolitik açıdan devletin merkezinin İstanbul gibi her yönü açık ve korunması
son derece zor bir jeopolitik yapıya sahip olan kentin devlet merkezi konumuna
getirilmesi çok yanlış bir adım olacaktır. Ciddi bir devlet aklı ile
düşünüldüğünde, iki kez çökmekten kurtulamamış bu büyük kentin uluslar arası
suyolu olarak ve tarihi zenginliği ile bir turizm merkezi olarak varlığını
sürdürmesi hem kendisi hem de Türkiye açısından çok daha yararlı olacaktır.
Türk ulusunun bütün ekonomik kurumlarının ve zenginliğinin böylesine korumasız
bir kente taşınması, Türkiye açısından çok ciddi çöküş senaryolarının gündeme
gelmesine neden olacaktır. Bu nedenle, İstanbul başkent olmayacak ama üçe
bölünerek, Türk devletinin içerisinde daha problemsiz bir konumda varlığını
sürdürecektir. Bu nedenle, Çorlu ve Gebze’nin il yapılmasıyla İstanbul bir an
önce üçe bölünmelidir.